CÜBBELİ KOMEDYEN, KUTUPLAŞMA OLMASIN DİYE ATATÜRKÇÜLÜK/KEMALİSTLİK YAPIYORMUŞ

 











İddiasına göre, bu Cübbeli alametin (kıyamet alameti), Atatürk güzellemesi yapması, “Atatürk’ün aleyhinde konuşulması caiz değildir” diyerek kabak kafasından fetva uydurması, memlekette kutuplaşma olmasın diyeymiş.

Hepimiz Atatürkçü olursak, memlekette kutuplaşma olmayacakmış.. Kutuplaşma olmaması için hepimiz Atatürk meddahı haline gelmeli, hiçbirimiz onun aleyhinde tek kelime etmemeliymişiz.

Evet, Cübbeli, “Bizim ne yapmak istediğimizi ve memleketin önümüzdeki süreçte yaşaması muhtemel bulunan kutuplaşma tehlikesine karşı hangi tedbirleri almamız lazım geldiği hususunda neleri öngördüğümüzü” edebiyatı yapıyor. (https://www.cubbeliahmethoca.com.tr/tr/basinduyuru/ataturk-ile-ilgili-aciklamalarimdan-rahatsiz-olanlari-rahatlatma)

Mekkeli müşrikler de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e böyle diyorlardı:

Tamam, istediğin gibi müslüman ol, fakat putlar aleyhinde konuşma, kutuplaşmaya yol açma!. Senin yüzünden kardeş kardeşe, baba oğula, karı kocaya hasım oldu. Allah’a bildiğin gibi ibadet et, ki biz de atamız İbrahim ile İsmail’in Allah’ına inanıyoruz, hac yapıyoruz, Kâbe’ye hürmet ediyoruz.. Fakat tutup Lat, Uzza, Hübel ve Menat putları aleyhinde konuşup da ikilik ve fitne çıkarmaya, milli birlik ve beraberliği bozmaya ne lüzum var!

“Birlik ve beraberlik olacaksa, hepimiz putlarımızı bir tarafa atalım, misli ve dengi bulunmayan tek Allah’a ibadet edelim, böylece bütün kutuplaşmalar son bulsun” demiyorlardı.

*

Selanikli Mustafa Atatürk, daha cumhuriyetin ilk yıllarında, 10 yıl süren bir savaşlar silsilesinden çıkmış yorgun ve fakir memlekette, ilk iş olarak, yurtdışından dünyanın parasını ödeyerek heykeltraşlar getirtip heykellerini dikmiş adam.

Memlekette salgın hastalıktan geçilmiyor, yeterli hastane yok, bu tutmuş her yere bir heykelini diktirmek için seferberlik başlatmış.

Kendisi için putperestçe şiirler yazan dalkavukları sofrasında millet kesesinden ağırlamış, onları milletvekili vs. yaparak ödüllendirmiş.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem için şurda burda ağza alınmayacak laflar etmiş, bu tür hezeyanları tarih ders kitabı diye okutulan paçavralara yazdırmış, adamlarını böylesi saygısızlıklarda bulunmaları için cesaretlendirmiş, o sayede kendisinin ekstradan fazla birşey söylemesine gerek de kalmamış. (Yazan pek fazla kimse çıkmaması, Karabekir’e söylediklerini başkalarına da söylememiş olması anlamına gelmiyor.)

Selanikli, Batılılaşma yanlısı zihniyet için Türk tarihinde çağ açıp çağ kapayan bir ulu önderdir, İslam açısından ise, tağutun ta kendisidir:

“Dîn(e girme)de zorlama yoktur; îman küfürden hiç şüphesiz iyice ayrılmıştır. Artık kim tâğûtu (Allah'ın yerine tuttukları herşeyi) inkâr edip Allah'a îmân ederse, böylece hiç kuşkusuz kopmayan çok sağlam kulpa tutunmuştur! Allah ise, Semî' (hakkıyla işiten)dir, Alîm (herşeyi bilen)dir.” (Bakara, 2/256)

*

Cübbeli gibi tipler, dediklerine göre, kutuplaşma olmasın diye az biraz Kemalist oluyorlar, fakat nedense Kemalistler, kutuplaşma olmasın diye bir gıdımcık bile İslamcı/Şeriatçı olmayı kabul etmiyorlar.

Tam aksine, İslamcılara “İslamcı (İslam taraftarı) olmayın, Kur’an’da İslamcılık diye bir tabir mi var?” diyerek akıl veriyorlar.

“İlla da “ci”li “cı”lı birşey olacaksanız milliyet-çilik (ama başka değil, Türk milliyetçiliği) var, devrim-cilik var (İslam devrimciliği değil, Atatürk devrimciliği), ulusal-cılık var, halk-çılık var, toplum-culuk var, milli görüş-çülük var, ülkü-cülük var, var oğlu var; biz Atatürk-çü, ülkü-cü, sol-cu, şucu bucu olalım, fakat siz din-ci olmayın, sade suya tirit dindar olun, dincilik çok ‘nalet’ birşey!” diyorlar.

Onların kutuplaşma olmasın diye İslamcı olmalarından geçtik, İslam’a saygısızlıktan bile vazgeçtikleri her zaman görülmüyor.

Onlar İslamcı olmuyor, fakat bu Cübbeli tuluat müsveddesi Kemalist oluyor. Az biraz..

*

Fethullah da böyleydi, dünyada kutuplaşma olmasın diye dinler arası diyalog yapıyordu.

Cübbeli fırıldak henüz yolun başında, Fethullah gibi ustalaşmak için alması gereken daha çook yol var, o şimdilik yerli-milli takılıyor.

Küresel aşamaya geçmek için önce takipçi sayısını çoğaltması, devlette kök salması lazım.

Fakat bunu başarması imkânsız, çünkü Fethullah’taki stratejik zekâ ve teşkilatçılık kabiliyeti bunda yok, sütçü beygirinden yarış atı performansı beklenemez.

Dolayısıyla küresel lige çıkması hayal, ömrü yerel milli ligde Atatürkçülük goygoyculuğuyla heder olup gidecek.

Atatürkçülük putunu boyayıp cilalama, tozunu alma “yerli milli” hizmetiyle yetinmek zorunda.

Küresel lig onun için hayal.

*

Allahu Teala Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde Yahudi ve Hristiyanlar’ın din adamlarını rabler edindiklerini bildiriyor.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde, Avrupa’da dinde reform, protestanlaşma ve laiklik (siyasal dinsizlik) ile birlikte “rableştirilen papazlar”ın yerini parlamentoların (ulusal meclislerin) ve parlamenterlerin (milletvekillerinin) aldığını söylüyor.

Evet, milletvekilleri (ve onları güden siyasal parti liderleri) laik demokrasi dininin müminlerinin rableştirilmiş din adamlarıdırlar (bir tür papazlarıdırlar).

Bertrand Russell’ın şu cümleleri konuyu çok iyi özetliyor:

“… Modern biçimde, mutlak otoriteye ve geleneğe körü körüne baş eğmeye iyice karşı çıkan Locke‘la başlar bu [liberalizm doktrini/öğretisi]. [Bu doğrultuda] Daha dört başı mamur bir başkaldırma, Katolikliğin Kilise’ye [Kilise kurumuna] ve dahası, bazen, Tanrı’ya verdiği yeri Devlet’e veren bir devlete tapınma öğretisine varmıştır. Hobbes, Rousseau ve Hegel, bu kuramın ayrı görünüşlerini temsil eder [bunlar, ortaya attıkları görüşleriyle, devlet kurumuna tanrı/mabud, vatandaşlara da kul/abd rolü veren kişilerdir]. Adı geçen kişilerin öğretileri, Cromwell, Napoleon ve modern Almanya’da [bu satırların yazıldığı dönemdeki nasyonal/milliyetçi sosyalist Nazi Almanyası’nda] pratik olarak gözlenebilmiştir. Komünistlik, kuram [teori] olarak bu tür felsefelerden çok uzaktır [devlet kurumuna karşıdır]. [Ancak] uygulamada devlete tapınma sonucu olan topluluk türüne çok benzer bir türe doğru itilmiştir.”

(Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi, C. 1, çev. Muammer Sencer, 6. b., İstanbul: Say Y., 1997, s. 103.)

 Şu sözler de Russell’a ait:

“[Batı’da Reform hareketi ve Protestanlığın ortaya çıkışı ile birlikte benimsenen laik anlayışı sonucu] Uygulamada Devlet, daha önce Kilise‘ye ilişkin hakkın [Kilise'ye tahsis edilen hakkın] kendinde olduğunu ileri sürmüştür [Kilise gibi vicdanlar üzerinde baskı kurmakta, kendisini, kimin neye ne ölçüde inanacağına karar verme konumunda görmektedir]. Hakkın [laik ruhbanlar/papazlar olarak kabul edilebilecek devlet yöneticileri-bürokratları tarafından] zor yoluyla alınması [gasbedilmesi] demekti bu.”

(A.g.e., C. 1, s. 101.)

 *

Cübbeli Ahmet gibilerin “rableştirilme” geleneği açısından şanssız olduklarını kabul etmek gerekiyor.

Ortaçağ Avrupası’nda din adamı olarak arz-ı endam etselerdi rableştirilen taifeden olmaları mümkündü, fakat Batı taklitçisi yerli-milli laik demokrasilerin “milletvekillerini ve sayisî parti liderlerini” rableştiren düzeninde bunlara düşen rol, bu “insan yapımı” putperestlik dininin Atatürk gibi “baş rableştirilmiş” figürlerinin ucuz meddahları olarak çığırtkanlık ya da zangoçluk yapmaktan ibaret.

*

Kulağı delik gazetecilerden Nevzat Çiçek, 2019’da Habertürk ekranlarında “Devlet, cemaat ve tarikatları Atatürk'le barıştırma planı hazırladı” diye konuşmuştu.

İlgili haber şöyle:

“Gazeteci Nevzat Çiçek, devletin "Muhafazakar Kemalizm, Atatürk'le barışık dindarlık" hedeflediğini bunun için cemaat ve tarikatları dönüştürmek istediğini söyledi.

Cemaat ve tarikatların tartışıldığı HaberTürk programında konuşan Çiçek, ilginç açıklamalarda bulundu.

Muhafazakar Kemalizm, Atatürk'le barışık dindarlık

Daha önce yaptığı konuşmalarda "yeni devlet paradigmasının cemaat, tarikat ve vakıflar üzerinde operasyon çekeceğini söylediğini" hatırlatan Çiçek, "yeni devlet paradigmasının" 4 maddelik planını şöyle açıkladı:

1-Muhafazakar bir Kemalizm oluşacak. Son seçimlere, aktörlere bakarsanız izdüşümünü çok rahatlıkla görebilirsiniz.

2-Atatürk'le barışık dindarlık oluşturulacak.

3-Hanefi, Maturidi bir anlayış üzerine yeni bir yorumlama şekli oluşacak.
4-Modern tarikat ve modern cemaatler oluşacak. (…)

Eskiden benim yetiştiğim camia içerisinde burayı darül harp gören bir zihniyet vardı. Derlerdi ki "Burada cuma namazı kılınmaz, burası savaşılması gereken, ele geçirilmesi gereken bir ülke." Azınlık da olsa bunu düşünen radikal insanlar vardı. Sistem de bunun farkına varınca 80'lerden itibaren yavaş yavaş bazı tarikat ve cemaatlere bir kapı açtı. Dedi ki "Hele bir göreyim sizi. Sistemin içerisine girildiğinizde ne yapıyorsunuz." Onlar ne yazık ki malla, kadınla, makamla olan imtihanı çok veremeyince devlet kapıları çok açmaya başladı. İtiraz ettikleri sistemin içerisine entegre olmaya başladılar. Entegre olma sırasında devlet bunların sivilliklerini kaybettiğini gördü. "Burası darülharp" diyenlerin sistemin içerisine girdiğinde sistemin yürütücüsü olduğunu gördü.

Dindarların önündeki en büyük tehlike sivilliği kaybetme tehlikesidir

Devlet, dindarların çoğunu sisteme aldı, içerisine entegre etti. Yurt verdi, vakıf verdi, imkan verdi. Tarikat ve cemaat asli görevinden uzaklaşmaya başladı. Dindarların önündeki en büyük tehlike sivilliği kaybetme tehlikesidir. Eğer bu sivillik sağlanmazsa 30 yıl sonra hiç kimse çocuğunu ne bir tarikata gönderir ne de bir cemaate gönderir."

(https://www.risalehaber.com/devlet-cemaat-ve-tarikatlari-ataturkle-baristirma-plani-hazirladi-360880h.htm)

*

Aslında “Muhafazakar Kemalizm, Atatürk'le barışık dindarlık” projesi 27 Mayıs 1960 darbesiyle birlikte başladı. Kadir Mısıroğlu, bu konuya farklı kitaplarında yeri geldikçe değiniyor.

Bu gelişme, ABD – Sovyetler Birliği kutuplaşmasının yaşandığı (İkinci Dünya Savaşı sonrası) Soğuk Savaş dönemi şartlarının bir ürünüydü.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında müttefikleri Fransa ve İtalya ile birlikte Ortadoğu’yu yeniden dizayn eden İngiltere, Selanikli Mustafa Atatürk’e Türkiye’yi tümden dinsizleştirme ev ödevi vermişti. Selanikli’nin yaptığı “devirim”ler salt kendisinin bozuk zihniyetinden kaynaklanmıyordu, ayrıca bir de eline tutuşturulmuş program vardı.

Selanikli onlara borçluydu.. Heykellerini onlar sayesinde diktirebiliyor, Dolmabahçe’de onlar sayesinde adı konulmamış padişahlık yapabiliyordu. İngiltere ona “vatan kurtaran kahraman aslan” madalyası takmıştı, bunun da minnet borcunu ödemesi gerekiyordu.

Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, şu sözleri boşuna sarfetmiş değildi:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Selanikli İngiliz vizesiyle Samsun'a çıktığında kafasında tek bir plan vardı: Memleketi sözde düşman işgalinden kurtarma bahanesiyle önce yeni bir millet meclisi (parlamento) oluşturmak, ardından bir "meclis hükümeti" tesis etmek, ve böylece yeni bir devlet yapılanmasının (paralel devletin) temellerini atmak.

Samsun'a varışından sadece ikibuçuk ay sonra, Erzurum'da, hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya'ya kendisinin gelecekteki cumhurbaşkanlığını ve yapacağı "devrimleri" müjdelemişti. M. Müfit'in not defterinde kalması, kimseye söylenmemesi kaydıyla.

Kesin ve emin konuşuyordu, çünkü İngilizler garanti vermişlerdi, fakat bunu hempalarına söylemedi. (Ya da Mazhar Müfit bunu hiç açıklamamayı gerekli gördü.)

Bunu açıklama şerefi İsmet İnönü'ye kaldı.

İngilizler ona, kendileri ve müttefikleri (Fransa ve İtalya) adına garanti vermişlerdi, asla üzerine yürümeyeceklerdi (Fakat işbirlikçiliği deşifre olmasın diye lafta kalan göstermelik bir düşmanlık sergileyeceklerdi). Yunan'ı da İzmir dağlarında tutacaklar, ileriye yürümesine izin vermeyeceklerdi (Ki bunu Milne Hattı ile yaptılar). Sonra da Selanik Yunan'ın üzerine yürüyecek, dostlar alışverişte görsün kabilinden birkaç küçük çatışmadan sonra İngiltere ile müttefikleri devreye girerek tarafları barıştıracaklardı.

Filmin (ya da tiyatronun) uzamasına ve beklenenden daha kanlı hale gelmesine, (İngilizler'in 1917 yılında savaş tehdidiyle tahttan indirmiş oldukları Almanya yanlısı) Kral Konstantin'in, oğlunun erken ölümü yüzünden 1920 yılı sonlarında tekrar kral olması neden olmuştu. 

İngilizler'in istediği, dünya siyasetinde artık, İslam dünyasının liderliğini yapan bir Türk devletinin olmamasıydı. Ayrıca Türkiye'nin devlet başkanı İslam halifesi unvanını da taşımamalıydı.

Ancak bunu Osmanlı Devleti'ne ve Osmanlı Hanedanı'na kabul ettirmenin mümkün olmadığını biliyorlardı.

O yüzden, Osmanlı Devleti'nin yerini alacak (imparatorluk mazisini reddeden, başkenti Anadolu'daki bir şehir olan) yeni bir Türk devleti kurulmalıydı. 

İhaleyi, (İstanbul'da İngiliz gizli servisinin Türkiye şefi Robert Frew ile defalarca gizli saklı başbaşa görüşmeler yapan) Selanikli Mustafa Atatürk kazandı.

İngilizler’in, Selanikli’ye taktıkları “vatan kurtaran kahraman aslan” madalyasının bedeli olarak ona verdikleri ev ödevileri arasında, Türkiye’de İslam kültürünün köküne kibrit suyu dökme de vardı.

Türk öyle terbiye edilmeliydi ki, Osmanlı dönemindeki zihniyetine bir daha asla dönememeliydi.

*

Türkiye’nin imdadına Hitler’li Almanya ve İkinci Dünya Savaşı yetişti. Birinci Dünya Savaşı’nın galibi İngiltere artık ABD’nin himayesine muhtaç “Kendisi muhtac-ı himmet bir dede, nerde kaldı gayriye himmet ede!” formatında bir yatalak devletti.

Dolayısıyla İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Kemalist Türkiye’ye verdiği ev ödevlerinin peşine düşemedi. Türkiye’ye artık ev ödevini ABD ve CIA vermeye başlamıştı.

Onlar da, komünist ve ateist Sovyetler Birliği karşısında ABD ile barışık bir ılımlı dindarlığı gerekli görüyorlardı.

İşte, 1960 sonrasında Selanikli ile Müslümanları barıştırma projesi böylesi bir vasatın gereği olarak gündeme geldi. 1980 sonrasında ise, Nevzat Çiçek’in dikkat çektiği şekilde proje “level” atladı, kapsamı ve boyutları değişti.

*

Cumhuriyet ilan edildiği sırada tarikat ve cemaatler tam anlamıyla “sivil”di.. Devlet henüz istihbaratıyla onların içine sızmış değildi.

Ayrıca, Osmanlı bakiyesi yaşlı başlı dindar insanlar ve kanaat önderleri, cumhuriyeti ilan ettiği sırada henüz 42 yaşında olan Selanikli Mustafa Atatürk’ü adamdan saymıyorlardı.

Bırak onları, İttihatçılar bile (Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında belirttiği gibi) Selanikli’yi “sarhoş, sefih, ahlâksız, gözü hiçbir şeyle doymayan haris ve fırsatçı” biri olarak görüyorlardı.

Aradan 80 yıl geçtiğinde, 2000’li yıllar geldiğinde ise, artık Selanikli’yi adamdan saymayan o eski kuşağın yerinde yeller esiyordu. Yeniler, altı yaşından itibaren Selanikli güzellemeleriyle beyinleri yıkanmış olarak yetişen, Selanikli’yi adeta yemez içmez (ihtiyacı olmadığı halde yiyip içen), tuvalete gitmez, ıkınıp sıkınmaz, yellenmez insanüstü bir varlık olarak görmeye başlamış bir nesildi.

Bunların bütün hayatı Selanikli’ye “rabıta” üzerine kuruluydu..

Okudukları ders kitaplarının başında, ellerindeki paralarda, mektuplara yapıştırdıkları pullarda, gitmek zorunda kaldıkları okulların önlerinde ve sınıflarında, çalıştıkları ya da işleri düştüğü için uğradıkları devlet dairelerinde, şehirlerin en büyük meydanlarında sürekli olarak Atatürk resmi, büstü ve heykeli görerek kesintisiz “rabıta” yapan bu yeni kuşak, istisnalar bir tarafa bırakılırsa, “fena fi’l-Atatürk” olmuş, “Atatürk’te fani olma” mertebesine erişmişlerdi.

Artık Atatürk’ün dindarlaştırılmasından zarar gelmezdi.. Bunun Atatürk’e bir zararı yoktu, yapacağını yapmış, ölüp gitmişti, dindar Atatürk algısının ona yükleyeceği ekstra bir amel yükü mevzubahis değildi.

*

Ancak, toplumun geneli böyle bir dinci Atatürkçülüğe hazır gibi görünüyorduysa da, “derin millet”te Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Bediüzzaman Said-i Nursî, Şeyh Said ve Abdülhakîm Arvasî rh. a. gibi zatların muhalefetini temel alan ve Necip Fazıl Kısakürek’ten Kadir Mısıroğlu’na uzanan bir çizgide birçok müslüman aydın tarafından seslendirilmiş olan bir anti-Kemalizm de vardı.

Bu dip akıntıya ket vurmak ya da yönünü değiştirmek kolay değildi.

Bunun için “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” taktiği devreye konuldu.

Ölüm, Haydar Baş belası gibilerin (pazarlık için el yükseltme maksatlı) akıllara ziyan abartılı Atatürkçülüğüydü..

Sıtma ise, Cübbeli zayiat, Yaşar Nuri Öztürk ve Mustafi İsyanoğlu gibi isimlerin (farklı damak zevklerine göre hazırlanmış) görece ılımlı Kemalizmleriydi.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

CÜBBELİ KOMEDYEN, KUTUPLAŞMA OLMASIN DİYE ATATÜRKÇÜLÜK/KEMALİSTLİK YAPIYORMUŞ

  İddiasına göre, bu Cübbeli alametin (kıyamet alameti), Atatürk güzellemesi yapması, “ Atatürk’ün aleyhinde konuşulması caiz değildir ” d...