SAPIK SUFÎNİN AKILSIZ KEŞFİ





(Baş tarafı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/sufi-gecinen-bir-sapigin-allahu.html)


ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 6


İbn Arabîci Afifüddin Tilimsanî’ye atfedilen “Bizim indimizde aklın nefyettikleri şeyler keşfen sabit olmuştur” şeklinde bir söz bulunduğunu görmüştük.

Burada aklın ve keşfin dindeki yeri üzerinde durmak gerekiyor.

Önce akıl kavramı üzerinde duralım. Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Akıl” maddesinde şunları söylüyor:

“… Kur’an terminolojisinde akıl “bilgi edinmeye yarayan bir güç” ve “bu güç ile elde edilen bilgi” şeklinde tarif edilmiştir (bk. Râgıb el-İsfahânî, “ʿaḳl” md.). Dinen mükellef olmaya esas teşkil eden akıl birinci anlamdaki akıldır. Kur’ân-ı Kerîm “ancak bilenlerin akledebileceğini” söyler (el-Ankebût 29/43). Bu gücü ve bu bilgiyi iyi kullanmadıkları için kâfirleri, “... Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bu yüzden akledemezler” (el-Bakara 2/171) diyerek yermiş, “O, aklını kullanmayanlara kötü bir azap verir” (Yûnus 10/100) âyetiyle bütün insanlığı uyarmış ve akıllarını kullananların cehennem azabından kurtulacakları (bk. el-Mülk 67/10) belirtilmiştir. …  Kur’ân-ı Kerîm’de, eşyadaki nizamı anlama gücüne sahip olan akla, aynı zamanda ilâhî hakikatleri sezme, anlama ve onların üzerinde düşünüp yorum yapma görev ve yetkisi de verilmiştir. Nitekim, “Allah âyetlerini akledesiniz diye açıklamaktadır” (el-Bakara 2/242) âyetiyle aklın bu fonksiyonuna işaret edilmiştir.

"… Şunu da belirtmek gerekir ki aklın Allah tarafından yaratılan ilk varlık olduğu hususunda hadis diye nakledilen rivayetler, hadis otoriteleri tarafından hiçbir şekilde doğrulanmamıştır. Ancak aklın üstünlüğünü ifade eden hadislerden bir kısmının sahih olduğu bazı muhaddislerce kabul edilmiştir (bk. Aclûnî, I, 212)."

Ehl-i Sünnet nazarında akıl, İmam Matüridî’nin Kitabü’t-Tevhîd’de belirttiği üzere, en temel bilgi kaynağıdır. Diğer bilgi kaynakları da (duyu organlarının müşahedesi ve “doğru haber”), akıl çerçevesinde bir değer taşır. (O yüzden, aklî melekeleri yerinde olmayan insanların şahitliklerine de, verdikleri haberlere de itibar edilmez.)

*

Allame Teftâzânî’nin Şerhu’l-Akaid’i ile şerh etmiş olduğu Nesefî Akaidi (el-Akaidü’n-Nesefiyye) şöyle başlar:

“Hak ehli (ehlisünnet âlimleri) der ki: Eşyanın hakikati/varlığı sabittir (gerçektir). Sofist bazı felsefecilerin görüşünün aksine eşyanın hakikatine dair ilim elde etmek bir vakıadır.

“Mahlûkat (insan, melek ve cinler) için üç türlü ilim elde etme kaynağı vardır.  1- Sağlıklı duyular 2- Doğru haber 3-Akıl.

Duyular beş tanedir; işitme, görme, koklama, tatma, dokunma. Bu beş duyudan her biri, yaratılmış olduğu gaye doğrultusunda idrak eder (ilim elde eder).”

(Akaid Risaleleri, çev. H. Vanlıoğlu ve diğerleri, İstanbul: Muallim Neşriyat, 2019, s. 137-8.)

Bu söylenenler bilgi felsefesinin (epistemolojinin) alanına girmektedir.

*

Peygamberlerin verdikleri haberler, bu üçünden “doğru haber”in (haber-i sadık) kapsamına girmektedir.

Peygamberlerin verdikleri haberlerin doğruluğunun delili, mucize sahibi olmalarıdır. O mucizelere bizzat şahit olmayanlar içinse onların mucize sahibi oldukları, onlarla ilgili haberlerin mütevatir oluşu ile, yani “yalan üzerinde birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluğun rivayetine dayanıyor” oluşuyla sabittir.

Tarihî bilgilerimizin tamamı bu mahiyettedir. Geçmişte yaşamış insanların toplanıp bizi aldatmak için uydurma kitabeler yazmış, sahte kabirler inşa etmiş, palavra kitaplar yazmış olmaları mümkün olmadığı için söz konusu tarihî malumata itibar edilir.

Bunun gibi, birtakım insanların, maddî hiçbir menfaatleri olmadığı, hatta bedel ödemek zorunda kaldıkları halde çıkıp Meryemoğlu İsa diye birine, aslında hiç göstermediği mucizeler isnat etmiş olmaları mümkün değildir. Rivayetlerin külliyen yalan ve yanlış olması imkân dışıdır.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in baş mucizesi ise Kur’an’dır ve mucizeliği bugün de devam etmektedir. Çünkü, herhangi bir suresinin –Ki ikisi (İhlas ve Kevser Sureleri) çok kısadır, tek satırdır- (üslup ve muhteva bakımından) benzerinin yazılmasının mümkün olmadığını söyleyerek dünyaya meydan okumaktadır.

İslam alimleri, bunlar (akıl, duyuların algıları, doğru haber) dışındaki deneyimleri (ilham, keşf, rüya vs), “muteber” (itibar edilmeyi hak eden) bilgi edinme vasıtaları olarak kabul etmemişlerdir.

*

Peki din, bu bilgi edinme vasıtalarından hangisine ya da hangilerine dayanmaktadır?

En temelde akla dayanıyor. Çünkü Allahu Teala’nın varlığı esas itibariyle haber vermeyle değil, akılla bilinir.

O yüzden İmam Matüridî, Kur’an ayetlerini de delil göstererek, bir peygamber gelmemiş olsa bile insanların Yaratıcı’nın varlığını anlayıp kabul etmeleri gerektiği kanaatine varmıştır.

Bazılarının zannettiğinin aksine, Eş’arîler bu noktada Matüridiyye’ye muhalefet ediyor ve aklı önemsiz görüyor değiller. Onlar, insanların sorumluluğunun, "bir peygamber gönderilerek sorumlu tutulmuş olduklarının bildirilmesine bağlı" olduğunu söylüyorlar ve delil de getiriyorlar. 

Burada içtihat farklılığı ortaya çıkıyor.

Evet, din açısından akıl, en temel bilgi kaynağıdır. Buna “doğru haber” de eklenmekte, o haberin doğruluğu da (İmam Matüridî’nin belirttiği gibi) “akıl” ile anlaşılmaktadır.

İşte, edille-i şer’iyye (şer’î/dinî deliller) bu bağlamda ortaya çıkmaktadır: Kitap, Sünnet, icma ve kıyas.

İlk ikisi “doğru haber”in kapsamına girmektedir. Son ikisi ise “doğru haber”in “akıl” ile yorumlanması demektir.

Dinde, keşf, ilham, rüya vs. diye bir beşinci, altıncı şer’î delil söz konusu değildir.

Dolayısıyla, dinde falanın filanın keşfi “yok” hükmündedir. “Mutlak butlan” ile batıldır, geçersizdir.

*

Afifüddin Tilimsanî adlı İbn Arabîci sapığın zırvasına gelelim.. “Bizim indimizde aklın nefyettiği (reddettiği, kabul etmediği) şeyler keşfen sabit olmuştur” diyor.

Böylece, Ehl-i Sünnet dışı bir sapık olduğunu ilan etmiş durumda.

Bu, aslında, insanın kendisini şârî’ (Şeriat koyucu, din vaz’ edici) konuma getirmesi, rableştirmesi/tanrılaştırması anlamına gelmektedir.

Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde geçtiği gibi, Hristiyanlar Hz. İsa aleyhisselam’ı ve rahiplerini, Yahudiler de alimlerini “rab” edinmiş durumdalar. Ne yazık ki bu ümmetten de alimlerini, önderlerini, liderlerini vs. rab edinenler mevcut.

Bunların bir kısmını, sapık tasavvufçular oluşturuyor (Ehl-i Sünnet itikadından inhiraf etmeyen müteşerrî sufîler bahis dışı).

İmam Gazzalî, fıkıh usûlü kitabı el-Mustasfa’da şöyle demektedir: 

Akıl deliline hiçbir şekilde muhalefet mümkün değildir.

(Mustasfâ – İslâm Hukuk Metodolojisi, C. 2, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik Y., 2006, s. 37.)

Aynı şekilde Bediüzzaman da şunu söylemektedir:

“Yerleşmiş usuldendir [İslamî ilimlerin temel usul kaidelerindendir] Akıl ve nakil [vahiy] çatıştığında, akıl asıl alınır ve nakil tevil olunur.  Fakat o akıl, akıl gerektir.”

(Bediüzzaman Said Nursî, Muhâkemat, İstanbul: Şahdamar Y., 2005, s. 23.)

Evet, o akıl, senin akıl zannettiğin akılsızlığın değildir.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl’ın birinci cildinde, akıl ile çelişen nakilin “müteşabih” kapsamında değerlendirileceğini belirtiyor.

Yani akıl ile nakil çatıştığında, ya nakil hiç yorumlanmaz, Al-i İmran Suresi’nde belirtildiği gibi “(Biz) ona inandık, hepsi Rabbimiz tarafındandır!” denilip konu (selefi bir tavır sergilenerek) kurcalanmadan bırakılır, ya da söz konusu nakil, “akıl” esas alınarak, dinin temel akaid esasları çerçevesinde tevil edilir.

Ancak bu tevili yapabilecek olanlar, ilimde rasih olanlardır. Rastgelen tevil ettiğinde ayağı kayar. (Günümüz selefîlerinden cahil olanların tevil etmiyoruz diyerek müteşabihlere muhkem muamelesi yaptıkları, böylece onları müteşabih olmaktan çıkardıkları görülüyor.)

*

Aklın nefyetmesi, muhal (imkânsız) görmesi demektir.

Mesela, Allahu Teala için unutma, yanılma vs. muhaldir (imkânsızdır).

Tilimsanî gibi sapık dangalaklar ise, “zatını müşahede” ettikleri Allahu Teala’nın unutup yanıldığını “keşf”leriyle sabit görebilirler.

Akla aykırılığın ne önemi var ki, adam keşfiyle/mükaşefesiyle buna muttali oluyorsa aklın canı cehenneme!

Benzer şekilde, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in haber verdiği hususların yalan olması da muhaldir, imkânsızdır.

Fakat ya, Allah’ın zatını müşahede mertebesine erişmiş velimizin keşfi aksini söylüyorsa?

O zaman keşfini esas alır, aklı bir tarafa bırakır.

*

Bu sapık dangalak zaten aklı bir tarafa bırakmasaydı, “Bizim indimizde aklın nefyettiği (reddettiği, kabul etmediği) şeyler keşfen sabit olmuştur” şeklindeki cılk yumurtayı peydahlayamazdı.


(Devamı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/zampara-ibn-arabi-fetonun-fethullahci.html)


SUFÎ GEÇİNEN BİR SAPIĞIN ALLAHU TEALA'NIN ZATINI MÜŞAHEDE PALAVRASI

 




(Baş tarafı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/orkhan-musakhanovun-es-sindinin-vahdet_01027398111.html)


ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 5


Mevlana, Mesnevî’nin baş tarafında, Hristiyanlar’ı aldatmak için keramet hikayeleri uyduran, kendisini velî göstererek onların itikatlarını bozan bir sahtekâr yahudiden bahseder. (Ki Pavlos’un, yani St. Paul’ün durumu böyledir.) 

İbn Arabî denilen kalemi güçlü ve şeytanî zekaya sahip Endülüslü zampara iblisin durumu da aynı..

*

Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-Vedûd ‘alâ Vahdeti’l-Vücûd isimli eserinin tercümesini okumaya devam edelim:

“Heyhat ki heyhat merbub [kendisi için bir rab söz konusu olan], Rabb’in ‘ayn’ı [varlık aleminde müşahhas biçimde ortaya çıkmış hali] olur mu? Ya da yücelik sahibi [Allah] kulla ittihad eder [birleşir] mi?! Onların en zekisinden şöyle dediği nakledilmiştir: “Bizim indimizde aklın nefyettikleri şeyler keşfen sabit olmuştur.” (98)

98’inci dipnotta açıklandığına göre, onların en zekisinden kasıt Afifüddin Tilimsanî imiş. 

En zekîleri, keşf dediği zırvalarını (uydurmalar mı, halüsinasyonlar mı, artık her neyse) akla tercih ediyor. 

En zekîleri bu.. En akıllıları Deli Bekir, o da zincirde yatur.”

Dipnot şöyle:

“98. İbn Teymiyye, el-Cevâbü’s-Sahîh li Men Beddele Dîne’l-Mesîh, 3: 186, 4: 309, 501; a.mlf, el-Furkān beyne Evliyâi’r-Rahmân ve Evliyâi’ş-Şeytân, 115; a.mlf, Beyânu Telbîsi’l-Cehmiyye fî Te’sîsi Bida‘ihimi’l-Kelâmiyye, 2: 42. İbn Teymiyye bu sözü Tilimsânî’den Fususu’l-Hikem ve Mevâkıf’ın-Nifferî derslerini dinleyen Kemâlüddin el-Merâğî vasıtasıyla Afifüddin Tilimsânî’ye nispet etmiştir. el-Merâğî Tilimsânî’nin görüşlerinin Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Nebevviyye’ye muhalif olduğunu iddia etmiş ve onun ders halkasını terk etmiştir.”

Bu Afifüddin Tilimsanî sapık dangalağı hakkında Vikipedi’de şu söyleniyor:

“Afifüddin Tilimsânî Hicri 610'da (1213-14) Tilemsan'da doğmuştur. Suriye'ye gelmiş ve çeşitli görevlerde bulunduktan sonra Anadolu'ya geçmiştir. Bir diğer ünlü sufi Molla Cami'nin Nefahat'ında kendisinin fikirleri sebebiyle halk tarafından tekfir edildiği (kafir ilan edilmesi) belirtilir. Ancak sufi çevrelerinde özellikle Muhyiddin Arabi ve Nifferi gibi önemli sufilerin eserlerine yazdığı yorumları önemsenmiş bir sufidir. Şam'da (ö.690/1291) ölmüştür.”

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Afif%C3%BCddin_Tilims%C3%A2n%C3%AE)

Kör ölünce kömür gözlü olur derler. Bu sapık da ölünce birileri tarafından (tıpkı önderi İbn Arabî iblisi gibi) velî ilan edilmiş.. Molla Camî’nin (bazı saçmalıklar da içeren) Nefahatü’l-Üns’üne kadar girmiş.

*

TDV İslâm Ansiklopedisi’nde bu şahıs hakkında şunlar söyleniyor:

“… Öldüğü gün kendisini ziyarete gelip halini soran Şeyh Burhâneddin el-Kütübî’ye, “İyiyim; Allah’ı bilen kimse O’ndan nasıl korkar? Ben de Allah’ı bildiğimden beri O’ndan korkmadım. Allah’a kavuştuğumdan dolayı mutluyum” şeklinde karşılık verdiği belirtilmektedir (İbnü’l-İmâd, V, 412). 

“Zehebî ve Takıyyüddin İbn Teymiyye, düşüncelerinin ittihâd ve hulûl içerdiği iddiasıyla Tilimsânî’yi zındıklıkla itham etmiştir. Bir rivayete göre kendisine, “Nusayrî misin?” diye sorulduğunda, “Nusayrî benden bir parçadır” diye cevap verdiği için dinden sapanlar zümresinden sayılmıştır (Zehebî, Târîḫu’l-İslâm, s. 406). ... Çağdaşı olan İbn Teymiyye, Tilimsânî’yi İbnü’l-Arabî, İbn Seb‘în, İbnü’l-Fârız ve Abdullah el-Belyânî ile birlikte Cehmiyye fırkasından kabul eder. İbn Teymiyye’ye göre Tilimsânî ittihâd ve hulûlde aşırıya gitmiş, İbnü’l-Arabî gibi vücûd ile sübûtu, Sadreddin Konevî gibi mutlak ile muayyeni birbirinden ayırmamış, her açıdan mâsivâyı nefyetmiş, perdeli kimsenin âlemi göreceğini, perde kalktıktan sonra âlemin ortadan kalkacağını, dolayısıyla şeriatın yasaklarının düşeceğini savunmuştur. ... Tilimsânî’ye göre Allah’a kulluk makamı (abdullah) sülûkte ulaşılacak son mertebedir. Bu mertebeye varan sâlik bütün sıfat mertebelerini aşar ve Hakk’ın zâtını müşahede eden zât evliyasından olur. Mâsivâ ile sıfatlanmayı aşan kimse varlıkta sadece Allah’ı görür (Şerḥu Mevâḳıfi’n-Nifferî, s. 466-467).”

Dangalak “Allah’ı bilen kimse O’ndan nasıl korkar? Ben de Allah’ı bildiğimden beri O’ndan korkmadım. Allah’a kavuştuğumdan dolayı mutluyum” demiş.. 

Allah’ı bilmediği, cahil olduğu buradan anlaşılıyor..

Allah’tan en çok korkanınız benim” buyuran Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem demek ki Allah’ı hiç bilememiş de o yüzden O’ndan korkuyor. Bu dangalak ise Allah’ı biliyor, o yüzden korkmuyor. Fesubhanallah, la havle ve la kuvvete illa billah.

Allah’tan, ancak Allah’ı bilmeyen cahiller korkmaz:

“… Kulları içinde Allah'tan ancak âlimler korkar. …” (Fatır, 35/28)

“O şeytan sizi ancak kendi dostlarından korkutuyor. Onlardan korkmayın, eğer mü’min iseniz, benden korkun.” (Al-i İmran, 3/175)

“… O hâlde insanlardan korkmayın; ancak benden korkun …” (Maide, 5/44)

“… Eğer inanıyorsanız bilin ki asıl korkmanız gereken Allah'tır.” (Tevbe, 9/13)

Mümin, havf ve reca (korku ile ümit) arasında olan, hem korkan hem de ümit eden kişidir.

*

Bu sapığın cehaleti ve dalaleti açık.. Hiçbir peygamber “Ben Allah’ın zatını müşahede ettim” iddiasıyla ortaya çıkmamıştır. Onlar için bile gaybı müşahede değil, gayba iman söz konusudur:

“Peygamber, kendisine Rabbinden indirilene îmân etti, mü'minler de! Hepsi Allah'a, meleklerine, kitablarına ve peygamberlerine: “Peygamberlerinden hiçbirinin arasında ayırım yapmayız” diye îmân ettiler ve şöyle dediler: “İşittik ve itâat ettik! Rabbimiz! Mağfiretini dileriz; dönüş(ümüz) ancak sanadır!”” (Bakara, 2/285)

Peygamberler bile, kendilerine bildirilen herşeyi müşahede ediyor değiller, onlara “iman” ediyorlar.

Eğer “Hakk’ın zatını müşahede” diye birşey söz konusu olsaydı, Hz. Musa aleyhisselam’ın Allahu Teala’yı görmek istemesi mevzubahis olmazdı:

Mûsâ ta'yîn ettiğimiz vakitte gelip de Rabbi ona hitab buyurunca: “Rabbim! Bana (kendini) göster; sana bakayım!” dedi. (Rabbi) buyurdu ki: “(Sen) beni (bu dünyada) aslâ göremezsin; fakat dağa bak, şayet (o)yerinde durabilirse, o takdirde (sen de) beni görebilirsin!” Derken Rabbi dağa tecellî edince onu paramparça etti; Mûsâ da bayılarak (yere) düştü! Nihâyet ayılınca: “(Rabbim!) Seni her noksanlıktan tenzîh ederim! (Bu talebimden dolayı) sana tevbe ettim ve ben îmân edenlerin ilkiyim!” dedi.” (Araf, 7/143)

Bir başka ayet:

“Gözler O'nu idrâk edemez (göremez); fakat O, gözleri idrâk eder. Çünkü O, Latîf (bütün incelikleri bilen ve nüfûz eden)dir, Habîr (herşeyden haberdâr olan)dır.” (Enam, 6/103)

Hakk'ın zatını müşahede diye birşey yoktur, fakat Cibrîl hadisinde geçtiği üzere Hakka’a, O’nu “görüyor gibi” ibadet etme, yani “ihsan” mertebesi vardır. Bu da yakînin güçlü olması, imanın kâmil hale gelmesi demektir.

*

Allahu Teala’nın varlığı müşahede ve gözlem (tecrübe) ile bilinmez, akıl ile bilinir.

Bu nokta çok önemlidir ve çoğu kişi bunun farkında değildir.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl adlı kitabında bu hususa yeri geldikçe değiniyor. Mesela:

“.. tecrübe ve müşahede ile birşeyin vücudu (varlığı) sabit olur, lakin vücub-u vücudu (varlığının vacip/zorunlu olması) sabit olmaz.”

(Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Mısır Uleması İle İlmî Münakaşaları, C. 1, çev. İbrahim Sabri, haz. Osman Erdem, İstanbul: Gül Neşriyat, 2005, s. 190. Bu eser, Mevkıfu’l-Akl’ın ismi değiştirilerek yapılmış bir tercümesi.)

Allahu Teala, varlığı zorunlu olandır, vacibü’l-vücuddur. Bizim gözlemlediğimiz, müşahede sonucu mevcudiyetinden haberdar olduğumuz varlıklar, “varlığı mümkün olma” durumundadırlar, onların var olmaları zorunlu değildir. Fiilen vaki olmaları onları varoluş bakımından zorunlu yapmaz.

Tabiatiyle insanlar da “varlığı mümkün” mahlukat durumundadır. Varlıkları zorunlu (vacip) olsaydı, (varlıklarının zamansal başlangıcından söz edilemeyecek şekilde) hep var olmaları gerekirdi. Varlıkları muhal (imkânsız) olsaydı, o takdirde de hiç varolmamaları gerekirdi.

Kâinat (evren) da aynı şekilde “mümkün varlık” durumundadır. “Zorunlu varlık” olsaydı, mesela bir Big Bang’den söz etmek, evren için bir başlangıçtan ve yaştan, ömürden söz etmek mümkün olmazdı.

*

Bütün bir kâinat da dahil olmak üzere gözlemlediğimiz herşeyin ve kendimizin varlığı, bütün bu “mümkün varlık”ların fiilen var olmalarını sağlayan bir “zorunlu varlığın” mevcudiyetine bağlıdır. Bir şey kendi kendine yoktan var olamaz ve kendini yaratamaz.

Zorunlu varlığı (Allahu Teala’yı), müşahede (duyuların algılarına dayanan gözlem ve deney) ile bilemeyiz, ancak (vaki olmakla birlikte varoluş bakımından mümkün kategorisinde bulunan varlıkların müşahedesinden hareketle yapılan) akıl yürütme ile bilebiliriz.

Şeyhülislam’ın sözüne dönersek.. Allahu Teala’yı görüyor olsaydık bile, bu müşahede, onun Allah olduğunu anlamamıza yetmezdi, çünkü müşahede (gözlem), gözlenen şeyin var olduğunun anlaşılmasını sağlar, fakat onun “zorunlu varlık” olduğunun anlaşılmasını sağlayamaz.

İşte bilim felsefecilerinin ve (bilimin ne olduğunu kavramış olan) bilim adamlarının “kesin doğru” bilimsel yasalardan söz edilemeyeceğini, onların daima (Popper’ın tabiriyle) “yanlışlanabilirlik” vasfını taşımaya devam edeceklerini, yanlışlanmaya açık olacaklarını (Ki yanlışlanabilir olmak, kesin doğru kabul edilmeme demektir) söylemelerinin ve gözlem ve deneylerden hareketle yapılan (tümevarım mahiyetindeki) çıkarımların doğruluğundan kesin biçimde emin olunamayacağını ifade etmelerinin nedeni de “müşahede”nin (gözlemin) doğasındaki bu yetersizlikten kaynaklanıyor.

*

Bazılarının hep aklın yetersizliğinden söz ettikleri görülüyor, doğrudur, akıl müşahedenin yerini tutamaz, fakat müşahede de aklın yerini tutamaz, onun da yetersiz kaldığı hususlar vardır.

Mesela, akıl, uzayda (Dünya dışında) canlı yaşamının bulunuyor olmasının (“zorunlu” olmamakla birlikte) “mümkün” olduğunu söyler. Fakat onun gerçekten (fiilen) var olup olmadığının bilinmesi müşahedeye (gözleme) bağlıdır.

Buna karşılık müşahedenin de tam bir bilgi vermediği, işin içyüzünün akıl yürütme ile anlaşılabildiği durumlar da mevcuttur. Çünkü müşahede (gözlem), insan algılarıyla sınırlı olan bir alandır. Yani "hakikat" bahsinde duyusal algıların yetersizliğini de hesaba katmak gerekiyor. 

Mesela bütün insanlar kör olsaydı, yıldızlar hakkında hiçbir şey bilemez, onların varlığı hakkında hüküm veremezdik. Fakat bu durumda akıl, onların varlığını haber veren bir peygamber karşısında, bunun “zorunlu olmamakla birlikte muhal de olmadığını, mümkün olduğunu” söylerdi. Ve onların bilinmesi vahye/nakle (doğru habere) dayanan (meleklerin varlığı gibi) bir gaybe iman meselesi haline gelirdi.

*

Bilgi bahsinde sadece müşahedeyi (gözlem ve tecrübeyi) esas alan yaklaşım, bilindiği gibi, pozitivizm olarak adlandırılmaktadır. Ancak, aklın devre dışı bırakılması durumunda pozitivizmin varacağı nihaî nokta, (insan algılarından da şüphe eden) sofizm olacaktır. 

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi bu noktaya şöyle dikkat çekiyor:

Metalib ve Mezahib unvanlı felsefe tarihinde de Paul Janet, ‘Tecrübe mezhebi (pozitivizm ekolü), varlığı inkâr eden sofizme intiha eder (varacağı son nokta orasıdır)’ demiştir.” (A.g.e., C. 1, s. 191.)

Metalib ve Mezahib, Fransız felsefe tarihçileri Paul Janet ile Gabriel Séaillesʼın hazırladıkları Histoire de la philosophie: Les problèmes et les écoles (Felsefe Tarihi: Meseleler ve Ekoller) isimli felsefe tarihinin metafizik ve ilahiyat kısımlarının Elmalılı M. Hamdi Yazır hoca tarafından yapılmış tercümesidir. 

*

Şeyhülislam, “Vücud-ı ilahînin (Tanrı’nın varlığının) isbatı, Vacibü’l-vücudun (varlığı “zorunlu” olan Varlığın) isbatından ibarettir” diyor. (A.g.e., C. 1, s. 192.)

Basit gibi görünen bu cümle, Şeyhülislam’ın eserinin ikinci cildinde anlattığı üzere, çok derin meseleleri içeriyor. Sorun sadece kâinatın (evrenin) bir mucidinin, yapıcısının bulunduğunun kabul edilmesinden ibaret değil.. O yapıcının da bir yapıcısının bulunması (teselsül) ihtimalinden söz edenleri de susturmanız gerekiyor. İşte bu ancak aklî delil ile yapılabilecek birşeydir. Kelam ilminin Allahu Teala’nın varlığı meselesinde yaptığı da budur.

Şeyhülislam şöyle diyor (sadeleştirerek aktarıyoruz)

“… Tecrübe (müşahede, gözlem ve deney) ile herşeyin varlığı isbat edilebilecek olsa bile, Allah’ın varlığı bu yolla isbat edilemez. Çünkü böyle bir yolla isbat, ancak birşeyin mevcut olduğunu gösterir. Bu (müşahede yoluyla tespit edilen) mevcudiyet (Allahu Teala söz konusu olduğunda) Vacibü’l-Vücud (varlığı “zorunlu” olan Varlık) olan ve varlığının zorunlu olması hususunda hiçbir mevcud kendisine (denk ve) ortak/şerik olamayan Allahu Teala’ya delalet edemeyecektir (Ki o mevcudat, fiilen vaki ve var olmakla birlikte, “varoluş bakımından” esas itibariyle “mümkün” varlıklardır, yani var olmamaları da mümkündür, fakat Allahu Teala’nın var olmaması muhaldir, aklen imkânsızdır). Tecrübe (müşahede ve gözlem) ile bulunacak Allah’ın Allah olduğunu bize gösterecek yegane alamet, varlığının “zorunlu” olması hususudur. Oysa, birşeyin varlığı duyuların algılarıyla bilinebilirse de, yokluğunun muhal/imkansız olması demek olan “varoluş bakımından zorunluluğu” bunlarla bilinemez. Çünkü onun varlığına eklenmiş olan bu zorunluluk özelliği, o duyularla algılanamaz. Duyu algılarına dayanan tecrübe (müşahede ve gözlem) ile Allah’ı bulduklarını düşünen tecrübecilere, o Allah’ın ebediyen baki kalacağını, O’nun, gözlem ve deneylerinin alanına girmeyen (algı konusu olmayan) geleceğin yakın veya uzak bir gününde yok olmayacağını kim temin edecek, o buldukları Allah’ın, gözlem ve deneylerinin ulaşamadığı sonsuz geçmişte de var olmakta olduğunu kim teyit edecek, bu hususta kim kefil ve garantör olacaktır?! Halbuki, ezel ve ebedde var oluş dahi, bu noktada istenen ve “ezelî ve ebedî varoluşun” üstünde bulunan “varoluş bakımından zorunlu oluş”u gerektirmez (Mesela ahiret hayatında insanlar için ebedîlik vardır fakat bu onları “varlık bakımından zorunlu” hale getirmez). Araştırıcıların (tahkikçilerin, muhakkiklerin) hissî tecrübeleriyle (duyusal gözlem, müşahede ve deneyleriyle) bir varlık bulduklarını, onu gözleriyle görüp elleriyle yokladıklarını, ve o varlığın aranılan varlık olduğunu iddia ettiklerini farzetsek bile, onlara, “O varlığın Allah olduğunu nereden bildiniz?” denilir. O varlık, belki Allah’ın meleklerinden bir melek, bir şeytan, yahut müşahede ettiğiniz o varlık, Allah’ın “şimdiye kadar karşılaşmış olduğunuz varlıkların hiçbirinde misli görülmeyen bir güç, kudret ve azametle sizi aldatan” başka bir mahlukudur. Vacibü’l-vücud (varlık bakımından zorunlu) olduğu isbat edilmedikçe, bütün bu vasıflar, o varlığın Allah olduğuna delalet etmez. Siz, duyusal (algısal) delillerle bulduğunuz veya bulacağınız hiçbir varlıkta vacibü’l-vücud olma özelliğini (salt o algısal delillerle) bulamayacaksınız. Varlığı, “varlığı zorunlu olmayan” mümkün (fakat vaki, gerçekleşmiş) şeylerden oluşan bu kainatın/evrenin, (varlık bakımından) “varlığı zorunlu bir varlık” olan Allah’a dayandığını ancak akla ve mantığa dayanan delil ile bilebilirsiniz. Ve Allah’ın varlığına da ancak, varoluş bakımından “mümkün” mevcudatın varlığıyla (akıl yürüterek) hükmedebilirsiniz (salt müşahede ve deney yoluyla değil). Kendisini duyulardan biriyle algılamaya hacet kalmaksızın aklî delil ile bildiğiniz fakat görmediğiniz o Varlık, varlığı (mümkün varlıkların varlığını temellendirme bakımından aklen) gerekli, zorunlu ve zaruri olduğu için, varoluş bakımından, varlığı zaruri olmayan (mümkün) varlıkların hepsinin üstündedir.”

(A.g.e., C. 1, s. 332-3.)

*

Afifüddin Tilimsanî adlı sapık dangalağın “Bizim indimizde aklın nefyettiği (yokluğuna hükmettiği) şeyler keşfen sabit olmuştur” şeklindeki zırvası üzerinde nasip olursa bir sonraki yazıda duralım inşallah.


(Devamı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/sapik-sufinin-akilsiz-kesfi.html)


28 ŞUBAT'IN "GECELİK ZEVK” HUKUKU, GAYRİ NİZAMİ İSTİHBARATI, FETÖ-AKP ORTAKLIĞIYLA BİTİRİLEN MİLLÎ GÖRÜŞ, VE 28 ŞUBAT SONRASI YAŞANAN YAĞMA PAYLAŞIMI KAVGASI

  Takvimler 22 Ekim 2002 tarihini gösteriyordu. Sonbahardı.. AK Parti’yi iktidara taşıyacak olan 3 Kasım seçimlerine sadece 12 gün kal...