Afyon Kocatepe Üniversitesi İslami
İlimler Fakültesi’nde görev yapan Dr. Orkhan Musakhanov’un “Muhammed Hayât es-Sindî’nin … Vahdet-i
Vücûd Reddiyesinin … Eleştirisi” başlığını taşıyan bir makalesi mevcut (Afyon
Kocatepe Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dergisi, Cilt 1, Sayı 1,
2018, s. 94-132).
Makalenin özetinde şu ifadeler yer
alıyor:
“… Muhammed
Hayât es-Sindî büyük ölçüde takipçisi olduğu İbn Teymiyye (ö. 728/1328) gibi
İbnü’l-Arabî öncesi tasavvufu olumlayan ve İbnü’l-Arabî ve takipçilerini
olumsuzlayan Nakşbendî tarikatına
mensup bir sûfîdir. Hayât es-Sindî aynı zamanda dinin tasavvufî yorumunu büyük
ölçüde bütünüyle reddedenlerin önderi Muhammed b. Abdülvehhâb’ın da (ö.
1206/1792) en etkili hocalarından birisidir. Bu makalede Hayât es-Sindî’nin;
İbnü’l-Arabî, Konevî (ö. 673/1274), Tilimsânî (ö. 690/1291) ve İbnü’l-Fârız’dan
(ö. 632/1235) yaptığı nakiller ve reddiyeleri altında telif ettiği Fethu’l-vedûd
‘alâ vahdeti’l-vücûd isimli risalenin tahkiki yapılacak ve onun diğer
tasavvufi eserleri olan Şerhu’lHikemi’l-Atâiyye ve
el-İânetü’s-Samediyye fi’t-Tarikati’n-Nakşbendiyye eserleriyle
karşılıklı bir şekilde incelenerek reddiyenin tutarlılığı tartışılacaktır. …”
(s. 94.)
Yazar böylece (hiç gerekmediği halde)
hem Nakşbendiyye tarikatını İbn Teymiyye’ye bağlamış, hem de Vehhabîliğin
kurucusu Muhammed b. Abdülvehhab’ı Nakşbendiyye ile ilişkilendirmiş oluyor.
Yazar, makalesinin sonuç bölümünde
ise şunu diyor:
“Sonuç olarak
Hayât es-Sindî’nin vahdet-i vücûdu eleştirenlerin ilki olan İbn Teymiyye’nin
geniş külliyâtı içerisinde dağınık halde bulunan vahdet-i vücûd eleştirilerini İbnü’l-Arabî, Konevî, Tilimsânî ve İbnü’l-Fârız’dan yaptığı nakiller ve
bu nakillerin eleştirileri şeklinde telif ettiği Fethu’l-Vedûd ‘alâ Vahdeti’l-Vücûd
isimli eserinin dayandığı iki temeli şöyle tespit etmek mümkündür.
“İlk olarak
Hayât es-Sindî’ye göre vahdet-i vücûd görüşü nakil ve aklın dışındadır ve kendi
içerisinde tutarsız bir düşünce ve tevhid yorumlama biçimidir. Ancak onun Fethu’l-vedûd
ve diğer tasavvufi eserleri olan Şerhu’l-Hikemi’l-Atâiyye ve el-İânetü’s-Samediyye
fi’t-Tarikati’n-Nakşbendiyye karşılıklı bir şekilde incelendiğinde her
ne kadar o, kendi içerisinde tutarsız olmadığını dile getirmeye çalışsa da
kendi içerisinde tutarsız olduğu tespit edilmektedir.
“İkinci
olarak Hayât es-Sindî kaynak ve kavramları kullanmada da tutarsızlık
içerisindedir. Kaynakları kullanmadaki tutarsızlığı sûfîlerden nakilde
bulunurken birincil kaynaklara gitmeden İbn Teymiyye’den nakilde bulunmasıdır.
Kavramları kullanmadaki tutarsızlığı ise selefi İbn Teymiyye gibi sûfîlerin
kullandığı ıstılahların, sûfîler indindeki anlamlarına âşinâ olmamasıdır. Hayât
es-Sindî’nin diğer bir tutarsızlığı ise İbnü’l-Arabî hakkında en ihtiyatlı
durumun tevakkuf/görüş bildirmemek olduğunu söylediği halde makalemize mevzu
bahis olan Fethu’l-vedûd’da buna riayet etmeyip İbnü’l-Arabî’yi tekfir
etmesidir. …” (s. 121.)
*
Makalenin başlığındaki ihtişam ve
şatafat gözümüzü korkutmasın, aslında es-Sindî’nin (yazarın tahkikini ve
eleştirisini yaptığı) eseri oldukça kısa..
Tercümesi (Ki yazar makalesinin
sonuna eklemiş durumda), yazarın eklediği dipnotlarla beraber sadece sekiz
sayfa. Aslı (Arapçası) da o kadar.
Yazarın, es-Sindî’ye yönelttiği
eleştiriler de altı sayfa kadar.
Önce, es-Sindî’nin eserinin
tercümesini (yazarın eklediği dipnotlarla birlikte) görelim, sonra da yazarın
eleştirilerine bakalım:
“FETHÜ’L-VEDÛD
‘ALÂ VAHDETİ’L-VÜCÛD’UN TERCÜMESİ
Rahman ve
Rahim Allah’ın adı ile Münferid, ahad ve samed Allah’a hamd olsun. Salat ü
selam sonsuza kadar O’nun habibi Ahmed’e, âline ve ashabının üzerine olsun.
İmdi kesin aklî ve naklî delillerle sâbit oldu ki Allah Teâlâ zâtî vücudla
mevcud, Kendisine layık vasıflarla mevsuf, Kendisine layık olmayan sıfatlardan
münezzeh ve hiçbir şekilde şeriki olmayan Vâhid idi. Sonra îcâd ettiklerini
ilminde sabık olduğu şekil üzere îcâd etti. Buna O’nun celal na’tları, cemâl
vasıfları ve fiillerdeki kemali delalet etmektedir. O, şimdi de [yaratmadan]
önceki gibidir. O, ezelî ve ebedî olarak tebeddül ve tagayyür etmeyen, hâdisle
ittihad etmeyen, hâdise hulul etmeyen ve hâdisin aynı olmayan, zâtî kadim bir
vücudla mevcuddur. Allah cahillerin söyledikleri şeylerden yücedir. Mahlûkat
mahlûkattır, Hâlık da Hâlik’tır ve ikisinin arasını ayırt eden bir durum
vardır.
“İblis bir
kısım kimselere hakikatleri değiştirdi ve o kimselerin birinden şöyle
nakledildi: “Hak mevcudların ‘ayn’ıdır.”(87) “O, zâhir olan şeyin ‘ayn’ıdır; ve
zuhuru halinde bâtın olan şeyin ‘ayn’ıdır; ve vücûdda O’nu gören O’nun gayrı
kimse yoktur; ve vücûdda, O’ndan bâtın olan kimse yoktur.” (88) O kimsenin
şöyle dediği nakledilmiştir: “Eşyâyı eşyânın ‘ayn’ıyken halk edeni tenzih
ederim.” (89) O kimsenin yine şöyle dediği nakledilmiştir: “Tenzih edilen Hak,
teşbih edilen mahlûkāttır.” (90) Yine o kimsenin şöyle dediği nakledilmiştir:
“O kendi nefsi için ‘Aliyy’dir ki Kendine has kemalle vücûdî emir ve ademî
nispetlerin hiçbir sıfatını dışarıda bırakmaksızın kuşatmaktadır. Söz konusu
vücûdî emir ve ademî nispetler ister örfen, aklen ve şeran övülmüş isterse de
örfen, aklen ve şeran yerilmiş olsun. Bu ancak hâsseten ‘Allah’ ismi ile
müsemma olan içindir.”(91) Ondan, bunlar gibi birçok söz nakledilmiştir.”
Burada bir ara verelim ve yazarın
eklediği dipnotlar üzerinde duralım. 87 no.lu dipnot şöyle:
87. İbnü’l-Arabî,
Fusûsi’l-Hikem,
80. Şeyh-i Ekber’in sözünün anlaşılması için bu sözün bağlamını burada
aktarıyoruz: “‘Aliyy’ O’nun esmâ-i
hüsnâsındandır. O, kimin üzerine yücedir? Hâlbuki vücûdda ancak O vardır. İmdi
Zâtından dolayı ‘Aliyy’dir. Yahut hangi şeyden yücedir. Hâlbuki o şey, ancak
O’dur. Binaenaleyh onun ulüvvü kendi nefsi içindir. Ve O, vücûd haysiyetiyle mevcudların
‘ayn’ıdır. Böyle olunca muhdes olarak isimlendirilenler, zâtından dolayı
‘Aliyy’dir. Hâlbuki muhdesler ancak O’dur. Şu hâlde Hak, izafi yücelik
olmaksızın ‘Aliyy’dir. Zira kendileri için yokluk/adem sâbit olan ‘ayn’lar ki,
o yoklukta sabittirler, vücûd kokusu koklamamışlardır. Şimdi vücûd kokusu
koklamayan sâbit ‘ayn’lar, mevcûdlarda suretlerin çoğalmasıyla beraber olduğu
hal üzeredirler. Hâlbuki mecmû’da mecmû’dan zâhir olan ‘ayn’ birdir. Kesretin
vücûdu isimlerdedir; isimler de nispetlerdir ve nispetler de umûr-i
ademiyyedir; ve ancak ‘zât’ olan ‘ayn’ vardır. Hak, izafetle değil, li-nefsihî
‘Aliyy’dir. Bu yönden âlemde ‘izafi yücelik’ yoktur. Ancak vücûdî vecihlerin
bir birine üstünlüğü vardır. Böyle olunca izafi yücelik vücûdî vecihlerin
çokluğu cihetinden ‘ayn-ı vâhide’de mevcuddur. İşte bunun için biz âlem
hakkında odur/âlemdir, o değildir; sensin, sen değilsin deriz.”
Bağlamın aktarılması, İngiliz iblisinin gözde şeyhi İbn Arabî’nin (Ki onun adına Ibn Arabi Society diye bir tekke/dergâh kurmuş durumdalar) zırvalarının aklanmasını sağlamaya yetmiyor.
Bakın adam ne diyor:
“‘Aliyy’ O’nun esmâ-i hüsnâsındandır. O,
kimin üzerine yücedir (aliyydir)? Hâlbuki vücûdda (varlıkta) ancak O vardır
(başka da var olan birşey yoktur). İmdi Zâtından dolayı ‘Aliyy’dir.”
Allahu Teala’nın zatından dolayı
aliyy/yüce olduğundan şüphe yok. Fakat bu, varlıkta O’ndan başka birşey bulunmamasını
gerektirmez. Bu, Allahu Teala’nın (İbrahim Hakkı Erzurumî’nin Marifetname’de
ifade ettiği gibi) en masum haliyle Halik (yaratan, var eden) isminin inkârı
anlamına gelir.
En şedit haliyle ise, insanları, gözümüzle
gördüğümüz bütün varlığın (mevcudatın) Allah olarak kabul edilmesine inanmaları
noktasına götürür.
Nitekim (kendisini altın kerpiç ilan eden tezek/ahbun kerpiç) İbn Arabî sapığının resmen küfür
olan bu zırvaları arasında “Ve O, vücûd
haysiyetiyle mevcudların ‘ayn’ıdır (kendisidir)” şeklindeki ifadesi de var.
Adam daha ne desin! Eski Yunan
filozoflarından aldığı küfrü kusmuş.
Endülüs’ün sapığı, dediklerini tam
anlayalım diye de sözlerini şöyle sürdürmüş: “Böyle olunca muhdes (ihdas olunanlar, sonradan ortaya çıkanlar) olarak
isimlendirilenler, zâtından dolayı ‘Aliyy’dir. Hâlbuki muhdesler (ihdas olunanlar, sonradan ortaya çıkanlar) ancak O’dur.”
Bu da şirk değilse, şirk nasıl
birşeydir?
*
Şimdi bu, es-Sindî’nin sözlerinde tutarsızlık arayan akademisyen, İbn Arabî’nin zırvalarındaki tutarsızlıkların farkında mı?.. Hayır!..
Endülüs'ün (mazisi karanlık, aslı faslı meçhul) sapığı şunu diyor: “Zira
kendileri için yokluk/adem sâbit olan ‘ayn’lar ki, o yoklukta sabittirler, vücûd
kokusu koklamamışlardır. Şimdi vücûd kokusu koklamayan sâbit ‘ayn’lar,
mevcûdlarda suretlerin çoğalmasıyla beraber olduğu hal üzeredirler.”
Lafa bak, “yok ama, yoklukta sabit
(sübut bulmuş, sabit olmuş, var olmuş)”. Tanım gereği “ayn”lar, vücud
sahibidirler, eğer vücud sahibi değillerse, artık onlara “ayn” denilemez.
Sonra, “sabit ayn” ve “sabit olmayan ayn” da olmaz. Ayn, sabit olan şeydir.
Geri zekâlı sapık, aynı cümle içinde
bir taraftan “vücud kokusu koklamamak”tan söz ediyor, diğer taraftan da “mevcudlar”
tabirini kullanıyor. Bu durumda mevcudlar tabirini kullanamazsın. Ya da “vücud
kokusu koklamamak” herzesini unutacaksın.
Böyle bir ne dediğini bilmeyen sapık
şeytanın akılsızca laflarını tasavvufî hikmetler diye saftirik birileri (anlamadan, düşünmeden) aktarıp duruyorlar.
(Devam edeceğiz inşallah)