Takvimler 22 Ekim 2002 tarihini gösteriyordu. Sonbahardı..
AK Parti’yi iktidara taşıyacak olan 3 Kasım seçimlerine sadece 12 gün
kalmıştı.
28 Şubat darbesinin üzerinden ise 5 yıl ve yaklaşık sekiz ay geçmiş
bulunuyordu.
Hürriyet gazetesinin
sürmanşetinde 'Bir gecelik zevk uğruna”
başlıklı bir haber yayınlandı.
Gazetenin internet sitesinde aynı gün yayınlanan haber ise “Yüksel’in seks kasedi gerçek çıktı” başlığını taşıyordu (“ses kasedi”
değil).
Haberde şunlar söyleniyordu:
“DGM Başsavcısı Nuh Mete Yüksel'in bir
Rus kadınla yatakta çekilen video kaseti gerçek çıktı. …
“FP eski milletvekili Merve Kavakçı'nın evine baskın yaptığı
için ‘uyarı’ cezası alan Ankara DGM'nin ünlü savcısı Nuh Mete Yüksel'e,
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bir kadınla ilişkisini içeren kasetin montaj değil gerçek olduğu sonucuna
vararak ‘kınama’ cezası verdi. Savcı Yüksel, DGM'den ayrıldı.
“KURUL KASEDİ İZLEDİ: MONTAJ DEĞİL
GERÇEK
“Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, dün
yaptığı toplantıda, Yüksel ile ilgili iddiaları ele aldı. Kurul'un Yüksel'i
İstanbul'daki bir otelde bir kadınla gösteren seks kasedini inceleyerek, montaj
olmadığı kanaatine vardığı öğrenildi. Müfettişler
de iki ay önce hazırladıkları raporda, Yüksel için ‘‘Kınama’’ cezası
istemişlerdi.
“… Bu ceza kararının ardından, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan
hakkında, ‘‘Laik cumhuriyet aleyhine gizli ittifak kurma’’ suçundan soruşturma
yürüten ve iddianame hazırlama aşamasına gelen Savcı Yüksel, Ankara DGM
Savcılığı'ndan ayrıldı. Hakkında birçok kez soruşturma açılan ve HSYK'nın,
ikinci kez ceza verdiği Yüksel, Ankara DGM'den, Ankara Cumhuriyet Savcılığı'na
gitti.
“… Savcı Yüksel'e ceza verilmesine
yolaçan bu kaset İstanbul Terörle Mücadele ekiplerinin Çağdaş Eğitim Vakfı'na
yaptıkları aramada ele geçirilmişti. Fethullah Gülen'e dava açan, Erdoğan hakkında soruşturma yürüten Savcı
Yüksel'e de bu kaset posta yoluyla gönderilmiş ve yürüttüğü soruşturmaları
engellemeye dönük şantaj olduğu iddia edilmişti. Savcı Yüksel, bu kaseti
gönderen kişilerin kendisini telefonla arayarak, ‘‘Senin sesin çok çıkıyor.
Bizim istediklerimizi yapacaksın. Yoksa bu kasedi televizyonlarda
yayımlatacağız. Senden para istemiyoruz. Günün yaklaşıyor, o gün geldiğinde
sana gerekeni söyleyeceğiz. Sen de yapacaksın. Yoksa seni rezil edeceğiz.
Savcılıktan edeceğiz’’ diye tehdit ettiklerini savunmuştu.
“… Savcı Yüksel'in yeraldığı kasetin
çekildiği yerle ilgili de üç ayrı iddia ortaya atıldı. Bir iddiaya göre kaset
İstanbul'da bir otelde, bir iddiaya göre ise Antalya'da bir otelde çekildi.
Diğer bir iddiaya göre ise görüntüler Ankara Çayyolu'ndaki bir villada
kaydedildi. …
“Jandarma kasede ‘montaj’ demişti: Savcı
Yüksel, bu olayların üzerine kasetle ilgili önce kendisi soruşturma açmış ve
Ankara 1 No'lu DGM'den de kasedin yayınlanmasına yasak koydurmuştu. Jandarma
Laboratuvarı kasetin ‘‘montaj’’ olduğu şeklinde rapor vermişti. Raporda,
‘‘Odaya yerleştirilen gizli kamerayla çekilen görüntülerin toplam uzunluğu 4
dakika 52 saniye olarak tespit edilmiş olup her karesinde montaj tespit
edilmiştir’’ denilmişti.
“Savcı Yüksel'e, HSYK'nın ceza
vermesinin kasetin montaj olmadığını ortaya çıkardığı öne sürüldü.”
(https://www.hurriyet.com.tr/gundem/yukselin-seks-kasedi-gercek-cikti-38424194)
*
Bin yıl süreceği iddia edilen 28 Şubat döneminin jandarması, kasetin montaj olduğuna karar
vermişti.
Hürriyet’in bir gün
sonraki manşeti de aynı olayla ilgiliydi ve “O kadın Türk çıktı” başlığını taşıyordu.
Haberde şu ifadeler yer alıyordu:
“Kadının kimliğiyle ilgili iki farklı iddia
ortaya atıldı. Birinci iddiaya göre Yüksel, DGM'de zabıt katibi olarak çalışan bir
kadının kız kardeşiyle birlikte oldu. İddiaya göre görüntüler, Yüksel'in zabıt katibinin kız kardeşiyle birlikte gittiği
bir avukatın bürosunda çekildi. Komplodan önceden haberdar olduğu öne sürülen
kadının görüntülerde gizli kameranın objektifine doğru baktığı belirtildi.
“İkinci iddiaya göre de Yüksel'in yine bir
büroda bir kadınla seviştiği, bu kadının ilk iddiadan farklı olarak bir ilaç
firmasında çalışan röprezant (ilaç tanıtımı yapan) olduğu ifade edildi.”
Aynı haberde, Nuh Mete’nin iddiayı yalanladığı,
“içinden montaj ve komplo geçen”
klasik bir cümle kurduğu da belirtiliyordu:
“Yüksel, dün katıldığı bir
televizyon programında da kınama cezası almasına yol açan kasetin montaj
olduğunda ısrar ederek, ‘‘Benim bir kadınla ilişkide
bulunduğum yalan. Bu olay, tamamen komplo’’ dedi. ...
“Kaset nasıl bulundu
“Savcı Nuh Mete Yüksel'e ceza verilmesine yol açan kaset, İstanbul Terörle
Mücadele ekiplerinin Çağdaş Eğitim Vakfı'nda
yaptıkları aramada ele geçirilmişti. Fethullah Gülen'e dava açan,
Erdoğan hakkında soruşturma yürüten Savcı Yüksel'e de bu kaset
posta yoluyla gönderilmişti. Yüksel bunun,
yürüttüğü soruşturmaları engellemeye dönük şantaj olduğunu iddia etmişti.
“Az daha atılıyordu
“Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK)
müfettişlerin istediği ‘iki kez yer değiştirme’ cezası
yerine kınama cezası vermekle yetinmesi, Nuh Mete Yüksel'in meslek hayatını
kurtardı.
“Mikrofonu itti
“Seks kasetinin ortaya çıkması üzerine ‘kınama’ cezası verilen ve DGM
Savcılığı'ndan ayrılmak zorunda kalan Nuh Mete Yüksel, dün eski makamına
gelişinde gazetecilerin sorularını cevap vermek istemedi. Yüksel, bir
habercinin ısrarlı sorularını sürdürerek mikrofon uzatması üzerine gazeteciyi
kolundan iterek konuşmadan uzaklaştı.”
Çağdaş Eğitim Vakfı, meşhur Kemalist Türkan Saylan’ın vakfıydı.
*
Hürriyet, konuyla ilgili yayınını 24 Ekim’de de
“İşte o kadın” başlıklı haberiyle
sürdürmüştü:
“Eski DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel'in kınama cezası
almasına neden olan skandaldaki kadının izini süren Hürriyet, ısrarlı
araştırmalar sonucunda olay kadının P.A. ismindeki kişi olduğunu belirledi.
“ÖNCE TELEFONLA ARADIK
“Hürriyet, önce P.A.'yı ev
telefonundan aradı. Ancak telefona çıkan kişi P.A.'nın evde olmadığını öne
sürdü. Bunun üzerine P.A.'nın Demetevler'deki evine giden Hürriyet muhabiri bu
sefer yüzyüze görüşme talebini iletmeye çalıştı. Kapıda Hürriyet muhabiriyle
karşı karşıya gelen P.A.'nın üzerinde blucin ile kırmızı bir gömlek bulunduğu
ve sarı saçlı modern görünümlü bir kadın olduğu görülüyor. Ancak P.A. görüşme
talebini kabul etmedi.
“KOMŞULARI DOĞRULADI
“Aynı apartmanda oturan komşuları da, Hürriyet
muhabirinin gösterdiği fotoğraftaki kişinin P.A. olduğunu doğruladılar.
Komşuları, P.A.'nın eşinden boşandığını ve oğluyla beraber yaşadığını
söylediler. Komşuları, P.A.'nın DGM'de zabıt katibi olan kardeşi N. A.'nın da
sık sık eve geldiğini anlattılar.”
(https://www.hurriyet.com.tr/gundem/iste-o-kadin-38424761)
*
Savcı Nuh Mete, 14 yıl sonra tekrar gündeme gelecekti.
Bu defa “zevk”ten anlayan bir
adam olarak değil, mağdur sıfatıyla..
Köprülerin altından çok sular akmış, 15 Temmuz olayı yaşanmış, ve FETÖ
aleyhinde kullanılabilecek her delil kırıntısı pırlanta gibi değerli hale
gelmişti.
Milliyet gazetesi
yazarı Tolga Şardan, 15 Temmuz’dan
iki ay sonra, 14 Eylül 2016 günü şunları yazmış bulunuyordu:
“Televizyonun içine kamera konuldu”
Gülen’in yakın ekibinden olduğu iddiasıyla
tutuklanan iş adamı Alaaddin Kaya, 1 Eylül’de beş sayfalık ek ifade verdi.
Kaya’nın ifadesinde Nuh Mete Yüksel’e kumpasın ayrıntıları da yer aldı.
“Kaya, ifadesinde özetle şunları söyledi:
“SAVCI YÜKSEL’E KUMPAS: Nuh
Mete Yüksel’in DGM Savcısı olduğu dönemde Fetullah Gülen ile ilgili hazırladığı
soruşturma safhasında hatırladığım kadarıyla Yüksel’i itibarsızlaştırma
amacıyla kumarhaneler kralı Sudi Özkan’ın avukatına ait Ankara’da yerini
bilmediğim bir mekânda bir kadınla
uygusuz haldeyken bir çekim gerçekleşmiştir. O gün Gülen cemaatinin emniyet
imamı olarak bilinen Kemalettin Özdemir
bana olayı şöyle anlattı: “Bahse konu
evde bulunan televizyon cihazının aynısı dışarıda temin edilmiş ve içine çekim
yapabilecek özellikler taşıyacak tarzda teçhizat yerleştirilerek televizyonlar
takas edilmiş, kapı açıldığında cihazın kayda gireceği şeklinde sistemin
kurulduğunu” bana samimi şekilde anlattı.
(https://www.milliyet.com.tr/gundem/televizyonun-icine-kamera-konuldu-2310682)
Alaaddin Kaya’ya atfedilen ifadeden hareketle şunlar söylenebilir:
Nuh Mete Yüksel’in olayı, Hürriyet gazetesinin
haberinde geçtiği şekilde “bir gecelik zevk” değil, “binbir gecelik zevk”.
Hatta gecelerin gündüzlerin birbirine karıştığı bile
söylenebilir.
Adam bu işi rutin faaliyet haline getirmiş ve bu da
başkaları tarafından biliniyormuş ki, onun için özel olarak televizyon hazırlanmış.
Adamın savcı olarak şununla bununla uğraşmaktan arta
kalan zamanlarını “zevk”li işlerle
geçirdiği, yurdum kadınlarına (kamusal olmayan) duygusal ve fiziksel “hizmet”te
bulunmakta olduğu biliniyormuş.
Birileri de adamın bu aktivitelerinin kayda alınacak
kalite ve kıvamda olduğunu düşünmüşler.
Ziyan olmasın, tarihe geçsin, geleceğin Kemalistleri
için nümune-i imtisal olsun diye kaydetmişler.
*
Alaattin Kaya, ifadesini Prof. Kemalettin Özdemir’e
dayandırmış durumda.. Söyledikleri ondan nakil..
Bu, olayı daha karmaşık hale getiriyor.
Çünkü, kayıt kuyut hadisesinde Özdemir’in de dahlinin
bulunuyor olabileceğini düşündürüyor.
En azından Özdemir’in, böyle birşeyin yapıldığını
bildiğine göre, yapanları da biliyor olması gerekir.
Burada bir gazetecilik kusuru görüyoruz.. Milliyet
gazetesi (ve de Tolga Şardan), Kemalettin Özdemir’in de bilgisine
başvurmalıydı.
Ona, bu işi kimlerin yapmış olduğu sorulmalıydı.
Meselenin diğer bir boyutu da şu: Firarî FETÖ’cü Ahmet Dönmez’in (Ki bazı açıklamaları geçmişte Anadolu Ajansı tarafından
haberleştiriliyordu) yazılarından anlaşıldığı kadarıyla bu Kemalettin’le
Fethullah Gülen araında bayağı ciddi bir ihtilaf yaşanmış, ve şahıs FETÖ ile
yolunu ayırmış.. FETÖ’de bir kopuşa neden olmuş. (Kemalettin, Bediüzzaman
Said-i Nursî’nin ilk talebelerinden olan ve mutlak vekil ve varislerden olduğu
iddia edilen Said Özdemir’in oğlu.)
Özdemir’den Yeni Asya ve Vakit
gazetelerinin eski yazarı (Tahşiye grubu üyesi) Mustafa Kaplan da yazılarında söz etmiş durumda.
Yanlış hatırlamıyorsam Kaplan, gruplarına yönelik (FETÖ
operasyonu olduğu iddia edilen) tutuklama ve yargılamaların ardındaki isimler
arasında bu Kemalettin’in ve ekibinin de bulunduğunu iddia ediyordu.
Ve bu Kemalettin’in MİT’le bağlantılı olduğu da söyleniyor.
Böylece ortaya karışık bir denklem çıkmış durumda..
Kimin eli kimin cebinde belli değil.. Kim gerçekte kimin ya da nerenin adamı,
karar vermek zor.
*
Akit
gazetesinin 22 Nisan 2016 tarihli bir haberi “FETÖ’cü müdür firarda” başlığını taşıyordu.
Haberde “ ‘Şikede kumpas’ iddialarına
ilişkin İstanbul’un da aralarında bulunduğu 28 ilde eşzamanlı yapılan
operasyonlarda gözaltı sayısı 45’e yükselirken, soruşturma kapsamında aranan Borçka
Emniyet Amiri Mustafa Okumuş’un kayıplara karıştığı öğrenildi” deniliyordu. (https://www.yeniakit.com.tr/haber/fetocu-mudur-firarda-164953.html)
O sırada 40
yaşında olan bu Mustafa Okumuş, birçok operasyonda yer almış bir isim..
Şimdilerde youtuber haline gelmiş olduğunu görüyoruz.
25 Temmuz 2026
tarihli videosunun başlığı şöyle: “Suikast zemini başlıyor, zemin hazır!!”
Yorumlarının
önemli bir bölümünü hatalı buluyorsam da, polislik döneminde yaptığı
çalışmalardan hareketle verdiği bazı bilgiler önemli.
Söz konusu
videosunda Hablemitoğlu cinayeti soruşturması hakkında önemli bilgiler veriyor.
Bu meyanda
aktardığı bir bilgi, (Alaattin Kaya’nın Kemalettin Özdemir’e atıfta bulunarak
FETÖ’ye bağladığı) Nuh Mete’nin zevkli kasedinin Çağdaş Eğitim Vakfı’nda
bulunması olayının başka bir “okuma”sının mümkün olduğunu ortaya koyuyor:
“… Şimdi burada bizim tespit etmemiz gereken konu şu: Bu kitap
(Hablemitoğlu’nun ölümünden sonra onun kitabı olarak piyasaya sürülen Köstebek adlı kitap) Osman Ak (Ankara
istihbarattan sorumlu emniyet müdür yardımcısı) tarafından Hablemitoğlu’nun
evinden alındıktan sonra nasıl bir fabrikaya girmiş olabilir ki böyle bir
değişiklikle basılıp karşımıza çıkmış olabilir diye baktığımızda bu sorunun
cevabını da bulamıyoruz. Mustafa Balbay, dönemin Ankara Cumhuriyet Gazetesi temsilcisi.. Bir
dönem kendisi de Ergenekon soruşturmaları kapsamında gözaltına alınmıştı,
evinde arama yapılmıştı. Onun da bilgisayarlarına el konulmuştu. İşte bu
bilgisayarlarında yapılan incelemelerde Mustafa Balbay’ın günlük tarzında
notlar aldığı görülmüştü. Ve bu olaydan, suikastten (Hablemitoğlu suikastinden)
12 gün sonra, 30 Aralık 2002 tarihli aldığı notlarda Mustafa Balbay aynen şunu
söylüyor: (Jandarma Genel Komutanı
Orgeneral) Şener Eruygur Paşa’nın
daveti üzerine Jandarma Genel Komutanlığı’na gidildi, kendisiyle yaklaşık 75
dakika görüşüldü. Şener Eruygur tarafından Köstebek isimli kitabın
fotokopileri teslim edildi. Ergün Poyraz tarafından yazılan Patlak
Ampul isimli kitabın kendisi verildi şeklinde bir notu var. Yani
buradan anlıyoruz ki, bu kitap (savcı yardımcısı Osman Ak tarafından alınan
kitap) evden çıktıktan 12 gün sonra Şener Eruygur eliyle Ankara’daki bir
gazetecinin eline geçmiş. Şener Eruygur da Ergenekon soruşturmaları kapsamında gözaltına
alınan paşalarımızdan birisiydi. Aslında hem Şener Eruygur’u hem de Mustafa
Balbay’ı Ankara’ya gidip gözaltına alan kişi de bendim. … Bu Şener
Eruygur’a soruldu, döneminde Şener Eruygur bu kitabı kendisine Hablemitoğlu
suikasti ile ilgili çalışmalar yaptığını söyleyen Ergün Poyraz isimli
sözümona bir gazeteci tarafından getirildiğini söylüyor. Şimdi Ergün Poyraz ne
alaka?.. Ergun Poyraz’da bu kitap, yani Siber Suçlar’da (Emniyet’in Siber
Suçlar dairesinde) olması gereken kitabın Ergün Poyraz’ın elinde ne işi var ki
Şener Eruygur’a veriyor bu kitabı.
“Şimdi burada çok dikkat çekici bir ayrıntı daha var. Çünkü Şener Paşa
bir Köstebek kitabını veriyor,
iki, Patlak Ampul isimli
kitabı veriyor. Hablemitoğlu soruşturması kapsamında 2016 yılı Eylül ayında AKP’nin
kurucu milletvekillerinden Ramazan Toprak ve ANAP döneminde bir dönem
bakanlık yapan Halil Şıvgın’ın da ifadeleri alınıyor. Savcılar bunların da
ifadesini alıyor, ikisi de şu şekilde bir bilgi veriyorlar ifadelerinde:
Suikast işlenmeden önceki yaz döneminde, tam tarihini de veriyorlar, 19 Temmuz 2002 tarihinde, Ramazan Toprak
diyor ki, Halil Şıvgın, Abdullah Gül,
Necip Hablemitoğlu, biz (Ramazan Toprak) biraraya geldik. Tayyip Erdoğan da bu toplantıya
katılacaktı ama son dakikada mazeret bildirdi, gelemedi. Orada Necip
Hablemitoğlu bazı konularla ilgili bize bilgi verdi. Birincisi, Nuh Mete Yüksel üzerinden bir kumpas hazırlığı var.
Atatürkçülüğüyle bilinen, tanınan bir vakfa polis eliyle bir operasyon
düzenlenecek. Ama operasyondan önce oraya Fethullahçı polisler tarafından
yerleştirildiği daha sonra ortaya çıkartılabilecek bir CD yerleştirilecek.
O CD operasyonda alındıktan sonra ‘Bakın işte bunlar terörist bir yapılanmadır’
şeklinde Türkiye’nin dört bir yanında, sadece Emniyet teşkilatında değil, dört
bir yanında sağ kesime yönelik operasyonlar başlatılacak Nuh Mete Yüksel eliyle
şeklinde Hablemitoğlu bir ifşaatta bulunuyor. Orada Hablemitoğlu’nun ifşa
ettiği, bilgi verdiği ikinci konu da işte bu Patlak Ampul isimli kitapla ilgili olarak, o dönem tabiî Recep
Tayyip Erdoğan siyasi yasaklı, milletvekili olamıyor, seçimlere giremiyor,
Fakat partinin kurucu başkanı Abdullah Gül başkan yardımcısı. Hablemitoğlu
orada diyor ki, ‘Ergün Poyraz isimli
gazetecinin eliyle Patlak Ampul isimli bir kitabı piyasaya sürecekler,
çok yakın bir tarihte piyasaya sürecekler. O kitaptaki bilgilere istinaden bir
soruşturma başlatılacak, ve AK Parti ile, partinizle ilgili bir kapatma sürecine
girilecek. Seçimler gelmeden, daha seçim kararı açıklanmamış, daha seçim
kararı.. Partiniz kapatılacak’ şeklinde bilgi veriyor. Bu hem Ramazan
Toprak’ın, hem Halil Şıvgın’ın anlatımlarından ben bunu size aktarıyorum. Tabiî
erken seçim kararı alınıyor, Abdullah Gül o dönemde yaptığı girişimlerle hem
Nuh Mete Yüksel’in o CD konusunu hem de kitabın yayınlanmasını engelliyor.
Seçim kararı alınıyor. Seçimleri AK Parti tek başına iktidar olacak şekilde
Kasım ayında kazanıyor 2002 yılında, seçimler sonuçlanır sonuçlanmaz üç hafta
sonra Patlak Ampul isimli
kitap piyasaya sürülüyor. Gazeteci Emin Çölaşan mesela o dönemde köşe
yazısı yazıyor bu kitapla ilgili, ‘Tayyib’i
ve ekibini belgelerle okuyun, belgelerle okuyacaksınız. Biz değiştik
palavrasının geçmişini göreceksiniz’ şeklinde o cenahtan atraksiyonlar
geliyor. Ama tabiî iş işten geçiyor.
“Bu kitaptan sonra Aralık ayına geliyoruz, Necip Hablemitoğlu
öldürülüyor. Necip Hablemitoğlu öldürüldükten sonra bu hem Ergün Poyraz, hem
Halil Şıvgın, hem Ramazan Toprak koruma talebinde bulunuyorlar. Şubat
ayında Ergün Poyraz, Nuh Mete Yüksel, dönemin Ankara il emniyet müdürü
Cevdet Saral, ve evden belgeleri alan Osman Ak Defne Restorant,
Güven Caddesi, Köroğlu Sokak, Defne Restorant’ta oturuyorlar, akşam yemeği
yiyorlar, onların akşam yemeği yemesinden bir hafta kadar sonra Köstebek diye bir kitap piyasaya
çıkıyor. İşte bu kitabı piyasaya süren yayıneviyle Patlak Ampul isimli kitabın yayınevi aynı. Toplumsal Dönüşüm
Yayınları tarafından bu kitap piyasaya sürülüyor.”
(https://www.youtube.com/watch?v=JoLcOHPDhBA)
Mustafa
Okumuş’un açıklamaları aynı minval üzere başka ilginç bilgilerle devam ediyor, fakat
biz konudan kopmayalım.
Fakat şunu da
belirtelim.. Hablemitoğlu cinayetinin ardından mevtanın evine giden yetkililer, savcı Nuh Mete Yüksel ile, Ankara istihbarattan sorumlu emniyet müdür
yardımcısı Osman Ak..
Dönemin Ankara emniyet müdürü Cevdet Saral’ı da, 1997 yılında, 28 Şubat’ın
ateşli zamanında yayınlanan bir haberden hatırlıyorum. Selam gazetesinde çıkan haberde, 28 Şubat sürecine zemin
hazırlayan birtakım karışık işlerin ardında bu Cevdet Saral ile TSK’nın
psikolojik savaş biriminden Albay Oğuz Kalelioğlu olduğu
belirttiliyorda.
Kalelioğlu o süreçte önemli bir kurumumuzda müşavir/danışman yapıldı..
Bilin bakalım hangi kurumda?..
Sizi merakta bırakmayayım, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda..
*
Necip
Hablemitoğlu’nun Abdullah Gül ile diğerlerine verdiği bilgiden MİT’in haberinin olmaması mümkün değil.
O dönemde
bütün muhafazakâr camiada ve özellikle AK Parti’de acayip ve şiddetli bir Avrupa
Birliği tutkusu başgöstermişti. 2002 yılında Büyük Birlik Partisi’nin
haftalık Hür Gelecek gazetesinde
yazıyordum ve onların da bu hummaya kapılmış olduklarını fark etmiş, acizane bu
konuda onları uyarmaya çalışmıştım. Saadet Partisi de aynı durumdaydı,
“Adil Düzen”le yönetilen bir Türkiye yerine “Yaşanabilir bir Türkiye”
idealinden söz etmeye başlamışlardı.
28 Şubat
sayesinde Erbakan hareketini yerle yeksan eden dış güçler ile onların
içerideki derin müttefikleri, Erbakan’ın takipçilerinin Erdoğan’ın peşine
takılmasını istemekteydiler. Bunun gerçekleşmesi, Erdoğan’ın ve partisinin
önünün açılmasına bağlıydı. Millî Görüş gömleğini çıkaranların bile önlerinin
kapatılması durumunda Erbakancı hareketin tasfiye süreci başarısız olacak,
muhafazakâr kitlenin zihniyet olarak dönüştürülmesi süreci akamete uğrayacaktı.
Tekrar “radikalleşeceklerdi”.
CIA ve
müttefiki MİT bunun farkındaydı.. Derin MHP de.. 28 Şubat sürecinde
darbecilerin pasif destekçisi olarak arz-ı endam eden “ürkek erkek” MHP, AK
Parti iktidarının önünün açılmasına yardım etti.. O gün için bu, Erbakan’ın
yerin yedi kat altına gömülmesi anlamına geliyordu, 28 Şubat süreci kapsamında
değerlendirilebilecek bir manevraydı.
Evet, CIA ile
fikir alışverişi yapan MİT meselenin farkındaydı, fakat Kemalist askerler “zamanın
ruhu”nu anlamak istemiyorlardı.. Kendilerinin her daim iktidarda olacakları,
Selanikli Atatürk’ün tek parti döneminin benzeri bir Türkiye istiyorlardı.
Fakat dünya artık o dünya değildi. Aynı nehirde yıkanabilirdiniz fakat su aynı
su asla olmazdı.
Dolayısıyla,
Nuh Mete Yüksel ile Şener Eruygur kafası kaybetmeye mahkumdu. Kaybettiler.
*
Hablemitoğlu’nun
19 Temmuz 2002’de Abdullah Gül, Ramazan Toprak ve Halil Şıvgın’a sözünü ettiği
“Atatürkçülüğüyle bilinen, tanınan bir
vakfa polis eliyle bir operasyon düzenlenmesi, ama operasyondan önce oraya
Fethullahçı polisler tarafından yerleştirildiği daha sonra ortaya çıkartılabilecek
bir CD yerleştirilmesi” olayı birbuçuk ay önce, 3 Haziran 2002
tarihinde yaşanmıştı, fakat Hablemitoğlu’nun bu gelişmeden haberi yoktu.
Buradan
anlaşılıyor ki, söz konusu plani aylar öncesinden duymuş, fakat daha sonra
yaşananlardan haberdar olamamıştı.
Sabah gazetesinde 6 Mart 2017 tarihinde yayınlanan “Nuh Mete Yüksel’in kasedi de FETÖ’den” başlıklı haberde şu
söyleniyordu:
“3 Haziran
2002: Gülseven Yaşer'in
başkanlığını yaptığı Çağdaş Eğitim Vakfı'nda (ÇEV) Nuh Mete Yüksel'in kasedi
bulundu. Operasyon öncesinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele
Şubesi'nde komiser yardımcısı Bayram Özbek'in ÇEV'e sızdığı ve kendisini Hayri
Canöz ismiyle tanıtarak vakıfta çalıştığı tespit edildi. FETÖ sanığıÖzbek,
"Tahşiyeciler" grubuna kumpas soruşturmasında yargılanıyor.”
(https://www.sabah.com.tr/gundem/2017/03/06/nuh-mete-yukselin-kasedi-de-fetoden)
Sabah
gazetesinin
haberinin başlığı için şunu söylemek gerekiyor: MİT’le daima iyi ilişkiler
içinde olmuş olan Hürriyet’i, hele de 2002 gibi daha AK Parti’nin henüz bir seçim
başarısı elde edememiş olduğu bir zamanda FETÖ’nün yönlendirebiliyor olması
düşünülemez.
Fakat MİT yönlendirir.
Burada, Necip
Hablemitoğlu’nun Abdullah Gül,
Ramazan Toprak ve Halil Şıvgın’a
söylemiş olduğu hususa dikkat etmek gerekiyor. Bu, FETÖ’cü Mustafa Okumuş’un
iddiası değil.. O, Ramazan Toprak ile Halil Şıvgın’ın nakilcisi..
Benzer bir senaryonun Tahşiye operasyonunda da
yaşanmış olması muhtemel.. Tahşiyeci Mustafa Kaplan, kendilerinin dersanesine
FETÖ’cüler tarafından suç unsuru konulup sonradan yakalandığını ve böylece
suçlu gibi gösterildiklerini söylüyor.
Tahşiye operasyonunda davul FETÖ’cülerin sırtındaymış,
o kesin.. Fakat tokmak kimin elindeydi, işte burası biraz karışık.
*
Hablemitoğlu’nu öldürenlerin FETÖ’cü olmadığı (Zihni Çakır’ın ilgili isimleri ihbarı
sonucunda) ortaya çıktı.. Katiller arasında MİT’çi de, asker de var..
Muhtemelen, AK Partililerle vesaire temas kurmuş ve bazı bilgiler vermiş olduğu
için cezalandırmak istediler.
Sedat
Peker’in avukatlığını yapmasıyla tanınan Av. Ersan Barkın’ın ismine bu olayda da
rastlıyoruz. Mustafa Okumuş şunları diyor:
“Şimdi bu konuyla ilgili Ersan Barkın isimli bir hukukçumuz var. Ersan Barkın yıllardır bu Hablemitoğlu davalarında aileye avukatlık yapan bir isim. Aslında kendisi Hablemitoğlu sağken de Hablemitoğlu’nun bir nevi asistanlığını yapıyor. Hablemitoğlu’na çok yakın, sürekli onun yanında olan birisi. O dönem daha hukuk fakültesi dördüncü sınıf öğrencisi. Daha öğrenci, avukat değil. Hablemitoğlu öldürülmeden beş gün önce, 13 Aralık 2002 tarihinde Eskişehir’e gidiyor. Giderken de yanında götürdüğü kişi Ersan Barkın. Ersan Barkın’a cinayetten altı gün sonra soruşturma makamları bir soru soruyorlar. Acaba öldürülmesiyle ilgili yaptığı çalışmalarla ilgili rahatsızlık duyan birileri mi vardı? Ne tarz çalışmalar yapıyordu? Onu ölüme götürebilecek yöndeki çalışmaları nelerdi diye bir soru sorduklarında Ersan Barkın, ‘Necip Bey son dönemlerde MİT içerisindeki gayri nizami bir yapılanma ve bu gayri nizami yapılanma tarafından gerçekleştirilen bazı eylemlerle ilgili çalışmalar yapıyordu’ şeklinde bir cevap veriyor.”
Şahsen aklıma takılan sorular şunlar:
Necip Hablemitoğlu’nun “MİT içerisindeki gayri nizami
yapılanma ve eylemleri” hakkındaki çalışmaları neden gün yüzüne çıkmadı?
O gayri nizamilik (Açık konuşup buna yasa dışılık
diyelim) neleri kapsıyordu?
Bu gayri nizami haydutların elbette isimleri vardı..
Kimlerdi?
MİT’in o dönemdeki yönetimi, Hablemitoğlu’nun bile
bildiği bu gayri nizami yapılanmadan “habersiz” miydi?
Habersiz değillerdiyse (Ki olmamaları gerekiyor), …?
*
Dinler arası diyalog tutkunu FETÖ’nün durumunu
biliyoruz, CIA ile olan irtibatlarının da farkındayız, fakat bu, 28 Şubat
sürecini İsrail’in, ABD’’nin ve uluslararası Masonluğun emir ve talimatları
doğrultusunda gerçekleştirilen vatanseverlik edebiyatı şampiyonu satılmış
hainlerin suçlarını (sırf anti-FETÖcülük yapıyorlar diye) görmezden gelmemizi
gerektirmiyor.
Onlar FETÖ’den bin beterler.. Adnan Menderes ile iki
arkadaşını asanlar FETÖ’cüler değildi.. O süreçte zulüm gören binlerce,
onbinlerce insanı inim inim inletenler de..
Evet, FETÖ’deki yamukluğun farkındayız, fakat
haklarında hüküm verilirken onlara kendilerini savunma hakkı verilmelidir.
Ve, başka birilerinin aklanması için “günah keçisi”
haline de getirilmemelidirler.
Nasıl bir insanın kâfir olması aynı zamanda katil
olmasını gerektirmiyorsa, itikaden sapık olması aynı zamanda ırz düşmanı ve
hırsız olması anlamına gelmiyorsa, FETÖ’nün de “devlete ihanet” içinde olması,
başka her kötülüğe de bulaşmış olmasının delili olarak ileriye sürülemez.
FETÖ’yü “yoldan çıkmış bir hareket” olarak görmek
için, benimseyip sahip çıktıkları eylem ve söylemlerini “Şeriat’e göre”
değerlendirip tartmak kâfidir. Ayrıca senaryo yazmaya gerek yok.
Mesnetsiz ve aşırı ithamlar, son tahlilde mağduriyet
ve iftiraya uğramışlık algısı oluşturur. Ters teper..
*
Takvimler Mayıs 2015’i gösterirken A
Haber televizyonu (Ne lüzumu vardıysa?) Nuh Mete’nin avukatlığına
soyunacaktı:
“Nuh Mete
Yüksel'e nasıl kaset kumpası kuruldu?
“Fethullah Gülen'e dava açan DGM eski savcılarından Nuh Mete Yüksel'e
kurulduğu iddia edilen seks kasedi tuzağı A Haber'de yeniden ele alındı. A Haber ekranlarında yayınlanan
Deşifre programında kaset tuzağı ele alındı. Programda Hürriyet Gazetesi'nin attığı manşet de
konuşuldu. Programda Meral Akşener'en kaset iftirası konuşulurken ona destek çıkan Hürriyet gazetesi çifte standart yapmakla suçlandı.
“Sunucu Mehmet Ali Önel, "Nuh
Mete Yüksel'le ilgili Hürriyet gazetesinin yapmış oduğu haberler manşetler ortada. Nuh Mete Yüksel mağdur değil
miydi o zaman? O gün öyle bugün böyle" dedi.
Yeni Akit Yayın Yönetmeni Hasan Karakaya, Nuh Mete Yüksel'in kasediyle ilgili bomma
iddiasını canlı yayında böyle anlattı:
"Haziran 2002'ydi yanılmıyorsam. Bizim gazetemizde üst düzey gazeteci abimize bana değil üst düzel abimize
dönemin Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Harun Tokak geliyor. Diyor ki 'ya bu Nuh
Mete Yüksel, hocaefendiyle uğraşıyor. Adam gece gündüz kafaya takmış sürekli
dava üstüne dava açıyor. Duyduğumuza göre yeni bir dava açacak.' Diyor ki
'elimizde bu adamın çirkin bir kasedi var.' Bizde Nuh Mete Yüksel Merve hanımın evini bastığı için gıcıklığımız
var. 'Tamam ben gönderirim' diyor. 2 saat sonra telefon açıyor. 'Ya tamam biz o işi hallettik. Yayınlamanıza gerek kalmadı'.
Bir kaç gün sonra Nuh Mete Yüksel basın toplantısı yaptı. Ve dedi ki "bana
zarfla kaset göndermişler. O kasette benim
görüntülerim var. Ama hepsi montaj" diye açıklama yaptı."
(https://www.internethaber.com/nuh-mete-yuksele-nasil-kaset-kumpasi-kuruldu-788104h.htm)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder