Nurcular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nurcular etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

NURCULARIN İSTİHBARATÇILARLA İMTİHANI ("MÜSBET HAREKET"İN İBRETLİK AKIBETİ)





İstihbaratçılar dindar bilinen grupları (partileşeninden dernekleşenine kadar hepsini) hallaç pamuğu gibi savuruyorlar.

Güçlenmiş, büyümüş olanların bazılarının gelişip serpilmesinde onların desteğinin rolü var. (Tipik örnek Fethullahçı Takiyye Örgütü.. Nurcuları daha fazla bölmek ve kontrol altına almak için icat edildi.. Yerli-milli iken sonradan küresel güçlerin dikkatini çekti ve onlarla çalışmaya başladı, yerli-milli istihbaratçılarla karşı karşıya geldi.)

Uzun süre MİT’in başında kalan Hakan Fidan’ın “Devlet işadamlarının büyümesine müsaade eder, fakat şu kadar milyar dolarlık bir güce eriştiklerinde daha fazlasına izin vermez, müdahale eder” anlamına gelen bir açıklamada bulunduğunu okumuştum.

Cemaatler vs. için de aynı durum geçerli.. Kontrol altına alınsalar ve/veya desteklenseler (ya da büyümelerine izin verilse) bile, belli bir büyüklüğe ulaşınca operasyon yiyor ve budanıyorlar. (Bazen birinin gelişmesine, diğer birinin önünün kesilmesi ya da dengelenmesi için izin verilir.)

Örnek: İsmailağa ve Menzil cemaatlerinin şu anki hal-i pür melali..

Türkiye’de devletin kontrol altına almamış olduğu bir cemaat ya da grup yok.

(1996 ya da 97 yılıydı.. Vefa Yayıncılık’ın çıkardığı İslâm, Kadın ve Aile ve İlim ve Sanat dergilerinin genel yayın yönetmeniydim. Adnan Oktar’ın adamları bizi ziyaret ediyor, Boğaz’da tekne gezisine, Boğaz kenarındaki yalıda ziyafete vs. davet ediyorlardı. Sonradan Silivri'deki muhteşem çiftliklerinde ağırlanmışlığımız da var. O sıralarda Oktar’ın örgütündeki ikinci adam Bülent Tatlıcan’dı, sağ koluydu.. Ona, bizim dergilerin merkezinde sohbet ederken şunu demiştim: “Türkiye’de bütün cemaat ve grupların ya birinci ya da ikinci adamlarının MİT’e bağlı oldukları kanaatini taşıyorum.” 

Hatırladın mı Bülent?)

*

Yönetici kadrosu (ya da merkezi) yurtiçinde olan terör örgütlerinde bile durum budur.

İstihbaratçıların FETÖ ve PKK konusunda zorluk yaşamalarının nedeni, merkezlerinin yurtdışında olmasıydı.. Biri Kandil’den yönetiliyordu, diğeri Pensilvanya’dan.

Burada şunu da samimiyetle itiraf edeyim: PKK ile yaşanan son çözüm sürecinin ABD ve İsrail ile olan bir pazarlığın ürünü olabileceğini düşünüyorum.

“Siz PKK sorununu çözmemize izin verin, biz de HAMAS’a verdiğimiz ‘örtülü’ desteği sonlandıralım, onların sizin açınızdan ‘makul’ bir çizgiye gelmesine çalışalım” şeklinde bir pazarlık yapılmış olabileceği kanaatindeyim..

Böylesi bir teklif karşı taraftan da gelmiş olabilir..

Tabiî böylesi durumlarda “siyaset gereği” (dostlar alışverişte görsün, kamuoyunun gazı alınsın diye) kamuoyu önünde küfürleşme ve sövüşme eksik edilmez..

Önemli olan kime çalım atıldığı değil, hangi kaleye gol atıldığıdır..

Ancak, bizim siyasetçilerimizin anlamak istemediği birşey var: İsrail ve İsrail’in güdümündeki ABD hiçbir zaman sözünde durmaz. Mutlaka kalleşlik yaparlar.. Vaatlerde bulunur ve aldatırlar.. Alacaklarını aldıktan sonra seni satarlar.

*

Bunları yazmamın nedeni, bir süre önce bazı yazılarını tartışma konusu yaptığım Nurcu yazar Mustafa Kaplan’ın son günlerde birileriyle girdiği kalem kavgası ya da tartışması..

Aslında buna tartışma denilemez.. Büyük ölçüde sövüşme ve küfürleşme..

Kaplan’ın Akit (ya da Vakit) gazetesindeki yazılarını okuyordum.. Şeriatçılığı hoşuma gidiyordu..

Son yıllarda da sosyal medyadaki paylaşımlarının birçoğunu okudum.. Afganistan gibi konularda sergilediği duyarlılığı takdirle karşıladım.

Ancak, üslubunu beğenmiyordum. (Mesela yediğini içtiğini anlatması.. Tabiînin hikmet ve ilim sahibi büyüklerinden Ahnef bin Kays'ın şöyle bir sözü var: "Bizim meclisimizde kadınlardan ve yiyip içtiklerinizden bahsetmeyiniz. Çünkü en çok öfkelendiğim kimse, bana avret yerinden, karnından ve midesinden haber veren kimsedir." Ahnef bin Kays rh. a., Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'i göremedi, fakat kabilesinin müslüman olmasına vesile olduğu için "Allahım, Ahnef'i bağışla" şeklinde duasına mazhar olmuştu.)

Ayrıca, bazı konularda (cömertlik, övgü ve dalkavukluğu bir psikolojik silah ve sızma aracı olarak kullanan) istihbaratçılar (ya da istihbaratçıların kafakola aldıkları muhbirler) tarafından dolmuşa bindirildiğini ve dolduruşa getirildiğini düşünüyordum.

Ne demek istediğimin anlaşılması için daha önceki bir yazımda yer alan şu satırların okunmasında fayda var:

… iftiracılığı “algı operasyonu“, ikiyüzlülüğü “esneklik”, hainliği “profesyonellik”, riyakârlık ve münafıklığı “imaj üretimi”, yalanı “kamuflaj” ve insanların inandıkları değerleri ve dinî duyarlılıklarını istismarı “meslekî yetkinlik” kabul eden malum odağın sağ gösterip sol vurmayı çok iyi başardığını anlayabiliyordum. Şartları ve ortamı müsait gördüklerinde hiçbir hukukî ve ahlâkî kayıt tanımadıkları halde,  “kullandıkları” bazı kişileri yüksek ahlâkî meziyetler ve yüce değerler adına konuşturabiliyorlardı. Mesela bir yandan yanınıza bazı adamlarını art niyetlerle, kötü amaçlarla, size zarar vermek için gönderirken, diğer yandan da başka bazı adamlarına size hüsnüzandan, geçimlilikten, suizandan sakınmaktan, kardeşlikten ve dostluğun sevabından bahsetmesi görevini verebilirlerdi. Sizi o kötü niyetlilere karşı savunmasız bırakmak ve daha kolay aldatabilmek için.. Onların istismar konusu yapmadıkları hiçbir şey yoktu ne yazık ki. Sosyal medyayı da sadece “troller” vasıtasıyla bir “yıpratma” ve “itibar suikasti” mekanizması olarak kullanmıyorlardı. Aynı zamanda onların elinde bir “dolmuşa bindirme” ve manipülasyon aracıydı o kanallar.. (Mesela diyelim ki size bir adamlarını gönderecek ve bir kurum için yardım talep edeceklerse, önce size, o kurumla alâkasız mecralardan cömertliğin faziletini, sadakanın belayı defettiğini, kaliteli ve şahsiyetli insanların yardımseverliklerinden belli olduğunu ifade eden mesajlar gelebilirdi. Böylece “havaya” girer, psikolojik olarak hazır hale gelirdiniz. Bazen bu tür yönlendirmeler ve “gaza getirmeler” sözlerle değil, senaryosu daha önceden yazılmış mizansen kabilinden eylemlerle de yapılabilirdi. Böylesi bir operasyon örneğini MİT’çi Yavuz Ataç ABD’de katıldığı bir istihbarat kursunda eski bir CIA mensubundan dinlemiş bulunuyordu. Söz konusu operasyon, gizli servislerin psikolojik harp teknikleri ve “kurmaca yaratma” maharetleri hakkında ipuçları vermesinin yanı sıra eğlenceliydi de. CIA mensubunun söylediğine göre, operasyonun hedefi Güney Amerika ülkelerinden birinin devlet yetkilisiydi. Onun önemli bir konuda ABD lehine karar alması planlanmıştı. Gerisini Ataç’tan dinleyelim:

“Kararı verecek kilit adamı hedef seçmişler. Hangi sporlara meraklı, kimlerle arkadaşlık ediyor, haftanın hangi günü nereye gidiyor onu öğrenmişler. Bir bara gidip bira içiyormuş mesela, haftada üç gün tenis oynuyormuş, köpeğini gezdiriyormuş. Sonra bir başka enteresan özelliği daha varmış bu adamın. Astrolojiye meraklıymış. Yeni tanıştığı insanlara ‘Hangi burçtansın?’ diye soran cinstenmiş. Zaten eşi de fal işlerine meraklı. Bunun üzerine operasyonu yürütenler, öncelikle politikacının her gün okuduğu, ülkenin önde gelen gazetelerinden birinde fal köşesini hazırlayan kişiyi buluyorlar. ‘Burada kaç para alıyorsanız onu almaya devam edin. Biz size 200 bin dolar vereceğiz. Siz de fal köşesinde şu metinleri yayınlayacaksınız’ diyorlar. Fakat sadece adamın burcu değil, bütün burçlarla ilgili toplam bir yıllık yazı veriyorlar gazeteye. Önce ortalama mesajlar yer alıyor adamın burcunda. Sonra yavaş yavaş tehlikeleri önceden haber vermeye başlıyorlar. Mesela ‘Başınıza bir kaza gelebilir, dikkat edin’ diyorlar. Aynı gün, servis ajanları adamın arabasına çarpıyor. Evinde yangın çıkarıyorlar. ‘Bu aralar bir şeyiniz kaybolabilir‘ diyorlar, hemen ertesi gün köpeğini çalıyorlar. Sonra da ‘Kaybettiğiniz bir şey bulunabilir’ diyorlar, köpeği, gizlice yeniden adamın evine bırakıyorlar. Adamı tam kıvama getirdikten sonra da ‘Bugün önemli bir karar vereceksiniz. Kararınızı şu yönde almanız tavsiye olunur’ diye yazıyorlar. Ve adam o kararı alıyor. Böyle bir operasyonu bizim siyasetçilere de uygulayabilirlerHerkesin zaafı aynı olacak diye bir şey yok. Burada daha farklı tekniklerle yaklaşıyor olabilirler.”

Evet, herkese farklı açılardan ve farklı araçlarla yaklaşılıyordu. Ve farklı tekniklerden yararlanılıyordu. Şayet söz konusu devlet görevlisi iyi bir fal köşesi takipçisi değil de mesela falanca gazete başyazarının hayranı ve fanatik izleyicisi olsaydı, ödenen 200 bin dolar belki de o yazarın banka hesabını kabartıyor olacaktı. Ya da o yetkili rüyaları önemseyen biri olsaydı, onunla samimiyeti bulunan birini bulup, sanki hiç haberi yokken konuyla ilgili müjdeli bir rüya görmüş gibi konuşturabilirlerdi. 

Bu tür operasyonlarda gereken şey, zekice bir plan yapmak, ayrıntılara önem vermek, her detayı düşünmek, acele etmemek, sabırlı olmak, ve her daim soğukkanlı davranabilmekti. MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Musul’da IŞİD tarafından rehin alınmış olan Türk konsolosluk personelinin zayiatsız kurtarılmasının nasıl sağlandığını izah için şunları söylemişti: “Sabır, detaylı çalışma, zekâ ve metanet. Başka bir şey yok.”)

*

Mustafa Kaplan’ın istihbaratçılar tarafından zaaf olarak değerlendirilebilecek özelliklerini ise, farklı yöreleri tanımaya çalışma ve Risale-i Nur dersi yapma gibi tutkularının oluşturduğu anlaşılıyor.

Onun, sürekli yurtiçi ve yurtdışı geziler yapıp dolaştığı yerleri ve yiyip içtiği nesneleri sosyal medyada paylaştığını görünce istihbaratçıların onu “itibarsızlaştırmak” için bu özelliklerinden faydalanabileceklerini düşünmüştüm..

Hobilerimizin yanında hepimizin acıkmak, susamak ve uyumak gibi “doğal” durumlarımız var.. Birileri sizi yemeğe davet ederler, önünüze otuz çeşit yemeği sererler, yanına Coca Cola vs. de korlar ve sizi kolayca obur bir adam olarak gösterebilirler.. 

Herkesin boykot yaptığı sırada Coca Cola içen bir sorumsuz, hamiyetsiz, duyarsız olarak lanse edebilirler.. 

Tütün konusunda biraz geniş mezhepli iseniz nargile, puro, sigara da ikram ederler. (Fırsat bulurlarsa seni uyuşturucuya bile alıştırmayı denerler, "zarf" atarlar.. Zamanında yanı başıma yerleştirilen bir MİT elemanı/muhbiri [tabiî MİT'çi olduğu söylenmeden yerleştirilen] bana esrarın faziletlerini, diğer uyuşturucular gibi [ya da onlar kadar] zararlı olmadığını, Necip Fazıl gibi entelektüellerin de bunu denediğini, esrarın bazı Batı ülkelerinde sigara gibi serbestçe satıldığını, yasak olmadığını anlatmıştı.)

"Abi hava sıcak, Güneş de tepemizde, bir fötr şapka giysen nasıl olur" da diyebilir, sonra fötrlü fotoğrafını paylaşman için sana gaz verebilirler.

Havaya girip bunu sen kendiliğinden de yapıyor olabilirsin.. Önemli olan seni o ortama sokmalarıdır.. Hamama giren ister istemez terler, çaresi yok.. Mesele adamı hamama girmeye ikna etmekte, terleme faslı kendiliğinden gelir.

Arkadaşlık pekey demekle kaimdir, ikram sahibinin ikramını reddetmek onu aşağılamak olur” vs. türünden mülahazalarla ev sahibinizin ya da sizi lokantaya davet eden kişinin her ikramına evet dediğinizde bir tuzağa düşmüş de olabilirsiniz.

Arkadan da size gaz verirler: “Abi bunları paylaş, müslüman olduğu gibi görünür, göründüğü gibi olur, millet senin samimi, olduğu gibi görünen bir adam olduğunu bilsin.. Müslümana tahdîs-i nimet yakışır.. Hem de düşman çatlatırsın.”

İnsan ihsanın kuludur (kölesidir) denilmiştir.. Size ikramda ve iyilikte bulunan kişiye hayır demeniz kolay değildir.. Fakat bazı ikramlar oltadaki yemdir, bir tür rüşvettir, tuzaktır. 

Oltadaki yem, balığa yapılmış bir iyilik değildir. Cinayet aletidir.

*

MİT'çi Yavuz Ataç’ın anlattığı yıldız falına düşkünlük meselesi gibi Kaplan’ın da edebiyatçılığına aşırı güveni var.

Bir buçuk – iki senedir “simyacı sinyalci kesme” diye bir Facebook hesabından ona hakaretler edilmiş.

Bu hesap son bir iki aydır benim de dikkatimi çekti.. Son yazdıklarını okudum.

Gençliğimde bizim memlekette şöyle bir olay yaşanmıştı: Kiraladığı dükkanı işleten bir bakkal ile dükkan sahibi arasında ihtilaf çıkmış, mahkemelik olmuşlardı.. Bunlar adliyeye giderken yolda bakkal, dükkan sahibinin kulağına eğiliyor, ana avrat sövüyor. Dükkan sahibi de “Ulan ben senin ananı avradını …” diye başlayıp saydırıyor.. Bakkal da hemen feveran ediyor: “Şahit olun, bana küfretti.”

Kaplan da böylesi bir tuzağa çekilmiş durumda.. 

Kendi hesabından da, kendisine ait olduğu düşünülen hesaplardan da ağır hakaretler ediyor ve böylece kaybediyor.

Muhatabına zarar verdiğini zannederken aslında farkında olmadan kendisine zarar veriyor. (Maalesef bu tartışmanın taraflarının kullandıkları "dil", Sulukule sakinlerinin bile utanıp kendilerine yakıştıramayacakları düzeysizlikte.)

Karşısındakilerin amacı zaten bu.. Onu böylesi bir üslup kullanmaya itmek.. 

Ve bunu başarmış durumdalar.. Kaplan küfrettikçe keyiflendiklerinden şüphem yok.

Onların kaybedeceği birşey bulunmuyor.. Türkiye’de adı “Simyacı Sinyalci”, soyadı da “Kesme” olan biri yaşamıyor.. Fakat Mustafa Kaplan diye biri var.. 

Mustafa Kaplan’ın üslubunun pespayeleştirilmesi operasyonu tamamlandığı zaman hesap kapanır gider.

Sen sağ ben selamet.. Kaybeden Mustafa Kaplan..

*

Bu hikayeye müdahil olmamın nedeni ise, yukarıda sözü edilen “yıldız falı” merakının bir zaaf olarak silaha dönüştürülüp kullanılması olayına benzer bir durumu “simyacı sinyalci”nin yazılarında görür gibi olmam..

İstihbaratçıların kullandığı bir hesap.. Kaplan önce, bu hesabın yakın bir arkadaşına ait olduğu kanaatine varmış ve onu hainlikle suçlamıştı.. Çünkü sadece onun ve kendisinin bildiği sırlar bu hesapta paylaşılmıştı.

Burada iki ihtimal var: 

Birincisi, hesabı yönetenler, söz konusu sırların sadece ikisi arasında olduğunu bilmeden bunları kullanarak farkında olmadan elemanlarını deşifre etmiş olabilirler.

İkinci (ve daha güçlü) ihtimal ise, onu bilerek deşifre etmeleri, ve bunun, Kaplan’ın kaplanvari vahşi “dizginlenemez öfkesini” manipüle etme tuzağı olması.

Kaplan daha sonra, söz konusu Facebook hesabının (meşhur Fuat Avni hesabı gibi) bir ekip işi olduğunu ileri sürmeye başladı.

Bence yanılmıyor.

Ekipte kimlerin yer aldığı belli değil.. Fakat Kaplan, edebiyatçılığına çok güvenen eski bir gazeteci-yazar olarak üslup üzerinden teşhis yapmaya çalışıyor görüntüsü veriyor. (Üslup ve kullanılan kelimelerin benzerliğinden hareketle farklı hesaplar arasında ilişki kurduğu görülüyor.)

Böylesi durumlarda istihbaratçılar (tıpkı yıldız falı olayında olduğu gibi) bu tür eğilimleri tuzak aracı (fırsat) haline getirebilirler.

Nitekim, “sinyalci”nin, bazı cümlelerini benim üslubuma benzetmek için özel çaba sarfetmiş olduğunu farketmiş bulunuyorum.. (Beni okuyorlar ve farkında olmadan etkileniyorlarsa o ayrı.. Fakat bu ihtimal çok çok düşük.)

Kısacası, Kaplan’ı bana karşı provoke etmeye çalışıyor olabileceklerini düşünmeden edemedim.. (Bu adamlardan herşeyin beklenebileceğini yaşayarak öğrendim.) 

*

Bu “sinyalci” hesabının en kötü tarafı ise, azgın, arsız ve şirret kaşar kerametfuruşluğu.. Mukaddesatla resmen alay ediyor.. Dalga geçiyor.

Sözde Hz. Ali’den, Abdülkadir Geylanî’den vs. mesaj alıyor ve “Şunları yazmamı söylediler” diyerek upuzun akla ziyan palavra paylaşımlar yapıyor.. Sarakaya alarak, oyun ve eğlence konusu yaparak keşf ü keramet davası güdüyor. 

Utanmadan.

Tam rezalet ve kepazelik.. Ahlâksızlığın daniskası.. Sözde Mustafa Kaplan'la uğraşıyor, özde ise bütün mukaddesatımızı ayaklar altına alıyorlar. 

(Bilerek tımarhanelik çapta aşırı yazım/imla hatası yapmalarının da Kaplan'ı etrafındaki herkesten şüphe eder hale getirme amacına yönelik olduğu anlaşılıyor.. İster istemez Kaplan şunu düşünecek: "Bunları yazan kişiler tandığım bildiğim insanlar olmasa yazılarını it oynamış yonca tarlası gibi karman çorman hale getirmezlerdi. Buna ihtiyaç duymazlardı." Bir yandan akıllı bir insandan beklenmeyecek delice paylaşımlar yapıyor, diğer yandan da Kaplan'ı psikolojik dengesizlik ve şizofrenlikle suçluyorlar.. Sergiledikleri delilik de bir başka tuzak.. Kaplan'ı o dengesiz modun bataklığı içine çekme ve orada boğma amacına yönelik.. Yöntemleri çok aşağılık ve adice.)

*

İşin açıkçası, Muşlu Molla Muhammed’de de (Mehmet Doğan) hoşuma gitmeyen lüzumsuz bir kerametfuruşluk var.. Bazı ifadelerini de çok yanlış buluyorum.

(Kaplan’ın kimi ifadelerini ve tavırlarını da.. Mesela hatasını farkettiği halde düzeltmeme gibi bir huyu var ki, kusur olarak ona yeter de artar; Türkiye'deki yazar çizer taifesinin [laikleri geçtik de, dindar bilinen insanlara hiç yakışmayan] ortak hastalığı onda da var. Allahu Teala'nın vaadinden dönebileceğini yazdı, ayetleri aktararak bunun yanlışlığını dile getirdim, düzeltmedi.. Merhum Esad Coşan Hoca'nın "valizlerle para" sözünü yanlış aktardı, doğrusunu yazdım, onu da düzeltmedi.. İlki "itikadî" bir konu, ikincisi ise "kul hakkı".. Önceden hüsnüzanda bulunup saygı duyduğum Mustafa Kaplan benim gözümden düşmüş durumda. [Kaplan, bunları yazmamızın akabinde 9 Aralık 2025 tarihli Facebook paylaşımında şu açıklamayı yaptı: "... Burada yazdıklarımın ise virgülüne kadar arkasındayım.”])

Ayrıca, üst perdeden konuşmayı terk etmeleri ve biraz mütevazi olmaları gerektiğini düşünüyorum. 

Yine, bence, insanların salt (gizlemeyip açıkladıkları, yaymaya çalıştıkları) itikadî ve fikrî cephelerini tartışmaları, "özel"lerine mümkün mertebe girmemeleri iyi olur. Birçok noktada haddi aştıklarını düşünüyorum. 

Fakat bunlar (girmek ve karışmak istemediğim) ayrı bir tartışma konusu. 

(Doğal olarak bu, benim kanaatlerimin de onlar tarafından yanlış bulunması, onaylanmaması anlamına geliyor.. Herkes fikrinde özgürdür.)

Kaplan’a karşı “simyacı” hesabıyla operasyona başlamalarının hangi paylaşımıyla ilgili olduğu konusunda da bir fikrim var.. 

Fakat yazmayacağım.


DEVLET İDARESİNDE ABD VE AVRUPA BİRLİĞİ'Nİ ALLAHU TEALA'DAN BÜYÜK BİLMEK

 




Yeni Şafak gazetesinin arkadan kurmalı yazarlarından İsmail Kılıçarslan, 11 Ocak 2025 tarihli yazısında, “İslam dünyasında yaşanan bazı gelişmelerin arkasında Batılılar’ın (Hristiyan ve Yahudiler’in) bulunduğunu” düşünen müslümanlara hakaretler yağdırmış.

İddiasına göre, o gerzek müslümanlar, Amerika da, İsrail de (haşa) Allah’tan büyüktür” diyorlarmış.

Bu Müslüman türü, Müslümanların başardığı herhangi bir şeyi asla tek başlarına başaramayacaklarını düşünen bir ezikler topluluğu” imiş.

Bu arsız ve utanmaz “yandaş”ın lafları böyle.

Birileri hakkında böyle bir iddiada bulunuyorsan, o anlama gelen sözlerini aktararak iddianı delillendirmen, ispat etmen gerekir.

Yazısında bu yok.

*

Yaptığı şey basbayağı ahlâksızlık.

Eleştirdiği kesimlerin sözlerini çarpıtıyor, abartıyor, onların ağzından laf uydurup “Böyle konuşuyorlar” diyor, resmen yalan söylüyor.

İmdi, ey riyakâr geveze, ey utanmaz nesne, sen Allahu Teala’nın büyüklüğünü bu kadar iyi anladıysan, niye programdaşın Aydın Ünal Allahu Teala’nın Kur’an’daki hırsızın elinin kesilmesi hükmünü “faydasız, geçersiz, etkisiz” ilan ettiğinde, ona, “Allah’ın ilmi ve kudreti” hesabına itiraz etmedin?

Sende zerre kadar bir samimiyet kırıntısı ve İslamî hassasiyet olsaydı, bunu yapardın.

Ama yapmazsınız.

Şimdi ben, “Abilerinize, sizi yemleyen otoritelere olan saygınız ve bağlılığınız Allahu Teala’ya olandan daha büyük” dersem, hata etmiş olur muyum?

Sence?

*

Bu şahıs bir de (İslam adına) Türkiye’nin başarılarından söz ediyor.

Kelin ilacı olsa kendi başına sürer.

Sen daha (İslam açısından apaçık şirk olan) “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık” yeminini kaldırmayı bile başaramıyorsun.

Değil kaldırmak, bunu dile getirme cesaretin (hatta belki niyetin) bile yok.

Anayasan, İslam’a göre küfür anayasası (“örtücü” anayasa, gerçeği örten).. (İslam’a göre böyle.. Atatürkçülüğe göre ise, çağdaş ve uygar bir anayasa..)

Türkiye’nin Suriyeli sığınmacı alimlere kucak açmış olması tek başına pek fazla bir anlam ifade etmiyor. Esed’i eleştirdikleri kimi hususlarda aynı tenkitleri Türkiye rejimine de yöneltsinler, bakalım bu ülkede o zaman da rahat edebiliyorlar mı?!

Bu memleketin dışı seni yakar, içi beni!

[Teşkilat diye, MİT’i anlatan bir “devlet dizisi” var.. Son bölümlerden birinde, mafyaya sızmış ve başıbozukluğundan dolayı görevinden uzaklaştırılmış olan bir ajan MİT’e yeniden kabul ediliyor ve “yemin” ediyor.. Kur’an’a, bayrağa ve silaha el basarak..

İslam’a göre yeminde el basma diye birşey olmaz, dil ile yapılır.

Fakat burada asıl sorun bu değil, asıl sorun, bayrağın ve silahın Kur’an’a denk hale getirilmesi..

Allahu Azîmüşşan’ın kitabı karşısında senin bayrağının ve silahının, öldürme aletinin ne kıymeti vardır!..

Bayrağın Kur’an karşısında ne değeri var ki?!..

Dünyadaki her devletin, devletimsinin bir bayrağı var.. Hatta terör örgütlerinin bile bayrağı mevcut.

Tabanca dersen, haydutların ve eşkıyanın elinden düşmüyor.. Hak için kullanıldığı yer bir ise, zulüm ve haksızlığa vasıta edildiği yer bin..

Masonik bir örgüt gibi yasadışı bir suç çetesi olarak kurulan İttihat ve Terakki’nin ihdas ettiği Teşkilat-ı Mahsusa (istihbarat teşkilatı) için çalışanlar, artık kimlere özendilerse, böyle bir yemin icat etmişlerdi.. Öyle anlaşılıyor ki MİT’çiler de “Abilerimizden, atalarımızdan böyle gördük” diyerek bu masonik neşveli ritüel ya da ayini sürdürüyorlar.

Değil tabanca adı verilen cinayet aleti, Kâbe üzerine yemin etsen bile şirk koşmuş olursun. Abdullah ibni Ömer r. a. “Kâbe’ye yemin olsun ki” diyen bir adama şunu demişti: “Allah’tan başkasına yemin edilmez. Çünkü ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu işittim: Kim Allah’tan başkası adına yemin ederse şüphesiz ki o kâfir olur veya müşrik olur.”

Hadîs Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde yer alıyor ve sahih.]

*

Bu tiplerin, Vehhabîlikten söz edildiğinde (Müslümanlar, sanki kendi başlarına, doğru veya yanlış, bir iş yapamaz, birşey düşünemezlermiş gibi) hemen “İngiliz oyunu” kayığına atladıkları görülüyor.

Ortadoğu’daki Kürtler’le ilgili her gelişmeyi de bu paranteze hapsediyorlar.

Kürt’ün hiç aklı yok.. Herşey dış güçlerin oyunu..

Bir Kürt’ün de kendilerine, “Bunlar, İsrail’i ve ABD’yi Allah’tan daha büyük görüyorlar” diyebileceği akıllarına gelmiyor.

İngiliz’in Şerif Hüseyin şerefsiziyle çevirdiği dolapları çok iyi anlatıyorlar, fakat Selanikli Mustafa Atatürk ile olan samimiyetleri bahsine gelince ezberleri bozuluyor.

Bu İsmail şovmeni, bir ara Taliban’ın ABD karşısındaki zaferini de Rusya’ya, Çin’e vs. bağlamaya çalışmıştı, fakat eline tutuşturulan hurafe bombası Afganistan İslam Emirliği’nin Çin karşısındaki şahsiyetli duruşu karşısında kucağında patladı, eli hurdahaş oldu.

Çünkü Taliban, Çinlilerin istedikleri Doğu Türkistanlıları teslim etmeyi reddetti. “Ulusal çıkar” ibahiyeciliği ve menfaat putçuluğu ile hareket etmeyi kabul etmedi. Dünyevî hesap yapmadı.

Türkçü Türkiye’nin Doğu Türkistan politikası bahsine ise hiç girmeyelim..

Afganistan İslam Emirliği, “Allah en büyüktür, hakimiyet kayıtsız şartssız Allah’ındır” diyor, dünya üzerindeki hiçbir devletin kendisini resmen tanımaması pahasına İslam’dan taviz vermekten kaçınıyor.

Sen ise mezarlıkta Kur’an okumayı iyi müslümanlık için yeterli görüyor, anayasanı tam da ABD ve İsrail kafasına göre hazırlıyor, sonra da Taliban’dan daha iyi müslüman kabul edilmeyi bekliyorsun.

Haline kargalar bile gülmüyor, bakıp ağlıyor.

*

Şeytan, insanın düşmanıdır ve hiçbir zaman tatil yapmaz.. Daima iş üstündedir.

Şeytanlaşmış insanlar ve odaklar da aynı durumdadır. Durmazlar.

Uluslararası hile ve entrika işi çağımızda kurumsallaştı, profesyonel hale geldi, mesleğe dönüştü, uzmanlık niteliği kazandı, Leviathan’ı andıran birer “teşkilat” canavarı olarak arz-ı endam etmeye başladı.

Gizli servisler neredeyse dışişleri bakanlıklarının önüne geçmeye başlamış bulunuyor. (İbrahim Kalın’ın Suriye’ye Hakan Fidan’dan önce gitmiş olduğunu hatırlayalım.)

Dolayısıyla, İslam dünyasındaki her gelişmeyi Batılıların oyunu olarak görme anlayışı kadar, yaşanan gelişmelerin tamamını “bağımsız, spontane” gelişme olarak gösterme yaklaşımı da yanlıştır.

İmdi, Allahu Teala Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hakkında şöyle buyuruyor:

Ve eğer biz sana sebat vermemiş olsa idik sen onlara az birşey meyledeyazdındı.” (İsra, 17/74)

Yine, ayette şu da buyuruluyor:

“Senden önce, hiçbir resûl ve hiçbir nebî göndermedik ki, o bir temennîde bulunduğu zaman, şeytan onun temennîsine (ümniyyesine: idealine, davasına) bir ilkâda bulunmuş olmasın! Allah, şeytanın attığını derhâl giderir; sonra Allah âyetlerini sağlamlaştırır. Çünkü Allah, alîmdir (herşeyi bilendir), hakîmdir (her işi hikmetli olandır).” (Hac, 22/52)

Şeytanî gizli servis ve teşkilatların çalışma yöntemleri de böyle..

Her zaman doğrudan cephe almazlar, daha çok, içlerine nüfuz ettikleri yapıların temennî ve dileklerini kendi hesapları doğrultusunda tahrif, tağyir ve tebdil eder, güncellemeye tabi tutarlar.

Bu, hak üzere olma kaygısı taşıyanların durumu.. Bir de şeytanların, tabiri caizse güle oynaya kucağına oturan, onlar gibi çağdaş, "zamanın ruhu" ile barışık ve onların izinde uygar/medenî/şehirli olmaya çalışan, onların ilke ve devrimlerine iman eden tipler var.

Öyle ki, bugün dünya üzerinde, anayasasında iman ve İslam’ın “i”si bile yer almayan (halkı çoğunlukla müslüman) küfür devletleri mevcut.

Bunlara şeytanın fazladan bir ilkada bulunması gerekmiyor, çünkü (“kökten dinci” vezninde) “kökten şeytancı” ya da “kökten tağutçu” durumdalar.

*

Şu sıralarda Nurcular arasında yaşanan bir tartışma var.. Bir tarafta gazeteci Mustafa Kaplan yer alıyor, diğer tarafta ise onun “Paralel Nurculuk” diye adlandırdığı kesim.

Tartışma sırasında yazılıp çizilenlerden öğreniyoruz ki, merhum Bediüzzaman, en yakın talebelerinin, masonların oyuncağı haline gelerek davasının (hareketenin) istismar edilmesine yol açacakları endişesi taşıyormuş.

Gerçekten de bu yaşandı.

Onun vefatından sonra, bazı talebeleri Nurculuk hareketini demokrasi dini ya da mezhebinin payandası haline getirdiler.

Kimisi mason Demirel’in peşine takıldı, kimisi (devletin laikliğine yani siyasal dinsizliğine bakmaksızın) devletçilik bayrağını göndere çekti, kimisi Bediüzzaman’ın cumhuriyet lehine sarfettiği bir iki cümleden hareketle laik (siyasal dinsiz) Türkiye cumhuriyetçisi oldu..

Yürüdükleri yollar farklıydı fakat varış noktaları aynıydı: Mevcut Batı güdümlü laik (siyasal dinsiz) düzene biat.

Böylece Bediüzzaman’ın davası (hareketi),  Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin laik düzeni için “kullanışlı robotlar” üreten bir fabrikaya dönüştü.

Mesela Mehmet Kutlular’ın “İşte Hayatım” adlı otobiyografisi, demokrasiyi savunma adına bir sürü saçmalık içeriyor.. Sanki Kur’an’da “Allah’ın indirdiği ile hükmetme” konulu hiç ayet yok.. Demokrasi ayetleri var.

Manevî körlüğün bu kadarı akla ziyan..

Bediüzzaman’ın davasını işte böyle paçavraya çevirdiler.. Mesele sadece Allahu Teala’nın varlığını kabule müncer hale geldi.. Ki o kadarını masonlar da kabul ediyor, üyelerinin “bir yüce yaratıcının varlığını kabul etmesini” istiyorlar.

(Mustafa Kaplan’ın hocası Molla Mehmet Doğan’ın da bazı yanlış değerlendirmeleri var ne yazık ki.)



SAVAŞ LAİKE (SİYASAL DİNSİZE), YAHUDİ'YE, HRİSTİYAN'A HELAL, MÜSLÜMAN'A HARAMMIŞ

 



Yeni Asya gazetesinden Nurcu geçinen münafık meşrep bir dangalak soytarı, “Savaş yoluyla cihad dönemi artık bitmiştir” diye fetva vermiş.

Odatv de hemen duyurmuş. (Farklı kulvarlardaki derin elemanlar bazen aralarında bu türden paslaşmalar sergilerler.. Orkestra şefi çubuğunu bir sazcılara, bir dümbelekçilere, bir kemancılara, bir kavalcılara sallar, bunlar da aldıkları işarete göre aynı türküyü çalarlar. Medya sirkinde de durum budur. Derin çubuk sallandığı zaman sırayla eşekler anırır, öküzler böğürür, birbirlerinin şarkısına eşlik ederler.)

“Bel hum edall” olmaya heveslenmiş gibi görünen bu soytarının ideali maymunluk mu, eşeklik mi, öküzlük mü, bilmiyorum.. Fakat cahil müçtehitlikle sahih bir hadîse aykırı konuştuğuna göre hükmü küfür mü olur, yoksa sadece bid’atçi bir sapık olarak mı görülmelidir, buna Nurcular kendi aralarında karar versinler.

Zekâ ve karakter bakımından davar durumunda olan bu şahıs, (Arslanlardan farklı olarak davarların kitabında savaşa yer yoktur) her devletin acayip orduları, özel timleri, korkunç silahları vs. varken, NATO tipi örgütlenmeler yapılırken, Müslüman'a "Savaşma sıvış! Teslim olma pozisyonunda elini kaldır, dilinle cihat et, seni bombalayan adama 'Yaptığın çok ayıp, bak kalbim kırılıyor' de, ya da bağır çağır ki ya dipçikle kafanı ezsin veya kurşunla mideni doldursun" diye akıl veriyor.

Bu tür kullanışlı Nurculara böylesi yazılar yazdıran dangalaklar mesela TSK'nın lağvedilmesine, Türkiye'ye bir saldırı olduğunda savaşılmamasına, düşmanla sadece dil ile mücadele edilmesine razılar mı? 

Mesela Bosna'da Müslümanlar Sırplar'la sadece dil ile cihat etseler ne iyi olurdu değil mi?

Karabağ'da Ermeniler'e sadece dil ile karşılık verilse tadından yenmezdi değil mi?

Cihad, Yecüc Mecüc'e kadar devam eder, fakat bu haliyle Nurculuk miadını doldurmuş gibi görünüyor.

Bediüzzaman'ı galiba en az anlayanlar Nurcular.

*

Hadîs-i şerîf şöyle:

Seleme bin Nufeyl el-Kindi (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in yanında oturuyordum, bir adam şöyle dedi:

−Ey Allah’ın Rasulü! İnsanlar atlarını salıverdiler, silahlarını da bıraktılar ve şöyle diyorlar:

−(Artık) Cihad yoktur! Kuşkusuz ki, harp ağırlıklarını bırakmıştır.

Bu söze müteakiben Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) yüzünü o kimseye çevirdi ve şöyle buyurdu:

Yalan söylüyorlar! İşte şimdi savaş zamanı geldi. Ümmetim içinden öyle bir cemaat olacak ki onlar hak yolunda (cihad ederek) savaşacaklar. Allah da bir kısım insanların kalplerini onlara meylettirecek ve onlar yüzünden diğerlerine rızık verecektir. Kıyamet kopup Allah’ın vaadi yerine gelinceye kadar, öyle ki Yecuc ve Mecuc çıkıncaya dek bu böylece devam edecektir. Kıyamet gününe kadar atların alınlarında hayır vardır. Rabbim bana vahyederek bildirdi ki çok geçmeden ruhum kabzolunacaktır. Sizler benim yoluma uyacaksınız, bir kısmınız da bir kısmınızın boynunu vuracaktır ve mü’minlerin esas yurdu da Şam (bölgesi) olacaktır.”

Nesei 3544, İbni Hibban 7307, Taberani Mucemu’l-Kebir 6357, 6358, 6359, Ahmed bin Hanbel Müsned 4/104, İbnu Sa’d Tabakat 7/427, Albânî Silsiletu’l-Ehâdîsi’s-Sahîha 1961

(https://sahihhadisler.com/konu/detay/Allah-u-Telnin-Yolunda-Cihad)


CİHAD MI, DEMOKRATİK MÜCADELE Mİ?

 







Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1Nisan 2021) başlıklı makalesinde, İhvan-ı Müslimîn (Müslüman Kardeşler) gibi İslamcı hareketlerin demokrasi anlayışına yönelik tenkitler aktarılıyor:

İslamcıların İslamlaşma yolunda “demokrasiye alternatif olacak başka bir sistemin olmadığını” iddia etmelerine de bazı cihâdi düşünürlerden itirazlar gelmiştir. Mesela Ebû Abdurrahman eş-Şankîtî, kaleme aldığı Tehâfutu’l-Dimukrâtiyyînisimli kitapçığında, İslamcıların bu argümanını şaşkınlıkla karşıladığını ifade etmiştir. Zira ona göre ne İslam peygamberi ve ne de onun sahabelerinin uygulamalarında böyle bir metot bulunmaktadır. Öyle ki İslam dininin zafere ulaşması, üç temel rükün olan ilim, davet ve cihatile gerçekleşebilir. Şayet dini gruplar İslam devleti inşa etmeyi arzuluyorsa bu üç yolun dışında bir metot takip etmemelidir. Ona göre demokratik mücadeleyi benimseyenler, fedakârlık gerektiren cihat yolu yerine konforlu ve kolay olanı tercih etmektedirler. Oysa cihat yolu müminlerin üzerine vecibe olan yegâne metottur. Kaldı ki demokrasi gibi dinin haram gördüklerini “alternatif yoksunluğu” delili ile mubahlaştırmaya çalışmak da usul açısından yanlıştır (Eş-Şankîtî, ts., 15-16).

Gerçekte demokratik mücadele, “davet” kapsamında düşünülebilir. Yani demokratik mücadeleyi Şankîtî gibi toptan reddetmek gerekmez.

Ancak, bunun şartları var.

Birincisi, demokratik mücadele hesabına “cihad”ın alternatif olmaktan çıkarılmaması gerekir.

Yani “Tek yol demokratik mücadele” denilmemelidir. “İşe yaradığı sürece demokratik mücadele” demek, anlayışla karşılanabilir.

Cihadın demokratik mücadele lehine alternatif olmaktan çıkarılması, dini tahrif, tağyir ve tebdildir.. Yeni bir din (şeriat) getirmek suretiyle haşa Allahu Teala’dan “rol kapmaya” çalışmak, ilahlık taslamak gibi birşeydir.

İkincisi, demokratik mücadele, demokrasiye iman edilmeden, yani temel hedef demokrasinin "bütün kurum ve kurallarıyla hayata geçirilmesi” olmaksızın, İslam’ın hakim kılınmaya çalışılması gayesiyle yürütülmelidir.

*

Bir başka deyişle, gaye, millet iradesi”nin mutlak biçimde tecellisini sağlamak değil, (illa da gerekiyorsa) Allahu Teala’nın hükümleriyle (Şeriat’le) mukayyed (kayıtlı) olarak tecelli etmesini sağlamak olmalıdır. 

Ve, demokratik mücadele, vazgeçilmez yol mertebesine çıkarılmamalıdır.

(Türkiye’de millet iradesi, dindeki ayet ve hadîslerin muadili olacak şekilde Atatürk ilke ve inkılapları adı verilen “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” laik “nass”lar çerçevesinde tecelli edebilmektedir. Atatürk ilke ve inkılaplarının nasıl yorumlanacağı konusunda “içtihat” yani “mezhep” farklılığı olabiliyor, fakat bu ilke ve inkılapların “kâfir”i olan bir siyasal harekete izin verilmiyor. Şeriat sözlük anlamı itibariyle “hukuk düzeni”ne karşılık geldiği için Türkiye’nin “Atatürk şeriati” ile, yani kul yapısı şeriat ile yönetilmekte olduğunu söylemek gerekiyor. Şayet Türkiye’de “Atatürk şeriatçılığı” katı bir biçimde savunuluyor olmasaydı, Anayasa’da “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” hükümler yer almazdı. Şurası bir gerçek ki, Atatürkçülerin/Kemalistlerin Atatürk’e olan imanı, Türkiye’deki “İslamcı değil müslüman” olduklarını söyleyen dindarımsıların Allahu Teala’ya olan imanlarından daha güçlü. Eğer bu ülkede "Müslümanım" diyenlerin Allahu Teala’ya olan imanı, Kemalistlerin Ali Rıza oğlu Selanikli Kemal’e olan imanlarından daha kuvvetli olsaydı bugün Atatürkçü şeriat ile değil Allahu Teala’nın Şer’-i Şerîf’i, yani şerefli Şeriat’i ile yönetiliyor olurduk. Kemalistlerin Selanikli’ye olan imanı güçlü olduğu için Kemalizm için cihat edip savaşmaya, fırsat bulduklarında darbe yapmaya, kan dökmeye hazırlar. İslamcı değil müslüman olduğunu söyleyen mıymıntı, sünepe ve sümsükler ise bu Kemalistler karşısında süklüm püklüm sümüklü böcek moduna girerken, cihat yanlısı müslümanlara karşı alabildiğine sivri dilliler.)

*

Bir başka husus şu: Demokratik mücadele seçeneği, İslam’dan taviz vermeye yol açmamalıdır.

(Yani sözde İslam’a hizmet edeceğim derken imanı ele yele verme, kaybetme, katıksız müşrik olma riski var.. Türkiye bu açıdan çok sıkıntılı.. Bir defa, parti kurduğunuzda mevcut sisteme bir bakıma biat etmiş oluyorsunuz. Merhum Elmalılı Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde dikkat çektiği “İslam dışı rejimler”deki itikadî olmasa bile amelî şirke düşme olayı burada olanca çıplaklığıyla kendisini gösteriyor. Milletvekili vs. yeminlerindeki “Atatürk ilke ve inkılaplarına” yani Atatürkçü şeriate bağlılık yemini de ayrı bir "şirket"sel dayatma.. Bu şekilde “siyaset icabı” diyerek “takiyye” yapanların zamanla “ılımlı” Atatürkçü/Kemalist ve laik düzen yanlısı hale geldiklerini gördük.. Sözde İslam’a hizmet edeceklerdi, fakat zamanla “düzenin nimetleri”nin hatırına İslamcılıktan ılımlı laikliğe geçiş yaptı, “eski ve eksi İslamcı” haline geldiler.. Geçmişteki İslamcılık edebiyatları onların laik istikbaline hizmet etmiş oldu.. AKP’liler bu durumda.. Saadet Partisi de çok farklı değil.. Nurcular da bunlardan daha iyi durumda değiller. Sözde “siyasetten Allah’a sığınan” bu idraki kıt taife, “Ol mahiler ki derya içreler, deryayı bilmezler” hesabı, boğazlarına kadar siyasete batmaktan kurtulamadılar. Siyasetin kurmay subayı değil de basit neferi ve kullanışlı emir eri oldular. Mesela MSP ve Erbakan muhalifliği yapmalarının da siyaset olduğunu fark edemiyorlardı, ya da fark etmiyor görünmek işlerine geliyordu. Gerçekten siyasetten uzak dursalardı oy vermek için sandığa gider, onun dışında siyaset bahislerine girmezler, hatta sandığa hiç gitmezlerdi. Ne yazık ki siyasetin akılsız ayak takımı, ne yaptığını bilmez piyonları olarak Bediüzzaman’ın kemiklerini sızlattılar.)

*

Çakmaktaş’ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."