mülk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mülk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

CUMHURSUZ CUMHURİYET, HALKSIZ DEMOKRASİ

 


Fikriyat.com yazarı Mustafa Özcan “Niçin Batı’nın gerisinde kaldık?” başlıklı yazısında “siyasal rejim” anlamında gerilikten de söz ediyor.

Şöyle diyor:

“[Müslümanlar] Hilafet döneminde bir nevi cumhuriyet sistemini uygulamalarına rağmen geriye düşmüş ve istibdat çukuruna düşmüşlerdir…. Siyasi rejim olarak da genelde istibdat ile birlikte anılan, yürüyen hanedanlık veya saltanat anlayışına kapılmışlardır.”

Batı ise böyle değilmiş.

Bunlar, “zamanın ruhu” açısından uygun ve doğru, “hak ve hakikat” nokta-i nazarından ise düzeltilmeye ihtiyaç duyan yalan yanlış “Cumhuriyet ezberleri” durumunda.

Avrupa’da günümüzde de İngiltere, Hollanda, Norveç, İsveç, Lüksemburg, Danimarka, Lihtenştayn (Liechtenstein), Monako, Andorra, Belçika ve İspanya hâlâ krallık.

Hâlâ başlarında hanedanlar var.

Almanya, Avusturya ve Rusya’da saltanatın son bulması doğal bir sürecin değil, Birinci Dünya Savaşı’nın etkisiyle oldu.. Ve Rusya, çarlık yerine “sovyet sosyalist cumhuriyet” olarak komünist diktatürlüğün, Almanya ise Nazi diktatoryasının eline düştü.

Türkiye ise, Osmanlı saltanatı yerine Selanikli diktatörlüğüyle müşerref oldu.

*

Görüldüğü gibi, Özcan’a göre hilafet, nebevî menhec üzere hilafet olmasından dolayı değil, bir nevi cumhuriyet sistemi olmasından dolayı kıymetli.

Hayır, bu ne satır aralarından çıkan anlam, ne de zımnen demiş sayılacağı şey; doğrudan böyle konuşuyor.

Cumhuriyet ile istibdadı da ayırıyor ki, bu da, kasten yapılan bir çarpıtma değilse de. en iyi ihtimalle dünyadan habersizlik ve koyu bilgisizlik olarak yorumlanabilir.

Saltanat (hanedan devleti) ile istibdadı birlikte anması da öyle..

*

Oysa, cumhuriyet denilen sistem sıkça diktatörlüğe sahne olmaktadır.. Öyle ki, bu cumhuriyetçi istibdat, istibdadın en koyu biçimidir.

Mesela Çin Halk Cumhuriyeti, kurulduğundan beri, istibdadın en uç örneklerini sergileyegelmiş durumda.. O kadar ki, Doğu Türkistan’da şu anda yaptıkları zulümlerin çetelesini tutmak mümkün değil.

Türkiye’de de durum bir ölçüde benzer.. Bu toplum som, saf, pür ve halis muhlis istibdatla cumhuriyetin ilanıyla tanıştı..

Çözümsüzlüklerden çözümsüzlük beğenmekte olan, gittikçe içinden çıkılmaz hale gelen Kürt sorunu da bundan doğdu.. Devletin bir Kürt sorunu olmasa bile “Atatürkist cumhuriyet politikaları” sayesinde Kürtler’in artık devletle bir sorunu var.

Bütün Türk tarihi boyunca sultanlar tarafından uygulanmış istibdadı toplasanız, kemiyet değilse de keyfiyet bakımından, Selanikli Mustafa Atatürk’ün tek parti diktatoryası döneminde uygulananın onda biri kadar etmez.

Adamın ölüsü bile istibdadın garantörü durumunda.. Başörtüsü meselesi etrafında Atatürk ilke ve inkılapları namına kopartılan fırtınaları hatırlayalım..

Düşünün, adam “Çorap giymedin, suçlusun, cezan idam” der gibi şapka giymeyenleri asabilmiş bir “çılgın Türk”.

Firavun, İsrailoğullarının çocuklarını (putu olan) devletinin bekası için öldürüyordu, bu “defolu dahi”nin şapka giymeyenleri hangi akla hizmetle öldürdüğünü anlayabilmek mümkün değil.

Onun cumhuriyetinin yaptığını ifade için istibdat kelimesi yetersiz kalıyor.. Ona has özel bir kavram icat etmek gerekiyor.

*

İmdi, olaya müslümanca (İslam’a göre) bakmak istiyorsak eğer, Batı’da yapılmış siyasal rejim tasniflerine değil, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in tebligatına itibar etmemiz gerekir.

O (s.a.s.) şöyle buyuruyor:

Nübüvvet (peygamberlik) içinizde,Allah’ın dilediği kadar devam eder;sonra dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde (menheci üzere) bir hilafet olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği kadar devam eder; ardından Allah onu da –dilediği zaman– ortadan kaldırır. Sonra ısırıcı bir mülk (hakimiyet, egemenlik) olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder, sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberut (zorba) bir mülk ortaya çıkar; o da Allah’ın dilediği kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olur.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/273)

Görüldüğü gibi Peygamber Efendimiz s.a.s. cumhuriyetten, saltanattan vs. söz etmiyor.

Bir nübüvvet menheci üzere hilafet var, bir de mülk (devlet egemenliği, hakimiyeti; ya da devletleşmiş egemenlik/hakimiyet/hükümranlık).

Mülk de ikiye ayrılıyor: Yanına fazla yaklaşıldığında ısırabilen hakimiyet, ve elinden uçanın kaçanın kurtulamadığı, herkesi bir şekilde "öpen" ceberut (zorba) hakimiyet.

*

Cumhuriyetmiş, meşrutiyetmiş, monarşiymiş, demokrasiymiş, şuymuş buymuş.. Bunları boşver, mesele şu: Bugün İslam ülkesi diye bilinen ülkelerin rejimi Peygamber Efendimiz s.a.s.’in tasnifi çerçevesinde hangi kategoriye girmektedir?

Isırıcı mülkle (egemenlikle, devlet otoritesiyle) mi yönetiliyorsun, yoksa ceberut (zorba) devletlerin tasallutu altında mısın?

Sen ceberut (zorba) devlet egemenliği altında inliyorsan devlet dükkanının kapısının üstünde cumhuriyet (cumhurluk) tabelası asılı olsa ne yazar! (Beşeriyet nasıl beşerlik demekse, cumhuriyet de cumhurluk demektir.. Cumhur ise “halk, topluluk” anlamına geliyor.)

*

Daha önce de birçok kez yazdık.. Nasıl bilim adamı olmak uğraşılan bilim dalının terminolojisini kullanmayı gerekli kılıyorsa, ve kullandığınız terimler sizin hangi teori ekseninde düşündüğünüzü ortaya seriyorsa, siyasal ve toplumsal meseleleri tartışırken başvurduğunuz kavramsal çerçeve de sizin dünya görüşünüzü ele verir.

Bir Atatürkist ile bir müslüman (İslamcı) aynı kavramları kullanmaz, kullanamaz..

Bir komünistle bir liberalin, bir milliyetçi (ırkçı) ile bir hümanistin kavramsal çerçevesi aynı değildir.

Kullandığın kavramsal çerçeve senin zihniyetini açığa vurur.

Mustafa Özcan’ın kullandığı kavramsal çerçeve, ve laflarının temelinde yer alan teorik zemin, “müslüman” bir yazara yakışır nitelikte değil.

*

Batı’da uzun süre, siyasî rejimleri "monarşi, oligarşi ve demokrasi" diye sınıflandıran Yunanlılar'dan kalma tipoloji kullanıldı.

Monarşi (saltanat) tek kişinin hüküm sürmesi, oligarşi birkaç kişinin yönetmesi, demokrasi ise halkın (daha doğrusu toplum çoğunluğunun) egemen olması olarak tanımlanıyordu.

Devlet-hükümet ayrımı yaparak “devlet biçimleri" ile "hükümet biçimleri"nden söz eden Bodin, bu üçlü sınıflandırmadan yararlanarak farklı kombinasyon ya da terkipler oluşturdu.

Mesela, egemenliğin kralın elinde bulunduğu "monarşik devlet"te bütün vatandaşlar kamu görevlerine aynı eşitlikte girebiliyorlarsa, "demokratik hükümet"in sözkonusu olduğunu söyledi.

Böylece, Eski Yunan’ın ayırdığı monarşi ile demokrasi biraraya gelebiliyor, devletin payına monarşi, hükümetin hissesine ise demokrasi düşüyordu.

*

Çağdaş hukukçularsa, Montesquieu'nün kuvvetler ayrılığı teorisinden (yasama-yürütme-yargı) ilham alarak, siyasi rejimleri bu kuvvetler arasındaki ilişkilere göre sınıflandırma yoluna gittiler.

Böylece yeni bir üçlü tasnif ortaya çıktı: Kuvvetlerin birliği rejimi, kuvvetler ayrılığı rejimi, parlamenter rejim (kuvvetlerin işbirliği yaptıkları rejim).

Kuvvetlerin birliği rejiminde bir kişinin hakimiyeti sözkonusuysa ortada ya mutlakçı monarşinin ya da diktatörlüğün bulunuyor olduğunu söylüyorlar.

Birinci durum saltanata, ikincisi ise cumhuriyete işaret etmekle birlikte, aradaki fark sadece iktidara geçişle ilgili.

Saltanatın kralı veraset yoluyla, cumhuriyetin diktatörü ise zorla başa geçiyor.

*

Görüldüğü gibi, halk tarafından benimsenmiş olan veraset olgusu, zorla başa geçen cumhuriyetçi diktatörün durumuna göre daha demokratik bir noktada duruyor.

Selanikli Mustafa Atatürk de, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında ifade ettiği gibi, “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diyerek saltanatı anti-demokratik bir usulle zorla kaldırtmış, diktatörce davranmış, ve kendi cumhuriyetçi “ebedî” diktatörlüğüne giden yolun asfaltını döşemişti..

Ölüsü bile hâlâ bir diktatör olarak tepemizde..

Ve bu ölü diktatörlüğü dünyada bir tek Türkiye’de geçerli.

*

Kuvvetler ayrılığı rejimine gelince, bunun kralcı biçimi meşrutî monarşi, cumhuriyetçi şekli ise ABD'de görüldüğü üzere başkanlık rejimidir.

Parlamenter rejimin özelliği ise, devlet başkanı ile hükümet başkanının ayrı oluşudur.

Bu rejimde devlet başkanı sırf fahrî/onursal bir rol oynar; başbakan, kendisiyle birlikte parlamentoya karşı sorumlu olan bir bakanlar kurulu içinde yürütme yetkisini tek başına kullanır.

Bugün, meşrutî krallık olan İngiltere'de uygulanan hükümet biçimi parlamenter demokrasi olarak adlandırılıyor.

*

Ancak, bütün bu sınıflandırmaların, günümüzün siyasî rejimleri arasındaki farkları anlaşılır ve sade bir biçimde ifade etmede yetersiz kaldığı bazılarınca öne sürülmektedir.

Bu nedenle giderek terk edilmekte ve onların yerini (iyi bir teorik modelden olay ve olguları basitleştirerek ve karmaşıklıktan kurtararak açıklamasının beklenmesinden hareketle) çokçu ya da demokratik rejimler ile tekçi ya da otokratik rejimler arasındaki ayrım almaktadır.

Çokçu ya da demokratik rejimlerde herşeyden önce birkaç tane siyasî parti bulunur. Basın, fikir, teşkilatlanma, gösteri ve haberleşme hürriyeti vardır.

Tekçi ya da otokratik rejimlerde ise mevcut rejime itiraz edilemez, otoritesi vatandaşların etkisinin dışındadır.

*

Rejim sınıflandırmalarını bu şekilde özetleyen Duverger'ye göre, günümüzde "XIX. Yüzyıl Avrupası'nı parçalamış olan 'monarşi-cumhuriyet' karşıtlığı değerden düşmüş, bütün anlamını kaybetmiştir".

Kaybetmiştir, çünkü, "Parlamenter cumhuriyet ile parlamenter monarşiler arasındaki gerçek fark çok ufaktır, çünkü 'kral' olsun, 'başkan' olsun, devlet reisi pratik olarak bir yetkiye sahip değildir".

Peki, ya parlamento var da parlamenter demokrasi yoksa?.. O zaman da "monarşi (saltanat)-cumhuriyet karşıtlığı" yine anlamdan yoksun mu olacaktır?

Kuşkusuz, çünkü 'cumhuriyetin diktatörü' ile 'saltanatın kralı' arasındaki gerçek fark yine çok küçüktür. Sadece iktidarı ele geçiriş biçimleri değişiktir.

*

Türkiye'ye gelince, 29 Ekim 1923'te cumhuriyetin ilan edilmiş olması demokrasinin gelmesi demek değildi.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün otoritesi son iki yüzyılda yaşamış bütün padişahlarınkinden daha fazlaydı.

Bu padişahlar, yapmak istedikleri reorganizasyon ve ıslahatları gerçekleştirmekten bile genellikle aciz kaldılar.

Selanikli diktatör ise, son üç asırda bütün padişahların yaptıkları değişikliklerin daha fazlasını kişisel olarak gerçekleştirdi.

Sorun şurada ki, bu değişikliklerin önemli bir kısmı gereksiz, büyük kısmı da zararlıydı.. Faydalı kısmı devede kulaktı.

Falih Rıfkı Atay, bütün “yağcılığına” rağmen, "Çankaya"sında bu adamın diktatör yönünü de anmadan geçmez.

Selanikli’nin kişisel hakimiyetini diktatörlük yerine monarşiye dönüştürme şansı da yoktu, çünkü mirasçıya sahip değildi.

1930 yılı Temmuz'unda Yalova'da Fethi Okyar, İsmet İnönü ile birlikte yeni bir parti kurması için kendisini ikna etmeye çalışan Selanikli Mustafa Atatürk'e şöyle demişti:

"Matbuat (basın yayın) hür olacaktır. Her türlü yazı yazılacak, Meclis'te her türlü acı tatlı tenkidat (eleştiri) yapılacaktır. Buna tahammül etmek zor olacaktır."

Tercüme edelim: Şu anda Türkiye'de basın hürriyeti yok.. Pekçok şey yazılamıyor.. TBMM'nin (parlamentonun) adı var, kendisi yok, hükümeti herhangi bir şekilde eleştirmek, muhalefet yapmak mümkün değil.

İsmet’ten usturuplu bir şekilde kurtulmak için denize düşen yolcu hesabı Fethi’ye sarılan Selanikli ise şöyle cevap vermiştir:

"Bunlara tahammül edeceğiz. Başka çare yoktur. Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir diktatör manzarasıdır. Vakıa bir Meclis vardır, fakat dahil ve hariçte bize diktatör nazarıyla bakılıyor."

*

"Cumhuriyet" kelimesinin bir devletin isminin ardında yer alması tek başına kıymet ifade etmez.

Eğer cumhuriyet faziletse, batıcılarımızın İran İslam Cumhuriyeti'ni İngiltere Krallığı'na tercih etmeleri gerekir.

Hatta ABD'ye de tercih etmelidirler, çünkü Felix Morley'den tutun da eski başkanlardan Harry Truman'a kadar pekçok kişi, ABD'nin bir cumhuriyet değil, sadece bir demokrasi olduğunu altını çizerek vurgulamışlardır.

Demek ki fazilete pek meraklı değiller.

Orta Asya'daki Türk devletleri de, Sovyet döneminde fazilet içinde yüzüyorlardı, çünkü Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği içinde yer alan cumhuriyetler durumundaydılar.

Çin Halk Cumhuriyeti de, yukarıda belirttiğimiz gibi, adı üstünde, bir cumhuriyettir.

Cumhuriyetçi zihniyete göre fazilet abidesi durumundadır.. Doğu Türkistanlı gericiler anlayamıyor, o ayrı.

*

Cumhuriyeti L. Lipson, "yönetenlerin devleti oluşturduğu ve halkın da onlara ait teba olduğunu kabul eden otoriter seçkinci düşüncenin reddi" olarak tanımlar.

Yönetenlerin devleti oluşturması ve halkın teba sayılması..

28 Şubat sürecinde başörtüsü için düzenlenen "Özgürlük Zinciri" eylemini laikler "devlete başkaldırı" olarak nitelendirmişlerdi.

Mantık şuydu: Postmodern darbe sayesinde iktidar koltuğuna kurulan ve 28 Şubat kararlarını uygulayan yöneticiler devletin ta kendisi, başörtüsü konusunda siyasal iktidarın aldığı kararları protesto eden halk ise devlete kayıtsız şartsız itaat etmesi gereken tebaaydı.

Yöneticileri (Ecevit-Bahçeli-Yılmaz troykasını) protesto etmek devlete başkaldırmak oluyordu, çünkü onlar devletti.

İşte bu, ülkemizdeki klasik laik demokrasi zihniyeti..

*

Montesquieu ise cumhuriyeti, "seçimle gelen devlet başkanının ülkeyi kanunlara uygun olarak yönetmesi" şeklinde tanımlar.

Bu tanımı geçerli sayarsak, seçimle gelenleri ihtilalle gönderenleri cumhuriyet düşmanı kabul etmek zorunda kalırız.

Siyaset bilimciler, cumhurî devlette egemenliğin milletin tamamına ait olmasını (daha doğrusu öyle olduğunun iddia edilmesini) "halk cumhuriyeti" ya da "demokratik cumhuriyet" olarak adlandırırlar. Anayasa'mıza göre Türkiye Devleti "demokratik bir cumhuriyet"tir, yani "egemenlik millete ait"tir.

Bunun yanısıra bir de (yukarıda da belirttiğimiz gibi) "aristokrasi" ya da "seçkinler cumhuriyeti"nden söz ediliyor. Tarihteki Venedik ve Roma Cumhuriyetleri böyleydi, halkın önemli bir kesimi vatandaş bile sayılmıyordu.

Evet, bir, demokratik cumhuriyet var, bir de seçkinler cumhuriyeti, "laiklerimiz" üzülecek ama, "laik cumhuriyet"i siyaset bilimciler bir cumhuriyet türü olarak kabul etmiyor.

*

Bugün demokrasi ile laikliği akıllarınca karşı karşıya getiren, sonra da tercihini laiklikten yana yapan, "Laikliksiz demokrasinin canı cehenneme" diyenler, cumhuriyeti değil, kendi imtiyazlarını savunmaktadırlar.

Demokratik bir cumhuriyette halkın (azınlıkta kalanların değilse de halk çoğunluğunun) "cumhuriyet düşmanı" olması mümkün değildir.

Bir cumhurî devlette, halk arasında "cumhuriyet düşmanlığı" varsa, bundan, orada demokratik bir cumhuriyetin değil, seçkinler cumhuriyetinin (cumhursuz cumhuriyetin) bulunduğu sonucunu çıkarmak gerekir.

Bu demektir ki halkın bir kesimi adeta "parya" muamelesi görmekte, eşit vatandaş olarak kabul edilmek istenmemektedir.


AYRILINMAMASI GEREKEN CEMAAT

 





Cemaat konulu önceki yazılarımızda şunu anlatmaya çalışmıştık:

Hadîs-i şerîflerde geçen cemaat tabirinden kasıt, (halifenin/imamın idaresi altındaki, İslam Şeriati ile yönetilen ve) ümmet-i Muhammed’in (s.a.s.) siyasal birliğini ifade eden İslam devletidir.

Bu devlet için, (günümüzde Uluslararası İlişkiler ve siyaset bilim literatüründe kullanılan “ulus-devlet” kavramından hareketle) “ümmet-devlet” tabirini kullanmak mümkün olabilir.

Ümmet, esas itibariyle (bir lideri/imamı bulunan) topluluk/toplum anlamına gelir.

Yani “ümmet-devlet”; “toplum-devlet” veya “halk-devlet” demek olur.

Bir başka deyişle ümmet-devlet, cumhur-devlettir, “cumhur”iyettir.

Ancak bu cumhuriyet, (gerçekte diktatörlük olan) günümüz cumhuriyetlerinden farklı bir cumhuriyettir.

Çünkü İslam devletinde cumhur, (mesela Türkiye’de olduğu gibi) ırk unsuru esas alınarak tanımlanmaz.

İslam devletinde cumhur, Müslümanlar’dır..

Bununla birlikte İslam devleti farklılıkları tanıyan, özgürlükçü ve çoğulcu (çoğunlukçu değil) bir devlettir. Gayrimüslimlerin (müslüman olmayanların) varlığını/kimliğini kabul eder.

Onları, İslam devletinin vatandaşları olmalarından hareketle İslam’ı kabule ve kendilerini müslüman olarak tanıtmaya, müslüman kimliğini benimsemeye zorlamaz.

*

Bugünkü laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti’nde ise bütün vatandaşlar (Ermeni, Yahudi, Rum, Süryani vs. de olsa) Türk olarak tanımlanıyor.

Türk kimliği dışındaki kimlikler “resmen” yok sayılıyor.

Onların farklılığı (gayriresmî olarak tanınsa da) yasal/resmî düzeyde görmezden geliniyor.

Bu noktada en büyük mağduriyeti Kürtler’in yaşamış olduğunu kabul etmek gerekiyor..

Memlekette İngilizce, Almanca ve Fransızca öğretim yapan okullar varken, Galatasaray Lisesi Fransızca’sıyla, Robert Kolej İngilizce’siyle övünürken, Kürtçe, Kürt’ün dili bu ülkede, Firavun’un Mısır’ında İsrailoğulları’nın gördüğü muameleyi gördü.

*

Bu devletin “derin” zalimlerinin şunu anlamaları gerekiyor:

Allahu Teala’nın kaderinde ceza (karşılık) çoğu kere amelin cinsinden gelir.

İsrailoğulları’nın erkek çocuklarını öldüren Firavun’un, erkeklerden oluşan ordusuyla birlikte denizde helak olması tesadüf değildir.

Kim ne yaparsa son tahlilde kendisine yapar. “Zâlim yine bir zulme giriftâr olur âhir / Elbette olur ev yıkanın hânesi vîrân.”

Hz. Ali ile ashabı arasında şöyle bir konuşma geçtiği rivayet edilir: “Ben hiç kimseye bir iyilik ve kötülük yapmadım!” demiş, “Kötülük yapmadığınız doğru, fakat hiç kimseye bir iyilik de mi yapmadınız, çok iyiliğinizi gördük!’ diye karşılık vermişler. Bunun üzerine “Ne yaptımsa kendime yaptım” diyerek şu ayeti okumuş: “Kim iyi bir amel yaparsa bu onun kendi faydasınadır. Kim de kötü bir amel yaparsa zararı kendi nefsinedir. Nihayet dönüşünüz Rabbinizedir.” (Câsiye, 45/15)

*

Bu böyle olduğu gibi, ahlâkın ve iyi insan olmanın temel ölçütü de insanın, kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmayı hoş görmemesidir.

Ancak kendisi için istediğini (haset ve bencillikten uzak durarak) başkaları için de isteyebilenler kâmil insandırlar.

Peygamberler böyledir, onlar, başkalarının elindekine haset etmezler, Allahu Teala’nın kendileri için takdir ettiğine razı olur, kendileri için hayırlı olanın o olduğunu düşünürler.

Ve kendileri için istediklerini (Allahu Teala’nın rahmetine nail olup Cennet’e gitmeyi) herkes için isterler.

Şeytanlaşmış insanlar ise, İblis’in Hz. Adem a. s.’ı kıskanması gibi, başkalarının nimet içinde olmasından rahatsızlık duyarlar.

İmdi, fertler için durum bu olduğu gibi, milletler için de durum böyledir. Gerçekten asil ve necip, üstün ahlâk sahibi milletler, kendileri için istediklerini başka kavimler için de isterler.

Onlara farklı muamele yapmanın zulüm ve ahlâksızlık olduğunu bilirler.

(Ne tuhaftır ki, günümüz Türkiye’sinde sözde tasavvuf ve ahlâk adına konuşan ve sanki Şeriat ahlâkın teminatı değil de onun zıddıymış gibi ahlâk adına Şeriat’ı / İslam hukukunu itibarsızlaştırmaya çalışan [Yeni Şafak gazetesi eski yazarı] Prof. Mahmut Erol Kılıç gibi “tasavvuf yolunun haramileri”, halihazırdaki laik [siyasal dinsiz] devleti “ahlâk” adına sorgulamak yerine “devletçilik” yapıyor, devlet kurumunu putlaştırıyorlar. Bunların ahlâksız ve şeytanî ahlâkçılığı, İslam Şeriati’ne olan [içlerinde gizleyemedikleri, ağızlarından taşan] düşmanlıklarını kamufle eden bir maskeden ibaret.)

*

Günümüzün milliyetçiliğine/ırkçılığına gelince, bu, bir tür sıla-i rahim sayılacak şekilde insanın kendi soydaşlarına ya da vatandaşlarına karşı (başka kavimlere zulmetmeksizin) hayırhah olması anlamına gelmiyor.

Zamanımızda milliyetçilik (ırkçılık), Isaiah Berlin’in ifade ettiği gibi “yaralı ulusal bilincin patolojik alevlenmesi” niteliği taşıyor. Çünkü kişi, kendisindeki karaktersizlik ve değersizliği görüyor ve biliyor, sonra da ait olduğu millete (topluluğa, cemaate) bir yücelik atfederek o yücelikten kendisine bir pay çıkarıyor.

Sorun şurada ki, bu yücelik düşüncesi, ancak başka kavimleri aşağı görme ve aşağılama, hatta yok sayma sayesinde inşa edilip kurulabiliyor.

Şunu bilmek gerekiyor: Necip, ahlâklı ve asil bir milletin sonraki kuşakları ahlâksız, aşağılık ve adi hale gelebilirler. Değişim yasası burada da geçerlidir.

İsrailoğulları bunun tipik örneğidir.

Her nesil ve her birey kendi asaletini ve ahlâkını kendisi inşa eder.

*

Evet, ceza amelin cinsinden gelir.

Bu topraklardaki (çağdaşlık ve uygarlık virüsüyle enfekte olmuş) Kemalist derin devlet aklı da (Kürtçe’yi yok etmeye çalıştığı için) ceza olarak (farkına varmadan veya farkında olsa bile çaresizce) kendi eliyle Türkçe’yi katletmeye, İngilizce’yi öne çıkarmaya koyuldu..

Kendisinden habersiz, körlemesine giden, deneme yanılma yoluyla mesafe katetmeye çalışan akılsızlıktan beter bir Kemalist derin devlet aklı Türkçe’nin canına okudu..

Niye şimdi Türkiye’de Boğaziçililer’e, ODTÜ’lülere seçilmiş (birinci sınıf) insan muamelesi yapılıyor? (Bu kurumların tutulmalarını ve giriş puanlarının yüksek olmasını, öğretimin İngilizce olması dışında ne sağlıyor?! Prof. Oktay Sinanoğlu bu zihniyetle mücadele için çok gayret sarfetti, fakat sesini duyuramadı.)

Bu dil politikası; kültürel sömürge haline gelme, kendi kendini sömürgeleştirme, aşağılık duygusuyla kendi kimliğinden ve dilinden utanç duyma, kendi diline örtülü savaş açma değilse nedir?

*

İmdi, Kürtçe ne kadar serbest olursa olsun Türkçe’ye zarar veremez..

Çünkü Türkiye’de yaşayıp da Kürtçe konuşan her Kürt, elinden geliyorsa mutlaka Türkçe’yi öğrenir ve kullanır..

Kürtçe, literatürü ve kütüphanesi Türkçe’den daha zengin bir dil değil ki Türk dilinin önünü kapatsın ya da onunla rekabet etsin..

 Osmanlı döneminde Kürtçe serbestti de ne oldu, Kürt alimler ve aydınlar “İlla da Kürtçe, sakın kimse Türkçe konuşmasın” mı dediler?!

Geçmişteki Kürtçe serbestisi Türkçe’ye ne zarar vermiştir?!

Bunu Arapça ve Farsça bile yapamadı, fakat ecdad böyle bir paranoya ve Firavun tipi uygulama içine girmediği için o diller vasıtasıyla Türkçe daha da zenginleşti.

Bugünün İngilizceciliği ise Türkçe’nin kökünü kazıyor, yok ediyor.

*

Konuya dönelim.

Devlet Arapça bir kelime olmakla birlikte, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında bugünkü anlamda kullanılmıyordu.

O dönemde Araplar devlet kurumunu ifade için “mülk”, devlet başkanları için de “melik” tabirini kullanıyorlardı.. (Hz. Ömer’e ait olan “Adalet mülkün temelidir” vecizesi “Adalet devletin / devlet egemenliğinin temelidir” anlamına gelmektedir.)

Yani Araplar için İran’ın kisrası, Bizans’ın kayzeri, Türkler’in hakanı/kağanı birer melikti.

Yine, o dönemde devlet için “saltanat”, devlet başkanları için “sultan” tabiri de kullanılmaktaydı.

İslam devleti belirli bir şahsın veya sülalenin hakimiyeti/egemenliği/saltanatı/melikliği demek olmadığı, İslam toplumunun (cemaatin), Şeriat’e ittiba şartı ve kaydıyla biat ederek (sözleşme yoluyla atama yaparak, “sözleşmeli/mukaveleli/kontratlı seçim”le) seçtiği bir halife tarafından yönetilen “cemaat/ümmet” devleti olduğu için, hadîs-i şerîflerde İslam devletini ifade için “mülk” ve/veya “saltanat” tabiri değil, daha kapsayıcı bir kavram olarak “cemaat” kelimesi kullanılmıştır.

Rasulullah s.a.s., İslam devleti için (kapsayıcı genel bir adlandırma olarak) “mülk” ve “saltanat” tabirlerini kullanmış değildir.

Nitekim, Ahmed bin Hanbel r. a.’in Müsned’inde yer alan bir hadîste “Peygamberlikten sonra “peygamberlik yolu üzere bir hilafet” (hilâfetün ‘alâ minhâci’n-Nübüvveti) geleceği, onu ısırıcı bir melikliğin (mülkün ‘âddün) izleyeceği, ardından zorba/diktatör/zorlayıcı/baskıcı bir melikliğin (mülkün cebriyyetün) ortaya çıkacağı, daha sonra da tekrar “peygamberlik yolu üzere bir hilafet” (hilâfetün ‘alâ minhâci’n-Nübüvveti) kurulacağı” bildiriliyor. (Bkz. https://dorar.net/h/R7HZBi1v)

Bir başka deyişle, Müslümanlar’a (ümmet-i Muhammed’e s.a.s.) ait bir devletten söz edilebilmesi için, onun illa da (dünyadaki diğer devletlerde olduğu gibi) “mülk” karakteri göstermesi, klasik devlet tipine uygunluk arzetmesi gerekmemektedir.

*

Müsned’de yer alan hadîs, Müslümanlar’ın siyasal organizasyonlarının (devletlerinin) nasıl kategorize edilmeleri ve tasnife tabi tutulmaları gerektiğini ortaya koymaktadır: Devlet ya nebevî hilafettir (peygamberlik yolu üzere hilafet), ya da mülk halini almıştır.

Burada mülk ile “babadan oğula geçen saltanat” kastedilmiyor.. Devlet başkanlığı makamı (günümüz cumhuriyetlerinde olduğu gibi) babadan oğula geçmiyor olsa bile, “peygamberlik yolu üzere hilafet” olmayan her rejim, mülk tipi devlet anlamına gelmektedir.

Ve “mülk tarzı devlet”in iki farklı modelinden söz ediliyor: Adûd (ısırıcı) olan, cebrî (zorba/baskıcı/zorlayıcı) olan.

Öyle anlaşılıyor ki, “adûd mülk” (devlet), zorba ve zorlayıcı/baskıcı olmasa da, ona çok yaklaştığınızda veya onun ilgi alanına girip dikkatini üzerinize çektiğinizde sizi “ısırabiliyor”, “nebevî hilafet”in aksine ondan emin olamıyorsunuz.

“Cebrî mülk”ün (zorba/zorlayıcı/baskıcı devletin) elinden ise uçan kaçan kurtulamıyor.

İslam ülkelerine Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in gelecekten haber veren bu hadîsi çerçevesinde baktığımızda, Emevî, Abbasî ve Osmanlı devletlerinin “ısırıcı mülk”e, son dönemde ortaya çıkan devletlerin (cumhuriyet veya krallık, farketmiyor) ise “zorba mülke/devlete” karşılık geldiğini söylemek mümkündür.

(Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran Selanikli Mustafa Atatürk ve ekibi, şapka giymemek gibi akla ziyan bir suçlama ile insanları asarak, “devrim” diye millete dayatmalarda bulunarak cebrîliğin/zorlayıcılığın hakkını eksiksiz biçimde vermiş durumdadır.)

*

Burada bir nokta üzerinde daha durmak gerekiyor.

Önceki yazılarımızda AK Parti’nin eski milletvekillerinden rekortmen dönergeç (Yeni Şafak gazetesi yazarı) Mehmet Metiner adlı siyaset fırsatçısının şu ifadelerini aktarmıştık:

Hilafetin “İslam devlet başkanlığı kurumu”, halifenin de “İslam devlet başkanı” biçiminde tanımlanması, modern zamanlara özgü bir tanımlamadır. Bence siyasetin şekillendirdiği bu modern Müslüman zihnin ürettiği kavramsallaştırma özünde sorunlu ve tartışmalıdır.

Tıpkı “İslam devleti” tanımlamasında olduğu gibi.

Peygamberimizin Medine’deki hayatını “devlet başkanlığı” gibi takdim eden modernist zihin, kaçınılmaz bir biçimde İslamcılığın totaliter bir siyasal tasavvura ve projeye dönüşmesine de öncülük etmiştir. (Ayrıntılar için bkz. Mehmet Metiner, Siyasi Erdemler Risalesi, Sahi Yayınevi)

Eski İslamcı” diye bilinen bu topaç, aktardığımız laflarıyla aslında güftesi ve bestesi “derin düzen”cilere ait bir “Kemalist uzun hava”yı seslendiriyor.

Bu kullanışlı fırıldağa (ve onu düdük olarak kullanan derinlere) göre, İslam tarihinde devlet Hz. Muaviye ile başlamış oluyor.. Ondan önce devlet yok..

Ne Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem devlet başkanı ne de raşid halifeler..

Devlet kurmayı başarmış olan kişi, Muaviye r. a… Müslümanlar’ı bir devlet çatısı altında toplamayı o akıl etmiş..

Tabiî bu, saçmalıktan başka birşey değil.

Raşid halifeler devlet başkanı değildiyse, (savaşta esir edilmiş) İranlılar Hz. Ömer’i niçin suikastle öldürdüler?. Kendi halindeki bir vatandaşla ne alıp veremedikleri vardı?!

Niçin fasık birileri Hz. Osman’ı adaletsizlikle suçlayıp öldürmüşlerdi?.. Devlet başkanı değildiyse adaletsizlikle nasıl suçlanabilmiş, niçin öldürülmüştü?

Devlet başkanı değildiyse Hz. Ali k. v. “Cemel ve Sıffîn Savaşları”nı niçin yapmıştı?!

Neydi, mafya lideri ya da terör örgütü elebaşısı mı?! Hz. Muaviye ile neyin kavgasını vermişti, ondan ne istiyordu?

Hayır, eşeklerden daha zeki olmak gibi inkâr edemeyeceğimiz bir meziyeti bulunan bu yazar müsveddesi ve milletvekili eskisi, eşeklerinkinden kesinlikle üstün olan zekâsını kendisini rezil kepaze etmek için kullanıyor değil.

Asıl maksadı, laikçi (siyasal dinsizlikçi) “derin” efendileri için İslam devleti idealine (ve son tahlilde İslam’a) münafıkça zarar vermeye çalışmaktan ibaret.

*

Huzeyfe r. a.’in pekçok hadîs kitabında yer alan sahih rivayetinde “Müslümanlar’ın bir cemaatinin bulunmadığı zamanda ağaç kökünü kemirmek zorunda kalınacak kadar zorluk çekilse bile bütün fırkalardan/gruplardan uzaklaşılmasının” tavsiye edilmesi, “cemaat”ten kastın İslam devleti olduğunu göstermektedir.

Önceki yazılarda tamamını aktardığımız söz konusu hadîsin son kısmında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Huzeyfe r. a.’in bir sorusuna karşı tavsiye/emir niteliğinde şunu söylüyor:

Telzemü cemâate’l-müslimîne ve imâmehüm.” (Müslümanların cemaatine ve imamına yapışırsın.)

Bu ifadeyi Mehmed Sofuoğlu şöyle çevirmiş:

İslam cemaatinden ve onların imamlarından (devlet başkanlarından) hiç ayrılmaz, onlara itaat edersin.”

Sofuoğlu’nun imam tabiri için devlet başkanı ifadesini kullanması isabetlidir. Doğal olarak bu durumda cemaat de “İslam devleti”ne karşılık gelmektedir. (Ancak Sofuoğlu, hadîste tekil olarak yer alan imam kelimesini imamlar haline getirerek hata yapmış.)

Rasulullah s.a.s.’in bu tavsiyesi üzerine Huzeyfe r. a. (Sofuoğlu’nun çevirisiyle) şunu soruyor:

“Onların cemaatleri bulunmaz ve başlarında bir devlet reisleri de yoksa?” (Fe in lem tekün lehüm cemâatün ve lâ imâmün?)

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, bu soruya şöyle cevap veriyor (yine Sofuoğlu’nun tercümesiyle):

“O takdirde bu fırkaların hepsinden ayrıl. Velev ki bu ayrılman bir ağaç kökünü ısırman suretiyle (meşakkatli) olsa bile. Artık sana ölüm erişinceye kadar sen bu ayrılık üzere bulun!”

(Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 47-48.)

Burada “fırka” kelimesi Arapça başka bir kelimenin karşılığı değil, hadîsin aslında bu kelime geçiyor.

*

Evet, bu hadîsin ortaya koyduğu gibi, cemaat, Şeriat’le yönetilen ve başında halife/imam bulunan “İslam devleti”dir, “ümmet-devlet”tir.

Laik (siyasal dinsiz) bir devletteki (laik / siyasal dinsiz yasalara tâbi) “örgütlü” müslüman topluluklara gelince, onlar cemaat değil, (ümmetin birlik ve beraberliğinin önündeki engel haline gelerek tefrikaya/parçalanmaya/bölünmeye hizmet eden) birer fırkadır. 

Kendilerini cemaat olarak adlandırmaları bir değer taşımaz.

Bu noktada şöyle bir soru akla gelebilir: Durum böyleyse salih, arif, alim ve müttekî olduklarını bildiğimiz Şah-ı Nakşbend, İmam-ı Rabbanî, Ahmed er-Rüfaî, Abdülkadir-i Geylanî, Halid-i Bağdadî, Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî, Abdülhakîm Arvasî gibi zatların liderlik ettikleri tarikatların/cemaatlerin durumu nedir? Onları da terk etmek mi gerekiyor? (Benzer bir soruyu mezhepler için de dillendirenler olabilir.)

Bu soruya cevap aranırken, söz konusu hadîste “cemaat” ve “fırka” kelimelerinin hangi bağlamda kullanılmış olduğuna dikkat etmek gerekiyor.

*

Meseleye bağlam esas alınarak bakıldığında, söz konusu fırkaların, ümmet arasında tefrikaya (bölünmeye) neden olan (Ki tefrika, fırkalaşma demektir), ve kendilerini (Müslümanlar’ın genel siyasal birliğini ifade eden) “cemaat”in alternatifi olarak gören, veya kendilerini (bunu hak etmedikleri halde, IŞİD/DAEŞ gibi) o dönemdeki “gerçek cemaat” olarak sunan, ve kendileri dışındaki Müslümanları (salt kendi gruplarına katılmıyorlar diye tekfir eden veya sapıklığa nisbet eden) örgütlenmeler olduğunun düşünülmesi gerekir.

Konuya bu zaviyeden bakıldığında (birer ekol/okul olarak kabul edilmeleri gereken) tarikatların (ve mezheplerin) fırka olarak nitelenemeyeceği ortaya çıkar.

Zaten esas itibariyle bir tarikata intisap, bir siyasal harekete katılma değil, bir müridin (irade sahibinin), nefsini tezkiye etmek (terbiye olunmak) üzere kâmil bir terbiyeciye öğrenci olmasıdır.

*

Nitekim İmam Gazalî, tarikat şeyhinin muallim/öğretmen hükmünde olduğunu söylemektedir:

“Şeyh, müridlerini ancak aralarında bulunmakla terbiye edebilir. O, bir mürebbi [eğitmen] ve muallim [öğretmen] gibidir, [dinî] hükmü de onun hükmüdür. Şeyhe de aynı ilmi yayan gibi riya ve benzeri afetler arız olabilir.”

(Gazâlî, İhyâu’ Ulûmi’d-dîn, C. 2, çev. A. Serdaroğlu, İstanbul: Bedir Y., s. 608.)

Yani tarikata intisap, bir fırkaya/kliğe/gruba katılma değil, bir mürşide öğrenci olmadan ibarettir..

Şunun gibi: Bir üniversitede bir öğretim üyesinden ders alan öğrencilerin, sırf aynı hocadan ders alıyorlar diye, “falan hocanın öğrencileri” adı altında bir cemaat/grup/topluluk teşkil ettikleri düşünülemez.

*

Ayrıca, İmam-ı Rabbanî’nin bir müridin birden fazla şeyhe intisabının caiz olduğunu söylediğini de belirtelim:

“Bu tarikat-ı aliyyede şeyhlik ve müridlik, tarikatı öğrenmek ve öğretmekledir; külahla ve şecere [icazet silsilesi] ile değil. Bu külah ve şecere ekseri meşayıhın tarikatında resmî bir hal almıştır. O kadar ki, onların son gelenleri, şeyhliği ve müridliği, külah ve şecereye inhisar ettirmiştir. Üstte anlatılan mana icabı olarak, şeyhin müteaddid [birden fazla] olmasına cevaz vermezler. …  Bu dahî, onların tam cehaletinden ve akıllarının noksanlığındandır. Yahut bilmezler ki, onların meşayihi talim şeyhine de, sohbet şeyhine de şeyh demişlerdir ve şeyhin müteaddid olmasına cevaz vermişlerdir. Hatta şöyle demişlerdir: Bir mürid, irşadının bir başka mahalde olacağı görüşüne varırsa, bir başka şeyh seçmesi caiz olur. İsterse, birinci şeyhi hayatta olsun. Onun bu durumu inkâr edilemez. Hace Bahaeddin Nakşibend, Buhara ulemasından bu hususta sağlam fetva almıştır.”

(Mektûbât-ı Rabbânî, C. 1, çev. A. Akçiçek, İstanbul: Merve Yay., t.y., s. 484.)

Müridlerinin başka bir şeyhe de (söz konusu şeyhin sahte, cahil veya saptırıcı/dâll bir şeyh olması gibi gerekçeler söz konusu olmaksızın) intisabından rahatsız olan şeyhlerin, kendi şahıslarını merkeze koyarak fırka üretmiş olacakları açıktır.

İmam-ı Rabbanî k. s.’nun ifade ettiği şekilde farklı şeyhlerden de istifade etmenin mümkün olduğu bir tasavvufî yapılanma ve tarikat örgütlenmesinde, şeyh-mürid ilişkisi fırkalaşma boyutuna ulaşmaz.

Kısacası, tarikat bağı (ortaya çıkış nedeni, varoluş hikmeti bakımından) şeyh ile mürid arasındaki dikey bir ilişkidir (“nisbet”tir), bir şeyhe intisap edenler arasındaki yatay bir ilişki ve örgütlenme değildir.. Bir öğrencinin öğrenci oluş nedeninin “bir öğrenci topluluğunun üyesi olma”yla alâkasının bulunmayışı gibi.

Dolayısıyla tarikatlar, aslî fonksiyonlarına bağlı kaldıkları sürece (terk edilmeleri gereken) birer fırka olarak değerlendirilemezler.

*

Ancak, fırka halini almaları mümkündür.

Nitekim bugün Türkiye’de birçok “tarikat-cemaat”, fırka halini almış durumda.

(Bu arada şunu da belirtelim: Türkiye’de siyasal partiler, Osmanlı’da ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında “fırka” olarak adlandırılıyorlardı. Mesela Cumhuriyet Halk Partisi, Halk Fırkası adıyla kurulmuştur.)

Türkiye’de tarikat-cemaatlerin fırkalaşma eğilimi göstermekte olduklarını, birçoğunun partileşmiş olması da göstermektedir.

En tipik örnek, sıkı Kemalist Haydar Baş belasının BTP’si..

Bir başka örnek, Prof. Mahmud Esad Coşan Hoca’nın “varis”i (oğlu) olması hasebiyle kendisini İskenderpaşa Cemaati’nin “doğal lider”i ilan eden Muharrem Nurettin’in kurduğu Sağduyu Partisi.. (Sağduyu Partisi’nin söylemleri Kemalizm’le örtüşüyorsa da Kemalist olduklarını ilan etmediler, fakat Muharrem Nurettin “boz kurtçuluk” yaparak “Selaikli ile rehberimiz aynı” mesajını dolaylı yoldan vermekten geri kalmadı.)

Parti kurmayan tarikat ve cemaatlerden bazıları da kimi partilerin kuyruğuna takılarak fırkalaşma eğilimi göstermiş durumdalar.. Tipik örnek Nurcular’ın Demirelci Yeni Asya kolu..

Böylesi (başlangıcı itibariyle ilim talimi veya tasavvufî terbiye faaliyeti durumundaki) örgütlenmiş grupların bazılarının fırka haline geldiklerini gösteren bir başka husus, kendilerinden ayrılanları (“cemaatten ayrılınmaması”nı emreden hadîslere yanlış mana vererek ve istismar ederek) cemaatten ayrılmakla ve dolayısıyla “cahiliye ölümü”nü hak etmekle suçlamalarıdır. 

*

Burada şunu da belirtmek gerekiyor: Milli Görüş hareketinin Refah Partisi de, lideri Prof. Erbakan’ın kendilerine katılmayanları “patates dini”nden sayması itibariyle terk olunması gereken “dört dörtlük bir fırka” halini almıştı.

Erbakan’ın merkeze “ilke”leri koyması gerekirken liderliğini yaptığı “hareket”i koyması ciddi bir sapmaydı.

Böyle konuşmak yerine “Şeriat-i Garrâ’yı (aydınlık/parlak Şeriat’i), Şer’-i Şerîf’i (şerefli/onurlu Şeriat’i) kabul etmedikleri, istemedikleri halde müslüman olduklarını söyleyen, kendilerini müslüman zannedenler olsa olsa patates dininden olabilirler” deseydi, ona itiraz etmemiz gerekmezdi.

Erbakan’ın (Allah taksiratını affetsin) asıl anlamadığı ise şuydu:

Kendisi Rasulullah s.a.s. tarafından “Müslümanlar’ın lideri” olarak yerine bırakılmış bir kişi olmadığı, ve de partisi (fırkası), Türkiye Cumhuriyeti’nin laik (siyasal dinsiz)  yasalarına göre kurulup İslam’ını (İslamcılığını/Şeriatçılığını) açıkça deklare edemeyen (“hukukuna malik” olmaktan uzak, yani bir tür köle) bir oluşum olduğu için, “kendisinin hareketi içinde yer alma”yı müslüman olmayla özdeşleştirmeye hakkı yoktu.

Laik (siyasal dinsiz) yasalara tâbisin, “kuş dili” konuşup “milli görüş, adil düzen” filan diye lastik gibi sündürülebilen, patlıcan gibi ne niyete yersen o olan kavramlar kullanıyorsun, sonra da kendin sanki Hz. Ebubekir r. a. gibi “ümmetin başındaki (İslam’dan asla taviz vermeyen) bir halife” imişsin gibi başkalarının müslümanlığı hakkında karar veriyorsun, bu, olmaz. Olamaz.

Şayet Erbakan küresel İslam devletinin başındaki halife (ümmetin devlet başkanı) olsaydı, kendisine tabi olmayanlar için “Cahiliye ölümü ile ölecekler” diyebilirdi.

Fakat bu durumda onlardaki “cahillik”, Erbakan’ın fırkasına/partisine katılmamaktan değil, “İslam cemaati”ni terk etmelerinden, İslam devletinden kopmalarından kaynaklanıyor olurdu.

*

Burada şu hususu da belirtmek gerekiyor:

İslam ülkelerindeki (Gazi Muhammed - Şeyh Şamil, Ömer Muhtar, Emir Abdülkadir, Afganistan’daki Molla Ömer liderliğindeki Taliban hareketi gibi) kâfir (küfür) işgaline direnen cihat hareketleri, mevzubahis hadîste konu edinilen “fırka”lar arasında düşünülemezler.

Bu hareketler eğer İslam devletinin kurulmasını ve İslam kanunlarının (Şeriat’in) uygulanmasını önemsemeselerdi ve de kâfir işgali altında (işgalcilerle işbirliği ve uzlaşma içine girerek) varlıklarını sürdürmeyi hedefleselerdi, işte o zaman “ayrılınması gereken fırka” halini almış olurlardı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş süreci bu açıdan ilginç özellikler taşıyor. Millî Mücadele (Erzurum ve Sivas Kongrelerinde ve TBMM’nin açılış beyannamesinde ilan edilen “Hilafet makamını kurtarma, İslam’ı savunma” gayeleri çerçevesinde) bir cihat hareketi olarak ortaya çıkmışken (veya öyle görünürken), sonraki süreçte gerçekleştirilen Kemalist/Atatürkçü devrimlerle farklı bir mahiyet kazandı.

Böylece Millî Mücadele dediğimiz hareketin (Asr-ı Saadet’teki ayette “mescid-i dırar” diye adlandırılan “sahte mescid” gibi) sahte bir “cihat” hareketi olduğu, gerçekte onun “anti-cihat” mahiyeti taşıdığı (İkinci Adam İsmet İnönü’nün açıkladığı gibi) “İngiliz destekli” Osmanlı karşıtı bir hareket olduğu ortaya çıktı.

Merhum Şeyh Said işte buna isyan etti. Bunu kabullenemedi.

*

Evet, günümüzde Türkiye, Mısır ve Pakistan gibi ülkelerde cemaat diye adlandırılan dindar toplulukların birçoğu gerçekte birer fırkadır.

Onların kendilerini cemaat olarak adlandırmaları kafa karışıklığına yol açmakta, “gerçek cemaat”in (İslam devletinin) öneminin anlaşılmasına engel olmaktadır.

Böylece, bu fırkalar, İslam devleti idealinin önündeki engellerden biri haline gelmektedirler.

Aynı şekilde, günümüzün İslam ülkesi diye bildiğimiz (ümmetin geneline değil de belirli milletlere/kavimlere/ırklara ait) “ulus-devlet”leri de birer fırkadır.

Müslümanın bunlardan en azından kalbiyle ayrılması, onlarla arasına mesafe koyması gerekmektedir.

(Türkiye gibi ülkelerde tarikat-cemaatlerin bir kısmının fırkalaşmasının nedeni de dünyevî menfaat hesaplarına dayanan “derin” ilişki ve bağlarla bu fırka durumundaki “ulus-devlet”lerin güdümüne girmiş olmalarıdır.

Bu “ulus-devlet”ler kendilerindeki “fırka”lık hastalığını söz konusu cemaatlere “derin” yöntemlerle “bulaştırmaktadırlar”..

İstikametten sapmış olan bu tarikat-cemaatler Abdülhalık Gücdüvanî k. s.’nun tabiriyle “din yolunun haramileri” haline gelmektedirler.)

*

Hülasa, (bütün fırkaları terki gerektirecek şekilde) cemaatin bulunmaması, başında Müslümanlar’ın halifesi olan, bütün Müslümanlar’ın sığınağı ve hamisi (koruyucusu) rolünü üstlenen, tüm ümmeti temsil eden bir İslam devletinin yokluğu anlamına gelmektedir.

Cemaatin olmaması bu demektir.

(Osmanlı Devleti, kendisini tüm dünya Müslümanlarının sığınağı ve hamisi olarak görüyordu, kendisini bütün Müslümanlar’dan, hatta İspanya zulmünden kurtarılan Yahudiler örneğinde olduğu gibi bütün mazlum insanlardan sorumlu hissediyordu.

Bugün eğer Osmanlı gibi bir İslam devleti mevcut olsaydı, Gazze’de yaşananlar yaşanır mıydı?!

Gazze halkı bu kadar sahipsiz kalır mıydı?!

Osmanlı yıkılınca, onu yıkan Selanikli Mustafa Atatürk, İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı konuşmada, Portekiz zulmü altındaki Hindistan Müslümanları’na yardım eden Kanunî Sultan Süleyman hakkında cahilce saygısız laflar edebilmiş, hakaret ve iftiralarda bulunabilmiştir.

Rahatsız olduğu şeye bakın!

Şapka için adam astıran bir “dinsizlik ve namussuzluk” meddahı ve reklamcısı “İngiliz destekli” şahıstan başka ne beklenebilir!)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."