faruk özerengin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
faruk özerengin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

PAŞAMA DİZBAĞI NİŞANI DA NE GÜZEL YARAŞIR!

 






KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR - 8



Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajda (Kâzım Karabekir'in damadı) Prof. Dr. Faruk Özergin'e soru niyetine söylenen bir söz şöyle:

Hocam, bir kitapta okumuştum ve bir arkadaş da dedesinden nakletmişti. İnönü Muharebelerinde komutan olan İsmet Paşa'yı, bizzat tavuk kümesinden çıkarmışlar. 
(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 163.)

Prof. Özergin buna karşılık şöyle diyor:

[Sakarya Savaşı'ndan önceki, İsmet İnönü'nün komuta ettiği] Eskişehir bozgununu bir aralık TV'de Celal Bayar ağzında geveledi ama söyleyemedi. Eskişehir Muharebesi'nde, İsmet Paşa'nın orduyu son derece yanlış mevzilendirmesi yüzünden tam bir strateji hatası olarak ordu bozulmuştur. Dediğin gibi, tavuk kümesine kaçmıştır, sinmiştir. Ondan sonra [Ankara'dan gelişmeleri takip eden] M. Kemal onu çadır hapsine atmıştır. Ve çadır hapsinde, bunu kurşuna dizdirmek için Divan-ı Harb'e vermeye [askerî mahkemede yargılatmaya] karar vermiştir. Fevzi [Çakmak] Paşa büyük ısrar ve rica ile M. Kemal'i bundan vazgeçirmiştir. 

Bunu nerden biliyorum? Bunu bana Fethi Doğançay anlattı. Fethi Doğançay, Atatürk'ün manevî kızı Ülkü'nün kocasıydı, sonra ayrıldı. Benim çok samimi arkadaşımdı. 

Mareşal [Fevzi Çakmak] tekaüt (emekli) olunca --İsmet Paşa zamanında tekaüt oldu-- İsmet Paşa'ya çok gücendi. ... (s. 163-4)

... Paşa [Mareşal Fevzi Çakmak] prostat ameliyatı oldu. Ülkü ile Fethi Doğançay da geçmiş olsun ziyaretine gittiler ve orada Mareşal çok üzgün ve aynen bunu anlatmış ve bunu da Doğançay anlattı, tamamen nakletmiştir. Yalan söylemesine de bir sebep yok. Mareşal demiş ki: "Ben bu İsmet'i ölümden kurtardım. M. Kemal bunu çadır hapsine sokup da, 'Ben bu adamı Divan-ı Harb'e verip kurşuna dizdireceğim' diye basbas bağırırken M. Kemal'e ben bin rica minnetle bu fikrini değiştirdim. Bu İsmet benim çizmelerimi öptü" demiş aynen.... (s. 166-7) 

*

Röportajın devamında İstiklal Mahkemeleri konusuna da değiniliyor.

Bir soru, "Nerede isyan olduysa mahkeme oraya taşındı galiba?" şeklinde. (s. 164)

Cevap şöyle: 

Bu İstiklal Mahkemesi'ne esasında hukukçu ve hakim değil, doğrudan doğruya Meclis'in mebuslarından [milletvekillerinden] oluşan [üç kişilik] bir grup gönderildi [onlar hakim yapıldılar]. Dolayısıyla bu İstiklal Mahkemesi bir yere gider, o üç kişilik heyet devlet yetkisine, sonsuz yetkiye sahipti, istediğini tevkif eder [tutuklar], istediğini alır, istediğine para öder. Böyleydi. Bunlar Bolu, Düzce isyanlarının bastırılmasında rol oynadılar. ... getirir getirir asıverirlerdi ve çok adam asarlardı. 

Zafer kazanıldı, bitti, İstiklal Mahkemesi kaldırılmadı, durdu. Takrir-i Sükun Kanunu [Sessizlik ve Hareketsizliğin Yerleştirilmesi Yasası] çıkartılarak, sulhten [barıştan] sonra da [hukuksuz, hukukçusuz, sonsuz yetkili] İstiklal Mahkemeleri'nin faaliyet görmesi yetkisi verildi. ...

Bu kanunlardan yararlanarak muhalifleri ortadan kaldırmaya kalktılar. (s. 164-5)

*

Röportajda yer alan bir başka soru şöyle:

Hocam, düşmanların bizi fikrî yönden zayıflatacağını, yok edeceğini Kazım Karabekir Paşa söylüyor. Kadir Mısıroğlu, Sarıklı Mücahidler isimli kitabında bunu belirtmişti. İstiklal Harbi'nin hem Osmanlı Sarayı'nda, hem Anadolu'daki hareketin dış güçlerin (İngiliz) yönettiği hususunda görüşleri var. Bu konuda bilgi rica etsek? (s. 170)

Sorunun ikinci ve üçüncü cümlesinde şu denilmek isteniyor: "İstiklal Harbi sırasında hem Osmanlı Sarayı'nın, hem de Anadolu'daki (Ankara'daki) hareketin politikasını perde arkasından İngilizler belirliyordu."

İngilizler'in, Osmanlı Sarayı'nı Ankara'ya karşı harekete geçmeye zorlayarak resmen "hain" pozisyonuna düşürdüğünü biliyoruz. 

İşin Ankara ayağına gelince, sadece Kadir Mısıroğlu'na göre değil, o günleri yaşamış "Atatürk muhalifleri"ne göre de (Mesela Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi), çok güvendiği yaveri Mustafa Kemal'i Anadolu genel valiliği anlamına gelen olağanüstü yetkilerle Anadolu'ya gönderen Padişah Vahideddin, onunla İngilizler'e oyun oynamak istemiş, fakat İngilizler Mustafa Kemal'le Vahideddin'i oyuna getirmişlerdi.

Röportajdaki soruya dönersek, Prof Özergin şöyle diyor:

O kadar çok söyleyecek şey var ki... Kadir Mısıroğlu Sebil gazetesinde yazdı. Tek o yazdı, üstü kapalı şekilde. İsmet Paşa soruyor, M. Kemal Paşa'ya: "Paşam" diyor, "İngilizler size 'Dizbağı Nişanı' vermiş. (Dizbağı Nişanı İngilizler'in en yüksek nişanıdır, kimseye vermezler.) Bu nasıl oldu, benim haberim yok" diyor. O da geçiştiriyor. M. Kemal Paşa diyor ki: "İngilizler beni sever de onun için" diyor.

Ben bir de tarihçilerden, Mütareke [Mondros Ateşkesi] zamanı, o bir seneye yakın kısa bir süre içinde, İstanbul'da, ilerde söz sahibi olacak kimselerin faaliyetlerini tam olarak meydana çıkartmalarını arzu ederim. Tam belgeleriyle.. Bunda görülür ki M. Kemal Paşa [Mütareke zamanı İstanbul'da] "Beni kim tutarsa, onun taraftarıyım" şeklinde çalışmıştır. 

Bir taraftan Saray'da zaten yaverdi, Saray'da yükselme gayretleri içindeydi, bir taraftan Hükümet'i devirip [yeni bir hükümet kurmak için] Meclis'e [Meclis-i Mebusan'a] girip çıkmıştır. Hatta onun için Anadolu'ya gönderdiler, Hükümet'i devirme gayretleri içindeydi. (s. 170)

Bunlar Atatürk'ün kendi beyanlarıyla ve arkadaşlarının ifadeleriyle de sabit. Mustafa Kemal'in olağanüstü yetkilerle Anadolu'ya gönderilmesi sırasında Hükümet, Padişah Vahideddin'in bu yöndeki talimatlarına itiraz etmedi, çünkü başlarından bir belayı def etmiş olacaklarını düşünüyorlardı. 

Prof. Özgergin sözlerini şöyle sürdürüyor:

[Atatürk] bir taraftan İngilizler'le sıkı ilişkiler içindeydi, bir taraftan İtalyanlar'la sıkı temastaydı, herkesle sıkı temastaydı. (s. 170)

O kadar sıkı temastaydı ki, İngiliz Gizli Servisi'nin (İstihbarat Teşkilatı'nın) İstanbul şefi Rahip Frew ile yalnız olarak başbaşa (Nutuk'taki ifadesine göre) "bir iki" defa görüşmüştü. (Tabiî Nutuk'ta onun bir ajan olduğunu söylemiyor. Maceraperest önemsiz bir adam olarak geçiştiriyor. Bu maceracı tiple niçin görüşmüştü, maceralarını mı dinliyordu, yoksa din dersi mi alıyordu, ayrıntıya girmediği için bilmiyoruz.)

*

Prof. Özergin'i dinlemeye devam edeceğiz inşaallah.


SEN KAÇMAK İSTESEN DE, ALLAH AZZE VE CELLE BİTTİ DEMEDEN BİTMEZ

 



KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR - 7



Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajda (Kâzım Karabekir'in damadı) Prof. Dr. Faruk Özergin sözlerini şöyle sürdürüyor:

... Sakarya Harbi'nde M. Kemal Paşa, [attan düşüp] kaburgasından yaralandı diye, İsmet Paşa ve Fevzi Paşa müşterek takrir [ortak önerge] verir [yaralanıp gazi oldu diye] üç rütbe birden atlatıp müşir/mareşal yaptılar. Gazi unvanı verdiler.

Tarihimizde yok, üç rütbe atlayan general.

Sakarya Harbi de ayrı hikaye. 22 gün 22 gece vuruştuktan sonra, bitkin hale düşüyorlar. M. Kemal Paşa geri çekilme emrini veriyor. Fevzi Paşa diyor ki: "Sabahı bekleyelim, ortalık çok karışık, durumu bir görelim" diyor. Sabahleyin şafak sökerken haber geliyor "Yunan ordusu geri çekiliyor" diye. Yunan ordusu kendiliğinden geri çekilince bizimkisi Sakarya zaferi oluyor. 

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 162-3.)

Yunan ordusu lojistik sorunları yaşıyordu ve salgın ishal başgöstermişti. General İshal haklarından gelmişti.

Tarihte bu tür kazara kazanılmış zaferler çok.. Kimi zaman cepheyi bırakıp kaçmaya karar vermiş olan ordular, düşmanları onlardan erken davrandıkları için zafer kazanmışlardır.

Hatta bazen, böylesi kolay zafer kazanan ordular, "Galiba bizi tuzağa çekmek için yalandan geri çekiliyorlar" diye tereddüte düşüp beklemişlerdir. (Mesela Anadolu Selçuklu Devleti ordusu, Kösedağ'da, kendilerinden daha küçük olan Moğol ordusu karşısında savaş meydanını bırakıp kaçmış, Moğollar bunu savaş taktiği zannederek uzun süre yerlerinde beklemişlerdir.)

*

Atatürk'ün kaçma konusunda özel bir yeteneği olduğu ya da hayli deneyimi bulunduğu söylenebilir. Çünkü, Birinci Dünya Savaşı'nda Filistin cephesinde de İngilizler karşısında böyle muhteşem bir kaçışa imza atmış durumdaydı. 

Ancak, Atatürk'ü anlatan tarih kitaplarımız bu büyük askerlik hizmetini nedense es geçiyorlar. 

Sakarya Savaşı'nda cepheye de zaten TBMM'nin ısrarı üzerine zorla gitmişti. 

Nasıl İstanbul'dan Anadolu'ya geçerken olağanüstü yetkiler alıp öyle gitmişse, Anadolu genel valiliği anlamına gelen yetkileri cebine koymuşsa, Van'dan Ankara'ya kadar hem askerî birliklere hem de mülkî makamlara (valilik ve kaymakamlıklara) hükmetme yetkisini almışsa, Sakarya'ya giderken de TBMM'nin bütün yetkilerini uhdesine almıştı.

Yani TBMM işlevsiz ve yetkisiz hale gelmişti. Bütün yetki Mustafa Kemal'deydi. (Ki bunu Falih Rıfkı Atay diktatörlük olarak nitelendiriyor.)

Vatanı kurtarmak için Samsun'a çıkmış olan adam, "Cepheye gitmek bir asker olarak benim vatan borcum, mevzubahis olan vatansa benim yetkilerim teferruattır" dememiş, "Şu şu şu yetkileri vermezseniz cepheye gitmem, mevzubahis olan bensem TBMM de, millet iradesi de, millet egemenliği de, vatan da teferruattır" demek olan bir tavır sergilemişti.

Zaten o sırada asıl istediği, Kayseri'ye çekilmekti. Çünkü Yunan Eskişehir'de ordumuzu mağlup etmiş, Ankara'ya yaklaşmıştı. Bu kahraman da Kayseri'ye çekilme kararı almış, fakat TBMM'nin karşı koyması üzerine Sakarya Savaşı için tedbir almak zorunda kalmıştı.

Anlaşılıyor ki savaş sırasında da aklı fikri geri çekilmedeydi. (Ki bunu Halide Edip Adıvar da Türk'ün Ateşle İmtihanı adlı hatıratında söylüyor.)

Atatürk şanslı adamdı vesselam..

Asıl şansı da bu millet.. Hangi millet ölen bir devlet başkanı için Anıtkabir büyüklüğünde mezar yaptırmıştır? (Firavunların piramitlerini saymıyoruz.)

*

Prof. Özergin'in sözlerini aktarmaya devam edeceğiz inşallah.


HEYKEL VE PUTLARI KORUMA KANUNU

 






KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR - 6



Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajda (Kâzım Karabekir'in damadı) Prof. Dr. Faruk Özergin'e yöneltiler sorulardan biri şöyle:

Hocam, hilafetin ilgası meselesinde Kazım Karabekir Paşa'nın tavrı ne olmuştu? Açıklayabilir misiniz?

Cevap şöyle:

Durun size Kazım Karabekir Paşa'nın tavrını okuyayım. ... aynen el yazısından daktilo edilmiştir ...:

"... Teceddüd (yenilenme) hareketlerine muhtaç olduğumuzu ve bunu yüksek mütehassıslar (uzmanlar) meclisine dayanarak ve halk (millet) meclisi kontrolünde olarak, planlı bir surette yapmak hususundaki teklifimde uzaktan yazı ile Mustafa Kemal ile anlaşıyoruz. O bunu, bu teklifimi beğenmiş görünmüyor, fakat itiraz da etmiyordu. Bursa'da Fevzi ve İsmet Paşa'ların da fikrini alacaktı. Ben mütalaamı bu arkadaşlara da söyledim. Onlar da ayrıca M. Kemal ile görüştüler. Ortaya da bir formül çıktı: Mustafa Kemal Paşa'yı en küçük bir şehzadeye hilafet ve saltanat naibi yapmak, aynı zamanda da diktatör yapmak. Naibliği İsmet, diktatörlüğü de bana Fevzi Paşa söyledi. Ben de iç ve dış mahzurlarını uzun uzadıya ispat ettim. Ve bir şehzadeye naipliğin, hilafet ve saltanat makamına çıkmak için bir basamak olacağını, ... milletimizin vasiye muhtaç olmadığını izahla bu gibi geri fikirlere ordu kumandanı sıfatıyla zahir olmamaklığım (arka çıkmamaklığım) lüzumunu ileri sürdüm."

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 161.)

Yani Osmanlı hanedanından iki üç yaşında bir çocuk Sultan Vahideddin'in yerine atanacak, Atatürk de onun adına ülkeyi yönetecek. Fakat diktatör konumunda olacak, lafının üstüne söz söylenmeyecek.

Demek ki İsmet İnönü ile Fevzi Çakmak'ın aklında cumhuriyet yoktu. Osmanlı'nın, mevcut devletin devam edeceğini düşünüyorlardı.

Fakat, fiilen ipleri eline almış olan Mustafa Kemal'in de ödüllendirilmesi gerektiğine inanıyorlardı.

İnönü, "Hanedanın yaşlılarını kenara atalım, bir bebeği ya da çocuğu padişah yapalım, Mustafa Kemal onun adına padişahmış gibi ülkeyi yönetsin" diyor.

Fevzi Çakmak ise, "Yetmez" karşılığını veriyor, "aynı zamanda diktatör konumunda olsun, kimseye hesap vermesin" diye konuşuyor.

*

Aslında mesele şu: Millî Mücadele'yi ilk başlatan isimler belli.. Kazım Karabekir, Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy, Cemal Mersinli, Cafer Tayyar gibi paşalar.. Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü harekete sonradan bin bir naz ve niyaz ile katılmışlar. Katılmak zorunda kalmışlar.

Başından beri Millî Mücadele'nin içinde yer alanlar, Mustafa Kemal'i o kadar da önemsemiyorlar. Çünkü Mustafa Kemal'inkinden de büyük fedakârlık yapmış durumdalar. Atatürk vatanı savunmaya Osmanlı Hükümeti'nden uzun pazarlıklarla Anadolu genel valiliği anlamına gelen yetkileri alarak gelmiş, bunlar ise fedakârlıkta bulunarak, avantaj değil dezavantajlarla gelmişler. 

O sırada Fevzi Çakmak ile İsmet İnönü (Ki ikisi de İstanbul'da askerî bürokrasinin tepesindedir) rahatlarını bozup Anadolu'ya geçmeyi kabul etmemektedir. Sonradan hadiseler onları sürükler.

Meselenin düğüm noktası da işte tam burası.. 

Bu ikisi, "Mevzubahis olan vatansa makam ve mevkilerimiz, İstanbul'daki rahatımız teferruattır" diyemedikleri, Mustafa Kemal'i adam yerine koymamış oldukları için, diğer komutanların aksine ona karşı boyunları eğridir. Suçluluk psikolojisi içinde kendilerini Atatürk'e beğendirme çabası içindedirler. 

Ve Atatürk de bunu gayet iyi kullanır.

İşin bir başka ilginç tarafı da şu: Bir gizli gündem harikası ve takiyye kralı olan Atatürk, Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit adlı yağdanlıklarına daha Erzurum Kongresi sırasında niyetinin Osmanlı Devleti'ni yıkmak ve cumhuriyet ilan ederek millete ilerici kutsal şapkayı giydirmek olduğunu açıklamışken, İsmet ile Fevzi'ye, "İleride bunları yapacağım" dememiştir.

O yüzden onlar, kendilerini darı ambarında zanneden aç tavuklar gibi gelecek hayalleri kurmakta, Mustafa Kemal'a saltanat naibliği ve diktatörlük bağışlamaktadırlar. Halbuki Atatürk'ün kafasındaki formül "saltanat naibliği ve diktatörlük" değil, "cumhurbaşkanlığı ve diktatörlük"tür.

 Prof. Özergin'e yöneltilen bir sonraki soru şöyle:

Fevzi Paşa mı onun diktatör olmasını teklif etmiş?

Cevap:

Tabii. Şimdi aslında Fevzi Paşa hakkında bilgiler de çok az. ... memleket istila olmuş, İstanbul'a İngilizler gelmiş, almışlar. Bir avuç adam çıkıyor, bunlar en başta Ali Fuat, Kazım Karabekir, Ali İhsan (Sabis) ve Cafer Tayyar (Paşalar).. Onlar istiklal harbi taraftarı. Mustafa Kemal bile istiklal harbi taraftarı değil.  O İstanbul'da Harbiye nazırı (Milli Savunma bakanı) olup, siyasetten durumu kurtarma taraftarı. Albay İsmet hiç Anadolu'ya gitme taraftarı değil. "Bu iş bitmiştir" diyor. Fevzi Paşa Anadolu harekâtının tamamen aleyhinde ve İstanbul'da Harbiye nazırı iken Anadolu harekâtına karşı "Sergerdeler, bunlara uymayın!" diye telgrafları var. Daha sonra Sivas toplantısında (kongresinde) Mustafa Kemal Paşa'yı kandırıp geriye götürmek ve Sivas'taki kumandanlar toplantısında bu hareketi önlemek için Heyet-i Nasıha (nasihat kurulu) olarak gelmesi var. Mustafa Kemal Paşa aleyhine son derece ağır raporları var. İstanbul'a dönmüştür, gelmemiştir. Ve 1920'de TBMM toplandıktan sonra 27 Nisan'da gelmiştir. (s. 161-2)

Fevzi Çakmak, Atatürk'ü tutup İstanbul'a götürmek için geldiğinde Kâzım Karabekir'e, "Sen bilmiyorsun, bu adam berbat bir adam, senden başka da destekçisi yok, desteğini çek de bunu götürelim" demiş, Karabekir'i ikna edememiştir.

Daha Erzurum'dalarken Karabekir'e  İstanbul Hükümeti tarafından telgrafla "Mustafa Kemal'in yetkilerini sana devrediyoruz, onu İstanbul'a yolla" denildiğinde de sözünden dönmeme ve arkadaşını satmama adına bunu kabul etmemiş bulunuyordu.

*

Mustafa Kemal Atatürk, sonraki yıllarda kendi özgün ve ilginç karakterinin bir tezahürü olarak Karabekir'e gereken teşekkürü fazlasıyla yapmıştır. Murat Belge 8 Ekim 2022 tarihli "Atatürk ve demokrasi" başlıklı yazısında Mahmut Goloğlu'nun Devrimler ve Tepkileri (s. 204) adlı kitabından İzmir Suikasti davasıyla ilgili şu bilgileri aktarmış bulunuyor:

...Mustafa Kemal Paşa, Kazım Karabekir Paşa'nın [mahkemede söylenmiş] bu sözlerini duyunca çok sıkıldı ve böyle bir konuşmaya müsaade ettikleri için de İstiklal Mahkemesi'ne kızdı... İstiklal Mahkemesi Çeşme'ye getirildi. Mustafa Kemal Paşa onları balo salonunun yanındaki bir odaya aldı ve çok şiddetli bir şekilde azarladı. Mahkeme Kurulunun artık baloda duracak hali kalmadı. Mustafa Kemal Paşanın önünden geçip gitmeye de cesaret edemedi. Pencereden atlamak suretiyle ancak dışarıya çıkabildiler ve kimseye görünmeden İzmir'e gittiler.

Mantığa bakın, adam idamla yargılanıyor, can pazarı, ve savunma yapmasına izin verilmemeliymiş.. 

"Adalet mülkün temelidir" diyen Hz. Ömer gibi konuşmak kolay da, sadece bir gün bile onun gibi yaşayabilmek zor. (Atatürk'ün düşmanın elinden savaşla kurtardığı topraklar Ege ile sınırlı. İstanbul ile Trakya İngiltere'ye verilen başka tavizler karşılığında alındı. Hz. Ömer'e gelince, onun döneminde İslam orduları zamanın süper gücü İran devletini yıkıp topraklarına sahip oldular. Aynı şekilde Bizans'ın elinden de Suriye, Mısır ve Güneydoğu Anadolu alındı.  İslam Devleti, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile Hz. Ebubekir döneminde çok fakirdi, Hz. Ömer döneminde ganimetlerle zenginleşti. Bununla birlikte Hz. Ömer miras olarak ne çiftlikler, ne de banka hisseleri bıraktı. Kişisel borcunu, fakirliğini, ve yamalı cübbesini miras bıraktı.)

Atatürk, Karabekir'e karşı başlattığı bu teşekkür harekâtına öldüğü Kasım 1938'e kadar kesintisiz biçimde devam etti. 

Biz Prof. Özergin'in cevabına dönelim:

... Olaylar budur. M. Kemal Paşa yanına ikiyi aldı: Biri Fevzi Paşa, diğeri İsmet Paşa. Birini Genelkurmay Başkanı, diğerini Harbiye Nazırı, daha sonra cephe kumandanı.. Çünkü ikisinin de M. Kemal Paşa'ya karşı boynu bükük. Her emrine başüstüne diyecektir. Ama Ali Fuat, Kazım Karabekirler, işi ilk başlatanlar, onların boynu bükük değil ki. Onlar direniyorlar, karşı duruyorlar. Ama onun boynu bükük. Her dediğine peki dediler. (Dilipak, s. 162)

Ve memlekete bir diktatörlük depremi hediye ettiler.

Hâlâ da diktatörlüğün artçı şoklarından kurtulamıyoruz. 

Nitekim bu minvalde bir Atatürk'ü Koruma Kanunu icat edildi, uygulamada işlevi Atatürk heykellerini koruma kanunu.. 

Adam çıkıp "Ya hu kardeşim, ben müslümanım, siz değil Atatürk'ün, Allahu Teala'nın son peygamberi Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemin aslına uygun heykelini yapsanız ben ona bile karşıyım, bir müslüman olarak yıkılmasını isterim, bunun Atatürk'e karşı olmakla bir ilgisi yok, ben inancım gereği ilke olarak heykellere tazime karşıyım" dese bile hükmü yok.

Sonra da Soner Yalçın gibi kimlerin borazanlığını yaptığı malum adamlar "Atatürk'ün Sünnî Devleti"nden söz ediyorlar.

Bu heykeller Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin mi sünneti, yoksa Nemrut ve Firavunların mı?

Sen hangi sünnetten, kimin sünnetinden söz ediyorsun?

Türkiye'de Atatürk'ü koruma kanunu, heykel ve putları koruma kanunu haline gelmiştir. İşlevi budur.

Nemrutların sünnetini koruma ve yaşatma kanunu..

Firavunların halkın sırtına yük hobi ve kapris geleneğini sürdürme kanunu. 


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."