itikat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
itikat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ŞERİAT KARŞITI “SÖZDE” MÜSLÜMANLAR

 



Medyamızın araştırma ve inceleme mahsulü bilgilendirici yazılar kaleme alan muharrirlerinden Mustafa Özcan’ın fikriyat.com’daki son yazısında şu ifadeler yer alıyor:

“… bir ankette ülkemizde şeriat isteyenlerin oranının yüzde 16.8’de kaldığı görüldü. Yapılan ankette laik yönetim yani pozitif [yürürlükte olan] hukuku isteyenlerin oranı ise yüzde 83.2 olarak kayda geçti, belirlendi. … Burada halkın pek bir kabahati yok. Zira karşıt propaganda ile beyinleri yıkanmış ve çelinmiştir. Bu açıdan sahih yolla İslam telakkisine mazhar olamayan kişi nasıl ki sorumlu tutulamazsa keza şeriat aleyhinde gece gündüz propaganda altında kalan, kafası ütülenen adeta fikri ve kültürel radyasyon kapan kesimler de tam olarak suçlu kabul edilemezler. Ama yine de anlama gayretini terk etmemeleri gerekir. Halkın bu çarpık algısından sorumlu olanlar ise tesir mevkiinde olan kesimlerdir. Eski usul kitaplarında güzel bir tanım ve kaide vardır. Der ki: El Hükmü ale’ş şey’i fer’un min tasavvuruhi. Bir şey hakkında hüküm algıya göredir. Hükmü düzeltmek için algıyı düzeltmek gerekir. Dolayısıyla şeriat hakkında doğru cevap alabilmek için algıyı düzeltmemiz gerekiyor. Bu da bilenlerin vazifesidir.”

*

Burada halkın pek bir kabahati yok” demek ve yanıltıcı propagandanın varlığını halkın kabahati için mazeret haline getirmek doğru değildir.

Doğrusu şudur: Halk, bu yanıltıcı propaganda ile imtihan olunmaktadır.

Ayrıca, Şeriat’i değil de laik (siyasal dinsiz, yerine göre tümden dinsiz) yasaları isteyenlerin her birinin durumunu tek tek tam olarak bilmiyoruz ki..

Mustafa Özcan’ın sözleri, Şeriat’i (Allah ve Rasulü’nün hükümlerini) değil de laikliği (mevcut yöneticilerinin kararlarını) tercih eden (ve böylece onları tağut ve tapılan birer put haline getiren) insanların hiç İslamî tebliğe muhatap olmadıkları, Şeriat’in ne anlama geldiğini hiç bilmedikleri varsayımına dayanıyor.

Böyle midir?

*

Daha geçen haftalarda Cumhurbaşkanı Erdoğan İslam'ın hayata dair kurallarının bütününü temsil eden Şeriat'a düşmanlık dinin kendisine husumettir” dedi mi?

Dedi!

Bütün millet duydu mu?

Duymadıysa bile duyacak durumdaydı.

Özellikle de Şeriat karşıtı olanlar bu sözleri duydular, çünkü malum Şeriat karşıtı cephe hemen bu sözleri üzerinden Erdoğan’a yüklendiler.

İmdi, o Şeriat karşıtı kesimler, Erdoğan aleyhindeki propaganda çerçevesinde hışımla aktarılan bu sözleri duyunca bir gerçeği öğrendiler mi?

Öğrendiler!

Bir mazeretleri kaldı mı?

Kalmadı!

Şahsen, Şeriat karşıtlığı konusunda Türkiye’de bilgisizlik mazeretinin arkasına sığınabilecek pek fazla kimse bulunduğunu zannetmiyorum.

Bal gibi biliyorlar.

*

Sahih yolla İslam telakkisine mazhar olamayan kişilere gelince..

Alaska’da kar yığınlarıyla inşa edilmiş buzdan evde televizyonsuz internetsiz yaşayan bir Eskimo ya da Japonya’nın küçük adalarından birindeki balıkçı köyünde dünyadan habersiz hayat süren balıkçı için (hâlâ böyle birileri kaldıysa) sahih yolla İslam telakkisine mazhar olamamadan söz etmek mümkün olsa da, Türkiye’de yaşayan birinin Şeriat’in ne olduğunu bir şekilde duymamış olması ihtimali çok düşüktür.

Gerçeği duyduğun zaman, o gerçeğe aykırı yalanların çokluğu, fazlalığı ve yoğunluğu bir önem taşımaz.

Hak gelince batıl zail olur..

Bir konuda bin kişi yalan söylese, bir kişi de doğruyu dile getirse, senin için mazeret kapısı kapanır.

“Onlar, ille de Allah’ın ve meleklerin, bulutların gölgeleri arasından çıkıp gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar! Bütün işler Allah’a dönecektir!” (Bakara, 2/210)

Bu insanlar üç kuruşluk menfaat söz konusu olduğunda herşeyden haberdar olup bala üşüşen sinekler gibi ona koşuyorlar, başka insanları dolandırıp “kazıklamak” için akla hayale gelmeyen yollar icat edebiliyorlar da, bir tek Şeriat söz konusu olunca mı dünyadan habersiz angutlar, Afrika’nın maymunları gibi boş beyinli embesiller haline geliyorlar?!

*

Mustafa Özcan’ın “Halkın bu çarpık algısından sorumlu olanlar ise tesir mevkiinde olan kesimlerdir” şeklindeki sözüne gelince..

Erdoğan, söz konusu (gayet veciz) açıklamasıyla üzerinden vebali (bir ölçüde) attı.. (Bir kere söyleyip bırakmaması gerekiyor, o ayrı.)

Fakat Diyanet İşleri Başkanlığı niye susuyor?

Altmış küsur yaşıma geldim, daha bir cuma hutbesinde Şeriat kavramı üzerinde durulduğunu görmedim.

Milletin büyük çoğunluğunun bu konudaki cehaleti, hadsizliği, küstahlığı, inkârcılığı, dalaleti ve sapıklığı bilindiği halde Diyanet niye bu konuda susuyor?

Yayınladıkları doğru dürüst kimsenin okamadığı kitaplarda Şeriat hakkında bilgi vermeleri, onları sorumluluktan kurtarmaz.

Cuma hutbelerinde bu meseleyi döne döne, milletin kafasına vura vura, bıktıracak kadar çok tekrarlayarak anlatmak zorundadırlar.

Çünkü itikat, amelden önce gelir.. Şirkin ve küfrün olduğu yerde amellerin faziletinden bahsetmek çok büyük bir değer taşımaz..

Önce insanların imanını kurtarmak gerekiyor..

Şeriat’e karşı olduğunu söyleyen adamın, ilgili ayetleri reddetmiş olduğu için küfre düşeceği açıkken, bu meseleye hiç girmemek nasıl mazur görülebilir?!

*

Evet, bu gerçek döne döne anlatılmalıdır.

Türkiye’deki Selanikli Mustafa Atatürk putlaştırmacılığı, “Selanikli’den ilkokul birinci sınıfta bahsetmiştik, kâfidir, her sene aynı teraneyle kafa şişirmeyelim, yeni şeyler öğretelim, yüz yıl öncesine takılıp kalmayalım” diyor mu?!

Her ders kitabının başına besmele gibi Selanikli fotosu niye konuluyor?

Devlet erkânı “Bu milli bayramda Selanikli’yi türbesinde/yatırında rahat bırakalım, bir kerecik de gitmeyelim” diyorlar mı?!

Selanikli’nin adı ağızlarında besmele..

Peki sen Diyanet olarak neden bir kerecik olsun, evet bir kerecik olsun Şeriat konulu hutbe okumuyorsun?

*

Sadece onlar mı?!

Hoca, üstad, mürşid, allame-i cihan geçinen yazar çizer hırdavat taifesi de aynı durumda (İstisna durumundaki birkaç ismi tenzih ediyoruz).

Gerisinin dilindeki vird-i zeban (rejimin hoşuna giden) sahte ahlâk edebiyatı, çoğu riyakârlıktan ibaret dostluk, kardeşlik, medeniyet, kültür, millilik, yerlilik vs. vs. laga lugası..

Tamam bunlardan da bahsetsinler de, Şeriat'i unutmadan, unutturmadan..

*

Sahih yolla İslam telakkisine mazhar olamama meselesi hakkında şunu da söyleyelim:

Bu, kişinin kendi ihmalinin sonucu olmamalıdır.

Mesela kilisede dinî eğitim alan bir hristiyanı düşünelim.. İslam hakkında duyduklarıyla yetinir, bir camiye ya da müftülüğe gidip İslam hakkında sorular sormazsa, veya bir kitapçıdan İslamî kitapları alıp okumaz, televizyon, radyo ve internet vasıtasıyla bilgi edinmezse, tanıdığı müslümanlardan malumat edinmezse mesuliyetten kurtulamaz.

Aynı durum, Şeriat karşıtı “müslüman”lar için de söz konusudur.

İşin doğrusu, bunlar (ekall-i kalîl istisnalar dışında) “kendini müslüman zanneden veya öyle gösteren” kâfirler ve münafıklardır.

İçlerinden mazur görülebilecek durumda olanların oranı yüzde 1’i bulur mu, emin değilim.

Kendimizi aldatmayalım..

Biz de bu toplumda yaşıyoruz.. İnsanları tanıyoruz.. Bu devletin okullarında okuduk, “Şeriat karşıtı müslüman” olduğunu söyleyen madrabazların ciğerlerinin röntgen filmlerini inceleme fırsatı bulduk.

*

el-Hükmü ale’ş-şey’i fer’un min tasavvurihî” kaidesine gelince..

Mustafa Özcan bu kuralı yanlış yorumluyor.

Bundan hareketle “Bir şey hakkında hüküm algıya göredir” demek doğru olmaz.

“Bir şeyin hükmünün onun tasavvurunun fer’i/parçası/uzantısı olması” başka birşeydir.

Ne demek istediğimizi şöyle bir örnekle açalım: Mesela kivi denilen meyveyi ilk defa gören ve onun hakkında bilgisi olmayan bir kişinin onu patates gibi bir sebze tasavvur ettiğini varsayalım. Buna bağlı olarak onun pişirilmesi gerektiği hükmünü verecektir. Çünkü, hüküm tasavvurun fer’idir/uzantısıdır, parçasıdır. Ancak bu hüküm, “Hüküm algıya göredir” denilerek “tutarlı, mantıklı ve haklı” ya da “mazur, masum” gösterilemez.  

Mübarek, bıçağı al, şunu bir kes, tadına bir bak!

Evet, kişi, bir konuda kendi tasavvuruna göre hüküm verir, fakat bizim onun bu akıl yürütüşü (tasavvurundan hareketle verdiği hükmü) hakkında hüküm verirken onun bu yanlış hükmünü “Hüküm algıya göredir” diye mazur görmemiz gerekmez.

Eğer böyle olsaydı, mahkemelerdeki bütün süjektif iddialar (hükümler) algılardan hareketle meşru ve masum gösterilir, kimse için “haksız ve suçlu” hükmü verilemezdi.

*

Birşey hakkında doğru hüküm, o şeyin “nefsü’l-emr”de (işin aslında) ne olduğuna, o şeyin “kendinde şey” olarak ne anlam ifade ettiğine göre verilir.

Dolayısıyla kişi, bir konu hakkında “taklid” (başkalarının kuyruğuna takılma) tavrı sergileyerek kendisini sorumluluktan kurtaramaz. “Tahkik” ehli olmak zorundadır.

O yüzden Mutezile uleması, taklid ehlinin (bırakın küfrünü mazur görmeyi) taklidî imanını bile geçersiz saymıştır.

Ehl-i Sünnet’e göre ise, taklidî iman sahibi kişi, her ne kadar imanı geçerli olsa da, büyük günah sahibi durumundadır.

Araştırmadan, düşünmeden, "Uydum hazır olan kalabalığa" babından sırf "Atalarımızdan, büyüklerimizden böyle duyduk" diyerek iman sahibi olan, hakkı savunan kişi bile bu durumda olursa, hak söze kulağını tıkayıp yalan yanlış propagandalara teslim olup Şeriat’e karşı çıkma gibi bir küfür sözü söyleyenlerin durumu ne olur, düşünmek gerekir.

Üç kuruşluk menfaati söz konusu olunca herşeyi en ince ayrıntısına kadar araştırıp inceleyen “Şeriat muhalifi” maymun akıllılar için mazeret aramaya değmez!

*

Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde, Yahudi ve Hristiyanlar’ın haham ve rahiplerini “rabler” edindikleri bildiriliyor.

Önceden hristiyan olan Adiyy bin Hatem r. a. (meşhur Hatem-i Taî’nin oğlu), Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e “Biz onlara tapmıyorduk” deyince mealen “Onların meşru/helal dediklerini helal, uygunsuz/yasak/haram gördüklerini de haram kabul etmiyor muydunuz, işte bu, onlara tapmadır” şeklinde cevap almıştır.

Rasulullah s.a.s. onlar için algıdan, propagandadan, sahih mesaja ulaşamamadan vs. söz etmedi. 

Evet, Yahudi ve Hristiyanlar, algılarının o şekilde oluşmasından dolayı mazur görülemezler; şirke düşmüş, müşrik olmuşlardır.

Şeriat istemediğini söyleyenler de aynı durumdadır.

Müşriktirler.

Mevcut kanunları yapanları “rab” edinmiş durumdadırlar.

Nitekim merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde söz konusu ayeti tefsir ederken günümüzde Batı’da hristiyan ruhbanların yerini parlamentoların ve parlamenterlerin aldığını, yeni “rabler”in onlar olduğunu söylemektedir.

 

DİNDARLAR, ATEİSTLER, DEİSTLER, VE SAF YUSUFLAR

 



Tam da "En aklı başında bilinen adamların, hocaefendi diye önlerinde el bağlanan sarıklı mollaların, prof. vs. türünden unvan taşıyan kerli ferli zevatın, dünyaya akıl dağıtan yazar çizer taifesinin ve de cübbeli fırıldakların vird-i zebanı olan şu saçmalığı bir ara konu edinmek lâzım" diye düşünürken, Yusuf Kaplan'ın da aynı masalı yeniden servis etmiş olduğunu gördüm.

Yeni Şafak'taki (1 Ekim 2023 tarihli) son yazısında şöyle diyor:

"Deist ve ateist olanları suçlamak çok yanlış. İlle de suçlanacak birileri varsa, onlar bizleriz, mütedeyyin olduğunu iddia eden insanlar. Meselenin temel sebebi hem teslimiyet’te hem de temsiliyet’te sorun yaşanıyor olmasıdır. Dindar insanların masa, kasa ve nisa konusunda seküler insanları hayal kırıklığına uğratacak kadar dini kötü temsil etmeleri, toplumun dinden soğumasına, ülkede deizmin ve ateizmin yaygınlaşmasına yol açıyor. Bu konu sosyal bilimcilerin özellikle araştırmaları gereken taze araştırma alanlarından biri şu ân."

Deist ve ateistlerin avukatlığı sana mı kaldı Yusuf abey?

*

Deist ve ateist olanlar suçludurlar.. Çünkü akıllarını kullanmıyorlar, Şeytan'a ve nefislerine uyuyorlar.

"Bizler"in suçlanmamıza gelince.. “Bizler” (artık kimlersek) kendi itikadımızdan ve amellerimizden sorumluyuz, başkalarının itikadından ve amellerinden sorumlu değiliz.

Bir sorumluluğumuz varsa o, emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münkerden, tebliğden ibarettir.

Mütedeyyin (dindar, dinine bağlı) olduğunu iddia etmeye gelince.. Deist ve ateist deistliğini ve ateistliğini saklamadığı gibi müslüman da müslümanlığını saklamamalıdır. 

Dindarlık gösterişçiliği ise ayrı konu.

*

"Meselenin temel sebebi hem teslimiyet’te hem de temsiliyet’te sorun yaşanıyor olmasıdır" şeklindeki cümleye gelince..

Teslimiyette sorun yaşanması mütedeyyinliğin (dine bağlılığın) bulunmaması anlamına gelir.

Temsiliyet ise kimsenin tekelinde değildir.

Kullar olarak Allahu Teala karşısında hepimiz aynı konumdayız, aramızda "rasul, nebi (elçi)" yok.

Dolayısıyla kimsenin kimseyi temsilci olarak görmesi gerekmiyor.

*

Böylesi özür dilemeci, aşağılık kompleksiyle malul söylemlere lüzum yok.

Atatürkçüler, laikler, İslam düşmanları "Şeriatçı olanları suçlamak çok yanlış. İlle de suçlanacak birileri varsa, onlar bizleriz, Atatürkçü ve laik olduğunu iddia eden insanlar" diyorlar mı?

Demiyorlar..

Demedikleri gibi, (içlerinden bazıları) ellerinden gelse Şeriatçı müslümanları bir kaşık suda boğacaklar.. Köpek gibi zehirleyip itlaf edecekler.  

Daha geçen gün 16 ve 19 yaşında iki genç, Atatürk büstüne zarar verdiler diye tutuklandılar.

Kimse çıkıp da "Atatürk heykellerinden gıcık kapanları suçlamak çok yanlış. İlle de suçlanacak birileri varsa, onlar bizleriz, Atatürkçü ve laik olduğunu iddia eden insanlar" demedi.

Demiyor.. 

Şunu hiç demiyorlar: "Tuttuk Atatürk'ü putlaştırdık.. Atatürk'ün kendisi bir yana, heykelini ve fotoğrafını bile put yaptık.. Halbuki bu insanlar, Atatürk'ün şahsı söz konusu olmaksızın heykel putçuluğuna karşılar.. Bunlar Hz. Muhammed'in (s.a.s.) heykelini görseler onu da yıkarlar, bu, Hz. Muhammed'e saygısızlık etmek istemeleri anlamına gelmiyor.. Saygının tek yolu milletin parasını yüzbinlerce heykele, fotoğrafa harcamak mıdır?" 

*

Gelelim Kaplan'ın şu sözüne:

"Dindar insanların masa, kasa ve nisa konusunda seküler insanları hayal kırıklığına uğratacak kadar dini kötü temsil etmeleri, toplumun dinden soğumasına, ülkede deizmin ve ateizmin yaygınlaşmasına yol açıyor."

Kaplan merak etmesin, seküler insanların dindar insanlarla ilgili hayalleri yok, dolayısıyla hayal kırıklıkları da yok.

Masa (makam, mevki), kasa (para) ve nisa (kadınlar) konusunda dini kötü temsil etmeye gelince..

Bu konularda "dini temsil etme" diye birşey olmaz.

Olan şudur: Dindarlığınız bunlarla sınanır.. Dünya hayatı sınama üzerine kurulu..

Makam mevkinin bizzat kendisi zemmolunacak birşey değil, fakat makam ve mevki için dininizden taviz veriyorsanız, işte bu kötü..

Bu da, sekülerleri hayal kırıklığına uğratan birşey değil, memnun eden birşey..

Evet, dindarlık, makam ve mevkiyi terk etmeyi gerektirmiyor, makam ve mevki için dinden taviz vermemeyi gerektiriyor.

Ancak, bugünün bazı “dindar”ları, makam ve mevki için dinlerinden taviz vermekten hiç kaçınmadıkları gibi, taviz vermek istemeyenlerle uğraşıyorlar. 

Bunları yaşayarak gördük, müşahede ettik.

*

Kasa (para) meselesine gelince..

Bunun iki boyutu var..

Birincisi, para kazandığınız işin helal (meşru) olması.. Mesele sadece emek ve alın teri meselesi değil.. 

Mesela, işi gücü İslamî oluşumları "engellemek, engelleyemiyorsa çığırından çıkarmak, saptırmak, azdırmak için plan yapmak, tuzak kurmak" olan bir istihbaratçıyı düşünelim.. Bu kişi çok çalışıyor, aldığı maaşı hak ediyor olabilir, fakat kazancı külliyen haramdır. Para imtihanını kaybetmiştir.

İkinci boyut ise, helal (meşru) bir işte çalışan kişinin aldığı parayı hak ediyor olması.. Çalıştıran ve çalışan arasındaki sözleşmenin gereğini iki tarafın da yerine getirmesi gerekir.

*

Gelelim nisa (kadınlar) meselesine..

Nisa meselesinde dindarların dini kötü temsil etmesinden kasıt nedir?

Herhalde bundan kastedilen, zina..

Sekülerlerin bu noktada da hayal kırıklığı yaşıyor olduklarını zannetmiyorum.. Tam aksine bu, onların dert etmeyecekleri (hatta içlerinden birçoğunun hoşuna gidecek) bir konu.

Bu sekülerler, müslümanın zina etmesinden değil, mesela meşru bir ikinci, üçüncü evlilik yapmasından rahatsız olurlar, oluyorlar.

Kendisini dindar zanneden birçok angut da aynı durumda, birisinin zina yaptığı söylendiğinde umursamaz, fakat ikinci evlilik haberi duyduğunda ayıplar. (Ki, böylesinin ayıplanmayacağı ayetle bildirildiği için bu, haramdır. Helal olduğunun kabul edilmesi ise küfürdür.)

*

Kaplan'ın sözlerine tekrar dönelim:

"Dindar insanların masa, kasa ve nisa konusunda seküler insanları hayal kırıklığına uğratacak kadar dini kötü temsil etmeleri, toplumun dinden soğumasına, ülkede deizmin ve ateizmin yaygınlaşmasına yol açıyor."

Saçma bir mantık, saçma bir sebep-sonuç ilişkisi..

İmdi, "dindar" insanlar masa, kasa ve nisa konusunda dini kötü temsil ediyorlarsa, bu, toplumun dinden soğumasına, ülkede deizmin ve ateizmin yaygınlaşmasına neden yol açsın?

Çünkü, din, bu "dindar" insanların, "dini kötü temsil ettikleri" (dini yaşamadıkları) için ahirette ceza göreceklerini söylüyor.

Mantıklı bir insan şöyle düşünür: Demek ki bu dindar bildiğimiz insanlar gerçekte dindar değil.. Ya dine inanmadığı halde inanıyor görünüyor, ya da inancının gereğini yapmıyor. 

Din eğer insanlara sadece "Bir insan dindar oldu mu dininin bütün gereklerini mutlaka yerine getirir, onun için bir imtihan yoktur, ahirette hesaba çekilme diye birşey de bulunmamaktadır" mesajını veriyor olsaydı, böylesi "dindar olmayan dindar"lardan dolayı birilerinin ateist değilse de belki deist olmaları için bir mazeret ortaya çıkıyor olabilirdi. 

*

Fakat din tam aksini söylüyor: İnsanlar dindarım demekle bırakılmazlar, dünya hayatı bir imtihandır, herkes dünyada yaptığının karşılığını ahirette eksiksiz olarak alacaktır.

Bu durumda o ateist ve deistlerin, ateizm ve deizmi bırakmaları, ahiret inancına sarılmaları gerekir.

Deizm ve ateizm açısından bakıldığında, o "dindar olmayan dindar"ların hareket tarzına söylenecek birşey yok.. Çünkü ahiret yok.. Hesap yok.. Ceza yok.. Ne diye bu dünyada keyiflerine bakmayıp kendilerine sınırlar koysunlar ki?!..

*

Evet, Kaplan gibilerin sözlerinden, bazı insanların ateist ve deist olmadıkları halde "dindar"lara bakarak ateist ve deist oldukları sonucu çıkıyor.

Yani başta onlar da (dindar değilseler bile) dinliler.. 

Peki “dinli”ler de, neden dinlerini dindarca yaşamayı düşünmüyorlar da, "dindar" bilinen kişilerin hatalarına bakarak dinsiz oluyorlar?

Demek ki baştan da pek “dinli” sayılmazlarmış.

Ayrıca, dünyadaki bütün dindarlar da masa, kasa, nisa imtihanını kaybediyor değiller herhalde..

Mesela Afganistan'daki müslümanlar da aynı imtihanı yaşadılar.. Onlara da küresel küfür güçleri "Bizimle işbirliği yaparsanız Afganistan hükümetinde size de yer vereceğiz, sizin adamlarınız da bürokrat, bakan vs. olacak.. Dolu gibi yağan bombaların, mermilerin, kurşunların yerini yağmur gibi yağan dolarlar alacak.. Ölmeyeceksiniz, yaşayacaksınız, modern hayatın tadını çıkaracaksınız" dediler..

Fakat onlar kabul etmediler.

Bizim bu pek nazlı ve kırılgan ateist ve deistlerimiz demek ki Türkiye'de de Afganistan'daki gibi müslümanlar arıyorlar.

Arıyorlar mı?

Tı!..

Bu durumda ateist ve deistlere "Atma Recep, din kardeşi bile değiliz" demek gerekiyor.

Tamam bu ülkenin dindar bilinenleri (yüzde doksan küsur nisbetinde) üçkâğıtçı da, deist ve ateistlerinin onlardan kalır yanı var mı?

Yok!..

Hatta onlar çok daha üçkâğıtçılar..

Kaplan gibiler sekülerlere, deist ve ateistlere şirin görünmek için böyle konuşmuyorlarsa insan saflığının uçurum kenarındaki son sınırında tehlikeli akrobatik cambazlıklar yapıyorlar demektir.

*

Kaplan'ın son cümlesine gelelim:

"Bu konu sosyal bilimcilerin özellikle araştırmaları gereken taze araştırma alanlarından biri şu ân."

Evet, mesele sosyal bilimler açısından araştırma konusu yapılabilir.

Fakat işin bir de İslamî ilimler boyutu var..

İmdi, sosyal bilimler açısından meseleye baktığımızda şunu söylemek gerekir: İnsanların (başlangıçta deist ve ateist değilken) deist ve ateist olmaları salt onlarla aynı toplumda yaşayan "dindar" insanların hal ve hareketleriyle izah edilemez.

Neden aynı durumdaki bazı insanlar deist ve ateist olmamaktadır da diğerleri olmaktadır?

Sonra deizm ve ateizm esas itibariyle metafiziğin konusudur, sosyolojinin değil.. Dolayısıyla Allahu Teala'nın varlığı meselesi toplum fertlerinin davranış tarzları üzerinden tartışılamaz.

Genel olarak kâinata ve kâinattaki işleyişe, göklerdeki düzene, dünya üzerindeki sayısız canlılara (bitkilere, kuşlara, kara ve deniz hayvanlarına) bakmayıp salt kendi toplumundaki birkaç insanın yaşamına bakarak "Tanrı yoktur" ya da "Sadece Tanrı vardır, peygamberler ve ahiret yoktur" diyen bir angut öküzün ateistlik ya da deistliğini dert etmemek gerekir. Böylesi, imanı hak etmeyen bir öküzdür, onun için üzülmeye değmez. 

Böyle bir (sonradan deist ya da ateist olan) "dinli"de mantık ve samimiyet olsa, dindar görünüp de dindarlığın tam tersi yönde hareket edenler için bir ahiret hesabının bulunuyor olmasından memnuniyet duyar, "Tanrı yoktur, varsa bile kullara karışmıyor, istediğiniz her haltı gönlünüzce yiyebilirsiniz, buna dindarlar da dahil" diyen ateistlik ve deistliğe meyletmez, o dindarlardan daha sıkı dindar olurdu.

Çünkü, sahtekâr dindara bakıp ateist ya da deist olmak, söz konusu dindarın "dine aykırı" davranışını onaylamak anlamına gelir.

Çünkü ateizm ve deizme göre, din diye birşey yoktur, dolayısıyla dindar insan din vasıtasıyla aldatılan insandır, ve dine aykırı hareket etmesi, uydurma prangalardan kurtulması anlamına gelmektedir.

*

Ateizm ve deizm sadece dinsizlik değildir, aynı zamanda ahlâksızlıktır.

Çünkü ahlâk, dinden bağımsız olarak temellendirilemez.

Din yoksa, günah diye birşey de yok demektir. Bu durumda günah ve ahlâksızlık diye bilinen herşey “insan uydurması” hurafeler haline gelir.

Bu yolun sonunda varılacak nokta, Sofistlerin savunduğu “adaletin ve ahlâkî erdemin, güçlülerden kendilerini korumak isteyen zayıfların icat edip uydurdukları birer safsata olduğu” inancı olabilir.

Bir adım sonrası ise, yaşama hakkının sadece güçlülere ait olduğunu savunan Sosyal Darwinizm’dir.

Dolayısıyla, bir ateist ve deistten (teorik olarak), akla gelebilecek her tür kötülük beklenir. 

Çünkü ahlâkın gerçek tek temeli ilahî adalete olan inançtır.. Kişinin yaptığının yanına asla kâr kalmayacağı inancıdır.. Mehmed Akif'in dediği gibi, 

Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır; 

Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Yüreklerden çekilmiş faz edilsin havfı Yezdan'ın,

Ne irfânın kalır te'sîri kat'iyyen, ne vicdânın.

Evet, Allah korkusunun (havfının) bulunmadığı (ya da zayıf olduğu) yerde irfan, ahlâk edebiyatı, vicdan vs. hepsi hava cıvadır.

Kısacası, deist ve ateiste göre, dinini yaşayan “dindar”, boş hurafelerle kendisini aldatan bir ahmaktır, takdir edilip de örnek alınacak, böylece onun hatırına ateizm ve deizmden vazgeçilecek biri değildir..

Dindar görünüp dinsizce hareket eden adam ise zekâ küpüdür, ateistlik ve deistliğin ruhunu yakalamıştır.

*

İmdi, meseleyi salt "masa, kasa, nisa" meselesi olarak görmek, olayı basite almaktır.

Bunlar işin "amel" boyutu, daha önemli olan ise itikat..

Bu dindar dediğimiz insanların büyük bir bölümünün Şeriatçılıktan vazgeçtiklerini, laiklik savunucusu hale geldiklerini, Atatürk dindarlığı, diyaneti vs. istediklerini görüyoruz.

Gördük.

Hayır, “masa, kasa ve nisa” avcısı bu şahıslardan Türkiye'ye Şeriat getirmek için çalışmalarını ya da yüksek sesle Şeriatçılık yapmalarını, Şeriat'i savunmalarını bekliyor değiliz.

"Şeriat şart değildir, laiklik de olabilir" dememeleri gerekiyordu.

Fakat dediler.

Bu konuda örnek aldıkları kişi ise Erdoğan’dı.. Mısır ve Tunus'a gidip "Şeriat yerine laiklik" tavsiye etmişti.

Hayır, ondan Türkiye'ye Şeriat getirmesi gibi bir talebimiz ve beklentimiz yok, hiçbir zaman da olmadı, fakat (en azından kâğıt üstünde Şeriatçı olan) Mısır ve Tunus'tan Şeriat'e sırt çevirmelerini istememeliydi.

Şu meşhur sözü bu olaya uyarlayalım: Şeriatçılık değirmeni sele gitmiş Yusuf Kaplanlar masa şakşağının derdinde..

*

Evet, bu meseleleler sosyal bilimler açısından ele alınabilir.. 

Fakat, aklı, fikri, kapasitesi, hafızası, mantığı sınırlı olan insanın bilgisi her zaman eksik olmaya mahkumdur, kesin bilgi (hüccetullahi'l-baliğa) ancak Allah Azze ve Celle katındandır.

Ateisti, deisti, şusu busu ahirette "Ben dindarlara baktım dinsiz oldum, mazeretim var, asabiyim ben" diyemeyecektir.

Dindarlar iyi örnek olacakmış da bu beyzadeler doğru yola gelecekmiş.. Sen onu külahıma anlat..

Hz. Nuh a. s. gibi bir peygamber yüzlerce sene insanlara "örnek" oldu da ne oldu?

"Çok doğru" bir peygamber olan Hz. Musa a. s.'dan daha örnek dindarı nerden bulacaksın?.. Ona bile Mısırlılar dönüp bakmadılar.. 

İsrailoğulları bile o kadar mucizeyi, hatta denizin önlerinde yarıldığını gördükleri halde Allahu Teala'yı bırakıp içine rüzgâr girince böğürme sesi çıkaran bir buzağı heykeline tapabildiler.

Bu zamanın dindarının gözünde de Allahu Teala'nın Şeriati'nin, bakırdan bir Atatürk heykeli kadar saygınlığı yok.

Mesela TBMM'de Şeriat kelimesini ağzına bile alamazsın, fakat Hasan Kaçan'ın filminde (Sürgün İnek) olduğu gibi kazara bir inek (gerçek inek) bir Atatürk büstüne zarar verse yandı gülüm keten helva (Filmde, olmuş bir olay anlatılıyor)..

*

İnsanların durumu bu.. 

Evet, Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Şiddetle arzulasan da insanların çoğu iman edici değillerdir." (Yusuf, 12/103)

".. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Fakat azgınlık yolunu görseler onu yol edinirler...." (Araf, 7/146)

Bu deist ve ateist olan çıtkırıldımlar, kendileri gibi deist ve ateistlerin canavarlıklarını görüp durdukları halde niye deizmden ve ateizmden vazgeçmiyorlar peki?

*

Evet, Yusaf Kaplan'ın dile getirdiği görüş yeni değil.. Senelerdir duyuyoruz..

Kimisi şeyh, kimisi ilahiyat prof.u, kimisi meşhur yazar, kimisi sarık şalvar yerinde ekran soytarısı, yıllardır aynı hikâyeyi anlatıyorlar.

Müslümanlar (dindarlar) iyi örnek olursaymış bütün dünya müslüman olurmuşmuş..

O kadar kolay olsaydı Lut a. s. yaşadığı toplumun yola gelmesini sağlardı.. Ondan iyi "örnek adam"ı nerden bulacaksın?!.. Ama karısı bile iman etmedi.

"Kasa, masa, nisa" meselelerinde Hz. İsa a. s.'dan daha iyisini bul da getir bakalım.. Böyleyken "dindar" yahudiler onu "devlet"e şikâyet ettiler, yargılandı..

Ve mahkeme, devletin adaleti, anlı şanlı Roma hukuku, Hz. İsa’yı suçlu buldu..

O günün "kutsal devlet"i, Hz. İsa'nın din istismarcısı olduğuna hükmetti.

Mahkeme, Hz. İsa'nın "yasalara göre" çarmıha gerilip öldürülmesi kararını verdi. Böylece toplum, bu "kamu düzeni için çok tehlikeli" şahıstan kurtarılmış oluyordu.

Ateisti, deisti, putçusu, Sezarcısı, “örnek insan” Hz. İsa'ya bakıp yola gelmediler, onu öldürmeye karar verdiler.

Bu işler böyledir.. Gerçeklerle edebiyat, hayal dünyası ile hayat dünyası farklı..

Sanki sen iyi örnek olsan bu ateist ve deist angutlar hemen tevbe edecek!.. 

Mesela şu LGBT taifesine nasıl iyi örnek olacaksınız, onları nasıl ikna edeceksiniz, bir anlatın bakalım.

*

İmdi, "İyi örnek olacağız, millet yola gelecek" edebiyatı yapanlar için iki şey söylenebilir: 

Birincisi, Kur'an'dan habersizler. 

İkincisi, yaşadıkları dünyadan habersizler..

Gerçeklikle bağlarını koparmışlar.. Gerçekçilik notları sıfır.

Fakat idealist de değiller, konformistler.. Ateizm ve deizmin yükselen trend olduğunu görünce onu “masum ve suçsuz” ilan etmek için derhal sıraya giriyorlar.

Bununla birlikte, böylesi söylemlerin “derin” mahfillerde pişirilip fast food olarak servis ediliyor olması ihtimali de gözardı edilemez.


ŞEYHÜLİSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ’NİN İBN ARABÎ ELEŞTİRİSİ

 












Şeyhülislam’ın Mevkıfu’l-Akl adlı eserinin üçüncü cildinin ilgili bölümü “Âlemin (evrenin) Allah karşısındaki konumu” başlığını taşıyor.

Söze, vahdet-i vücut anlayışının “Allah ile âlemin birleşikliği (ittihadi)” inancına dayandığını, ve aklın bedahetinin, özellikle de muvahhid Müslümanın aklının,  her ne kadar sufîlerden birçoğu bu düşünceyi savunmuşlarsa da, onu reddettiğini söyleyerek başlıyor. (Mustafa Sabri, Mevqıfu’l-‘Akl, C. 3, 2. b., Beyrut 1981, s. 85; Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl, C. 3, çev. Hüseyin Nohut, Sontra/Almanya 2023, s. 84.)

Ve insanların birçoğunun bu sûfîleri usûlü’d-dîn âlimlerinden daha üstün bir mertebede gördüklerine, onlar vasıtasıyla “Doğu’nun eski bir dalâleti”nin bazı müslümanların inancına girdiğine dikkat çekiyor. (Mevqıfu’l-‘Akl, C. 3, s. 86; Mevkıfu’l-Akl, C. 3, s. 85.)

*

Bu “sufîlerin usûlü’d-dîn âlimlerinden üstün mertebede kabul edilmesi” meselesi önemli.

Sufîlerin (gerçek sufîlerin, günümüzde sayıları çoğalmış olan “sufîlikten nasipsiz tarikatçılar” kalabalığının değil), nefsi terbiye ve tezkiye konusunda söyleyecek sözleri bulunmakla birlikte, itikad bahsinde (şayet kelam ilminde bir İmam Matüridî gibi içtihat mertebesine ulaşmamış iseler) konuşmaya hakları yoktur.

Yani “keşf”lerine dayanarak itikadî konularda ileri geri konuşmaya hakları bulunmamaktadır.

Tıpkı fıkıh alanında olduğu gibi..

Bir sufî, bir İmam-ı Azam, bir İmam Malik gibi fıkıhta derinleşmemişse, tutup “keşf”ine dayanarak fetva vermeye kalkışamaz.

Amelî hususlarda keşfine dayanarak ileri geri konuşmaya hakkı bulunmayan bir adamın itikadî konularda konuşma hakkı hiç olamaz.

Bu noktada keşf ü keramet sahibi olarak bilinmenin bir önemi yoktur.

Bir sufînin salt “keşf ü keramet”ine dayanarak itikat ve fıkıh konularında ahkâm kesmeye hakkı bulunmadığı gibi, o şekilde ahkâm kesmiş olan bir başka sufinin (“Bunlar irfan sahibidir, bir bildikleri vardır” diyerek) peşine düşmesi de kendisine helal olmaz.

Çünkü, keşf menşeli iddiaların itikat açısından değerinin sıfır olması bir yana, itikatta delilsiz, senetsiz sepetsiz “taklid”in “günah” olduğu kesindir.

*

Böyle davranan biri isterse keşf ü kerametiyle tanınan biri olsun, durum değişmez.

Mesela Akşemseddin’i alalım..

İstanbul’un fethini müjdelemesi, Ebu Eyyub el-Ensarî r. a.’in kabrini keşfetmesi gibi “keramet”leri var. Ancak, bu tür “dünyevî” sayılabilecek keşfler, sahibinin itikadî ve fıkhî meselelerdeki “keşf”lerine de itibar edilmesini gerektirmez. Mesela Naima Tarihi’nde anlatıldığı üzere Lala Mustafa Paşa, İran seferi sırasında Kars’ta, kendisinin ve bir çavuşun gördüğü rüya üzerine Ebu’l-Hasan-ı Harakanî k. s.’nun kabrini “keşf” etmiş ve üzerine bir türbe, yanına da bir cami yaptırmış bulunuyor. Bu keşfi Lala Mustafa Paşa’yı ne peygamberler gibi “masum” bir insan haline getirir ne de her sözünü ve kanaatini dinde “delil” katına yükseltir. (Yeri gelmişken burada bir hususu da belirtelim: Ebu’l-Hasan-ı Harakanî, Nakşbendiye ve Yeseviye tarikatlarının silsilelerinin kendisine ulaştığı büyük bir zattır. Böyle olmakla birlikte İmam-ı Rabbanî Mektubat’ta onun bir sözünü tenkit etmekte ve reddetmektedir. “Benim pirimdir, şeyhlerimdendir, her sözünü tasdik etmeliyim, yoksa edepsizlik etmiş olurum vs.” dememektedir.)

Bir insanın keşf ü kerametinin bulunması, onun bir peygamber gibi “masum” ve de “dinî konularda yanılmaz” bir insan gibi kabul edilmesini gerektirmez.

Diyelim ki böyle bir insan, kalan ömründe bir “masum” gibi hiç günah işlemeden yaşadı ve dinî konularda da yanılmadı, yine de sizin ona “yanılmazlık ve masumiyet” atfetmeniz caiz olmaz. Böyle düşündüğünüz anda siz sapıtmış, yoldan çıkmış olursunuz.

Ve keşf adına itikatla ilgili bir şey söylediği zaman da onun o sözlerine değil, kendi (delil eksenli) araştırma ve tahkikinize dayanmakla, onu “taklid” etmemekle yükümlüsünüzdür.

Diyelim ki müktesebatınız yetersiz olduğu için “tahkik” ehli olamıyorsunuz, “taklid”le yetinmek zorunda kalıyorsunuz, o durumda da başvuracağınız adres Akşemseddin gibi sufîler olmamalıdır, İmam Matüridî rh. a. gibi itikat alanının imamları olmalıdır.

Sufîlerin kerametleri, onların şahsı için Allahu Teala’nın (bir imtihanı, bir sınaması değil de) mahza bir lütfu olsa bile, senin için “imtihan” olmaktan çıkmaz.

Onları ve sözlerini edille-i şer’iyye katına yükseltmemen, onların da senin gibi “yiyip içen” aciz birer kul olduklarını hiç unutmaman gerekir.

*

Vahdet-i vücud felsefesinin Tanrı (Allahu Teala) ve âlem (evren, kâinat) hakkında yeni bir anlayış getirmiş olduğu kesindir.

Bu anlayış, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin dikkat çektiği gibi, (anlatıldığı şekliyle) ne “akıl ile idraki mümkün olmayan manevî/tasavvufî bir ‘hâl’"dir –Ki o takdirde hiçbir şey söylemeyip susmaları gerekirdi-, ne de –ancak benzer bir manevî keşf tecrübesi yaşamış olanların anlayabileceği türden- bir keşftir.

Kökleri İslam dışı felsefî akımlara dayanan bir felsefedir; ve felsefe yapılarak savunulmaktadır.

Evet, vahdet-i vücud düşüncesi, İslam düşünce geleneği (ve tasavvuf hareketi) içinde sonradan ortaya çıkmış yeni bir anlayıştır.

Yani bid’attir.

*

Bu konuyu “temel ilkeler” ve “usûl” açısından ele almak gerekir.

Olaya ayrıntılar düzeyinde bakmak, “Yok falan şöyle bir keşf yaşamış, yok filan büyük sufî, İbn Arabî için şöyle olumlu ifadeler kullanmış” türünden ayrıntı kabilinden ve konunun özü ile alâkasız lafları dikkate almanın bir yararı da, anlamı da yoktur.

Filan veya falan âlim ya da sufînin ne dediğinin önemi bulunmuyor, önemli olan Allah’ın Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) ne demiş olduğudur.

Rasulullah s.a.s.’in de kıyamete kadar gelecek olan her herzevekilin adını verecek hali yok; herkesi onunla tartalım diye bize genel ilkeyi (ya da ölçüyü) veriyor:

“Sözlerin en doğrusu Allah'ın Kitabı’dır, yolların en hayırlısı Muhammed'in yoludur. İşlerin en şerlisi muhdes (sonradan ihdas edilmiş) olanlardır. Dine sonradan sokulan her şey bid'attır, her bid'at dalalettir, her dalalet ateştedir.”

(Müslim, Cum’a: 43; Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Nesâî, Î’deyn: 22)

Evet, vahdet-i vücutçuluğun İslam düşünce geleneği içinde sonradan ortaya çıktığı kesindir. Bid’attir.. Üstelik mesele amelî de değil, itikadî nitelikte.. Adam Allahu Teala hakkında (İslam dışı felsefelerin etkisiyle) “yeni bir anlayış” icat etmiş durumda.

Elimizde Rasulullah s.a.s.’in verdiği ölçü varken (keramet göstersin göstermesin) falanca sufînin İbn Arabî için olumlu konuşmuş olmasına itibar edemeyiz.

Üstelik bu İbn Arabî, Şeyhülislam’ın dikkat çektiği (ve İmam-ı Rabbanî’nin de Mektubat’ta vurguladığı gibi), Hz. Ebubekir r. a.’in “Allahu Teala’yı idrakten aciz olduğunu bilmen idrakin kendisidir” anlamına gelen sözünü aktararak böyle söyleyenlerin ilim ve irfandan nasipsiz cahil olduklarını söyleyebilmiş, Sıddîk-i Ekber’i aşağılayabilmiştir.. Kendisi “irfan” sahibi ya, “irfansız” Hz. Ebubekir’i aşağılama hakkını kendisinde buluyor.. Edep harikası..

Evet, vahdet-i vücut anlayışının “itikadî bir bid’at” olduğunu bilmek, onun hakkında verilecek hüküm için yeterlidir.. Bu konuda yapılan laga lugaya, gereksiz gevezeliğe itibar etmeye lüzum yoktur.

*

Şeyhülislam’ın konuyla ilgili sözlerini özetlemeye devam edeceğiz inşaallah.

 

E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...