imamet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
imamet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SÜNNET'SİZ SÜNNÎCİLİĞİN "ZAMANIN İMAMI" SAFSATASI

 






“Zamanın imamı” konulu önceki yazılarımızda sözlerini tartışma konusu yaptığımız Ayetullah Kemal Haydarî sözlerinin devamında Ehl-i Sünnet kaynaklarında rivayet edilen hadîsleri delil göstererek imametin (ümmetin imama / İslam devleti başkanına biatinin) vacip olduğunu vurguluyor ve ardından şunları söylüyor:

“,,, ‘bu biat kime yapılacaktır’ sorusu ortaya çıkmaktadır. Bu sorunun cevabı şudur: Bir imama. Basit ve sıradan bir insana değil. Çünkü biat imama yapılır.,,,,”

Ehl-i Sünnet’e göre de imametin/hilafetin önemli şartları (halifede aranacak özellikler) bulunmakla birlikte (Ki ilk şart, herkesin tahmin edeceği gibi, biat edilen kişinin müslüman olmasıdır), “önceden belirlenmiş” bir imam söz konusu değildir.. İmamı imam yapan, Müslümanlar’ın biatidir.

İşte burası, Şiî çarpıtma, mugalata ve demagojilerinin başladığı yer..

Onlara göre nasıl peygamberler insanlar tarafından belirlenmiyorsa, insanlar bir kimseyi seçip peygamber yapamıyorlarsa, imam da öyle..

İmam, insanların biati ve seçimi söz konusu olmaksızın zaten imam.. Tıpkı peygamberler gibi..

Peygamberlerden farkı yok da, adı imam..

Sadece isim farklılığı var.

Ve insanlara düşen, peygambere iman eder gibi gidip o imama biat etmek..

Böyle olunca, mesela Hz. Ebubekir imam olmadığı için (Şîa’nın büyük çoğunluğuna göre) ona yapılan biat, imama yapılmış biat değildir.

Buradan anlaşılabileceği gibi, günümüzde bir taraftan Sünnî (Sünnet’e tabi) olduğunu iddia ederken diğer taraftan (Müslümanlar’ın biati vasıtasıyla belirlenmesi söz konusu olmaksızın) bir “zamanın imamı”nın varlığından söz edenler, bu mesele çerçevesinde Şiîleşmiş durumdadırlar.

*

Haydarî’nin şu sözleri ise tamamen mugalatadan ibaret:

Geliniz, şimdi Şeyh İbn Teymiyye'nin bu hadisi nasıl değerlendirdiğine bir bakalım.

İlk önce [Şiî alim] Allâme Hıllî'nin hadisi ele alışına ve yorumlayışına değinelim. Sonrasında da Şeyh İbn Teymiyye'nin belirtmiş olduğu -seviye düşüklüğünü gösteren- münakaşasına geçelim.

 Allâme Hıllî şöyle der:

Zamanının imamını tanımaksızın ölen kimse câhiliye ölümü üzere ölmüştür.

Bu rivayet aslında Ehl-i Beyt Okulunun rivayetidir.

İbn Teymiyye ise, Allâme'nin hadisi bu şekilde rivayet etmesine ilişkin olarak şu eleştirilerde bulunur:

Kendisine ilk olarak şöyle denilir: Bu hadisi bu lafızla kim rivayet etmiştir? Bu hadisin isnadı [rivayet zinciri] nerededir? Hz. Peygamber'e sabitliğini [ulaştığını] ortaya koyan kanalı açıklamaksızın O'ndan yapılan nakille kanıtlandırmaya gitmek nasıl caiz olabilir?

Ey miskin, ey câhil! Varsayalım ki hadisin bu varyantının bilinmediği doğru olsun. Ancak hadisin içeriği Resûlullah'tan (s.a.a.) mütevâtir olarak aktarılmıştır.

Görüldüğü gibi, Haydarî olayı getirip lafız-mana ayrımına bağlıyor.

Hadîsin içeriği”nden kastı, (ona göre) hadîsten çıkan anlam..

Dindeki tahrifatın esası işte bu lafız-mana ayrımı üzerine kuruludur.

 Yahudilik ve Hristiyanlık’ta da böyle olmuştur.. Önce, “Bu ayetten şunu anlamak lazım” demişler, bir süre sonra o anladıkları şeyi ayet olarak söylemeye başlamışlardır.. Ayetin aslı silinip gitmiştir, buharlaşmıştır..

Bu tür “içerik”ler, “mana”lar bir defa çiçek açmaya başladı mı arkası kesilmez, bir süre sonra o anlaşılan “mana”nın da nasıl anlaşılması gerektiği tartışması çıkar ve olay tavşanın suyunun suyu kabilinden uzayıp gider.

*

Bu mesele modern hukukta “lafız-ruh” ayrımı olarak bilinir.

Batılı hukukçular, kendi hukuk sistemlerinde lafız-ruh ayrımına itibar etmezler ve hakimlerden kanunun metnine, akılları yatmasa ve adaletsiz olduğunu düşünseler bile, harfi harfine uymalarını isterler.

Çünkü bir defa ruhtan bahsettiğiniz zaman, insan sayısınca (herkesin heva ve hevesine göre) “ruh” ortaya çıkabilecektir. Böylece nesnel adalet diye bir şey de ortada kalmayacaktır.

Evet, Batılı hukukçulara göre, lafza bağlılığın zararı, “ruh” salgınının tahribatı yanında devede kulaktır.

Üstelik, lafızda bile anlaşamayanlar, “ruh”ta hiç anlaşamayacak, ortak bir kanaate varamayacaklardır.

*

Kur’an-ı Kerîm, Tevrat ve İncil’in aksine “lafız” olarak korunmuş bulunduğu için, İslam’ı tahrif ve tahrip etmek isteyenler ifsadatlarını tarih boyunca suret-i haktan gelerek, ve “ruh, mana, batın” vs. gibi tabirlerin arkasına sığınarak yapmaya çalışmışlardır..

Bu noktada tasavvufu da tepe tepe kullanmış, istismar etmişlerdir.

Günümüzde ise bu tahrifat özellikle modernistler ve tarihselciler tarafından yapılıyor..

Bunlardan bazılarının, İmam Şatıbî’nin el-Muvafakat’ını okumadan onun kullandığı makasıd-ı Şerîa (Şeriat’in gayeleri) kavramını istismar etmeye çalıştıkları görülüyor. Bunlara göre, emir ve yasakların lafzına değil ruhuna/anlamına/maksadına bakmak gerekiyor.. Mesela hırsızın elinin kesilmesini alalım, maksat hırsızlığın önlenmesidir, dolayısıyla el kesilmeden başka bir ceza ile de bu gayeye ulaşılabilir..

Tam da laik (siyasal dinsiz) rejime göre bir müslümanlık..

Modernist ve tarihselciler bu usulsüzlüğü ümmetin geneline kabul ettiremeseler de kendi hayatlarına uyguluyorlar.. Mesela namaz için önce bir “maksat” uyduruyorlar.. Maksat ne, Allahu Teala’yı hatırlama.. Eh, bunun başka yolları da var.. Oruçtan maksat ne, şunlar şunlar.. O maksatlara ulaşmak için yemekten içmekten kesilmek, kadınlardan uzak durmak gerekmiyor, bunun başka yolları da vardır..

Böylece namazsız niyazsız, Şeriat karşıtı ve ahlâk edebiyatçısı çağdaş ilahiyatçı hergeleler zümresi türedi, türüyor.

*

Evet, lafız esastır, lafzın her zaman için önceliği vardır.. Lafzın (akıl, mantık ve dilbilgisi kuralları çerçevesinde) nasıl anlaşılması gerektiği de fıkıh usulü olarak bir bilimsel disiplin şeklinde sistematize edilmiştir.

İslam uleması, Kur’an’ın lafzının korunması hassasiyetine benzer bir duyarlılığı hadîsler konusunda da sergilemiş, hadîs usulü adı altında muazzam ve muhteşem, dünya tarihinde benzeri görülmemiş incelik ve dakiklikte bir bilim dalı tesis etmişlerdir.

Elinize bir tarih usulü/yöntemi ve bir de hadîs usulü kitabı alın ve karşılaştırın, aradaki farkın uçurum olduğunu görürsünüz..

Tarih usulü çerçevesinde tarihî gerçekler olarak sunulan çoğu malumat, hadîs usulü açısından asla delil olarak alınamayacak zayıflıkta rivayetler yığınından ibarettir.

*

Konuya dönersek, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den imama biatle ilgili olarak rivayet edilen hadîslerde “zamanının imamı” diye bir tabir yer almıyor.

Hadîs imamlarına ait sahîh ve muteber kaynaklarda böyle bir rivayet yok..

Fakat Şîa, böyle bir hadîs bulunduğunu iddia ediyor.. Doğal olarak kaynak gösteremiyor, isnad (rivayet zinciri) ortaya koyamıyorlar.

Varsa böyle bir rivayet, İbn Teymiyye’yi ilzam etmek kolay.. “Cahil adam, falanca muteber kaynakta bu hadîs var” dersin, olay kapanır.

Diyemiyorlar..

O zaman gelsin şark kurnazlığıyla “Ey miskin, ey cahil!” diye bağırıp çağırmalar..

Ve de gelsin “içerik” batınîliği ve modernizm “anlam”cılığı..

*

Haydarî ya hadîsin mütevatir olmasının ne anlama geldiğini bilmiyor ya da büyük illüzyonist, büyük abrakadabracı..

Bilinmeyen bir varyant nasıl mütevatir olabilir, sende hiç mi mantık yok?!

Ancak, Şîa'nın alimleri mantık eksikliğinin yerine ikame edebilecekleri gayet ikna edici maddî kanıtlara sahipler: Haşmetli sarık, görkemli cübbe, süpürge uzunluğunda göz kamaştırıcı sakal..

Adamların kalıbı "Ben ilmimle herkesi döverim" türküsü söylüyor.. Sarık, cübbe ve uzun sakal sayesinde "maç"a 3-0 önde başlıyorlar.

(Tevatür/mütevatirlik, bir haberin yalan üzerine birleşmesi mümkün olmayan bir topluluk tarafından nakledilmiş olmasıdır.

Mesela, gidip görmediğimiz halde Antarktika diye bir kıtanın varlığından şüphe etmeyiz.. Çünkü bu kadar çok sayıda insanın başka bir yere ait video kayıtlarını, fotoğrafları vs. Antarktika diye bize ‘yutturmak’ için anlaşmış olmaları mümkün değildir.. Buna karşılık mesela Amerikalılar’ın Ay’a gidiş meselesi tevatüren sabit değildir.. Bundan şüphelenilebilir.)

İmdi, söz konusu hadîsin lafzına Şîa’nın mana (içerik) diyerek monte ettiği “zamanının imamı” ibaresi çerçevesinde (yine Şîa’nın iddia ettiği anlamda) bir “zamanın imamı” mevcut olsaydı, ve bunun (Şîa’nın yüklediği bu anlamın) hadîsten çıkan anlam olduğu konusunda “tevatür” derecesinde kesin bilgi bulunsaydı, Hz. Ebubekir’e biat edilmesi mümkün olabilir miydi?!

Ardından bir de Hz. Ömer’e, dahası Hz. Osman’a biat edilmesi durumu var.

Hadîsin lafzı herkesçe biliniyor, onun (Şîa’nın gönlünün istediği tarzdaki) anlamı da güya tevatürle sabit, fakat ashabtan kimsenin bundan haberi yok.. Mantığa bakın!..

Hatta Hz. Ali’nin bile haberi yok, çıkıp “İmam benim, ey Ebubekir, sen nasıl biat alırsın, alan da kaçan mı!” demiyor..

Ya da imam olduğunu unutmuş, ancak Hz. Osman şehit edilince aklı başına geliyor, imamlığını hatırlıyor.

Şîa’nın masalları..

*

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ahirete irtihal eylediğinde ensar (Medineliler), kendi aralarından bir imam seçmek istiyor, muhacirler (Kureyş göçmenleri) itiraz ediyorlar, bu defa ensar “Bir sizden, bir bizden iki tane imam olsun” diyorlar, muhacirler buna da itiraz ediyorlar, ensar sonunda razı oluyor, fakat bir kişi de çıkıp, “Ya hu imam belli, nasıl oluyor da imam seçiyoruz, tek yapacağımz gidip imama biat etmek” demiyor.

Böyle bir saçmalık olabilir mi?!

Sanki ashab, “Hadîsmiş, boş verin şimdi bunu, hemen laikliğe geçelim dostlar, devletimiz dinî kurallara göre, ayete hadîse göre yönetilemez, kimin halife olacağına laiklik (siyasal dinsizlik) çerçevesinde biz karar verelim.. Zamanın imamıymış.. Bunlar ortaçağda kaldı” demişler..

Ehl-i Sünnet, Hz. Ebubekir r. a.’in fiilen var olan imamlığı için hadîs uydurmamış, olayı dürüstçe olduğu gibi haber vermiş, Şîa ise Hz. Ali r. a.’in olmayan imamlığı için hadîs uydurmuş..

*

Şiîler’in “zamanının imamı” inancının durumu bu..

Şîa özentisi Sünnî “zamanın imamı”cılarına gelince, bunların durumu Şîa’nınkinden de berbat..

Çünkü Şiîler (çarpıtmalara başvursalar da) hiç değilse hadîslerden delil getirmeleri gerektiğinin farkındalar, bunlarda o da yok.

Mesela Huzeyfe r. a.'in rivayet ettiği, Müslümanlar'ın "imamının ve cemaatinin (devletinin)" bulunmayacağı zamanlar yaşanabileceğini gösteren sahih hadîs umurlarında bile değil.

Bunların delili falanın filanın keşfi, rüyası, kanaati, menkıbesi vs..

Bunların delil olamayacağını, edille-i şer’iyye arasında bunların yer almadığını bile öğrenebilmiş değiller.


“ZAMANIN İMAMI” YOK, “ZAMANIN İMAMSIZLIĞI” VAR

 





Adududdîn el-İcî, meşhur eseri el-Mevâkıf’ta imameti/imamlığı şu şekilde tanımlamaktadır:

“Dinin ayakta tutulması (ikamesi) hususunda ümmetin tamamının (kâffesinin) ona tabi olması vacip olacak şekilde Rasul’e halef olmaktır (halifeliktir).”

(Bkz. Seyyid Şerif Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf, C. 3, çev. Ömer Türker, 2. b., İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, s. 666-7.)

Burada sözü edilen tabi olmadan (ittibadan) gaye, “dinin ayakta tutulması”dır, “ikame”sidir, imam seçilen kişinin kişisel saltanatına hizmet değil.

Dini ayakta tutmak, hükümlerini tatbiktir, Şeriat’i uygulamaktır.

*

Yukarıdaki tanımın da gösterdiği gibi imamet ile hilafet aynı şeydir.

Hadîs-i şerîfler hilafet ile imametin aynı şey olduğunu gösterdiği halde Şiîler’in büyük bölümü bu ikisini birbirinden ayırdılar.

Onlara göre Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem’den sonraki imam Hz. Ali’dir.

Zamanın imamı” oydu.

Hz. Ebubekir’e gelince, o, “Müslümanlar’ın imamı” değildi, bir mütegallibeydi.

Hz. Ali’nin imamlığının geçerlilik kazanması (daha doğrusu Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın imametinin inkârı) için “hilafetten farklı bir imamet” icat edilmesi gerekiyordu, bunu yaptılar.

Ehl-i Sünnet itikadı kitaplarında “hilafet ve imamet” bahsine yer verilmesinin nedeni işte budur. Şiîlerin hurafe ve safsatalarıyla zihinlerin bulanmasının engellenmesine çalışılmıştır.

*

İmametle ilgili bütün hadîsler bir bütün halinde ele alındığında meselede anlaşılmayacak bir yön kalmaz.

Böyle olmakla birlikte, günümüzde bazılarının, Ehl-i Sünnet’ten olduklarını iddia ettikleri halde, gerçekte Şia ile aynı inancı paylaştıklarını, onlar gibi “zamanın imamı” (“zamanındaki imam/halife” değil) hurafesine inandıklarını görüyoruz.

Sünnî olma iddiasındaki böylesi cahil tarikatçıların ve tarikatımsı grupların kendi hocalarını ve üstadlarını “zamanın imamı” ilan ettikleri müşahede olunuyor.

Sırf kendileri adına konuşmaları durumunda (onlar açısından hocalarının o zaman için imam/önder durumunda bulunması hasebiyle imam kelimesinin “sözlük anlamı” çerçevesinde) “zamanın imamı” tabirini kullanmaları anlayışla karşılanabilir, fakat başkalarının da kendilerinin hocalarını ya da üstadlarını “zamanın imamı” kabul etmeleri gerektiğine, bunu yapmamalarının sapıtma anlamına geldiğine inandıkları anda (imam kelimesinin sözlük anlamının sınırlarını aşarak) tipik bir Şiî gibi akıl yürütmeye başlamış oluyorlar.

*

Bir hadiste “İnsanlara imam olan çobandır, güttüğünden mesuldür” buyurulmaktadır (Buharî, Ahkâm, 1; Müslim, İmara, 5; Ebu Davud, İmara, 1; Tirmizî, Cihad, 27).

Şeriat'i savunma ve hayata geçirme hususunda sorumluluktan/mesuliyetten muaf, cihat "külfet"inden azade bir "yan gelip yatar" “zamanın imamı” yok.

Erdoğan gibi konuşmak gerekirse "Yok öyle yirmibeş kuruşa simit" ve dahî "Yok öyle yirmibeş kuruşluk imamlık".

Bir başka hadiste, Allahu Teala’nın mahşer gününde Arş’ın gölgesinde gölgelendireceği kişilerin başında “adil imam”ın geldiği belirtilir (Buharî, Zekat, 16; Müslim, Zekat, 91; Tirmizî, Zühd, 53).

Buna karşılık “ Zamanın imamı’, Kıyamet gününde Arş’ın gölgesinde gölgelenir” diye bir hadîs yok.

Demek ki, adil olan imam da var, olmayan da.. Böylece Şia’nın “masum imam” efsanesi de çökmüş olmaktadır.

Yine bir başka hadiste, zalim imamın, Allahu Teala’nın en çok buğzettiği kimseler arasında yer aldığı belirtilir (Nesâî, Zekat, 77).

Demek ki imamlar zalim de olabilir.. Zalimlerden de olabilir.

*

İmam Cüveynî, "Allah'ın, kulların maslahatını gözetmesinin kendisine vacip olması sebebiyle onun insanlara imâm nasb etmesinin de Allah'a vacip olduğu" şeklindeki (Şia’ya özgü) düşüncenin “din ve Allah konusunda cehaletten başka bir şey olmadığını" söylemektedir. (Mehmet Salih Gecit, İslâm Kelâmında Siyâset ve İmâmet Tartışmaları, doktora tezi, Erzurum: A. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 3012, s. 395.)

Evet, cehaletin ta kendisidir.

Cüveynî’ye göre, nasıl peygambersiz zamanlar olabiliyorsa, imamsız zamanlar da olabilir. (Abdullah Ünalan, İmâmü’l-Haremeyn Ebu’l-Meâlî el-Cüveynî’nin Gıyasü’l-Ümem fi İltiyasi’z-Zulem Adlı Eserine Göre Bey’at ve İmâmet, yüksek lisans tezi, Ankara: A. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1994, s. 30.)

Bu zaten, Huzeyfe radiyallahu anh’in rivayet ettiği hadîsin ortaya koyduğu bir gerçek.. Çünkü “Müslümanlar’ın cemaatinin ve imamının bulunmadığı” bir zamanda ne yapması gerektiğini sorduğu zaman ona “bütün fırkaları terk etmesi” söylenmiştir.

Rasulullah s.a.s. ona, “Hayır, Müslümanlar’ın her zaman bir cemaati ya da cemaatleri bulunacak, ve her devirde bir ‘zamanın imamı’ olacaktır” dememiştir.

Evet, Şiîler’in batıl zu’mlarının aksine, her devirde “zamanın peygamberi” olan bir peygamber göndermek Allahu Teala üzerine vacip olmaz (Mesela yaşadığımız şu zamanda hayatta olan bir peygamber yok), nerde kaldı ki her devirde yeni bir imam göndermek vacip olsun. (Daha doğrusu, Allahu Teala üzerine hiçbir devirde peygamber göndermek vacip değildir.)

*

Hz. Peygamber s.a.s., İsrail oğulları zamanında onları peygamberler idare ederdi. Her ne zaman bir peygamber vefât ederse onun yerine başka bir peygamber gelirdi. Hiç şüphesiz benden sonra peygamber yoktur. Ancak halifeler olacaktır. Onlar birden çok olabilirbuyurmuştur. 

Bunun üzerine sahabiler “Yâ Resûlallâh! Halifeler birden çok olursa bize ne emredersiniz?” demişler, Hz. Peygamber de Birinci yaptığınız biate bağlı kalınız, haklarını veriniz. Onlara da Hz. Allah, sizin haklarınızdan soracaktır” diye cevap vermiştir. (Buhârî, Enbiyâ, 50; Müslim, İmâre, 44; İbn Mâce, Cihad, 42; Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 13-4.)

Burada “Zamanın imamı her kimse, ona itaat edin” denilmiyor.. “İlk yapılan biate” bağlı kalınması emrediliyor.

Ancak, bu hadîste sözü edilen “imam”lar, Şia’nın (ve şiîleşen tarikatçıların, grupların) zannettiği gibi “naylon zamanın imamları” değil.

Gerçek imamlar..

Gerçek imam (Ehl-i Sünnet itikadı kitaplarında anlatıldığı gibi) şu demek: Şeriat’i uygular, Müslümanlar’ı dış saldırılara karşı korur, cihat eder, ümmetin kendi aralarındaki ihtilaflarda onları yargılayıp hüküm verir.

*

Bu hadîsten şunu da anlıyoruz: 

Müslümanlar’ın cemaatsiz (ve imamsız) zamanları olabileceği gibi, birden fazla (insanlara hükmeden ve Şeriat’i uygulayan) halifelerinin/imamlarının bulunduğu zamanlar da olabilir. (Mesela Emevîlerden sonra Abbasî Devleti ve Endülüs Emevî Devleti şeklinde bölünme yaşandı.)

Böylesi bir durumda bir İslam devletini/imamı (laik / “siyasal dinsiz” devleti değil) bırakıp diğer müslüman imama/halifeye tabi olan kişi “cemaat”i terk etmiş olmaz, fakat (şayet haklı bir gerekçesi yoksa) yaptığı biatini bozduğu ve sözünden döndüğü için günahkâr olur. 

Ancak hiç biat etmemişse ya da biat ettiği imam vefat edip ortada biat kalmamış ve böyle bir tavır sergilemişse o takdirde bir vebalden söz edilemez.

Günümüzün (Şia usulü) “zamanın imamı”cılarına gelince, bunların imamlarının, yaşadıkları ülkelerde “dini ayakta tutmak” için harekete geçmeleri, Müslümanlar’ın başına geçip onlarla birlikte cihat etmeleri, Müslümanlar arasındaki ihtilafları mahkemelerde hükme bağlatmaları gibi bir durum yok.. 

Yaşadıkları dinsiz, laik ya da İslam dışı rejimlerde gayri İslamî kanunların baskısı altında inim inim inliyorlar.. 

“Kendisi muhtac-ı himmet bir dede, nerde kaldı gayriye himmet ede!”

Fakat dilleri uzun.. 

Cihanda kendilerinden başka “imam” bulunmadığını, herkesin (“zamanın imamı” diyerek) kendilerine tabi olması gerektiğini söyletebiliyorlar.

Tam maskaralık.


AYRILINMAMASI GEREKEN CEMAAT

 





Cemaat konulu önceki yazılarımızda şunu anlatmaya çalışmıştık:

Hadîs-i şerîflerde geçen cemaat tabirinden kasıt, (halifenin/imamın idaresi altındaki, İslam Şeriati ile yönetilen ve) ümmet-i Muhammed’in (s.a.s.) siyasal birliğini ifade eden İslam devletidir.

Bu devlet için, (günümüzde Uluslararası İlişkiler ve siyaset bilim literatüründe kullanılan “ulus-devlet” kavramından hareketle) “ümmet-devlet” tabirini kullanmak mümkün olabilir.

Ümmet, esas itibariyle (bir lideri/imamı bulunan) topluluk/toplum anlamına gelir.

Yani “ümmet-devlet”; “toplum-devlet” veya “halk-devlet” demek olur.

Bir başka deyişle ümmet-devlet, cumhur-devlettir, “cumhur”iyettir.

Ancak bu cumhuriyet, (gerçekte diktatörlük olan) günümüz cumhuriyetlerinden farklı bir cumhuriyettir.

Çünkü İslam devletinde cumhur, (mesela Türkiye’de olduğu gibi) ırk unsuru esas alınarak tanımlanmaz.

İslam devletinde cumhur, Müslümanlar’dır..

Bununla birlikte İslam devleti farklılıkları tanıyan, özgürlükçü ve çoğulcu (çoğunlukçu değil) bir devlettir. Gayrimüslimlerin (müslüman olmayanların) varlığını/kimliğini kabul eder.

Onları, İslam devletinin vatandaşları olmalarından hareketle İslam’ı kabule ve kendilerini müslüman olarak tanıtmaya, müslüman kimliğini benimsemeye zorlamaz.

*

Bugünkü laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti’nde ise bütün vatandaşlar (Ermeni, Yahudi, Rum, Süryani vs. de olsa) Türk olarak tanımlanıyor.

Türk kimliği dışındaki kimlikler “resmen” yok sayılıyor.

Onların farklılığı (gayriresmî olarak tanınsa da) yasal/resmî düzeyde görmezden geliniyor.

Bu noktada en büyük mağduriyeti Kürtler’in yaşamış olduğunu kabul etmek gerekiyor..

Memlekette İngilizce, Almanca ve Fransızca öğretim yapan okullar varken, Galatasaray Lisesi Fransızca’sıyla, Robert Kolej İngilizce’siyle övünürken, Kürtçe, Kürt’ün dili bu ülkede, Firavun’un Mısır’ında İsrailoğulları’nın gördüğü muameleyi gördü.

*

Bu devletin “derin” zalimlerinin şunu anlamaları gerekiyor:

Allahu Teala’nın kaderinde ceza (karşılık) çoğu kere amelin cinsinden gelir.

İsrailoğulları’nın erkek çocuklarını öldüren Firavun’un, erkeklerden oluşan ordusuyla birlikte denizde helak olması tesadüf değildir.

Kim ne yaparsa son tahlilde kendisine yapar. “Zâlim yine bir zulme giriftâr olur âhir / Elbette olur ev yıkanın hânesi vîrân.”

Hz. Ali ile ashabı arasında şöyle bir konuşma geçtiği rivayet edilir: “Ben hiç kimseye bir iyilik ve kötülük yapmadım!” demiş, “Kötülük yapmadığınız doğru, fakat hiç kimseye bir iyilik de mi yapmadınız, çok iyiliğinizi gördük!’ diye karşılık vermişler. Bunun üzerine “Ne yaptımsa kendime yaptım” diyerek şu ayeti okumuş: “Kim iyi bir amel yaparsa bu onun kendi faydasınadır. Kim de kötü bir amel yaparsa zararı kendi nefsinedir. Nihayet dönüşünüz Rabbinizedir.” (Câsiye, 45/15)

*

Bu böyle olduğu gibi, ahlâkın ve iyi insan olmanın temel ölçütü de insanın, kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmayı hoş görmemesidir.

Ancak kendisi için istediğini (haset ve bencillikten uzak durarak) başkaları için de isteyebilenler kâmil insandırlar.

Peygamberler böyledir, onlar, başkalarının elindekine haset etmezler, Allahu Teala’nın kendileri için takdir ettiğine razı olur, kendileri için hayırlı olanın o olduğunu düşünürler.

Ve kendileri için istediklerini (Allahu Teala’nın rahmetine nail olup Cennet’e gitmeyi) herkes için isterler.

Şeytanlaşmış insanlar ise, İblis’in Hz. Adem a. s.’ı kıskanması gibi, başkalarının nimet içinde olmasından rahatsızlık duyarlar.

İmdi, fertler için durum bu olduğu gibi, milletler için de durum böyledir. Gerçekten asil ve necip, üstün ahlâk sahibi milletler, kendileri için istediklerini başka kavimler için de isterler.

Onlara farklı muamele yapmanın zulüm ve ahlâksızlık olduğunu bilirler.

(Ne tuhaftır ki, günümüz Türkiye’sinde sözde tasavvuf ve ahlâk adına konuşan ve sanki Şeriat ahlâkın teminatı değil de onun zıddıymış gibi ahlâk adına Şeriat’ı / İslam hukukunu itibarsızlaştırmaya çalışan [Yeni Şafak gazetesi eski yazarı] Prof. Mahmut Erol Kılıç gibi “tasavvuf yolunun haramileri”, halihazırdaki laik [siyasal dinsiz] devleti “ahlâk” adına sorgulamak yerine “devletçilik” yapıyor, devlet kurumunu putlaştırıyorlar. Bunların ahlâksız ve şeytanî ahlâkçılığı, İslam Şeriati’ne olan [içlerinde gizleyemedikleri, ağızlarından taşan] düşmanlıklarını kamufle eden bir maskeden ibaret.)

*

Günümüzün milliyetçiliğine/ırkçılığına gelince, bu, bir tür sıla-i rahim sayılacak şekilde insanın kendi soydaşlarına ya da vatandaşlarına karşı (başka kavimlere zulmetmeksizin) hayırhah olması anlamına gelmiyor.

Zamanımızda milliyetçilik (ırkçılık), Isaiah Berlin’in ifade ettiği gibi “yaralı ulusal bilincin patolojik alevlenmesi” niteliği taşıyor. Çünkü kişi, kendisindeki karaktersizlik ve değersizliği görüyor ve biliyor, sonra da ait olduğu millete (topluluğa, cemaate) bir yücelik atfederek o yücelikten kendisine bir pay çıkarıyor.

Sorun şurada ki, bu yücelik düşüncesi, ancak başka kavimleri aşağı görme ve aşağılama, hatta yok sayma sayesinde inşa edilip kurulabiliyor.

Şunu bilmek gerekiyor: Necip, ahlâklı ve asil bir milletin sonraki kuşakları ahlâksız, aşağılık ve adi hale gelebilirler. Değişim yasası burada da geçerlidir.

İsrailoğulları bunun tipik örneğidir.

Her nesil ve her birey kendi asaletini ve ahlâkını kendisi inşa eder.

*

Evet, ceza amelin cinsinden gelir.

Bu topraklardaki (çağdaşlık ve uygarlık virüsüyle enfekte olmuş) Kemalist derin devlet aklı da (Kürtçe’yi yok etmeye çalıştığı için) ceza olarak (farkına varmadan veya farkında olsa bile çaresizce) kendi eliyle Türkçe’yi katletmeye, İngilizce’yi öne çıkarmaya koyuldu..

Kendisinden habersiz, körlemesine giden, deneme yanılma yoluyla mesafe katetmeye çalışan akılsızlıktan beter bir Kemalist derin devlet aklı Türkçe’nin canına okudu..

Niye şimdi Türkiye’de Boğaziçililer’e, ODTÜ’lülere seçilmiş (birinci sınıf) insan muamelesi yapılıyor? (Bu kurumların tutulmalarını ve giriş puanlarının yüksek olmasını, öğretimin İngilizce olması dışında ne sağlıyor?! Prof. Oktay Sinanoğlu bu zihniyetle mücadele için çok gayret sarfetti, fakat sesini duyuramadı.)

Bu dil politikası; kültürel sömürge haline gelme, kendi kendini sömürgeleştirme, aşağılık duygusuyla kendi kimliğinden ve dilinden utanç duyma, kendi diline örtülü savaş açma değilse nedir?

*

İmdi, Kürtçe ne kadar serbest olursa olsun Türkçe’ye zarar veremez..

Çünkü Türkiye’de yaşayıp da Kürtçe konuşan her Kürt, elinden geliyorsa mutlaka Türkçe’yi öğrenir ve kullanır..

Kürtçe, literatürü ve kütüphanesi Türkçe’den daha zengin bir dil değil ki Türk dilinin önünü kapatsın ya da onunla rekabet etsin..

 Osmanlı döneminde Kürtçe serbestti de ne oldu, Kürt alimler ve aydınlar “İlla da Kürtçe, sakın kimse Türkçe konuşmasın” mı dediler?!

Geçmişteki Kürtçe serbestisi Türkçe’ye ne zarar vermiştir?!

Bunu Arapça ve Farsça bile yapamadı, fakat ecdad böyle bir paranoya ve Firavun tipi uygulama içine girmediği için o diller vasıtasıyla Türkçe daha da zenginleşti.

Bugünün İngilizceciliği ise Türkçe’nin kökünü kazıyor, yok ediyor.

*

Konuya dönelim.

Devlet Arapça bir kelime olmakla birlikte, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında bugünkü anlamda kullanılmıyordu.

O dönemde Araplar devlet kurumunu ifade için “mülk”, devlet başkanları için de “melik” tabirini kullanıyorlardı.. (Hz. Ömer’e ait olan “Adalet mülkün temelidir” vecizesi “Adalet devletin / devlet egemenliğinin temelidir” anlamına gelmektedir.)

Yani Araplar için İran’ın kisrası, Bizans’ın kayzeri, Türkler’in hakanı/kağanı birer melikti.

Yine, o dönemde devlet için “saltanat”, devlet başkanları için “sultan” tabiri de kullanılmaktaydı.

İslam devleti belirli bir şahsın veya sülalenin hakimiyeti/egemenliği/saltanatı/melikliği demek olmadığı, İslam toplumunun (cemaatin), Şeriat’e ittiba şartı ve kaydıyla biat ederek (sözleşme yoluyla atama yaparak, “sözleşmeli/mukaveleli/kontratlı seçim”le) seçtiği bir halife tarafından yönetilen “cemaat/ümmet” devleti olduğu için, hadîs-i şerîflerde İslam devletini ifade için “mülk” ve/veya “saltanat” tabiri değil, daha kapsayıcı bir kavram olarak “cemaat” kelimesi kullanılmıştır.

Rasulullah s.a.s., İslam devleti için (kapsayıcı genel bir adlandırma olarak) “mülk” ve “saltanat” tabirlerini kullanmış değildir.

Nitekim, Ahmed bin Hanbel r. a.’in Müsned’inde yer alan bir hadîste “Peygamberlikten sonra “peygamberlik yolu üzere bir hilafet” (hilâfetün ‘alâ minhâci’n-Nübüvveti) geleceği, onu ısırıcı bir melikliğin (mülkün ‘âddün) izleyeceği, ardından zorba/diktatör/zorlayıcı/baskıcı bir melikliğin (mülkün cebriyyetün) ortaya çıkacağı, daha sonra da tekrar “peygamberlik yolu üzere bir hilafet” (hilâfetün ‘alâ minhâci’n-Nübüvveti) kurulacağı” bildiriliyor. (Bkz. https://dorar.net/h/R7HZBi1v)

Bir başka deyişle, Müslümanlar’a (ümmet-i Muhammed’e s.a.s.) ait bir devletten söz edilebilmesi için, onun illa da (dünyadaki diğer devletlerde olduğu gibi) “mülk” karakteri göstermesi, klasik devlet tipine uygunluk arzetmesi gerekmemektedir.

*

Müsned’de yer alan hadîs, Müslümanlar’ın siyasal organizasyonlarının (devletlerinin) nasıl kategorize edilmeleri ve tasnife tabi tutulmaları gerektiğini ortaya koymaktadır: Devlet ya nebevî hilafettir (peygamberlik yolu üzere hilafet), ya da mülk halini almıştır.

Burada mülk ile “babadan oğula geçen saltanat” kastedilmiyor.. Devlet başkanlığı makamı (günümüz cumhuriyetlerinde olduğu gibi) babadan oğula geçmiyor olsa bile, “peygamberlik yolu üzere hilafet” olmayan her rejim, mülk tipi devlet anlamına gelmektedir.

Ve “mülk tarzı devlet”in iki farklı modelinden söz ediliyor: Adûd (ısırıcı) olan, cebrî (zorba/baskıcı/zorlayıcı) olan.

Öyle anlaşılıyor ki, “adûd mülk” (devlet), zorba ve zorlayıcı/baskıcı olmasa da, ona çok yaklaştığınızda veya onun ilgi alanına girip dikkatini üzerinize çektiğinizde sizi “ısırabiliyor”, “nebevî hilafet”in aksine ondan emin olamıyorsunuz.

“Cebrî mülk”ün (zorba/zorlayıcı/baskıcı devletin) elinden ise uçan kaçan kurtulamıyor.

İslam ülkelerine Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in gelecekten haber veren bu hadîsi çerçevesinde baktığımızda, Emevî, Abbasî ve Osmanlı devletlerinin “ısırıcı mülk”e, son dönemde ortaya çıkan devletlerin (cumhuriyet veya krallık, farketmiyor) ise “zorba mülke/devlete” karşılık geldiğini söylemek mümkündür.

(Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran Selanikli Mustafa Atatürk ve ekibi, şapka giymemek gibi akla ziyan bir suçlama ile insanları asarak, “devrim” diye millete dayatmalarda bulunarak cebrîliğin/zorlayıcılığın hakkını eksiksiz biçimde vermiş durumdadır.)

*

Burada bir nokta üzerinde daha durmak gerekiyor.

Önceki yazılarımızda AK Parti’nin eski milletvekillerinden rekortmen dönergeç (Yeni Şafak gazetesi yazarı) Mehmet Metiner adlı siyaset fırsatçısının şu ifadelerini aktarmıştık:

Hilafetin “İslam devlet başkanlığı kurumu”, halifenin de “İslam devlet başkanı” biçiminde tanımlanması, modern zamanlara özgü bir tanımlamadır. Bence siyasetin şekillendirdiği bu modern Müslüman zihnin ürettiği kavramsallaştırma özünde sorunlu ve tartışmalıdır.

Tıpkı “İslam devleti” tanımlamasında olduğu gibi.

Peygamberimizin Medine’deki hayatını “devlet başkanlığı” gibi takdim eden modernist zihin, kaçınılmaz bir biçimde İslamcılığın totaliter bir siyasal tasavvura ve projeye dönüşmesine de öncülük etmiştir. (Ayrıntılar için bkz. Mehmet Metiner, Siyasi Erdemler Risalesi, Sahi Yayınevi)

Eski İslamcı” diye bilinen bu topaç, aktardığımız laflarıyla aslında güftesi ve bestesi “derin düzen”cilere ait bir “Kemalist uzun hava”yı seslendiriyor.

Bu kullanışlı fırıldağa (ve onu düdük olarak kullanan derinlere) göre, İslam tarihinde devlet Hz. Muaviye ile başlamış oluyor.. Ondan önce devlet yok..

Ne Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem devlet başkanı ne de raşid halifeler..

Devlet kurmayı başarmış olan kişi, Muaviye r. a… Müslümanlar’ı bir devlet çatısı altında toplamayı o akıl etmiş..

Tabiî bu, saçmalıktan başka birşey değil.

Raşid halifeler devlet başkanı değildiyse, (savaşta esir edilmiş) İranlılar Hz. Ömer’i niçin suikastle öldürdüler?. Kendi halindeki bir vatandaşla ne alıp veremedikleri vardı?!

Niçin fasık birileri Hz. Osman’ı adaletsizlikle suçlayıp öldürmüşlerdi?.. Devlet başkanı değildiyse adaletsizlikle nasıl suçlanabilmiş, niçin öldürülmüştü?

Devlet başkanı değildiyse Hz. Ali k. v. “Cemel ve Sıffîn Savaşları”nı niçin yapmıştı?!

Neydi, mafya lideri ya da terör örgütü elebaşısı mı?! Hz. Muaviye ile neyin kavgasını vermişti, ondan ne istiyordu?

Hayır, eşeklerden daha zeki olmak gibi inkâr edemeyeceğimiz bir meziyeti bulunan bu yazar müsveddesi ve milletvekili eskisi, eşeklerinkinden kesinlikle üstün olan zekâsını kendisini rezil kepaze etmek için kullanıyor değil.

Asıl maksadı, laikçi (siyasal dinsizlikçi) “derin” efendileri için İslam devleti idealine (ve son tahlilde İslam’a) münafıkça zarar vermeye çalışmaktan ibaret.

*

Huzeyfe r. a.’in pekçok hadîs kitabında yer alan sahih rivayetinde “Müslümanlar’ın bir cemaatinin bulunmadığı zamanda ağaç kökünü kemirmek zorunda kalınacak kadar zorluk çekilse bile bütün fırkalardan/gruplardan uzaklaşılmasının” tavsiye edilmesi, “cemaat”ten kastın İslam devleti olduğunu göstermektedir.

Önceki yazılarda tamamını aktardığımız söz konusu hadîsin son kısmında Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Huzeyfe r. a.’in bir sorusuna karşı tavsiye/emir niteliğinde şunu söylüyor:

Telzemü cemâate’l-müslimîne ve imâmehüm.” (Müslümanların cemaatine ve imamına yapışırsın.)

Bu ifadeyi Mehmed Sofuoğlu şöyle çevirmiş:

İslam cemaatinden ve onların imamlarından (devlet başkanlarından) hiç ayrılmaz, onlara itaat edersin.”

Sofuoğlu’nun imam tabiri için devlet başkanı ifadesini kullanması isabetlidir. Doğal olarak bu durumda cemaat de “İslam devleti”ne karşılık gelmektedir. (Ancak Sofuoğlu, hadîste tekil olarak yer alan imam kelimesini imamlar haline getirerek hata yapmış.)

Rasulullah s.a.s.’in bu tavsiyesi üzerine Huzeyfe r. a. (Sofuoğlu’nun çevirisiyle) şunu soruyor:

“Onların cemaatleri bulunmaz ve başlarında bir devlet reisleri de yoksa?” (Fe in lem tekün lehüm cemâatün ve lâ imâmün?)

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, bu soruya şöyle cevap veriyor (yine Sofuoğlu’nun tercümesiyle):

“O takdirde bu fırkaların hepsinden ayrıl. Velev ki bu ayrılman bir ağaç kökünü ısırman suretiyle (meşakkatli) olsa bile. Artık sana ölüm erişinceye kadar sen bu ayrılık üzere bulun!”

(Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 47-48.)

Burada “fırka” kelimesi Arapça başka bir kelimenin karşılığı değil, hadîsin aslında bu kelime geçiyor.

*

Evet, bu hadîsin ortaya koyduğu gibi, cemaat, Şeriat’le yönetilen ve başında halife/imam bulunan “İslam devleti”dir, “ümmet-devlet”tir.

Laik (siyasal dinsiz) bir devletteki (laik / siyasal dinsiz yasalara tâbi) “örgütlü” müslüman topluluklara gelince, onlar cemaat değil, (ümmetin birlik ve beraberliğinin önündeki engel haline gelerek tefrikaya/parçalanmaya/bölünmeye hizmet eden) birer fırkadır. 

Kendilerini cemaat olarak adlandırmaları bir değer taşımaz.

Bu noktada şöyle bir soru akla gelebilir: Durum böyleyse salih, arif, alim ve müttekî olduklarını bildiğimiz Şah-ı Nakşbend, İmam-ı Rabbanî, Ahmed er-Rüfaî, Abdülkadir-i Geylanî, Halid-i Bağdadî, Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî, Abdülhakîm Arvasî gibi zatların liderlik ettikleri tarikatların/cemaatlerin durumu nedir? Onları da terk etmek mi gerekiyor? (Benzer bir soruyu mezhepler için de dillendirenler olabilir.)

Bu soruya cevap aranırken, söz konusu hadîste “cemaat” ve “fırka” kelimelerinin hangi bağlamda kullanılmış olduğuna dikkat etmek gerekiyor.

*

Meseleye bağlam esas alınarak bakıldığında, söz konusu fırkaların, ümmet arasında tefrikaya (bölünmeye) neden olan (Ki tefrika, fırkalaşma demektir), ve kendilerini (Müslümanlar’ın genel siyasal birliğini ifade eden) “cemaat”in alternatifi olarak gören, veya kendilerini (bunu hak etmedikleri halde, IŞİD/DAEŞ gibi) o dönemdeki “gerçek cemaat” olarak sunan, ve kendileri dışındaki Müslümanları (salt kendi gruplarına katılmıyorlar diye tekfir eden veya sapıklığa nisbet eden) örgütlenmeler olduğunun düşünülmesi gerekir.

Konuya bu zaviyeden bakıldığında (birer ekol/okul olarak kabul edilmeleri gereken) tarikatların (ve mezheplerin) fırka olarak nitelenemeyeceği ortaya çıkar.

Zaten esas itibariyle bir tarikata intisap, bir siyasal harekete katılma değil, bir müridin (irade sahibinin), nefsini tezkiye etmek (terbiye olunmak) üzere kâmil bir terbiyeciye öğrenci olmasıdır.

*

Nitekim İmam Gazalî, tarikat şeyhinin muallim/öğretmen hükmünde olduğunu söylemektedir:

“Şeyh, müridlerini ancak aralarında bulunmakla terbiye edebilir. O, bir mürebbi [eğitmen] ve muallim [öğretmen] gibidir, [dinî] hükmü de onun hükmüdür. Şeyhe de aynı ilmi yayan gibi riya ve benzeri afetler arız olabilir.”

(Gazâlî, İhyâu’ Ulûmi’d-dîn, C. 2, çev. A. Serdaroğlu, İstanbul: Bedir Y., s. 608.)

Yani tarikata intisap, bir fırkaya/kliğe/gruba katılma değil, bir mürşide öğrenci olmadan ibarettir..

Şunun gibi: Bir üniversitede bir öğretim üyesinden ders alan öğrencilerin, sırf aynı hocadan ders alıyorlar diye, “falan hocanın öğrencileri” adı altında bir cemaat/grup/topluluk teşkil ettikleri düşünülemez.

*

Ayrıca, İmam-ı Rabbanî’nin bir müridin birden fazla şeyhe intisabının caiz olduğunu söylediğini de belirtelim:

“Bu tarikat-ı aliyyede şeyhlik ve müridlik, tarikatı öğrenmek ve öğretmekledir; külahla ve şecere [icazet silsilesi] ile değil. Bu külah ve şecere ekseri meşayıhın tarikatında resmî bir hal almıştır. O kadar ki, onların son gelenleri, şeyhliği ve müridliği, külah ve şecereye inhisar ettirmiştir. Üstte anlatılan mana icabı olarak, şeyhin müteaddid [birden fazla] olmasına cevaz vermezler. …  Bu dahî, onların tam cehaletinden ve akıllarının noksanlığındandır. Yahut bilmezler ki, onların meşayihi talim şeyhine de, sohbet şeyhine de şeyh demişlerdir ve şeyhin müteaddid olmasına cevaz vermişlerdir. Hatta şöyle demişlerdir: Bir mürid, irşadının bir başka mahalde olacağı görüşüne varırsa, bir başka şeyh seçmesi caiz olur. İsterse, birinci şeyhi hayatta olsun. Onun bu durumu inkâr edilemez. Hace Bahaeddin Nakşibend, Buhara ulemasından bu hususta sağlam fetva almıştır.”

(Mektûbât-ı Rabbânî, C. 1, çev. A. Akçiçek, İstanbul: Merve Yay., t.y., s. 484.)

Müridlerinin başka bir şeyhe de (söz konusu şeyhin sahte, cahil veya saptırıcı/dâll bir şeyh olması gibi gerekçeler söz konusu olmaksızın) intisabından rahatsız olan şeyhlerin, kendi şahıslarını merkeze koyarak fırka üretmiş olacakları açıktır.

İmam-ı Rabbanî k. s.’nun ifade ettiği şekilde farklı şeyhlerden de istifade etmenin mümkün olduğu bir tasavvufî yapılanma ve tarikat örgütlenmesinde, şeyh-mürid ilişkisi fırkalaşma boyutuna ulaşmaz.

Kısacası, tarikat bağı (ortaya çıkış nedeni, varoluş hikmeti bakımından) şeyh ile mürid arasındaki dikey bir ilişkidir (“nisbet”tir), bir şeyhe intisap edenler arasındaki yatay bir ilişki ve örgütlenme değildir.. Bir öğrencinin öğrenci oluş nedeninin “bir öğrenci topluluğunun üyesi olma”yla alâkasının bulunmayışı gibi.

Dolayısıyla tarikatlar, aslî fonksiyonlarına bağlı kaldıkları sürece (terk edilmeleri gereken) birer fırka olarak değerlendirilemezler.

*

Ancak, fırka halini almaları mümkündür.

Nitekim bugün Türkiye’de birçok “tarikat-cemaat”, fırka halini almış durumda.

(Bu arada şunu da belirtelim: Türkiye’de siyasal partiler, Osmanlı’da ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında “fırka” olarak adlandırılıyorlardı. Mesela Cumhuriyet Halk Partisi, Halk Fırkası adıyla kurulmuştur.)

Türkiye’de tarikat-cemaatlerin fırkalaşma eğilimi göstermekte olduklarını, birçoğunun partileşmiş olması da göstermektedir.

En tipik örnek, sıkı Kemalist Haydar Baş belasının BTP’si..

Bir başka örnek, Prof. Mahmud Esad Coşan Hoca’nın “varis”i (oğlu) olması hasebiyle kendisini İskenderpaşa Cemaati’nin “doğal lider”i ilan eden Muharrem Nurettin’in kurduğu Sağduyu Partisi.. (Sağduyu Partisi’nin söylemleri Kemalizm’le örtüşüyorsa da Kemalist olduklarını ilan etmediler, fakat Muharrem Nurettin “boz kurtçuluk” yaparak “Selaikli ile rehberimiz aynı” mesajını dolaylı yoldan vermekten geri kalmadı.)

Parti kurmayan tarikat ve cemaatlerden bazıları da kimi partilerin kuyruğuna takılarak fırkalaşma eğilimi göstermiş durumdalar.. Tipik örnek Nurcular’ın Demirelci Yeni Asya kolu..

Böylesi (başlangıcı itibariyle ilim talimi veya tasavvufî terbiye faaliyeti durumundaki) örgütlenmiş grupların bazılarının fırka haline geldiklerini gösteren bir başka husus, kendilerinden ayrılanları (“cemaatten ayrılınmaması”nı emreden hadîslere yanlış mana vererek ve istismar ederek) cemaatten ayrılmakla ve dolayısıyla “cahiliye ölümü”nü hak etmekle suçlamalarıdır. 

*

Burada şunu da belirtmek gerekiyor: Milli Görüş hareketinin Refah Partisi de, lideri Prof. Erbakan’ın kendilerine katılmayanları “patates dini”nden sayması itibariyle terk olunması gereken “dört dörtlük bir fırka” halini almıştı.

Erbakan’ın merkeze “ilke”leri koyması gerekirken liderliğini yaptığı “hareket”i koyması ciddi bir sapmaydı.

Böyle konuşmak yerine “Şeriat-i Garrâ’yı (aydınlık/parlak Şeriat’i), Şer’-i Şerîf’i (şerefli/onurlu Şeriat’i) kabul etmedikleri, istemedikleri halde müslüman olduklarını söyleyen, kendilerini müslüman zannedenler olsa olsa patates dininden olabilirler” deseydi, ona itiraz etmemiz gerekmezdi.

Erbakan’ın (Allah taksiratını affetsin) asıl anlamadığı ise şuydu:

Kendisi Rasulullah s.a.s. tarafından “Müslümanlar’ın lideri” olarak yerine bırakılmış bir kişi olmadığı, ve de partisi (fırkası), Türkiye Cumhuriyeti’nin laik (siyasal dinsiz)  yasalarına göre kurulup İslam’ını (İslamcılığını/Şeriatçılığını) açıkça deklare edemeyen (“hukukuna malik” olmaktan uzak, yani bir tür köle) bir oluşum olduğu için, “kendisinin hareketi içinde yer alma”yı müslüman olmayla özdeşleştirmeye hakkı yoktu.

Laik (siyasal dinsiz) yasalara tâbisin, “kuş dili” konuşup “milli görüş, adil düzen” filan diye lastik gibi sündürülebilen, patlıcan gibi ne niyete yersen o olan kavramlar kullanıyorsun, sonra da kendin sanki Hz. Ebubekir r. a. gibi “ümmetin başındaki (İslam’dan asla taviz vermeyen) bir halife” imişsin gibi başkalarının müslümanlığı hakkında karar veriyorsun, bu, olmaz. Olamaz.

Şayet Erbakan küresel İslam devletinin başındaki halife (ümmetin devlet başkanı) olsaydı, kendisine tabi olmayanlar için “Cahiliye ölümü ile ölecekler” diyebilirdi.

Fakat bu durumda onlardaki “cahillik”, Erbakan’ın fırkasına/partisine katılmamaktan değil, “İslam cemaati”ni terk etmelerinden, İslam devletinden kopmalarından kaynaklanıyor olurdu.

*

Burada şu hususu da belirtmek gerekiyor:

İslam ülkelerindeki (Gazi Muhammed - Şeyh Şamil, Ömer Muhtar, Emir Abdülkadir, Afganistan’daki Molla Ömer liderliğindeki Taliban hareketi gibi) kâfir (küfür) işgaline direnen cihat hareketleri, mevzubahis hadîste konu edinilen “fırka”lar arasında düşünülemezler.

Bu hareketler eğer İslam devletinin kurulmasını ve İslam kanunlarının (Şeriat’in) uygulanmasını önemsemeselerdi ve de kâfir işgali altında (işgalcilerle işbirliği ve uzlaşma içine girerek) varlıklarını sürdürmeyi hedefleselerdi, işte o zaman “ayrılınması gereken fırka” halini almış olurlardı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş süreci bu açıdan ilginç özellikler taşıyor. Millî Mücadele (Erzurum ve Sivas Kongrelerinde ve TBMM’nin açılış beyannamesinde ilan edilen “Hilafet makamını kurtarma, İslam’ı savunma” gayeleri çerçevesinde) bir cihat hareketi olarak ortaya çıkmışken (veya öyle görünürken), sonraki süreçte gerçekleştirilen Kemalist/Atatürkçü devrimlerle farklı bir mahiyet kazandı.

Böylece Millî Mücadele dediğimiz hareketin (Asr-ı Saadet’teki ayette “mescid-i dırar” diye adlandırılan “sahte mescid” gibi) sahte bir “cihat” hareketi olduğu, gerçekte onun “anti-cihat” mahiyeti taşıdığı (İkinci Adam İsmet İnönü’nün açıkladığı gibi) “İngiliz destekli” Osmanlı karşıtı bir hareket olduğu ortaya çıktı.

Merhum Şeyh Said işte buna isyan etti. Bunu kabullenemedi.

*

Evet, günümüzde Türkiye, Mısır ve Pakistan gibi ülkelerde cemaat diye adlandırılan dindar toplulukların birçoğu gerçekte birer fırkadır.

Onların kendilerini cemaat olarak adlandırmaları kafa karışıklığına yol açmakta, “gerçek cemaat”in (İslam devletinin) öneminin anlaşılmasına engel olmaktadır.

Böylece, bu fırkalar, İslam devleti idealinin önündeki engellerden biri haline gelmektedirler.

Aynı şekilde, günümüzün İslam ülkesi diye bildiğimiz (ümmetin geneline değil de belirli milletlere/kavimlere/ırklara ait) “ulus-devlet”leri de birer fırkadır.

Müslümanın bunlardan en azından kalbiyle ayrılması, onlarla arasına mesafe koyması gerekmektedir.

(Türkiye gibi ülkelerde tarikat-cemaatlerin bir kısmının fırkalaşmasının nedeni de dünyevî menfaat hesaplarına dayanan “derin” ilişki ve bağlarla bu fırka durumundaki “ulus-devlet”lerin güdümüne girmiş olmalarıdır.

Bu “ulus-devlet”ler kendilerindeki “fırka”lık hastalığını söz konusu cemaatlere “derin” yöntemlerle “bulaştırmaktadırlar”..

İstikametten sapmış olan bu tarikat-cemaatler Abdülhalık Gücdüvanî k. s.’nun tabiriyle “din yolunun haramileri” haline gelmektedirler.)

*

Hülasa, (bütün fırkaları terki gerektirecek şekilde) cemaatin bulunmaması, başında Müslümanlar’ın halifesi olan, bütün Müslümanlar’ın sığınağı ve hamisi (koruyucusu) rolünü üstlenen, tüm ümmeti temsil eden bir İslam devletinin yokluğu anlamına gelmektedir.

Cemaatin olmaması bu demektir.

(Osmanlı Devleti, kendisini tüm dünya Müslümanlarının sığınağı ve hamisi olarak görüyordu, kendisini bütün Müslümanlar’dan, hatta İspanya zulmünden kurtarılan Yahudiler örneğinde olduğu gibi bütün mazlum insanlardan sorumlu hissediyordu.

Bugün eğer Osmanlı gibi bir İslam devleti mevcut olsaydı, Gazze’de yaşananlar yaşanır mıydı?!

Gazze halkı bu kadar sahipsiz kalır mıydı?!

Osmanlı yıkılınca, onu yıkan Selanikli Mustafa Atatürk, İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı konuşmada, Portekiz zulmü altındaki Hindistan Müslümanları’na yardım eden Kanunî Sultan Süleyman hakkında cahilce saygısız laflar edebilmiş, hakaret ve iftiralarda bulunabilmiştir.

Rahatsız olduğu şeye bakın!

Şapka için adam astıran bir “dinsizlik ve namussuzluk” meddahı ve reklamcısı “İngiliz destekli” şahıstan başka ne beklenebilir!)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."