modernist ilahiyatçılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
modernist ilahiyatçılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

MOLLALARIN VE İLAHİYATÇILARIN DRAMI VE ZOR SINAVI

 






Değil laik (siyasal dinsiz) devlette, İslam devletinde bile, din alimlerinin yöneticilerden (devletlulardan, devletten) uzak durmaları, onların güdümüne girmemeleri, devletçilik yapmamaları, İslam’ın mesajı evrenselken ve ümmet şuuru gerektiriyorken yerlilik ve millilik putlarını öne sürmemeleri gerekir.

Bir Molla Güranî ve Zenbilli Ali Efendi gibi hareket edebilmelidirler.

İslam, devletçilik güdümlü bu “yarım hocalık” ile, yerlilik ve milliğin, beka iddiasındaki fani devletin “tarihselliği” içine sıkıştırılıp “tarihsel” hale getirilmektedir.

İslam, tarihsel (bir tarihî dönem ve coğrafyaya, bir zaman ve mekâna özgü) değildir, evrenseldir, çağlar üstüdür.. İlkeleri de evrensel mahiyettedir.. Bununla birlikte, bugün Türkiye’de, laik (siyasal dinsiz) devletin açık ya da örtülü biçimde emrine girmiş olan cepçi/cüzdancı modernist ilahiyatçı taifesi, bir yandan onu hukuk sistemi (şeriat) itibariyle tarihsel ilan ederken, diğer yandan “devletin laikliğine, Türkçülüğüne, Atatürkistliğine, devlet enaniyeti, kibri ve büyüklük iddiasına endeksli” bir İslam yorumu üreterek, onu akıllarınca güncelleyerek (iddialarına göre “tuhaf bir nostalji ve Asr-ı Saadet simülasyonu" olmaktan çıkarıp yaşayan toplumsallık ile buluşturarak), dini gerçekten kelimenin tam anlamıyla “tarihsel” hale getirmeye, (dinleriyle oynayan yahudi ve hristiyan din bilginleri gibi) İslam'ı derin devletçiliğin arzusu doğrultusunda tahrif, tağyir ve tebdil etmeye çalışmaktadırlar.

Ehl-i Sünnet davası güdenlerin bir kısmı da bu şekilde Sünnîliği laik (siyasal dinsiz) devletin politikaları çerçevesinde yorumlamaya uğraşmaktadır.

*

İmam Suyutî’nin Câmiu’s-Sağîr’inin “Amirler ve Memurlar” bahsinde şöyle bir hadîs yer almaktadır (Münire Aydın’ın tercümesiyle):

“Benden sonra, ümmetim­den bir kavim gelecektir. Bunlar Kur’an okurlar ve dinî ahkâmı iyi anlarlar. Buna rağmen kendilerine sokulan Şeytan şöyle der: ‘Eğer siz sultanın yanına giderseniz hem dünyanızı kazanırsınız hem de di­nî bilgilerinizin sayesinde onları da yola getirirsiniz.’ Ama, hiç de böyle olmayacaktır. Çünkü çalıdan dikenden başka bir şey koparılamayacağı gibi, devlet adamına yakın bulunmak da insana hata ve günahtan başka bir şey kazandırmaz.”

Bu hadîste cahil insanlardan bahsedilmiyor. Cahil insanların ne kendilerine ne de başkalarına doğru dürüst bir faydası olur. Burada sözü edilen kesim, Kur’an’ı mütalaa eden ve dinî ahkâmı iyi anlayanlar. Yani âlim ve fakih kimseler.

Bu noktada “sultanın yanına gitmeyi”, dar anlamda bürokraside görev almak olarak da anlamamak gerekir. Ömer Nasuhi Bilmen hoca gibi “sultan” (sulta sahibi, yönetici) ile arasına mesafe koyan devlet görevlileri bulunabileceği gibi, resmen devlet görevlisi olmadığı halde siyasetçiler, parlamenterler, devletin yasama organı olan Meclis’teki siyasal partiler vs. üzerinden devletle bağlantı kuranlar da bulunabilir.

Önemli olan sözde değil, özde sivil olabilmektir.

*

Bir başka ilişki biçimini ise, “örtülü” ve “derin” bağlantılar oluşturmaktadır.

Mesela Yeni Asya grubunun lideri Mehmet Kutlular, 12 Eylül darbesinin ardından MİT’te görevli bir albayın gelip kendisine şöyle bir öneride bulunduğunu açıklamıştı: Atatürk’e deccal demekten vazgeçin, yurtdışında Millî Görüşçüler ve Süleymancılar’la mücadele edin, Beyazıt’taki dersanenizi kapatın. Buna karşılık sizi destekleyelim, önünüzü açalım, Risale-i Nur’ları yaygınlaştıralım.”

Kutlular bunu kabul etmemiş ve kamuoyuna yıllar sonra açıklamıştı. Ancak, lider konumundaki başka birkaç Nurcu ismin, o dönemde, tam da kendisinden istenilen biçimde hareket etmeye başladığını da belirtmişti.

Benzer şekilde, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca da, vefatından beş ay önce yaptığı son haccı sırasında cemaatine, MİT’çilerin kendisini bir süre önce ziyaret edip bazı tekliflerde bulunduklarını açıklamış, “Kabul etseydim siz de rahat ederdiniz, fakat kabul edilecek şeyler değil” diye konuşmuştu. (Beş ay sonra, cemaatin rahat etmesinin önündeki engel kalktı.)

Esad Efendi ve Kutlular MİT’in teklifini reddetmiş ve bu konuda toplumu bilgilendirmişlerdi. 

Peki ya böylesi teklifleri kabul edenler?..

Toplum bunları nasıl tanıyacak?..

*

Hiç kuşkusuz böylesi teklifleri kabul edenlerin de vicdanlarını rahatlatmak için tutumlarını rasyonalize etme imkânları var.

Mesela Kutlular şöye bir akıl yürütmeyle kendisini aldatabilirdi: “Zaten Millî Görüşçüler’in ve Süleymancılar’ın bir sürü hatası, eksiği ve yanlış görüşü var. Ben sadece bunlar üzerinden onlarla mücadele ederim. Fazladan birşey söylemem. Üstelik onlar da bizi bazen haksız yere eleştiriyorlar, bu vesileyle onlara da cevap veririz. Atatürk’e deccal demek de dinî bir vecibe değil. ‘Burası karanlık’ demeyi bırak, bir mum yak! Beyazıt’taki dersane de vazgeçilmez nitelik taşımıyor, orası Kâbe değil; Laleli’de bir başkasını açarız, olur biter.. Bu bir fırsat, değerlendirmeliyiz.. Bu bir fetihtir, açılıştır, hizmetin yaygınlaşması açılımıdır.”

Evet, böyle diyebilir ve kendisini kandırabilirdi.

Şüphe yok ki, bu tür teklifleri kabul edenler, kendilerini böylesi akıl yürütmelerle aldatmakta, işbirlikçiliklerini rasyonalize etmektedirler.

*

Ancak, bu tür teklifleri yapanlar, aslında benzer teklifleri, birlikte mücadele edilmesini istedikleri diğer taraflara da yaparlar. Çünkü, çalışma yöntemleri bunu gerektirmektedir. (12 Eylül öncesinde aynı silah solcunun da, sağcının da cinayeti için kullanılabiliyordu.)

İşin esasını, tarihin en basit fakat en etkili emperyal(ist) yönetim taktiği oluşturmaktadır: “Böl ve yönet.”

Böylece, düşman kabul ettikleri odakların enerjisini birbirlerine karşı kullanırlar.

Evet, “Barika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar” fehvasınca, aslında fikir tartışmalarına ve insanların birbirlerini uyarmalarına ihtiyaç vardır.

Fakat bunun, bir yerlerden alınan talimat doğrultusunda yapılan güdümlü ve son tahlilde başka amaca hizmet eden operasyonlar olmaması gerekir.

*

Merhum Said Ramazan el-Bûtî’nin Suriye’deki rejimle olan ilişkisinin böylesi örtülü ya da derin bir pazarlığın sonucu olduğunu söyleyemeyiz. Onunki şeffaf ve açık bir ilişkiydi, bununla birlikte, rejimle ve rejimin adamlarıyla arasına mesafe koymaması, onun manevra alanını uzun vadede yok etti.

Kendince çok iyi niyetlerle yaptığı ittifak, onu da zulüm çarkına kademe kademe sürükleyip götürdü. 

Çalıdan, dikenden başka birşey toplayamadı.

Muhtemelen rejimin adamlarını ıslah etmeyi umuyordu, ama, onların “el-Bûtî gibi bir âlim bile bizimle” diye vicdanlarını susturmalarına ve onu başkalarına karşı koz olarak kullanmalarına hizmet etmiş oldu.

Kullanılmamaya, "dilsiz şeytan" olmamaya, küfrün, zulmün ve fıskın pasif destekçisi haline gelmemeye dikkat etmek gerekir.

*

Evet, başlangıçtaki sapmalar pek hissedilmez. Mesela siz, Kıble’ye yönelirken sadece iki derecelik bir sapma yaptığınızda bu dışardan bakanlarca ilk anda fark edilmeyebilir. Fakat yönünüzü döndüğünüz yer aslında Mekke değil Cidde’dir.

Tam da yöneldiğiniz istikamete doğru yürürseniz asla Mekke’ye ulaşamazsınız.

Aynı şekilde, bugünkü rejimlerle açık ya da örtülü ittifaklar kurmuş olanları da, hayat yürüyüşü, çok farklı noktalara sürükleyebilir, sürükler.

Bunlar, kendileriyle birlikte başkalarını da aldattıklarını zannedebilirler, fakat gerçek böyle değildir. Eğer sarımsak yemişseniz, bunu ayrıca deklare etmeniz gerekmez, kokusu sizi ele verir.

Yüzünüze söylemeseler, söyleyemeseler bile, temas kurduğunuz insanların en azından hassas bir burna sahip olanları bu kokuyu alırlar.

Sizin için üzüntü ve ıstırap duyarlar.


İKİ CÜMLEYE SEKİZ HATA SIĞDIRAN TARİHSELCİ GERİ ZEKÂLILIK










Kendisini Öz Türk namıyla tanıtan (ve kafasındaki tahtaların bir kısmı eksik, bir kısmı da çürük ve kokuşmuş olan) pırasasör Mustafa Yoztürk şöyle diyor:

Hz. ÖmerKur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba “gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok” demiş ve hiçbir şey vermemiştir. İmam Maturidi bu olayı “ictihad yoluyla nesh” olarak tanımlar.”

Topu topu iki cümleye sekiz tane yanlışı sığdırmak kolay değil.. Yoztürk bunu başarmış.

Bir defa, Hz. Ömer Kur’an’da geçen müellefe-i kulûba (kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlara) zekât vermemiş değil.

Çünkü, Hz. Ömer’in isteklerini geri çevirdiği şahıslar, “Kur’an’da adı geçen müellefe-i kulûb” değil.. 

Kur’an’da kimsenin adı geçmiyor..

Kur’an’da sadece müellefe-i kulûb (kalpleri telif edilip uzlaştırılacak olanlar) kavramı geçiyor..

Bu bir.

*

İkincisi, adamların istediği ve Hz. Ömer’in vermediği şey, zekât değil.. Adamlar bir arazi parçasını istiyorlar.

İslam devletinin arazileri zekât olarak toplayıp dağıtması diye birşey yok.

Yoztürk Mustafa gibiler, Hz. Ömer’in müellefe-i kulûba zekât vermediğini söylüyorlar. Olaya bu kadar vakıflar.. Okuduklarını anlamaktan aciz birer mankafalar. (Doğru dürüst birşey okudukları da yok aslında.)

Bu halleriyle kalkıyor İmam Matüridî’nin sözlerini bahane ederek laga luga yapıyorlar.

Tarihselci olabilmesi için insanın öncelikle belli bir ahmaklık ve gabavet düzeyini tutturması gerekiyor, o da bunlarda fazlasıyla mevcut.

*

Üçüncü yanlışa gelelim.

Yoztürk Mustafa meseleyi anlatırken bir romancı ya da hikâyeci gibi hayal gücünden faydalanıyor.. 

Mesela, olayın kahramanları iki kişi olduğu halde bu, "grup" kelimesini kullanabiliyor. Sanki 30-40 kişiler.. Grup dediği, Uyeyne bin Hısn ile Akra’ bin Hâbis’den ibaret.

Menfaat düşkünü iki kabile reisi.

Hakkını yemeyelim, pırasasör Mustafa romancı, hikâyeci filan olsaymış yoz Türk edebiyatına eğlenceli katkılar sunabilirmiş, fakat hangi akla hizmetse züccaciye dükkânına giren fil gibi tutup ilahiyat alanına dalmış.

Zararı çift katlı, böylece hem ilahiyat alanını masal bahçesine çevirmiş, hem de Türk edebiyatının, hayal dünyası geniş yetenekli bir masal anlatıcısını yitirmesine neden olmuş.

Evet, bu şahıs, romancılığını konuşturarak söz konusu "grub"un Hz. Ömer’e müellefe-i kulûbla ilgili ayeti hatırlatmasından, "zekât" istemesinden söz ediyor.

Halbuki böyle birşey yok.

Ortada zekât yok ki böyle birşey olsun.

*

Sıra dördüncü hatada.

Adamların ayet filan hatırlatması söz konusu değil.. 

Çünkü ilgili ayet (Tevbe, 9/60), müellefe-i kuluba zekât verilmesinden söz ediyor, arazi tahsisinden değil.

Fakat, Mustafa’nın hayal dünyası geniş, edebiyatı coşkun, kolaysa tut!.. Adamların ayeti hatırlatmasından bahsediyor.

İşkembeden sallıyor.. Meydan boş ya, salla babam salla..

*

Beşinci hata..

Söz konusu olay zekât dağıtımıyla ilgili olmadığı için, Hz. Ömer’in itirazı, müellefe-i kulûbla ilgili ayet çerçevesinde değerlendirilemez.

Çünkü Hz. Ömer, bu adamlara verilen bir zekâta itiraz etmiş değil.

Burada mevzubahis olan, “müellefe-i kulûb”a verilecek zekât olmadığı için, Hz. Ömer’in (müellefe-i kulûbdan bahsedilen) Tevbe Suresi’nin 60’ıncı ayeti hakkında (nesh olarak adlandırılabilecek veya adlandırılamayacak) bir içtihat yaptığı söylenemez.

Dolayısıyla “içtihat ile nesh”ten söz etmek de gereksizdir.

*

Bu noktada Yoztürk’ün altıncı hatası kendisini gösteriyor:

İmam Matüridî’nin “içtihat ile nesh” tabirini kullanırken kastettiği şeyin Hz. Ömer’in bu konudaki tutumuyla ilgisi yok.

Yani Yoztürk hem Hz. Ömer’in içtihatta bulunmuş olduğunu söylerken saçmalamış, hem de İmam Matüridî’nin kullandığı “içtihat ile nesh” tabiri ile Hz. Ömer’in tutumu arasında ilişki kurarken “çuvallamış” durumda.

İmam Matüridî’nin konuyla ilgili ifadelerini anlamadan (ya da anlamak istediği gibi anlayarak) okumuş.

(Meseleyi Tarihselcilik: İctihad Değil İnkâr adlı kitabımızda ayrıntılı biçimde anlatmaya çalıştık.)

*

Yedinci hata:

Burada bir içtihattan söz etmek gerekirse, bu ancak Hz. Ebubekir’in tutumu için söylenebilir.. Hz. Ömer ise onun içtihadına (yanlış ve gereksiz bulup) itiraz etmiş durumdadır.

Bu olay vesilesiyle söyledikleriyle Hz. Ömer, müellefe-i kulûb kavramına açıklık getiriyor. Herhangi bir nass hakkında içtihatta bulunmuyor.

Böylece, ayetteki ibareyi (müellefe-i kulûb kavramını) anlamamızı sağlıyor. Ayeti tefsir ediyor. (Ki İmam Matüridî’ye göre ayetleri tefsir etme ehliyeti ve yeterliliğine sahip olanlar ancak ashabdır.)

Merhum Elmalılı Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili’nde dikkat çektiği gibi, Hz. Ebubekir r. a., Hz. Ömer’in ayette geçen kavramın manasını ortaya koyduğunu fark ettiği için, buna aykırı bir içtihat yapamayacağını, “mevrid-i nassta içtihada mesağ olmadığını” göz önünde tutarak onun görüşünü onaylıyor.

Yani burada Hz. Ebubekir r. a., Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in Huneyn savaşı ganimetlerinden Uyeyne ile Akra’ya bağışta bulunmuş olmasından dolayı bir kıyas yapıp içtihatta bulunarak kendisi de bu adamlara bir bağışta bulunmaya kalkışmış durumda.

Eğer, söz konusu şahıslara böylesi bir bağışta bulunmasının caiz olduğunu (içtihadının isabetli olduğunu) düşünseydi, Hz. Ömer’in itirazını dikkate almazdı.

Alamazdı.

Çünkü vaadinden, verdiği sözden dönmek (haram olan hususlar dışında) caiz değildir, haramdır, ve münafıklık alâmetidir:

“Verdiğiniz sözü ve yaptığınız antlaşmayı yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.” (İsrâ/17/34)

Bu noktaya Cessas da dikkat çekmiş bulunuyor: 

"Cessâs da Hz. Ebû Bekir’in kararından dönmesini, Hz. Ömer’in yaptığı hatırlatmayı anlamış olmasına bağlamaktadır. Hz. Ebû Bekir’in kararını değiştirmesini, bu konuda ictihadı uygun görmediğinin ispatı olarak görür. Aksi durumda âyetin yürürlükte olan hükmünü fesh etmeyi caiz görmüş olacağına dikkat çeker." (el-Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, C. III, s. 161.)

(Fikret Gedikli, “İctihad İle Nesh’in İmkânına Dair”, Ekev Akademi Dergisi, Yıl: 24, Sayı: 84, Güz 2020, s. 281.)

*

İmam Matüridî’nin kullandığı “içtihat ile nesh” kavramını Hz. Ömer’in “müellefe-i kulûb” konusundaki tavrıyla ilgili olarak istismar etmeye çalışan tarihselci budalalar (başta da Mustafa Öztürk adlı ilahiyatçı yoz Türk), meselenin “zekât”la (ve dolayısıyla nesh konusu yapıldığı söylenen ayetle) ilgisiz olduğundan bile habersizler.

Cahillikleri inanılmaz boyutlarda..

Hakkında gerine gerine ahkâm kestikleri konuya ilişkin rivayetleri okumamışlar bile..

Eğer söz konusu kişilerin istedikleri araziyi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem daha önce onlara vermiş olsaydı, ve Hz. Ömer de, “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu onlara Müslümanlar’ın zayıf olduğu bir zamanda verdi, şimdi ise Müslümanlar (İslam devleti) güçlendi, o yüzden ellerinden geri alalım” deseydi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir hükmünü iptal etmiş olduğu (Hadi nesh diyelim) söylenebilirdi.

Evet, Hz. Ömer'in yaklaşımında ne Kur’an’ın ilgili ayetine (Tevbe, 9/60) aykırılık var, ne de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine..

Ayete aykırılık yok, çünkü ayet zekâtla ilgili; arazi tahsisi ile ilgili değil..

Sünnet’e de aykırılık yok, çünkü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bu adamlara her zaman her istedikleri verilsin diye bir emri ya da onlara yönelik bir vaadi bulunmuyor.

*

Üstelik, Akra’ ile Uyeyne’ye geçmişte (müellefe-i kulub kabul edilerek) zekât verilmiş olduğu bile sabit değil..

Bütün bildiğimiz, Huneyn Savaşı’ndan sonra bunlara ganimetten pay verilmiş olması.

Bu, adamlarıyla birlikte (kabileleri efradıyla) savaşa katılmalarından dolayı yapılmış bir ödüllendirme olarak da yorumlanabilir.

Muhtemelen onlara hiçbir zaman zekâttan pay verilmedi.

Söz konusu olayda ise, herhangi bir savaşta bir yararlık gösterip de arkasından bu hizmetlerine karşılık bir talepte bulunuyor değiller.. Durduk yere avanta istiyorlar.

Ayrıca, Huneyn Savaşı’ndan sonra Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bunlara, bir talepte bulunmuş oldukları için bağışta bulunmuş değil.

Bu olayda ise, kendilerine geçmişte yapılmış olan bir jesti istismar ederek avanta kapma peşindeler.

Böylece, akademik mankafa Yoztürk’ün sekizinci hatası ile tanışmış oluyoruz:

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir kimseye bir zaman bir iyilikte bulunmuş olması, o şahsa hayatı boyunca aynı iyiliği halifelerin de yapmasını gerektirmez.

Mesela, Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından önce Suriye’ye gönderdiği orduya kumandan olarak Üsame bin Zeyd r. a.’i atamış olması, onun daima kumandan olarak görevlendirilmesini gerekli kılmıyordu.

*

Peygamber Efendimiz sallalallahu aleyhi ve sellem geçmişte bu adamlara ihsanda bulunurken bunu bir defaya mahsus olarak yapmış durumdaydı. 

Onlara gelecek için herhangi bir vaatte bulunmuş değildi.

Üstelik, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in “müellefe-i kulûb” kapsamında kendilerine bağışta bulunduğu kişiler bu ikisiyle sınırlı da değildi. 

Uyeyne ile Akra’ya müellefe-i kulub olmaları hasebiyle Huneyn ganimetlerinden bağışta bulunduğu zaman, henüz müslüman olmadıkları halde Kureyş ileri gelenlerine ve bazı kabile reislerine de, aynı gerekçeyle bağışta bulunmuştu. 

Şayet Uyeyne ile Akra’nın talebi yerinde birşey olsaydı, söz konusu Kureyş ileri gelenleri ile diğer zevata da aynı şekilde bağışta bulunmak gerekirdi. 

Fakat onların böyle bir talebi olmadı.

Çünkü, zamanımızın geri zekâlı tarihselci ilahiyat züppelerinin aksine, böyle bir talepte bulunmaya haklarının olmadığının farkındaydılar.

Ahmak budalalar değillerdi. 

*

Evet, hayattaki tek başarısı angut bir geri zekâlının da ilahiyatta prof. olabileceğini göstermek olan Mustafa Yoztürk lafa, “Hz. Ömer, Kur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken…” diyerek başlamış..

Âyet Kur’an‘da duruyor ama, özel olarak Uyeyne ve Akra’ için inmiş değil.

Eğer âyette bu iki adamın adı geçse, ve bunlara ölene kadar zekât veya haraçtan pay verilmesi, bir araziye göz koyduklarında isteklerinin geri çevrilmemesi gerektiği bildirilseydi, Yoztürk budalasının bu geri zekâlılık bile değil, hiç zekâlılık anlamına gelen sözlerini dikkate almak gerekebilirdi.

İmdi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem eğer olayda adı geçen kişilerin (Akra’ ile Uyeyne) hayat boyu müellefe-i kulub sayılacağını söylemiş olsaydı, veya Kur’an’da bu adamların adı “daima müellefe-i kulub olarak kalacak insanlar” olarak geçseydi, ayrıca bir de, müellefe-i kuluba (sadece zekatla yetinilmeyip) istedikleri herşeyin itiraz edilmeden verileceği söylenseydi, Hz. Ömer’in tutumunun “müellefe-i kulub” kavramının geçtiği ayeti kendi içtihadı ile nesh etmesi anlamına geldiği söylenebilirdi.

Ve olay böyle olsaydı, ne o günkü halife Hz. Ebubekir Hz. Ömer’in bu görüşünü kabul ederdi ne de ashab buna razı olurdu.

İşte pırasasör Mustafa Yoztürk gibi tiplerin zekâ düzeyi ve idrak kapasitesi bu.

İlkokul diplomasını bile hak etmeyen geri zekâlı angut tipler (nasıl bir dümense) ilahiyatta prof. bile olabiliyorlar.

Ört ki ölem.


ORYANTALİST DOMUZLARIN PİSLİĞE BULAŞMIŞ YERLİ-MİLLİ KUYRUKLARININ İSLAM'I YENİLEME VE GÜNCELLEME KALPAZANLIĞI

 








Sözlerinde hiçbir değişiklik olmayan, hiçbir şeyi unutmayan, herşeyi bilen, her söylediği hatasız olan, ancak Allahu Teala’dır:

Ve Rabbinin sözleri doğruluk (sıdk) ve adâlet (adl) üzere tamamlandı. O'nun sözlerini değiştirebilecek bir kimse yoktur! O, herşeyi işiten, herşeyi bilendir.” (En’âm, 6/115)

Diyanet’in Kur'an Yolu Tefsirinde bu ayet-i kerime hakkında şu bilgiler veriliyor:

“Sıdk, “sözde ve işte doğruluk, dürüstlük, gerçeğe uygunluk”; adl de “bir sözün veya işin yerli yerince, hak ve nesafet [insaf] kaidelerine uygun olması; hiçbir zulüm, haksızlık ve aşırılık unsuru taşımaması” demektir. Âyette Allah’ın sözünün yani kelâmının, belirtilen değerleri eksiksiz taşıdığı ve bu niteliklerini değiştirmenin de mümkün olmadığı vurgulanıyor. Nitekim Râzî de, âyeti geniş olarak açıkladıktan sonra okuyucusuna hitaben, “Kur’an bahislerinin bu iki kısma (yani haber bildiren [ihbarî] ve yükümlülük getiren [inşaî] âyetler grubuna) ayrıldığını [sen] bildiğine göre, biz deriz ki eğer bir âyetin konusu haber grubuna giriyorsa Allah’ın kelâmı sıdk (doğruluk ve gerçeklik) bakımından; eğer yükümlülük grubuna giriyorsa adalet bakımından eksiksiz ve mükemmeldir. …” (XIII, 161) demektedir. Böylece âyette Allah kelâmının, diğer bütün üstün nitelikleri de kapsayan dört temel niteliğine işaret edilmiştir: Tam ve mükemmel oluşu, doğru ve gerçek oluşu, âdil oluşu, değiştirilemez ve tahrif edilemez oluşu.”

Ancak, değiştirmek ve tahrif etmek isteyenler var.

*

Değiştirmek ve tahrif etmek isteyenler İslam’ın güncellenmesi gerektiğini, bin 400 yıl öncesinin hükümlerinin bugün uygulanamayacağını iddia ediyorlar.

Bunların bir kısmı resmen münafık.. İçlerinde imandan bir kırıntı bile yok.. Şeytanlaşmış tipler.

Bir kısmı ise ahmak.. Aptal.. Sözde İslam’ı yenileyecek, canlandıracak, çağın insanına sevdirecek.

İlk gruba örnek, Fazlur Rahman denen şeytan.. İslam adlı kitabında Allahu Teala’yı “ahlâkî idealden taviz” vermiş olmakla suçlayabilmiş durumda. (Kitabı Türkçe’ye çeviren, Mehmet S. Aydın adlı dinozor dangalak.)

Böylece, Allahu Teala’yı yalancı çıkarıyor, yalanlıyor, “Hayır, senin sözlerin sıdk ve adl bakımından sorunlu, doğru da değil, adil de değil” demiş oluyor.

Adam kıpkızıl kâfir..

*

Ahlâkî ideal” dediği şey, Frenk keferesinin (şimdi artık LGBT, eşcinsel evlilik sapıklığı, “Uçsa da keçi, uçmasa da keçi” türünden cinsiyet tanımazlık fanatizmi noktasına gelmiş olan) çağdaş hurafeleri.

Kâfir olmak için daha ne yapması gerekiyor?.. Eşek gibi anırarak “Ben kâfirim” demesi mi gerekiyor?!

Bu “hayvandan aşağı” rezilin peşine (öz Türk olma iddiasıyla) takılan pırasasör Mustafa Yoztürk gibi soytarıların hali ortada.. Allahu Teala’nın ayetine inanmıyorlar fakat Fazlur Rahman eşeğinin anırmalarına “mutlak doğru” muamelesi yapıyorlar.

Allahu Teala’ya imanları yok, Fazlur Rahman itine var.

Bunlar, Allahu Teala’yı tanıyamamış, “marifetullah”tan hiç nasip alamamış körler, sağırlar ve kalpsizler durumundalar:

Onlar Allah’ın kadrini bilemedi, hakkıyla takdîr edemediler. …” (Zümer, 39/67)

*

İlk taife böyle.. Suret-i haktan gelen şeytan..

İkinci taifeyi ise, bu şeytanlardan etkilenen saftirikler oluşturuyor.

Bunlar, nasslarla (ayet ve hadislerle) sabit olan Şeriat hükümlerini “tamamlanmış, mükemmel, doğru ve adil” bulanları “asr-ı saadet simülasyonuna gömülen, nostalji duygusuna mağlup olan, ayet ve hadisleri anlamada donmuş, donuk ve tutuk davranan” kimseler olmakla suçluyorlar.

Akıl hocaları, suret-i haktan gelerek kendilerini kukla gibi parmaklarında oynatan şeytanlar.

O yüzden, "sofistike" takılıp soytarı pırasasör Mustafa Yoztürk gibi “Hz. Ömer içtihatçılığı” edebiyatı yapıyorlar.

İslam’ı “Batı’nın ahlâksız ahlâkî ideallerine”ne göre “güncelleyince” bu zamanın Hz. Ömerleri olacaklarını zannediyorlar.

*

Bu geri zekâlı Yoztürk Mustafa şunu demişti:

Hz. ÖmerKur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba “gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok” demiş ve hiçbir şey vermemiştir. İmam Maturidi bu olayı “ictihad yoluyla nesh” olarak tanımlar. Ben de Maturidi ile aynı şeyi söylüyorum ama tekfir edilen benim. “İlla birini tekfir etmem lazım, yoksa duramam” diyorsanız önce mezhep imamımız Maturidi’yi tekfir edin. Benim suçum ne? İsmimin önünde Ebu Mansur yazmaması mı?"

Bunun sorunu isminin önünde Ebu Mansur yazmaması değil, Ebu Hınzır yazılması gerekirken yazılmaması..

İmam Matüridî’nin sözünün doğru anlaşılması için öncelikle onun ictihad ve nesh kavramlarıyla neyi kastettiğinin ortaya konulması gerekiyor.

Yani bugün nesh ve ictihad denilince anlaşılan hususları mı kastediyor, yoksa başka birşeyi mi; bunun ortaya konulması önem taşıyor.

Diyelim ki İmam’ın sözleri tam da kendilerinin savunduğu anlayışı yansıtıyor (Öyle değil, bu konuya döneceğiz, fakat öyle olduğunu varsayalım), bu tam da “mezhepçilik” diye eleştirdikleri yaklaşıma karşılık gelir.

Böylece “mezhebi (bir alimin içtihadını) din haline getirme” diye nitelendirerek lanetledikleri tavrı sergilemiş olurlar.

Oturup kalkıp “mezhepler üstü İslam”dan söz eden, insanları Kur’an’a, Kur’an İslamı’na, Kur’an Müslümanlığı’na çağıran bu dangalakların böyle temel bir konuda, en iyi ihtimalle bir alimin içtihadı sayılabilecek bir görüşü (Ki içtihad kesinlik taşımaz, zan ifade eder) kesin delil gibi ortaya sürmelerine ne demek gerekir?

Eğer bunlar, mezheb (içtihat) olgusunun mantığını kavramış olsalardı, İmam Şafiî gibi konuşmaları gerekirdi: İmam Matüridî'nin bu tespitinin doğru olduğunu düşünüyoruz, fakat yanlış olabilir. Karşıt görüşün hatalı olduğunu düşünüyoruz, fakat doğru olabilir.

Fakat bunu demiyorlar, diyemiyorlar.

*

Ve işlerine geldiğinde Mustafa Yoztürk dümbeleği gibi şöyle konuşabiliyorlar:

“Atalar dininin, fıkıh mühendislerinin, ruhban sınıflarının, efendileştirilmiş hocaların vesayet ve velayetine karşı İslam’ın özü olan Kur’ân, esas itibariyle bireyi akla ve düşünmeye davet eder…”

Evet, münafıkça ve riyakârca konuşan bu sünepe züppenin sonradan Kur’an hakkında neler söylediğini gördük.. Peşine takılan humaka ve budala taifesine, “Batılı oryantalistlerin pisliğe bulaşmış kuyruğu olan benim gibi ‘din bilimleri mühendisi taslakları’nın peşinden akılsızca gitmeyi bırakın, aklınızı kullanıp Kur’an’a sarılın” demedi.

Diyemedi.. Demez.

Reklamlarda Kur'an gösteriyorlar, teslimatta ise işi putları ve efendileri ruhbanımsı Fazlur Rahman'a (ve onun  efendileri olan papazlara ve oryantalistlere) bağlıyorlar.

Ya da "sapık ruhban" olarak bizzat kendilerinin peşine düşülmesini istiyorlar.

Fakat bunu bile açıkça ve mertçe söylemiyor, söyleyemiyor, araya İmam Matüridî gibi isimleri sokuşturuyorlar. 

Ümmetin onlara olan itimadını istismar etmeye çalışıyorlar.

*

Böylece, fıkıh mühendisliğine soyunan bu soytarının yukarıya aldığımız sözü, diğer sözleri ve genel yaklaşımı çerçevesinde şöyle bir anlam kazanıyor: “Kur’an’ı boş ver, onun davet ettiği akla bak!.. Esas olan akıl, Kur'an sadece ona çağıran bir davetçi.. Ancak bu işlere sizin aklınız yetmez, buradaki akıl, oryantalistlerin ve papazların aklı.. O aklın İslam ülkelerindeki distribütörü ise Fazlur Rahman gibi tipler.. Bizler de Türkiye'deki bayileriz.” 

Nitekim bu münafığın, mahrem muhitlerde kendisine benzeyen tiplerle bir araya geldiğinde küfrünü açıklayıp Kur’an’a inanmadığını söyleyebilen, Allahu Teala’yı günümüz romancı ve hikâyecileri gibi kıssa uyduruyor gibi gösterebilen riyakâr bir ahlâksız sahtekâr olduğu ortaya çıkmıştı.

Sonradan küfrünü tamamen kustu.

*

Batılı oryantalist öküzlerin ve domuzların pisliğe bulaşmış kuyruğu olan bu adi mahlukun Hz. Ömer’le ilgili iddiasını bir sonraki yazıda konu edinelim inşaallah.


KADEM'İN SÖZDE "YUNUS"LU "ANADOLU İRFAN ATEŞİ", İSLAM HUKUKU'NA KARŞI KÜFFARIN FEMİNİST KADIN HAKLARI TEORİSİ İÇİN TEPİNİRKEN









Evet, Yeni Şafak gazetesi yazarı âşık İsmail Kılıçarslan’ın KADEM’e hizmet için kaleme aldığı yazıyı tartışmaya devam ediyoruz.

Âşık yazar sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Esra Aslan Turan üzerinden Ömer Nasuhi Bilmen’i mutlaklaştırarak dinamik bir süreç olarak ilerlemesi beklenen din kültürünü dondurmaya çabalayan isimler de doğru bir şey yapmıyor. Ürettikleri tuhaf nostalji duygusunun hiçbir işe yaramadığını fark etmiyor oluşları bu isimleri ‘toplumsal’ın dışına itiyor. Toplumsalın dışında olduklarını da fark etmiyorlar elbette. Çünkü ürettikleri ‘müze-dil’le ortaya koydukları ‘Asrısaadet simülasyonlar’ını gerçek zannediyorlar.”

Bunları yazan “toplumsal çokbilmiş” kantarın topuzunu iyiden iyiye kaçırdığının farkında değil.

Konuyla ilgili önceki yazılarımızda dikkat çektiğimiz hususlar gözönüne alınırsa “Esra Aslan Turan üzerinden Ömer Nasuhi Bilmen’i mutlaklaştırma”dan söz etmenin abes olduğu kendiliğinden anlaşılır.

Mutlaklaştırma, içtihatların “fıkıh usulü”ne aykırı olarak nass mertebesine yükseltilmesiyle ortaya çıkar.

Ömer Nasuhi Hoca’nın Büyük İslam İlmihali’ni okuyanlar, “Her müslüman mutlaka bu ilmihale göre amel etmelidir, Şafiîler vs. de buna dahildir” demiyorlar.

Hatta “Her Hanefî ilmihalini bu kitaptan öğrenmelidir” de demiyorlar.

Diğer ilmihallere ve fıkıh kitaplarına bir itirazları yok.

Dolayısıyla bir mutlaklaştırmadan söz edilemez.

*

Peki bu modernist güncellemeci boşboğazlar neden mutlaklaştırma yaygarası koparıyorlar?

Konuyu çarpıtmak, tartışmayı farklı bir mecraya taşıyarak zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkmak için.

İsmail ukalası da sözde “mutlaklaştırma”ya karşı çıkarak Ömer Nasuhi Bilmen Himalayaları ile Esra bilmem ne çukurunu eşitliyor.

Bu Esra denen ahmak Büyük İslam İlmihali’ni “fıkıh usulü” açısından tenkid konusu yapıyor ve Ömer Nasuhi Hoca’nınkini aşan ya da onunkine denk bir usul bilgisiyle farklı görüşler serdediyor olsaydı, ona “Sen nasıl olur da Büyük İslam İlmihali’ni eleştirirsin?” diyen bir kişiye “Ömer Nasuhi Hoca’yı mutlaklaştırma” suçlaması yöneltilmesi yerinde bir tavır olurdu.

Fakat ortada böyle birşey yok.

Ne var?

İsmail’in laflarından esinlenerek söylemek gerekirse, şu: Bugünün kadın hakları teorisinin getirdiği inkârcı bakışı bir İslam ilmihaline uygulayarak sefil bir akademik şov sergileme, küffar ve münafık tribünlerine oynayarak artistlik yapma.

*

İmdi, ortada bugünün (bugünün keferesinin, küffarının) kadın hakları teorisinin İslam fıkhına (hukukuna) açtığı bir savaş var, ve doğal olarak Müslümanlar (müminler, iman sahipleri) buna tepki gösteriyorlar.

Bu savaşta İslam’a saldıran kişinin müslüman bir ilahiyatçı olarak ortaya çıkması, başında da (onun başında olduğu için utancından öleyazan) bir başörtüsünün bulunması, olayı İslam-küfür çatışması olmaktan çıkarmıyor.

Küfrün ideolojik kadın hakları teorisi ile İslam hukukuna saldıran kişinin ok attığı, kurşun yağdırdığı, füzelerle dövdüğü hedef aslında (artık hayatta olmayan) Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’nın “tarihsel hatırası ya da kişiliği” değil.. Onun şahsında İslam hukuku..

Ve sen çıkıp bu noktada Büyük İslam İlmihali özelinde İslam hukukunu savunan kişilere “Ömer Nasuhi Bilmen’i mutlaklaştırma” suçlaması yönelterek küfrün safında yer alıyorsun.

Böyle bir durumda tarafsız kalman bile küfrün safında yer almadır.. Çünkü hak ile batıl arasında tarafsız kalan kişi dolaylı olarak batıla destek vermiş olur..

“… Haktan sonra, sapıklıktan başka ne vardır?! Öyleyse nasıl çevriliyorsunuz?” (Yunus, 10/32)

*

Gelelim “dinamik bir süreç olarak ilerlemesi beklenen din kültürünü dondurmaya çabalama” zırvasına..

Ey sivri zekâ, ilmihal kitabı “din kültürü” kitabı değildir.. Fıkıh kitabıdır, ve fıkhın bir usulü/yöntemi vardır.

Senin laik (siyasal dinsiz) devletin bile kanun yapma işini öyle “dinamik bir süreç” olarak görmüyor, kendince sıkı formalitelere ve kurallara bağlıyor.

“Dinamik bir süreç olarak ilerlemesi beklenen devlet kültürünü dondurmaya çabalamayalım” demiyor.

Hatta bazı hususları “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” kabul ediyor.. Mesela Ankara’nın başkent olması meselesi böyle.. (Sanki Ankara değil de İstanbul başkent olsa kıyamet kopar, devlet yıkılır.)

*

Günümüzün emperyalist-kapitalist küfür düzeninin tabulaştırdığı, üzerinde konuşulamaz, kendilerininkinden farklı görüş serdedilemez hale getirdiği konulardan biri bu “kadın hakları” meselesi.

Ortada acımasız sömürü ve istismar çarklarının döndüğü bir vahşi hipodrom var ve hipodromun efendileri “Kadınlar da erkekler kadar güçlüdür, hak sahibidir, onlar da gladyatör olarak meydana çıkıp tribünlerden alkış alabilmelidirler” diyerek onları "gaza getirip" sahaya sürüyor..

Kadınlar da gururları okşandığı ve ceplerine de birkaç kuruş konulduğu için bu ketenpereye seve seve koşuyorlar.

Bu efendiler için kadın gladyatörleri dövüştürüp seyretmenin daha zevkli ve keyifli olduğu kesin.

Bunların, “Kadınların hipodromda seyirci olarak kalmaları, gladyatör olarak acımasız arenaya sürülmekten muaf tutulmaları onların önemsenmemesi değildir, bilakis önemsenmeleridir” denilmesine tahammülleri yok.

Bu tür konularda kendilerince tartışılmaz ilkeler, çiğnenemez kırmızı çizgiler icat ediyor, farklı seslere mikrofonu kapatıyorlar.

*

Buna karşılık dinî konular kuralsız biçimde tartışılsın, din gelenin gidenin vurduğu bir şamar oğlanına dönüştürülsün istiyorlar..

İslamî ilimler “Saldım çayıra, Mevlam kayıra” usulü kışkışlanan taifenin gönlünce otladığı bir sahipsiz mera olsun, “it oynamış yonca tarlası”na dönsün istiyorlar.

Bu otlanmışlık ve oynanmışlığa da “dinamik süreç ilerleyişi” gibi gayet havalı bir ad takmışlar.

Din, “ilerleyen, gelişen” birşey değildir, tamamlanmış, kemale ermiştir:

“… Bugün, sizin için dîninizi kemâle erdirdim, üzerinize olan nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'a râzı oldum….” (Maide, 5/3)

Madem “dondurma”lı konuşuyorsunuz, o zaman şöyle söyleyelim: Allahu Teala bu ayetiyle dini dondurmuştur.

Evet, bazı şeyleri bozulmaktan korumanın yolu dondurmaktır.

Dinamik bir süreç olarak ilerleme” her zaman mutlu bir sona işaret etmiyor.

Mesela insan hayatı “dinamik bir süreç olarak ilerliyor” ve insanlar “Keşke şu gençliğimi dondurabilseydim” diye iç geçiriyorlar.

Gençliğini donduramayınca, bu defa, içerden çürümüş olan bedenlerini estetik cerrahlarının bıçaklarına emanet ediyorlar.. Böylece “dinamik ameliyatlar süreci” başlıyor.

Kemale eren şeyler, dinamik süreç konusu olmaları durumunda bozulur, tefessüh eder, fesada uğrarlar.. Kemali zeval, tedennî ve tereddî izler.

Meyveler olgunlaşıp kemale erdiğinde, onların dinamik süreçleri sadece içli ve ağlak çürüme ve bozulma besteleri yaparlar.

Elmas ve altın bozulmaz, çünkü dinamik bir süreç konusu değildirler.. Başkalaşım, değişim, dönüşüm yaşamazlar.. Ne paslanırlar ne de çürürler.

*

İslam’a gelince.. Allahu Teala kitabını (Kur’an’ı) koruduğu için ona bağlı olarak sahih Sünnet de korunmuş durumda..

Kur’an ve Sünnet’e bağlı (Sünnet ehli) olanlar, yani “dinamik bir süreç” konusu olmayan bu iki kaynağa bağlananlar, sapıtmazlar..

Buna karşılık, Batı özentisi görmemişlik ya da sonradan görmüşlükle “Hele bak lo, benim de dinamik sürecim var gâri lo” diyerek “dinamik süreç” icat eden ve “bugünün küffarının kadın teorisi”nin, laikliğinin, ulusalcılığının, devlet anlayışının vs. peşine düşerek akademik vals, medyatik horon tepen tribün meraklıları sapıtırlar. (Tabiî İslam’a göre böyle.. “Bugünün kafası”na göre ise dinamik süreç ilerleyişi yapar gelişirler, donmuşluktan kurtulurlar, omurgasız esneklik kazanırlar.)

Evet, senin “din kültürü” dinamizmi ve ilerlemesi adına yaptığın kepaze icatlar, dinden değildir, bid’attir, sapıklıktır..

Dinden sayılmamakla birlikte dinin yasaklamadığı hususlarda yaptığın icatlar ise sadece kültürdür, din kültürü değildir.

Ve onlar, ilmihallere yazılmazlar.

İlmihallere yazılan hususlar, “edille-i şer’iyye” (Şeriat’in delilleri) çerçevesinde sabit olan ve fıkıh usulü bağlamında ulaşılan dinî malumattır.

Din, insanların kendi akıllarınca “süreçten geçirecekleri”, güncelleyecekleri dinamik bir oyuncak, bir deneme tahtası, bir yap boz aleti değildir.

*

Âşık İsmail’in sazının tellerine dertli dertli vurarak cihana saldığı içli ve yanık ağıtta şu cümle de yer alıyor:

“Ürettikleri tuhaf nostalji duygusunun hiçbir işe yaramadığını fark etmiyor oluşları bu isimleri ‘toplumsal’ın dışına itiyor.”

Tuhaf nostalji duygusu dediği şey, Esra bilmem ne ile KADEM adlı “Anadolu İrfan Ateşi” topluluğunun en az modern dans ve valsler kadar artistik ve toplumsal “dinamik süreç ilerleyişi” değil.

 Büyük İslam İlmihali’nin ve dolayısıyla İslam hukukunun savunulması.

Bunlar, bu tavırlarıyla “toplumsal”ın dışında kalıyorlarmış..

KADEM öyle değilmiş, maşallah en az Anadolu Ateşi topluluğu kadar toplumsallar.. Aynı ateşli toplumsallık bir ölçüde bunlarda da var.

İslam hukukunu savunanlar ise “toplumsal”ın dışındalarmış.

Âşık İsmail'in sözlerinde doğruluk payı var; yalnız, “toplumsal” yerine “kamusal” deseymiş daha “eyi” olurmuş.

Çünkü Selanikli Deccal’in kurduğu laik (siyasal dinsiz) devlet, İslam hukukunu “kamusal”ın dışına sürgün etmiş durumda.

Selanikli, İslam’ı “kamusal”ın yanı sıra “toplumsal”dan da silmek için milletin ensesinde boza pişirdi, gâvur şapkası için darağaçları kurdurup insanları astırma da dahil akla gelebilecek her zulmü yaptı.. Ne medrese bıraktı, ne Kur’an kursu, ne tekke, ne dergâh.

Ancak, bu millet “kamusal”a güç yetiremese de, “toplumsal”da kaybettiği mevzileri “pasif direniş”le yavaş yavaş yeniden ele geçirmeye başladı.

*

Kamusal”a çöreklenmiş olan Atatürkist deccalî kist kafa, baktı ki İslam’ın “toplumsal”lığını engelleyemiyor, bu defa yeni bir oyun kurdu.

“Toplumsal”a cepheden saldırmak yerine “beşinci kol” marifetiyle içeriden çürütme ve yok etme eksenli bir strateji ve taktikler dizgesi üretti.

Tarikatlara sızdı, adamlarını şeyhlik postuna oturttu.

Şöhret heveslisi tipleri “hocaefendi” haline getirip “cemaat lideri” yaptı. (Fethullahçı Takiyye Örgütü ve yerli-milli-devletçi benzerleri böyle ortaya çıktı.)

Ajanlarına dindar/dinci gazeteler, dergiler çıkarttırdı, yayınevleriradyolar, TV kanalları kurdurttu, eli kalem tutan “dindarlığa meyilli” yazar çizer taifesini onlar vasıtasıyla “vesayet” kanatları altına aldı, üzerlerinde “kontrol” tesis etti.

Elemanlarına dernekler, vakıflar, özel okullar, özel üniversiteler kurdurttu.  

Hepsi, “kamusal”ın yanı sıra “toplumsal”ı da laik (siyasal dinsiz) devletin kontrolü ve vesayeti altına almak için..

KADEM adlı “Anadolu irfan ateşi” topluluğu gibi oluşumları değerlendirirken bu sosyo-politik arka planı“örtülü” vesayet, manipülasyon ve kontrol “dinamik süreci”ni unutma gafletine düşmemek gerekir.

*

Bu kontrol ve vesayeti kabul etmeyenlerin payına düşen ise (bazen tacize dönüşen) sıkı takipten ibaret.

TRT’nin MİT dizisi Teşkilat’ın 109'uncu bölümünde şöyle bir sahne var: MİT’in kahraman ajanı Ömer, Şirket adlı uluslararası çetenin adamı Çetin’i, hayatının bağışlanması karşılığında çetesine ihanet etmeye razı ediyor. 

Fakat ona verdiği bir müjde var: Her ne kadar kendileri öldürmüyorlarsa da, hayatının geri kalanında Çetin, daima Şirket tarafından zehirlenme korkusu ile yaşayacak, yediği lokmalar hep boğazına dizilecektir

Şirketin otomobil ya da helikopter kazası hizmeti ayarlamayacağını, yahut mafyadan devşirecekleri kiralık katillerle onun midesini kurşunla doldurmayacaklarını, veya kaçırıp bir yerde işkenceyle öldürmeyeceklerini, sadece zehirleme hizmeti sunacaklarını nasıl biliyorlarsa?

Tamam bu bir kurgu da, niye böyle bir kurgu? 

Derler ki kişi herkesi kendisi gibi zannedermiş, kendisi o sıralarda nasıl bir psikoloji içindeyse, belirli durumlarda ne yapıyorsa, herkes için de öyle düşünürmüş.

*

Evet, Âşık İsmail, “toplumsal” resitalini şu cümleyle sürdürüyor:

“Çünkü ürettikleri ‘müze-dil’le ortaya koydukları ‘Asrısaadet simülasyonlar’ını gerçek zannediyorlar.”

Burada “müze-dil” İslam hukukuna (Büyük İslam İlmihali’ne) düşüyor.

Esra adlı akademik paçozun dili “müze-dil” değil, onun dili “bugünün dili”.

İslam’ın dili, “tarihsel”.. Çağdışı.. Müze-dil, müzelik dil..

Tamam, tümden değersiz olduğu söylenemez, fakat günlük kullanıma müsait değil.. Müze raflarında seyirlik meta olarak kilit altında tutulmalı.

KADEM’in amazon ateşi Esra ise, en az Anadolu Ateşi “sanatçı”ları kadar ateşli bir şekilde “bugünün kadın hakları teorisi”ni seslendiriyor.

Buna karşılık İslam’ın kadın hakları öğretisi “bugünün” değil.. O, dünün.. Hatta çağlar ötesinin.. Çağdışı.. Müzelik..

O, tuhaf bir nostaljiden ibaret.

Tuhaf olmayan, doğal ve normal olan, bugünün ateşli kefere ve feceresinin ateşli teorisi.

*

Asr-ı Saadet (mutluluk çağı), Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in yaşadığı, Kur’an’ın nazil olduğu dönem.

Dolayısıyla, Asr-ı Saadet, Kur’an’a sarsılmaz bir imanla bağlanılması, hükümlerinin hayata geçirilmesi, ve Sünnet’in teşekkülü demek oluyor.

Ehl-i Sünnet (Sünnet ehli) dairesi içinde olmak da bu anlama geliyor: Sünnet’e (Rasulullah’ın emir ve tavsiyelerine) tabi olunarak Kur’an’a (Allah’ın ipine, hablullaha) sımsıkı sarılınması.

Yeni Şafak’ın âşık zavallısı ise, bu Sünnet’e bağlılık (Ehl-i Sünnet) hassasiyetine, İslam fıkhına, Şeriat’e, “bugünün küffarının kadın hakları teorisi” namına çamur atıyor, onunla “simülasyon” diyerek alay ediyor.

Sanki bir Asr-ı Saadet yaşanmamış, ortada Kur’an ve Sünnet yok, insanlar bunu bir animasyon gibi simülasyon olarak kendileri icat edip üretmişler.. Gerçek değil.. 

Gerçek değil, fakat “İslam hukukunu küffarın bugünkü küfüne karşı” savunanlar onu gerçek zannediyorlar.

Gerçek olan, küfür düzeni.. Küfrün teorileri..

İslam’ın mesajı ise gerçekten, gerçeklikten uzak simülasyon.

KADEM’in Yeni Şafak yazarı âşık avukatının yazdığı bu.

*

Ey bu piyonları kullanan şımarmış azgın müstekbirler, siz hiç ölmeyeceksiniz, hep bâki kalacaksınız, mezara girip Münker ve Nekir’in eline düşmeyeceksiniz, değil mi?!


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."