yusuf kaplan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yusuf kaplan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İSRAİL’İ BIRAKIP İRAN’LA SAVAŞMAK





İsrail ile İran arasında bir sıcak çatışma yaşanıyor.

Nedeni, İsrail’in İran’ın iki generalini ve birkaç başka subayını öldürmüş olması.

İran intikamdan, yakıp yıkmaktan söz ediyor, fakat ABD ve Avrupa’dan korktuğundan göstermelik bir karşılık vererek incinen gururunu kurtarma derdinde.

Bizim medyatörlere gelince, bazıları İsrail’i bırakmış İran’la savaşıyorlar.

Bunlardan biri, Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan..

Bugünkü (19 Nisan 2024 tarihli) yazısı “İran tehlikesinin boyutlarını kavrayabilmiş değiliz!” başlığını taşıyor.

Tam da İran İsrail’le bir şekilde karşı karşıya gelince..

Tamam, sana göre Türkiye için bir İran tehlikesi bulunuyor olabilir, fakat bundan bahsedilecek zaman şimdi mi olmalı?

Tam da İsrail’le karşılaştığı sırada..

Dışarıdan bakan, işin evveliyatını bilmeyen bir kişi bu durumda şu iki ihtimali düşünür:

Birinci ihtimal, böyle bir yazıyı tam da şimdi yazan kişinin kendisini çok iyi kamufle eden bir İsrail işbirlikçisi olması..

İkinci ihtimal ise, etrafına sızmış İsrail ajanları tarafından dolmuşa bindirilen aşırı saf bir vatandaş olması.

*

Kaplan yazısına şöyle başlamış:

“Gazze’de soykırım bütün hızıyla devam ediyor! Ama biz bir haftadır bir tiyatro izliyoruz İsrail ile İran arasında! İsrail-İran valsini.

“Altını çizerek hatırlatıyorum yeniden: İsrail’in İran’ın Şam Büyükelçiliği’ni bomba-lamasını şiddetle kınamak gerekiyor!

“Ama bunun bir oyunun parçası olabileceğini de aslâ gözardı etmemek önemli.”

Diyelim ki şimdi Ermenistan Türkiye’nin Azerbaycan’daki büyükelçiliğini vurdu, iki generalimizi ve başka subaylarımızı öldürdü.

Böyle ağır ve aşağılayıcı bir saldırı, “bir oyunun parçası” olarak “tiyatro” kabilinden sergilenebilir mi?

Bu tiyatroysa, savaş nedir, nasıl birşeydir?

Bu arkadaşlarımız ne yiyip ne içiyorlar da kafaları bu hale geliyor, anlamak mümkün değil.

*

Yusuf Kaplan, bunun ardından bombayı patlatıyor:

“Çok büyük bir tehlike var: İran tehlikesi bu. Şiilik üzerinden yayılan Fars emperyalizmi projesi.”

İran’ın Şiî topluluklar üzerinden bölgede mevzi kazanmaya çalıştığı bir sır değil.

Elini her tarafa uzatıyor.

Ve sen onun bu agresif politikasından endişe duyuyorsun.

Haklısın.

Fakat olaya bir de İran açısından bak..

Tıpkı hırsızın durumu gibi.. İnsanlar hırsızlardan korkarlar, fakat meseleye bir de hırsız açısından bakıldığında görülür ki, bütün dünya ona düşmandır. Hırsız evin sahiplerinden korkar, komşulardan korkar, bekçiden korkar, polisten korkar; tüm dünya ona karşı ittifak halindedir. Ve hırsız, bütün bu devasa düşman bloğuna karşı tek başınadır.

İran da kendisi açısından aynı durumda.. Ülkesinde, başka devletler tarafından kullanılabileceğini düşündüğü Sünnî kitleler var. Halk sadece Farslar’dan oluşmuyor, Türk-Türkmen, Kürt, Beluc vs. bir sürü etnik topluluk mevcut. İran, ülkesi dışındaki bütün Şiî topluluklara her hususta her zaman güvenebilecek durumda da değil, çünkü Fars/Pers (İranî) değiller, kimisi Arap, kimisi Türkmen.

Dolayısıyla İran (Fars unsuru), böyle bir dünyada, misalimizdeki hırsız gibi kendisini bir düşmanlar ittifakı ile kuşatılmış hissediyor.

*

Mesela Suriye’yi alalım..

İran’ın Şiîlik’ten dolayı Suriye’ye bir yakınlığı vardı, fakat Türkiye, geçmişte Esed’le çok iyi ilişkiler kurdu.. İran buna ses çıkarmadı veya çıkaramadı.. Fakat Türkiye, (dönemin Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanı Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı gibi) ABD’nin dolmuşuna binerek Suriye’ye müdahale etti..

Bunun üzerine İran, tümden Batı bloğunun kontrolü altına girecek bir Suriye görmek istemedi.. Rusya ile birlikte olaya dahil oldu..

Doğal olarak Türkiye bundan fena halde rahatsızlık duydu..

*

Bunun yanı sıra, sadece İran değil, (laik, yani siyasal dinsiz) Türkiye de bölge ve genel olarak İslam dünyası üzerinde etkili olmaya çalışıyor ve dolayısıyla sahada İran’la rekabet etme durumuna düşüyor.

Ancak Türkiye’nin derdi aslında Sünnîlik değil, “ulusal çıkar” dedikleri menfaat..

Nitekim Erdoğan’ın geçmiş yıllarda dilinden düşürmediği sloganlardan biri şuydu: “Ben ne Sünnîyim, ne Şiîyim, müslümanım.”

Erdoğan için Sünnîliğin bir önemi yokmuş.. Biz demiyoruz, kendisi diyor.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne gelince... Müslüman bile değil.. Laik, yani siyasal dinsiz..

*

Kaplan yazısını şöyle bitiriyor:

“İran nükleer güç olunca, İran’ı kimse durduramaz artık. O yüzden Türkiye’nin de derhal nükleer güç olma hazırlıkları yapması lazım.

“İslâm dünyasını nefes alabilmesi için, İran’ın kendi doğal sınırlarına çekilmesi, işgallerine son vermesi, işgal ettiği yerlerden de çıkarılması kaçınılmaz.

“Vesselâm.”

Aleykümselam gardaş..

Türkiye’nin nükleer güç olmasını istemen iyi de, niye bunu İran’a karşı istiyorsun?

Niye aklına mesela İsrail, ABD vs. hiç gelmiyor?

Sizdeki bu kafa neyin kafası?

Allah akıl fikir versin!

Amin!

*

Bir diğer heyecanlı yazarımız Mustafa Özcan..

O da fikriyat.com’da İran’a olanca kahramanlığıyla savlet etmiş.

Yazısının başlığı şöyle: “Farezdek ile Mirbe kavgasından günümüze yansıyanlar”.

Bu yazarımız da İran ile İsrail için “Birbirlerini savaş halinde bile gözetiyorlar” diyor.

Birbirlerini gözetmiyorlar dostum, kavganın kontrolden çıkmasını istemiyorlar.

Mesela iki kişinin yumruk yumruğa dövüştüğünü düşünelim.. Her iki taraf da bilir ki kendisi bıçağa davranırsa karşı taraf da aynısını yapacak ve iş kontrolden çıkacaktır. Artık göz mü çıkar, böğür mü delinir, orasını baştan tahmin etmek mümkün değildir. Biri mezara, diğeri hapse gidebilir. Dolayısıyla iki taraf da yumrukla işi kapatmaya çalışır. Bu, karşı tarafı gözetmekten değil, herkesin kendisini gözetmesinden ve sonunun nereye varacağı belli olmayan bir maceradan uzak durma arzusundan kaynaklanır.

Tesadüfe bakın ki, bu yazarımız da, ağız birliği etmiş gibi Yusuf Kaplan’la aynı türküyü “çığırıyor”, İran’ın Pers İmparatorluğu’nu diriltmesinden söz ediyor.

Bizimkiler de bir zamanlar Ortadoğu’da yaprak kımıldasa haberlerinin olduğunu, bütün kılcal damarlara girdiklerini, kendilerinden habersiz hiçbir şey yapılamayacağını, bölgesel güç haline geldiklerini, hatta küresel güç olma yolunda olduklarını anlatıyorlardı..

Demek ki İranlılar da aynı bölgesel ve küresel rüyalara kendilerini kaptırmışlar. Ne demişler, hacı hacıyı Mekke’de, holigan holiganı statta bulurmuş..

*

Peki Ortadoğu’daki Sünnî rejimler?..

Mustafa Özcan, onlardan (haklı olarak) “işbirlikçi Arap rejimler” diye söz ediyor.

“Bu aldatıcı hatta hain bir tabir. Bunlar Sünni değil işbirlikçi rejimler” diyor.

Ve şu hükmü veriyor: “… onlara Sünnîlik kisvesi yakışmadığı gibi Araplık veya İslamlık kisvesi de beyhudedir.

Haklı olabilir.. Belki de liderleri, Erdoğan gibi “Ben Sünnî değilim” demişlerdir.

Muhtemelen anayasalarına da (laik yani siyasal dinsiz Türkiye Cumhuriyeti’nden esinlenerek) “Biz müslüman değiliz.. Biz atamız ölmüş falan şahsın ilke ve inkılaplarına iman ettik, onun yılmaz savunucularıyız” diye yazmışlardır.

Yazmışlarsa, tekfiri hak etmişler, üzerlerindeki İslamlık kisvesinin beyhude olduğu ortaya çıkmıştır.

Bu durumda onları İslamlık’tan ihraç eden Mustafa Özcan değildir, kendileridir.

Bu rejimler laik (siyasal dinsiz) olduklarını söylüyorlarsa Mustafa Özcan onları nasıl müslüman yapabilir ki?!

*

İran hassasiyetleri zamansız ve tuhaf biçimde depreşen bu yazarlar, İran-İsrail ilişkilerinin nasıl olmasını isterlerdi?

Şu anki Türkiye-İsrail ilişkileri gibi olması onları “keser miydi”?

Belki de onlara göre tek eksik, İran Cumhurbaşkanı’nın İsrail Cumhurbaşkanı ile bir panele katılıp “One minute!” diyerek onun sözünü kesmemiş olmasıdır.


KÜRDİSTAN VE YUSUF KAPLAN''IN "SİYASAL İSLAM"I




Batılılar, kafalarından icat ettikleri uydurma bir İslam'a "din olan İslam" (ya da "gerçek/otantik İslam") payesini veriyor, Kur'an ve Sünnet'e dayanan gerçek İslam'a ise "İslamcılık" ve "Siyasal İslam" etiketlerini reva görüyorlar.

Onların laflarını papağan gibi tekrarlamak suretiyle "bilimsel analiz"ler yaptıklarını zanneden yerli-milli işbirlikçiler de aynı kafadalar. 

Gerçekte "Siyasal İslam" savunucusu ya da kısaca İslamcı diye bilinenlerin hareket noktası siyaset değil. (Yabancı ya da yerli istihbarat örgütlerinin yani gizli servislerin Siyasal İslam taraftarı yahut İslamcı görünen rezil ajanlarının bozgunculuk, saçmalık ve zırvaları konumuzun dışında.)

Onların hareket noktası Kur'an ve Sünnet.. 

Mesela Müslüman Kardeşler teşkilatının kurucusu merhum Hasan el-Benna böyleydi.. 

*

İslam siyaset alanını da düzenlediği için "din olan İslam"ı savunan bir kimse ister istemez siyasal konularda da dinin emirlerini dikkate almak ve bunları hatırlatmak zorunda kalıyor.

İşte bunu yaptığı zaman ona Batılılar (ve yerli acentaları, işbirlikçileri) "Senin saıvunduğun şey İslam değil, İslamcılık.. Sen din olan İslam'ı değil, Siyasal İslam'ı savunuyorsun" diyorlar.

Oysa, suçladıkları kesimlerin hareket noktası siyaset değil.. 

Hareket noktaları siyaset olsa, o günkü siyaset bezirgânlarının, güç sahiplerinin, makam mevki sahiplerinin işine gelen şeyleri söylemeleri, cârî siyasetin emrine girmeleri, en azından işbirliği yapmaları beklenir.. 

Siyasetin nimetlerinden faydalanarak hayatını yaşayan ve etrafındakileri de ulufeleriyle ihya eden zorbaların "Aferin, sen İslam dinini iyi anlamışsın, siyasete bulaşmıyorsun" şeklindeki övgülerine nail olur, "siyaset"in hizmetinde küplerini doldururlar.

Öyle olmuyor, siyasetin değil de dinin gereğini yerine getirerek gerçekleri söylüyorlar ve başları "siyaset"le belaya giriyor. 

Hasan el-Benna gibi sokak ortasında kurşunlanıp öldürülebiliyorlar.

İskilipli Atıf Hoca ve Seyyid Kutub gibi idam edilebiliyorlar

Daha sofistike yöntemleri kullananlar, böylelerini trafik kazaları ya da (Es'ad Erbilî rh. a.'te olduğu gibi) zehirlemelerle hayat denkleminden düşürebiliyorlar.

Yahut merhum Said-i Nursî gibi "Siyaset gak deyince sürgün edileceksin, guk deyince zehirleneceksin, gik deyince de hapse atılacaksın" türünden bir muameleye tabi tutulabiliyorlar.

*

Asıl Siyasal İslam, siyasetin emrine girerek dinin gerçeklerini çarpıtan, mevcut siyasal yapıların (devletlerin, güç odaklarının) istekleri doğrultusunda İslamî hakikatleri eğip büken "Bel'am"ların ürettikleri sahte İslam'dır.

Batılıların sözde "din olan" İslam'ı da böyle bir sahte İslam'dır.

Bu sahte "din olan İslam"dan söz edenlerin hareket noktaları tamamen siyasettir, siyasal mülahaza ve entrikalardır. 

Mesela FETÖ..

FETÖ'cü dangalaklara bakıyoruz hâlâ Siyasal İslam'dan söz ediyor, İslamcılara sövüp sayıyorlar.

Halbuki kendilerinin "hizmet hareketi" olarak adlandırdıkları FETÖ'cülük bir "Siyasal İslam" hareketi olarak ortaya çıkmıştı.

Laik/dinsiz siyasetin emrine girmiş bir sözde İslamî hareket üretmek isteyenler tarafından palazlandırılmıştı.

Fethullah hırslıydı, gayretliydi, çalışkandı, örgütçüydü, hitabeti kuvvetliydi, zekî idi, ilim sahibiydi. 

Tek eksiği ihlastı, hasbîlikti, dürüstlüktü.

Siyasetin emrine girdi.. Türkiye'deki derin siyasetin..

Sözde Siyasal İslam karşıtıydı, fakat ihalesini kazandığı proje, İslam'ı "mevcut siyaset"in emrine vermek, laik/dinsiz uluslararası düzenin ve yerli "stratejik müttefik"in istediği türden bir Siyasal İslam üretmekti.

Üretti de..

1980'li yıllarda bu doğrultuda "Devlet-i Ebed Müddet" diye şiir bile yazdı. 

Devletçi/Siyasal İslam'ın şampiyonuydu.. (Ki devlet, siyaset demektir.)

Bu ihaleden laik devletin kazancı, üretilen Siyasal İslam sayesinde "Şeriat tehlikesi"nden kurtulmaktı. (Şeriat, tehlike değildir, Allahu Teala'nın rahmetidir. Ve her toplum bu rahmete nail olamaz.)

Bu ihaleden Fethullah'ın kazancı ise, Hocaefendi diye uçurulup kaçırılmak, uydurma kerametlerle gelmiş geçmiş evliyanın en büyüğü olarak balon gibi şişirilmekti. 

Laik/dinsiz devletin perde arkasından sürekli gaz üfleyip şişirdiği balon fazla büyüyünce "uluslararası düzen"in de dikkatini çekti.

Ve Fethullah'ın yerli-milli Siyasal İslam'ı, yavaaaş yavaş Batı'nın "uluslararası Siyasal İslam"ı haline gelmeye başladı.

Şu anda bu hareket tamamen Batı'nın güdümüne girmiş ve onların himayesinde yaşamaya devam eden bir Siyasal İslam hareketi durumunda.. 

Hizmet hareketi olduğu da doğru.. Yahudi ve Hristiyanlar'ın siyasal emellerine hizmet..

*

İslam'ın iman esaslarının büyük çoğunluğu siyasal meselelerle ilgili olmadığı için o konularda bir sıkıntı yok.. Adamlar kadere de inanıyor, meleklerin varlığını da kabul ediyor, ahirete de iman ediyor.. 

İş Batılı'nın siyasal çıkarlarına (ve Fethullah'ın konumuna) zarar vermeyecek noktalarda kaldıkça sorun çıkmıyor. Doğruları eksiksiz söyleyebiliyorlar.

Fakat Batı'nın hoşuna gitmeyecek noktalara sıra geldiğinde bunların Siyasal İslam'ı şişeden çıkmış ifrit gibi ortalığı kaplıyor. Bazı şeyler "teferruat" haline geliyor.

Ve bakıyorsunuz bu gafiller hâlâ Siyasal İslam, İslamcılık vs. edebiyatı yapıyor, Batılılar hesabına Müslümanlar'la uğraşıyorlar.

Bre ahmak, senden âlâ Siyasal İslam mı olur, gâvurun emrine girmişsin, onun siyaset denkleminde ucuz ve zamanı gelince harcanacak satılık bir piyon haline gelmişsin, İslam'ı onun siyasal hedeflerine hizmet edecek şekilde yorumlayıp tahrif etmek için kırk takla atıyorsun.. Atmak zorundasın..

Yahudi'nin emrindeki Siyasal İslam'ın daniskasısın, kendinden haberin yok.

Yerli-milli laik devlete gelince.. Fethullahçı "hizmet"çilere layık gördüğü sıfat "terör örgütü" olma ve "ajanlık"tan ibaret..

Bunların "gerçek İslam"la arası bazı noktalarda sorunlu bir "Siyasal İslam" hareketi olduğunu söyleyemiyor. Asıl suçlarını "es" geçiyor.

Çünkü bu konuda kendisi de sabıkalı.. Hem de çok..

Bu laik/dinsiz devlet tarlaya İslam'ı tahrif eden bir Siyasal İslam ekti, "terör örgütü" ve "ajan" adını verdiği bir genetiği değiştirilmiş organizma biçti.

Elleri böğründe kalakaldı.

Emeğine mi yansın, tarlaya atarak telef ettiği tonlarca tohuma mı yansın!..

*

Türkiye'deki derin Siyasal İslam üretim merkezi, bu FETÖ faciasından sonra akıllanıp "Daha fazla Frankeştayn'a lüzum yok!" diyerek fabrikasının kapısına kilit vurdu mu peki?..

Nerdee?

Üretime tam mesai devam ediyorlar.

Bu FETÖ yangınını söndürmek için de ellerine ne gelirse su diye ateşin üstüne döküyorlar. 

Sonuç, bazen su diye benzin dökme şaşkınlığı..

"Nerde yanlış yaptık, aslında ne yapılmalıydı?" filan diye oturup sakin bir kafayla düşünme diye birşey yok.. 

Tedavüle konulan son Siyasal İslam projesi ise, Kürt meselesini yoluna koyabilmek için doğuda "İslam" kartını kullanma gibi görünüyor.

Fakat, acemi bomba imalatçıları gibiler, bazen kazalar yaşanıyor, "siyasal" bomba ellerinde patlıyor.

Odatv'nin yayınladığı "içinden Yusuf Kaplan geçen haber" bunun bir örneği sayılmaya elverişli.

*

Haberin başlığı şöyle: Taliban sözcüsü Diyarbakır’da konuştu: "Kürdistan'ı tanıyoruz"

Çok kısa (bir dakika beş saniyelik) bir video kaydı da habere eklenmiş, izlenmesini tavsiye ederim. 

Taliban temsilcisine şöyle bir soru yöneltilmiş: "Kürdistan adında bir coğrafya olduğunu kabul ediyor musunuz?"

Soruyu soran devletten değil, coğrafyadan söz ediyor.. 

Böyle bir soru, "Kürtler'in yoğun yaşadığı yerler var mı?" demek anlamına gelir.

Farsça "istan" eki, birşeyin çok bulunduğu yer veya zamanı ifade eder. Mesela Sadi-i Şirazî'nin Gülistan kitabının adı gülyabanilerin yaşadığı bir devlete değil, gülün çok olduğu yere işaret ediyor. Mevsim adı olan tâbistan (yaz), "tâbların devleti" anlamına gelmez, tâb'ın (sıcaklığın) çok olduğu zamanı gösterir. 

Söz konusu soruya Taliban temsilcisi şöyle cevap vermiş: "Evet biz Kürdistan'ı tanıyoruz. Çünkü Kürt arkadaşlarımız var ve onlarla ilişki içerisindeyiz."

Videoda durum bu.. Odatv haberi şöyle vermiş:

Diyarbakır'da düzenlenen "7. Alimler Buluşması" adlı dini etkinlikte Kürdistan polemiği yaşandı. 

Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan, konuklar için geldikleri ülkeyi ifade eden tabelanın üzerinde “Kürdistan” yazılmasına itiraz etti: “Sitemim şu, çok küçük bir şey. Yani bu gözden kaçmış olabilir, İnşallah öyledir. Ülkelere göre isimler kaydedilmiş. İşte Pakistan, Afganistan, Irak, Suriye, Yemen vs. Bir yerde de Irak’tan, Suriye’den, İran’dan gelen Kürt kardeşlerimiz için de Kürdistan diye yazılmış. Bu bizim için problem çıkarabilir. Biraz dikkat edin, mantıkta bir problem var.”

Taliban sözcüsü Zabihullah Mücahid, Barzani’ye yakın yayın organı Rudaw’a verdiği röportajda şu ifadeleri kullandı: "Kürdistan konusu sadece Kürtlerin sorunu değildir. Kürdistan'ı tanıyoruz.”

*

Mantıkta bir problem var da, Yusuf'un zannettiği yerde değil..

Sorun kendi zavallı mantığında.. Mantıksızlığında.. 

Ve kendisindeki bu mantık arızası ne yazık ki cehaletten besleniyor.

Adam Kürdistan'dan gelmişse Kürdistan'dan gelmiştir. 

Kuzey Irak'ta "Kürdistan Bölgesel Yönetimi" diye birşey var mı?..

Var!

Senin devletin bu yönetimle iş tutuyor mu?

Tutuyor!

"Arkadaş, senin adını beğenmedim, Kürdistan lafı kanıma dokunuyor, bu adı ya değiştireceksin ya da bu diyardan gideceksin, ya bu deveyi güdeceksin, ya da bana selam verme!" diyor mu senin devletin?

Demiyor!

O zaman sana ne oluyor?

Kraldan fazla kralcı, Papa'dan fazla katolik olmanın lüzumu var mı?

İslamî ilimler için alimler sıfatıyla bir araya gelmiş bir topluluk içinde yer alan bir Kürt alime "Kürdistan'tan söz etmeyeceksin" dediğinde, PKK'nın 40 yılda yaptığı propagandadan daha etkili bir kazığı farkında olmadan kendine atmış olursun.

Akılsız dostun olacağına akıllı düşmanın olsun demişler.. (En kötüsü akılsız düşman, cümlesinin şerrinden Allahu Teala'ya sığınırım.)

Adama "Kürdistan'dan geldiğini söyleme!" demek, "Sen aslında Kürt olarak yoksun, Kürtler'in yaşadığı bir yer, bir coğrafya yok, çünkü Kürtler yok.. Siz yoksunuz oğlum yoksunuz.. Siz hiçsiniz!" demektir.

*

İmdi, hiç olmazsa İran kadar akıllı olabilmelisin.

Haberin olmayabilir, İran'da da Kürdistan var: Ustan-ı Kürdistan (Kürdistan eyaleti).

Evet, İran'ın da Kürdistan eyaleti var. 

Hem de Türkiye sınırında.

Adam İran Kürdistan'ından gelmiş ve kendisini Kürdistan'dan gelmiş biri olarak tanıtmışsa, bundan İran rahatsız olmuyor da sen niye rahatsız oluyorsun?

İran'da Kürdistan diye bir yer olup olmadığına İran devleti ve İranlılar mı karar verecek, yoksa Ankara'da, İstanbul'da oturan sen mi?

Adam Kuzey Irak'taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nden gelmişse, ve bunu böylece ifade ediyorsa, bundan niye sen rahatsız oluyorsun?

*

Ankara'da oturan birilerinin mantığında ciddi sorunlar var.. Orası kesin..

Yusuf Kaplan'a gelince..

Birilerinin aklı ya da talimatıyla değil de kendiliğinden işgüzarlık yapıyorsa, cehaletten beslenen bu sakarlığın "ilim ve alimler" konulu bir toplantıda sergilenmesi traji-komik..

Hem trajik, hem de komik.. Daha doğrusu rezalet.. 

Ha, bu laik bir siyasî toplantı olsaydı, laik yalancıları kendi hurafeleriyle başbaşa bırakmak uygun olabilirdi, fakat sen müslüman alimler olarak toplantı yapıyorsun..

Bunun, ilmin ve alimin ne demek olduğunun, alim sorumluluğunun farkında mısın?.


E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...