imam matüridi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
imam matüridi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TARİHSELCİ ŞOVMENİN İLMÎ USULÜ DE KENDİSİ GİBİ FİLMÎ OLUR, “FİLMÎ USUL” OLUR

 




Önceki yazılarda, Ebû Kusur Mustafa Öztürk gibi yoz Türklerin İmam Ebû Mansur Matüridî’nin kullandığı “ictihad ile nesh” tabirini istismar etmelerinin cehalete ve mantıksızlığa, bilgisizliğe ve ahmaklığa karşılık geldiğini; tarihselci kafalardaki yedi yaş zekâsının ve ilkokul düzeyi kavrayışın bile farkına varabileceği bir anlaşılırlık ve açıklık ile izah etmeye çalıştık.

Yine önceki yazılarımızn birinde, ilahiyatbank tosuncuğu dangalak damgalı Mustafa’nın şu sözlerini de aktarmış ve değerlendirmesini yaparak notunu vermiştik (Notu sıfır, eksi not vermek mümkün olsaydı eksi alacaktı):

Allah’a neden inanıyorum? İspatı yok ki. Resulullah mağarada vahyi alırken ben orada değildim ki. İman da zaten güven duygusudur.

Ben Resulullah’ın doğru söylediğine itimat ediyorum. “Beni satmayacak, yolda bırakmayacak” diyorum. İman böyle bir şeydir, hesap yapıp içten pazarlıklı olmak değil.

Bu dangalağa, “Ulan öküz, madem sende böyle güvene dayalı bir iman var, o halde Allah’a, Allah’ın kitabına niye güvenmiyorsun da tarihselcilik numaralarına yatarak inkârcılık yapıyorsun?” diyeceğiz de, bunu dersek öküzlere haksızlık etmiş oluruz.

Zavallı öküzler, böylesi bir adi şahsa benzetilerek aşağılanmayı hak etmiyorlar.

*

İmam Matüridî’nin nesih meselesine nasıl yaklaştığı şu sözlerinden anlaşılabilir:

“Kuşkusuz Allah her şeyi en iyi bilmektedir.” (Tevbe, 9/115) [Yani] İnsanların yararına olan ve olmayan şeyleri… En doğrusunu Allah bilir ya, sanki bu beyan, şer'i hükümlerde neshin olmayacağını [Allah’ın bir hükmü kaldırıp yerine başka bir hüküm getirmeyeceğini] iddia edenlere yönelik bir reddiye manasındadır. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Allah insanların yararına olan hususları bilmektedir, siz ise bilmezsiniz. [Allah’ın getirdiği] Nesheden hükümde (nasih) onlar için yararlı durumlar vardır; siz bunları bilmezsiniz. Yüce Allah'ın [bir sonra gelen] “Bilesiniz ki göklerin de yerin de hükümranlığı Allah'ındır. Yaşatan O'dur, öldüren O'dur” (Tevbe, 9/116) mealindeki ayeti bu durumu desteklemektedir. Yani sizler O'nun kullarısınız. Kulun efendisine karşı bir şeyi [hükmünü] reddetme hakkı yoktur. Kula düşen efendisine itaat, emirlerine boyun eğme ve yasaklarından kaçınmadır. “Yaşatan O'dur, öldüren O'dur.” Yani dirilttikten sonra öldürebildiği ve ölümden sonra diriltebildiği gibi O'nun kullarını bir durumda bir ibadetle, başka bir durumda başka bir ibadetle mükellef tutması mümkündür.

(Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân Tercümesi, C. 6, çev. Fazıl Ayğan, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2017, s. 500.)

Bu tarihselci soytarılar hem okuduğunu anlamaktan aciz ahmak, hem de çarpıtma meraklısı ahlâksızlar oldukları için hemen şunu diyeceklerdir: "İmam Matüridî burada ibadetten söz ediyor. Biz de onu diyoruz, ibadetlerde nesih olmaz, fakat şer’î hükümlerde biz ictihat ile nesih yapabiliriz."

Hayır, İmam sadece ibadetten söz etmiyor, aynı zamanda şunu diyor:

Kulun efendisine karşı bir şeyi [herhangi bir hükmünü] reddetme hakkı yoktur. Kula düşen efendisine itaat, emirlerine boyun eğme ve yasaklarından kaçınmadır.”

Emirler ve yasaklar, bütün şer’î hükümleri içine alır. Emredilmiş olanlar sadece ibadetler değildir.

*

İmam’ın yukarıya aldığımız ifadeleri, insanların Allahu Teala’nın emir ve yasaklarındaki, hükümlerindeki hikmet, makasıd ve maslahatları bilebilmesi iddiasını da yalanlamaktadır:

“Cenab-ı Hak şöyle buyurmuş olmaktadır: Allah insanların yararına [maslahatına] olan hususları bilmektedir, siz ise bilmezsiniz. [Allah’ın getirdiği] Nesheden hükümde (nasih) onlar için yararlı durumlar [hikmet, maslahat] vardır; siz bunları bilmezsiniz.”

Bilip de bu bilginize dayanarak kendi kafanızdan “ictihad ile nesh” densizliğine kalkışmanız bir tarafa, bilemezsiniz bile..

Nerde kaldı ki yeni bir hüküm getiresiniz!..

Maslahat, makasıd, hikmet diye içi boş edebiyat yaparak burnunuz havada palyaçoluk ve  soytarılık yapabilirsiniz, fakat bilemezsiniz. 

Allah bilir, siz bilmezsiniz.

*

Bu noktada şu denilecektir: Peki İmam neden “ictihat ile nesh” tabirini kullanmış?

Kültürümüzde “Arife tarif gerekmez” ve “Arife bir işaret kâfidir” denilmiştir, fakat tarihselci soytarılık ile onun nesebi gayri sahih çocuğu “güncelleme” merakı günümüzde yükselen trend haline gelip irfanı ve arifliği taa Afganistan’a sürgün etmiş olduğu için aynı şeyi döne döne söylememiz gerekiyor:

Herşeyden önce, İmam’ın “ictihad ile nesh”i gündeme getirdiği mevzudaki (Enfal Suresi’nin 67’nci ayetinde geçen Bedir esirleri meselesi) nesih, tarihselcilerin kastettiği anlamda nesih değil.. Ayette dile getirilen diğer seçeneğin (esir almamaya karşılık alma) yürürlüğe konulmasından ibaret.. Bunun şartını ayet “yeryüzünde ağırlığa sahip güç haline gelme” olarak ifade ediyor.

Yani esir alıp almama ile ilgili hikmet/maksat/maslahat noktasını Allahu Teala açıklamış bulunuyor. Sen kendi kafandan bunu belirliyor değilsin.

İmam’ın sözünü ettiği ictihad işte bu noktada devreye giriyor: Esir alıp almama konusunda, "baskın güç haline gelip gelmeme" dışında bir kıstas belirleyememekle birlikte, böylesi bir güç haline gelip gelmediğine, olayların gelişimine göre sen kendin, kendi ictihadınla karar verme durumundasın.

İkincisi, bu ictihadınla Allahu Teala’nın bir hükmünü gerçekte nesh etmiş olmuyorsun. Çünkü, baskın güç haline gelmen durumunda senin için esir alma seçeneğinin gündeme gelebileceğini bizzat Allahu Teala bildiriyor. Böyle hükmetmiş, bu izni vermiş durumda.

Senin ictihadınla yapabileceğin tek şey, sadece bu esir alma (almayıp öldürme yerine alma) zamanının gelip gelmediğine karar vermekten ibaret.

Ve bunun ölçüt ve kıstasını sen kendin belirliyor da değilsin, Allahu Teala bu konuda hükmünü bildirmiş durumda: Yeryüzünde ağırlığa sahip bir güç olma.

*

Bu ahmak Mustafa Öztürk şöyle birşey de diyor:

Kur’an’ın düşmana karşı silahlanmayla ilgili at besleme tavsiyesini nükleer silahlanmaya hamletmekte sakınca görmeyen, ‘İki kadın şahit eşittir bir erkek şahit’ hükmünü lafzî mucibine göre uygulamak gerektiğinde ısrar edip bu ısrarının hangi ilmî usule dayandığını açıklamayan zihniyet…”

Evet, o ilmî usûlü açıklamak gerekiyor.

Bu ahmakta onu anlayacak kafa aslında yok, fakat anlayabilecekler için açıklamak lazım.

Öncelikle şunu söyleyelim, ulema, bu eblehin yaptığı türden kıyaslamalara kıyas mea’l-fârık adını vermişlerdir. Yani elmalarla armutların toplanması gibi birbiriyle ilgisiz iki şeyin kıyaslanması..

Ruslar’ın, Amerikalı misafirlerinin huzurunda hizmete koydukları trenleri çalışmayınca “Ama siz de Kızılderilileri öldürmüştünüz” demeleri türünden bir kıyas ya da karşılaştırma..

*

İmdi, yasaklanmayan birşey, ilke olarak caiz kabul edilir. Silahlar, atlar vs. için de aynı durum geçerlidir. Yasaklanan şeyler tek tek sayılır, yasaklanmayanlar sayılmaz.

Ve, caydırıcılık gereği (Ki bu "korkutup caydırma" olgusu ayet-i kerimede belirtiliyor) modern herhangi bir silah ile silahlanmak; at beslemeyi “norm/kural” düzeyinde hükümsüz bırakan, yürürlükten kaldıran, ona aykırı ve zıt bir uygulama da değildir.

Yani sen istiyorsan at beslemeye devam edebilirsin, kimsenin sana “Ayetin hükmü kalktı, at besleme!” dediği yok.

Ayet açık:

“Onlara karşı gücünüzün yettiği her kuvvetten (mâ isteta’tüm min kuvvetin) ve bağlanıp beslenen atlardan hazırlayın; bununla Allah'ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin kendilerini bilmediğiniz, Allah'ın onları bildiği diğer kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda her ne sarf ederseniz, karşılığı size tam olarak verilir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.” (Enfal, 8/60)

Ayet-i kerimede sadece atlardan değil genel olarak güç yetirilen her kuvvetten bahsedildiği için, kuvvet namına ne varsa ayetin hükmüne dahil olur.

Nükleer silahlar da bir kuvvettir. Nükleer silahı olan adamı nükleer silah dışında neyle caydırabilirsin, angut!.. Sapanla mı?!

Lafız, açık..

*

Buna karşılık, ayette açıkça belirtilen “iki kadın ve bir erkek şahit” kaydını yok sayan bir uygulama, ayetin ortaya koyduğu normun yürürlükten kaldırılması, açıkça çiğnenmesi anlamına gelir. Caiz değildir.

Birinde, emre itaatin kapsamının lafız mucibince (“kuvvet” kaydı gereği) genişletilmesi, atlarla sınırlı tutulmaması var, diğerinde ise, emrin çiğnenmesi, itaatin ortadan kaldırılması.

Lafzın yok sayılması..

Ahmaklar taifesinin en şımarığı yoz Türk Mustafa’ya göre ise Allahu Teala haşa boş yere “iki kadın” kaydından bahsetmiş.. Öylesine.. Dolayısıyla lafzı dikkate almamak gerekiyor..

Sanki Kur’an’da geçen lafızlar, edebiyatçıların uydurma roman, hikâye, film ya da dizi senaryolarında rastlanan türden gelişigüzel yazılmış laflar gibi önemsiz, olmasa da olur türrehat..

*

Değil Allahu Teala’nın vahyi, modern (çağdaş) hukukun kul yapısı kanunlarında bile lafza bağlılık kesin olarak istenir. Her bir kelime önem taşır.

Lafzı kendi kafanıza göre “takmama” hakkı size tanınmaz.

Mesela şimdi Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda bir tartışma var, onun şimdiye kadarki cumhurbaşkanlığı iki defa mı sayılacak yoksa bir defa mı diye..

Erdoğancı cenah, “Bir defa sayılır” diyor, fakat, “Anayasa’da ha bir denilmiş, ha iki, ha üç, lafzın ne önemi var” diyemiyorlar.

Diyemezler.

Karşı taraf da, “İşte lafız ortada, iki kaydı var, Erdoğan da iki defa seçilmişti, dolayısıyla yeniden aday olamaz” diyorlar.

Kararı Yüksek Seçim Kurulu verecek.. Muhtemelen şöyle diyecekler: “Anayasa maddesi yeni olduğu için, geçmiş seçimler bu madde çerçevesinde bir anlam ifade etmiyor, geçen geçti, Erdoğan bu yeni madde çerçevesinde bir defa seçildi, dolayısıyla ikinci defa aday olabilir.”

Muhtemelen buna benzer birşey söyleyecekler.

Şunu demeyecekleri kesin: “Ne önemi var iki kaydının?!.. İsterse üç defa da, beş defa da aday olabilir. Lafza takılmayalım.”

*

Mustafa’nın ahmaklığı fay hatlarındaki yarıklar gibi derin olduğu için şöyle bir örnek daha verelim..

Diyelim ki İlahiyat’ta okurken Mustafa’dan sözde dinî ilimleri öğrenmek zorunda kalma gibi dehşetli bir felakete uğramış ve bunun sonucunda da beyni çarpılıp yamularak feminist hale gelmiş bir başörtülü, memleketindeki askerlik şubesine gidiyor ve oradaki görevliyle arasında şöyle bir muhavere cereyan ediyor:

-- Selam..

-- Hoş geldin bacım, buyur, nasıl yardımcı olabiliriz?

-- Benim askerlik yaşım geldi de geçti, askere gitmek istiyorum..

-- Ha!.. Ne!.. Askerlik?.. Sen?..

-- Evet ben.

-- Sen erkek misin, görünüşünden çıkaramadım da?

-- Erkek olmak şart mıdır, Türk milleti asker millettir, ben de Türküm. Bir Türk kadını olarak askerlik yapmak, vatan borcumu ödemek istiyorum. Mevzubahis olan vatansa kadınlık da teferruattır.

-- Tesadüfe bak, ben de Türküm.. Türk kadını tabiî ki kahramandır, asker ruhludur, fakat bayanları askere alamıyoruz.

-- Ben gönüllüyüm, erkekleri istemedikleri halde asker yapıyorsunuz da benim gibi bir gönüllüyü niçin geri çevireceksiniz ki?..

-- Bacım gönüllülük meselesi değil, alamıyoruz, kanun müsaade etmiyor?

-- Kanunun lafzı çok mu önemli?!.. Ruhu önemli ruhu!.. Ama siz ruhtan ne anlarsınız, sizin gibi geri kafalı aciz cahiller ruhtan ne anlar! Lafza takılır..

-- Lütfen nezaket sınırlarını aşmayalım bacım.. Talebiniz geri çevrilmiştir, güle güle..

-- Kanunun lafzının önemi yok dedim.. Lafza takılmayalım.. Ben askerlik yapmak istiyorum, yapacağım da.. Kadınlar erkeklerle eşittir, kadınları aşağılayamazsınız.

-- Bacım kadınların başımızın üstünde yeri var, benim anam da kadın.. Lâkin kadın başka, erkek başka.. Askerlik kadın işi değil.. Kadın her yerde erkekle eşit olacak diye birşey yok..

-- Niye olmasınmış?! Ben daha altı yedi yaşındayken mahallemdeki bütün erkek çocukları dövüyordum, sen biliyor musun?! Her gün de bir saat spor yapıyorum şimdi, erkeklerin çoğundan daha güçlüyüm, askerliği onların çoğundan iyi yaparım.. “Kadın asker olamaz”mış.. Bu çağdışı erkek egemen zihniyeti terk edin artık!. Anayasa’daki eşitlik ilkesine de aykırı bu.. Artık kendimizi ve kanunları güncellemenin zamanı geldi.

-- Bacım tamam kendini güncelle de kanunu sen güncelleyemiyorsun, senin haddin değil.. Hem ne biçim konuşuyorsun, sen “paralel devlet” misin?!

-- İşinize gelince kanun diyorsunuz, peki, bu ordunun sahip olduğu silahların hepsi için kanun var mı?! Diyelim ki yeni bir silah icat edildi, ordu o silahla silahlanırken kanunda o silahın adının geçmesini gerekli görüyor mu?! Görmüyor.. O halde kanunda kadın kelimesi geçmese de kadınlar da askerlik yapabilir.. İnsanlar silahlardan daha mı önemsiz, daha mı değersiz?!

-- Bu ikisi aynı şey mi bacım?! Sen havan topu musun, tank vesaire misin, İHA mısın, SİHA mısın, füze misin, nesin sen?! Töbe töbe, şu az(iz) mübarek cuma gününde, şu e’az(zü) mübarek günde ağzımı bozdurma benim. Lütfen!

-- Siz işte böyle cahilsiniz, köşeye sıkışınca hemen kanunun lafzı diyorsunuz. Bu ikisinin farklı olduğunu ilmî usulle açıklayın bana. Ben kimim sen biliyor musun, ben Prof. Mustafa Öztürk’ün talebesiyim, hani şu televizyonlarda gördüğün hocanın.. O bana ilmî usulü öğretti.. Buyur bana ilmî usul ile bu silahlardaki farklılaşma ile erkek-kadın farklılığının farkını anlat..

*

Mustafa yine anlamamış olabilir..

Bu durumda yapılabilecek birşey yok, birisinin çıkıp “İlkokul 1 Düzeyindeki Hevesliler İçin Dinî Bilgiler” adlı bir kitap yazmasını beklemek gerekiyor. (Üzülme Mustafa, dert etme, memlekette en az senin kadar angut, anlayışı seninki kadar kıt, senin kadar Kemalist nice ilahiyatçı pırasasörler, nice cübbeliler, nice vaiz geçinen soytarılar var.)

Zekâ yaşı beş olan İlahiyatbank tosuncuğu tarihselci terbiyesiz Mustafaların asıl hatası, kendilerinin ihtiyacı “anaokulu terbiyesi usulü” iken, (hiç anlamadıkları, kafalarının hiç basmadığı) “ilmî usul”den söz ediyor olmaları..

 

TARİHSELCİLİĞİN AKILSIZ AKILCILIĞI VE İMAM MATÜRİDÎ

 





Akıl dediğimiz şey, insanlardan ayrı bir varlık değil.

Yani akıl, insanlardan ayrı olarak ortaya çıkıp, “Ben Akıl’ım, bu konuda şunu söylüyorum” diye konuşmaz.

Konuşan, insanlardır..

Ve onlar, (sanki akıl kendileri dışında farklı bir varlıkmış gibi) akıl adına konuştuklarını iddia ederler.

Doğal olarak, adına konuştuklarını söyledikleri Akıl, müstakil/bağımsız bir varlık olarak ortaya çıkıp, “Evet, bu vatandaş benim adıma konuşuyor” diyecek durumda değil.

*

“Akıl ve nakil” tabirindeki nakle gelelim..

İmdi, birtakım doğruları birilerinden rivayet edip aktararak söylediğimizde buna “nakil” diyoruz.

Kişinin kendi aklına dayanarak konuşması ise re’y (görüş) olarak adlandırılır.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Re'y” maddesinde şunlar söyleniyor:

Sözlükte “gözle görmek” yanında “akıl gözüyle görmek, kalp gözüyle görmek; bilmek, anlamak; düşünmek, zannetmek” gibi mânaları bulunan, ayrıca “görülen şey, düşünülen şey, şahsî kanaat, eğilim” gibi mânalara gelen re’y kelimesi, dinî literatürde geniş ve dar kapsamlı kullanımları olan bir terimdir …

Geniş anlamıyla re’y için daha çok kalp/akıl gözüyle görme anlamı doğrultusunda olmak üzere “sonuç itibariyle isabetli olanı çıkarsama” …, “sonuçtaki durumu çıkarsama” … gibi tanımlar verilmiştir …. Bunlar re’yin bir akıl yürütme mekanizması olarak algılandığını göstermektedir.

Demek oluyor ki, insanda akıl yürütme sonucunda re’y (görüş) oluşuyor.

Bu durumda akılcılık, insanların kendi akıllarına dayanarak, kendi akıllarıyla değerlendirme yaparak görüş oluşturmalarını savunmak demek olur.

Böyle biri, kendi re’yini başkalarından yapılan nakle tercih eder.

*

İmdi, tarihselci soytarılar (ve tarihselci olduklarını söylememekle birlikte onlarla aynı makamdan uzun hava okuyan ilahiyatçı şaklabanlar), İmam Matüridî’yi akılcı, akla dayanan bir âlim kabul ettiklerine göre, iddiaları doğruysa, İmam’ın mesela tefsir kitabı Te’vîlâtü’l-Kur’ân’da nasıl konuşuyor olması gerekir?

Eserinde nasıl bir yaklaşım sergiliyor olabilir?

Bunu anlamak için eserini didik didik etmeye gerek yok.

Eserinin ilk satırları, (birkaç paragrafa ayırdığımız) ilk paragrafı, yol haritasını ve benimsediği yöntemi ortaya koyuyor.

Okuyalım (Evet, ilk satırlar, ilk cümleler, ilk paragraf):

Te'vil [anlamaya çalışarak tahminle yorumlamak] ile tefsir [bilgiye dayalı olarak açıklamak] arasındaki fark, beyan edilen şu husustan ibarettir: Tefsir ashaba, te'vil ise alimlere ait bir iştir. 

Bunun manası şudur ki sahabe-i kiram çeşitli meclislerde bulunmuş, birçok hadiseye şahit olmuş ve Kur'an'ın hangi olay veya mevzu hakkında nazil olduğunu bilmişlerdir. Binaenaleyh onların ayeti tefsir edişleri büyük önem arzetmektedir, çünkü onlar olup biteni görmüş ve olaylarda hazır bulunmuşlardır. Zaten ayetten kastedilen de budur [Ashabın açıkladığı husustur]

Burada ilahi beyanın neyi amaçladığını [makasıd, maslahat, hikmet] bilmek bir şeyi görmeye benzer ki bu husus işin iç yüzünü bilenden başkası için mümkün değildir. 

Nitekim bu manaya bağlı olarak [Hz. Peygamber s.a.s. tarafından] şöyle buyurulmuştur: "Kur'an'ı şahsi görüşüyle (re’y) tefsir etmeye kalkışan kimse (cehennemdeki) yerine şimdiden hazırlansın" (Tirmizî, Tefsir, 1). 

Çünkü öylesi yaptığı tefsir konumundaki açıklamasına Allah'ı şahit tutmaktadır.

(Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân Tercümesi, C. 1, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2015, s. 27.)

İmdi, re’y (şahsî görüş) dediğimiz şey “akıl yürütme” demek olduğuna göre, neden İmam Matüridî tarihselci soytarılar gibi (sözde) akıl yürütüp “Hz. Peygamber böyle bir söz söylemiş olamaz, ben bu hadîsi kabul etmiyorum” demiyor da, kitabına başlarken böyle bir hadîs ile meseleye giriş yapıyor?

Hani nerde akıl-cılık?!

Niye nakli (ashabın naklini) esas alıyor?

Sebebi şu: İmam Matüridî akıl-cılık yapmıyor, aklını kullanıyor.

Tarihselci ilahiyatçı soytarılar ise akıl-cılık yapıyor, fakat akıllarını kullanmıyorlar.

*

İmam’ın yukarıya aldığımız ifadeleri, eserin ilk cümleleri.. Birinci cildin ilk paragrafı..

Birinci paragraf, İmam’a izafe edilen akılsız “akılcılık” hurafesini berhava edip darma duman etmiş durumda.

İkinci paragraf ise (Ki onu da bölüp birkaç paragrafa ayırdık), bu tarihselci soytarıların “makasıd, maslahat, hikmet” vs. edebiyatını tümden havaya uçuruyor, bu kavramlar maske yapılarak üretilen saçmalıkları toz zerreleri halinde atmosfere saçıyor:

Te'vile gelince, bu kelimenin manası bir hususun varacağı nihai noktayı açıklamaktan ibarettir. Te'vil [Arapça] "âle-yeûlu" kökünden alınmıştır, "rücu eder, şu sonuca varır" anlamında. 

Ebu Zeyd'in (Said b. Evs b. Sabit el-Ensari) ifadesiyle te'vilin manası şudur:Eğer bu, Allah'tan başkasına ait bir söz olsaydı şu şu anlamlara gelirdi.” 

Burada sözü, muhtemel manalara yönlendirmek bahis konusudur. 

Sözü edilen bu te'vil yönteminde tefsirde olduğu kadar şiddetli bir sakındırma gündeme gelmez, çünkü bunda Allah adına açıklama yapmak gibi bir durum yoktur, zira kişi murad-ı ilahiden [makasıd, maslahat, hikmet] haber vermemekte ve “Allah bu beyanı ile şunu murad etti", yahut da "şunu kastetti" dememekte, sadece şöyle bir ifade kullanmaktadır: “Bu ilahi beyan şu ve şu manalara yönelik ihtimaller taşımaktadır, benim bu söylediklerim insanoğlunun dile getirebileceği hususlardandır, Kur'ani beyanın içerdiği hikmeti bilen sadece Allah'tır.” 

(A.g.e., C. 1, s. 27-8.) 

*

Demek oluyor ki, İmam’a göre, “Kur'anî beyanın içerdiği hikmeti [makasıdı, maslahatı] bilen sadece Allah'tır.”

Sendeki (gerçekte var olmayan) akıl bu konuda birşey söyleyemez, “makasıd, maslahat, hikmet” edebiyatı yapamaz.

“Sadece Allah değil, ben de O’nun kadar bilirim, çünkü aklım var” diyemezsin.

Ancak, eğer Allahu Teala emir buyurduğu bazı hususlarda o emrin ardındaki hikmeti de ayetlerde açıklamışsa, o başka.. O zaman, “nakil” sayesinde bilebilirsin.

Ya da Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem o hikmeti açıklamışsa ve ashabına bildirmişse, işte o zaman onlardan gelen rivayetlerle emirlerin hikmetini yine bilebiliriz.

Bunun dışında (âlim bile olsak) kendi anlayışımıza (akıl yürütüşümüze, re’yimize) dayalı olarak vardığımız sonuçlar, kendi zannımız ve tahminimiz olmaktan öteye gitmez. 

*

Ve bu zannımızı “Kur’an’ın anlamı, Allahu Teala’nın sözlerindeki makasıd, maslahat, hikmet” olarak ortaya koyduğumuzda, cehennemdeki yerimize hazırlanmamız gerekiyor.

Evet, günümüzde ilahiyatçılar camiasında, Cehennem’deki yerine hazırlanması gereken pekçok kimse mevcut.

Bu hazırlanış konusunda şiddetli bir izdiham yaşanıyor.

Zannedersiniz ki deprem yaşayıp aç susuz açıkta kalmışlar, bir haftadır yiyecek içecek bulamamışlar da yardım malzemelerinin başına koşuşuyorlar.

Öyle bir telaş..

Tarihselcilerin, ilahiyat camiasındaki bu izdihamda başı çektikleri, Cehennem’e giriş hazırlıklarını büyük bir coşku, şevk, ciddiyet, gayret ve heyecanla yaptıkları, televizyonlardaki artistik şovlarına bakıldığında kesin olarak ortaya çıkıyor. İşin hakkını veriyorlar.

Bu soytarılar Cehennem ateşine niçin bu kadar hevesliler, anlamak mümkün değil.

Bir de (akılsız/beyinsiz oldukları için hiç anlamadıkları) İmam'ı istismar etmeseler..

*

İmam’ın ilk paragrafta söylediklerinin ortaya koyduğu gibi, ashabın durumu farklı..

Onlar, ayetlerdeki maksad, maslahat ve hikmetleri biliyor olabilirler.

Dolayısıyla, Hz. Ömer’in mesela zekât ayetindeki müellefe-i kulub kavramı hakkında konuşmasının, Hz. Ebu Bekir’in onun sözlerini onaylamasının, ardından da ashabdan hiç kimsenin bu açıklamaya itiraz etmemesinin bir değeri var.

Onlar, böylece ilgili ayeti tefsir etmiş, açıklamışlardır.

Tarihselci soytarılara gelince..

Onlar iyi niyetli bile olsalar, akıl adına ortaya attıkları maslahat, makasıd ve hikmet, ancak (tefsir değil te’vil düzeyinde) “kendi zanları” olarak kalır.

Dolayısıyla, İmam’ın işaret ettiği gibi edeblerini takınıp şöyle konuşmaları gerekir: “Bu bir insan sözü olsaydı şu şu manaya gelmesi ihtimal dahilindeydi. Fakat Allahu Teala’nın gerçek muradını biz bilemeyiz. Haddimiz değil.”

*

Tarihselciler böyle mi konuşuyorlar?

Hayır!

Bu ihraç fazlası defolu soytarılar, Allahu Teala’nın ahlâkî idealden taviz verdiğini bile söyleyebiliyorlar.

Hem ahlâkî idealin (rab haline getirdikleri Batılılar’dan öğrenerek) ne olduğunu biliyorlar, hem Allahu Teala’nın muradını tam olarak anlıyorlar, hem de haşa Allahu Teala’nın eksiğini kusurunu keşfediyorlar. İddiaları böyle.

Dahası bu soytarılar, Kur’an’ı ashabdan bile daha iyi tefsir ediyor, Allahu Teala’nın muradını (zan ve tahminle ilgisiz olarak) kesin bir biçimde biliyor, sonra o murad (maslahat, makasıd ve hikmet) doğrultusunda Allahu Teala’nın hükümlerini nesh edip yerine kendi buldukları hükümleri (Ki tesadüfen Batılı rablerinin görüşleri doğrultusunda ortaya çıkıyor) oturtuyorlar.

*

Eserin birinci cildinde Prof. Yusuf Şevki Yavuz’un İmam’la ilgili bir tanıtım yazısı da mevcut..

Bu çürük pırasasörün de dangalıklık ve akılsızlıkta tarihselcilerden geri kalmadığı görülüyor.

Mesela İmam için şöyle diyor:

“O, Hz. Ömer'in Resulullah zamanında kendilerine müellefe-i kulub statüsü verilen kişileri, İslam'ın güç kazanması ve müslümanların çoğalmasını gerekçe göstererek bu statüden çıktıklarını beyan ettikten sonra halife Hz. Ebu Bekir'in bu uygulamayı aynı kişiler hakkında devam ettirmesine ilişkin kararını reddettiğini nakletmiş, ardından da bunu dikkate alarak anlamını yitiren hükümlerin içtihatla nesh edilebileceğine hükmetmiş, …” 

(A.g.e., C. 1, s. 21.)

İşte, okuduğunu anlamaktan aciz bu dangalağın aklı da bu kadar..

Oysa, İmam, “içtihat ile nesih” kavramını bu olaydan hareketle söylemiyor.

Enfal 67’deki esir alma bağlamında söylüyor.

Üstelik, Enfal 67’deki ifade, bu konuda (esir almanın belli bir dönem yasak olması konusunda) şartların değişmesi ile farklı hüküm verilebileceğini gösteriyor.

Yani buradaki ictihad, ilgili ayetin hükmünü ortadan kaldıran bir ictihad değil, ilgili ayet çerçevesinde ortaya çıkan, ayetin izin verdiği bir ictihat.. (Daha önce son iki yazıda bu konu üzerinde durmuştuk.)

*

İlahiyat camiasında bu kadar çok ahmağın bir araya gelmesi, sanırım Cumhuriyet dönemine özgü birşey..

Belki de bir kıyamet alameti..

Özel olarak toplamak istese insan bu kadar çok salağı bir toplulukta biraraya getirmeyi başarabilir mi, emin değilim..

Bunlarla aynı kurumlarda görev yapmak zorunda kalan, bu (akılcılık edebiyatı yaparak kendilerindeki eksikliğin verdiği ızdırabı dışlarına vuran) akılsızlarla aynı mekânlarda görev yapmanın çilesini çeken “akıllı” ilahiyatçılara Allahu Teala yardım etsin!

İmtihanları hiç kolay değil.. Allah kurtarsın!

*

Bir sonraki yazı ile bu konuya son vereceğiz inşaallah.


İMAM MATÜRİDÎ NE DİYOR, TARİHSELCİ HAMAKAT NE ANLIYOR

 



Önceki yazılarda müellefe-i kulub konusu, Hz. Ömer’in bu konudaki tavrı ve İmam Matüridî’nin kullandığı “ictihad ile nesh” tabiri üzerinde durmuştuk.

Mustafa Öztürk adlı ilahiyat profesörünün laflarını da aktarmıştık:

Hz. Ömer, Kur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba “gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok” demiş ve hiçbir şey vermemiştir. İmam Maturidi bu olayı “ictihad yoluyla nesh” olarak tanımlar. Ben de Maturidi ile aynı şeyi söylüyorum ama tekfir edilen benim. “İlla birini tekfir etmem lazım, yoksa duramam” diyorsanız önce mezhep imamımız Maturidi’yi tekfir edin. Benim suçum ne? İsmimin önünde Ebu Mansur yazmaması mı?

Önceki yazılarımızı okuyanlar, Mustafa’nın cehalet ve mantıksızlığının azameti, derinliği ve cesameti karşısında şaşkınlığa düşmüş olmalıdırlar.

Birincisi, Hz. Ömer, adamlara zekât verilmesine itiraz etmiş değil.. Ortada zekât yok, mesele bir arazi tahsisi meselesi.. Ve Mustafa ile kafadarlarının bundan haberi yok, zekâttan söz ediyorlar.

İkincisi, ayette, hayatında bir defa müellefe-i kulub muamelesi görmüş olanın ebediyen öyle kalacağına, daima o muameleyi görmesi gerektiğine dair bir ifade yok.

Üçüncüsü, Mustafa’nın iddiasının aksine, söz konusu adamlar Hz. Ebubekir’e ya da Hz. Ömer’e müellefe-i kulubla ilgili ayeti hatırlatmış değiller.

Dördüncüsü, bunlar bir “grup” değil, sadece iki kişiler.

Beşincisi, İmam Matüridî “ictihad yoluyla nesh”ten söz ederken nesh kavramını bugün fıkıh usulünde sahip olduğu teknik anlamıyla kullanıyor değil..

Altıncısı, yoz Türk Mustafa, İmam Matüridî ile aynı şeyi söylemiyor. Tipik bir yalancı.. Palavracı..

Yedincisi, İmam Matüridî, tarihselci budalalığın iddiasının aksine, Hz. Ömer’in tavrından hareketle “ictihad ile nesh” kavramına ulaşmış değil, bu kavramı Enfal Suresi’nin 67’nci ayetinin mefhumundan çıkarıyor. Böylece, Hz. Ömer’in söz konusu tutumunun meşruiyeti için Kur’an’dan delil getiriyor. (Aşağıda bu konuya döneceğiz.)

*

Gelelim tekfir meselesine..

İmam Matüridî tekfiri hak eden bir yaklaşım sergileseydi tekfir edilirdi. Fakat öyle birşey yok.

“Hz. Ömer içtihatla ayetin hükmünü iptal etmiş, güncelleme yapmış, biz de başka ayetleri tarihseldirler diyerek iptal edebiliriz, kendi aklımızla hüküm vaz’ edebiliriz” demiyor.

Mustafa Öztürk adlı yoz Türk ve benzerleri İmam Matüridî’yi doğru dürüst biliyor da değiller..

Mesela bu Mustafa Kitabü’t-Tevhîd’i okumuş mudur?

Asla!

Peki, tefsirci geçindiğine göre tefsirini okumuş mudur?

Kesinlikle okumamıştır..

Bunların doğru dürüst bir okuma faaliyeti sadece doktora tezlerini hazırlarken olur..

Daha sonra eğer kitap tercüme ediyorlarsa mecburen onu okurlar.

Bunun dışında bir kitabı baştan sona okuma zahmetine katlandıkları neredeyse hiç olmaz. Çünkü makale yazılırken buna ihtiyaç duyulmaz.. Şurdan iki cümle, burdan beş cümle, mesele biter.

Ondan sonra okurlarsa danışmanlığını yaptıkları tezleri okurlar..

Bazen (hatta genellikle) onları da okumazlar, başına sonuna, ortasına, ilgilerini çeken başlıklara bakıp onay verirler.

O yüzden unvanları cafcaflı, kendileri ise (istisnalar dışında) tam takır kuru bakırdır.

Sonra da kendilerini zamanın İmam-ı Azam Ebu Hanife’si, İmam Matüridî’si, Gazalî’si zannederler.

*

İmam Matüridî, Tevbe Suresi’nin 60’ıncı ayetini tefsir ederken müellefe-i kulub hakkında şunları söylüyor:

Kalpleri kazanılacak olanlar. Daha önce Resulullah'ın (s.a.) münafıkların liderlerine kalpleri bununla kazanılarak müslüman olmaları için sadakalardan verdiğini belirttik. Öyle ki onun falan kişiye yüz deve, falan kişiye şu kadar verdiği rivayet edilmiştir. Yine onun Ali'nin (r.a.) Yemen'den tabaklanmış deri içerisinde göndermiş olduğu bir parça altını Akra' b. Habis ve falan falan kişi arasında paylaştırdığı rivayet edilmiştir!. Bu konuda Resulullah'ın, İslam'ın zayıf olduğu ve müslümanların az olduğu, ötekilerin ise çok ve güçlü kuvvetli oldukları dönemde özellikle onların liderlerine, kalplerini kazandıracak şekilde sadakalardan verdiğine dair hadisler çoktur. Fakat bugün Allah'a hamd olsun, müslümanların sayısı çoğalmış, din güçlenmiş, diğerleri ise zelil olmuştur. Dolayısıyla bu durum ortadan kalkmıştır [Münafıkların liderlerinin gönlünü almak için bağışta bulunmaya ihtiyaç kalmamıştır]. Zira müslümanlar güçlenmişler ve sayıca çoğalmışlardır. Dolayısıyla onlarla [kâfirlerle ve nifakını ortaya koyup bozgunculuk yapan münafıklarla gerektiğinde] müslüman oluncaya kadar savaşılır.

(Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân Tercümesi, C. 6, çev. Fazıl Ayğan, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2017, s. 415.)

Görüldüğü gibi, İmam, işi kolay olandan zor olana çeviriyor.

Menfaatperest kâfirler ve münafıklarla barış içinde yaşamak varken savaş (ölme, öldürme) seçeneğini masaya getiriyor.

Tarihselciler ise böylesi durumlarda kolaydan zora asla gitmezler. 

Kolaydan daha kolaya gitmek için kafadan icat çıkarırlar, ve buna "aklın gereği, maslahat, maksat, hikmet" etiketini yapıştırırlar.

İmam'ın akıl yürütüşünün aksine onların akılsızlıklarında "İslam'ın hakimiyeti" asla maksat ve maslahat sayılma onuruna erişemez.

*

Yukarıda aktardığımız ifadeler, İmam’ın ilgili ayetten anladıkları.

Ancak, görüşünü delillendirmek için Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer’in uygulamasını kanıt olarak getiriyor.

Sözlerinin devamı şöyle:

Nitekim Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'den, belirtmiş olduğumuz görüşü destekleyen rivayetler gelmiştir. Rivayet edilmiştir ki Akra' b. Habis ve Uyeyne Hz. Ebu Bekir'e gelirler ve "Ey Resulullah'ın halifesi, bizim bölgede yararsız ve hiçbir otun bulunmadığı çorak bir arazi var, bunu bize tahsis eder misin?" derler. O da bu araziyi onlara tahsis etmiş, buna dair bir belge düzenlemiş ve Hz. Ömer bu toplulukta yokken onu şahit tutmuştur.

O ikisi, buna şahit olması için Hz. Ömer'e gitmişlerdir. Hz. Ömer bu yazılı belgede olanları işitince bunu onların elinden almış, içeriğine bakmış ve daha sonra yırtıp yok etmiştir. Bunun üzerine o ikisi kendi kendilerine söylenerek Hz. Ömer'e kötü sözler söylemişlerdir. 

Hz. Ömer onlara şöyle demiştir: “Hz. Peygamber sizin kalplerinizi kazanmak için size ödeme yapıyordu, zira o gün müslümanlar azdı. Bugün ise yüce Allah İslamı güçlendirdi. Gidiniz, gücünüz yettiğince çalışıp çabalayınız. Eğer siz gerekeni yapıp beklerseniz, Allah da sizi gözetir.”

Hz. Ömer r. a., Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in neyi niçin yaptığını bilecek durumdadır. Beraber yaşamış olan o; o bilmeyecek de 14 asır sonra dünyaya gelen Mustafa gibi soytarılar mı bilecek?!

İmam’ın Hz. Ömer’den naklettiği söz şunu ortaya koyuyor: Hz. Ömer, ayette geçen kavramı kullanmakla birlikte, bu adamlara karşı ilgili ayete atıfta bulunmuş değil.. O adamlar da ayeti delil getiriyor değiller.

Ancak, Hz. Ömer’in verdiği cevaptan anlaşılıyor ki, bunlar, “Hz. Muhammed s.a.s. bize ihsan ve ikramda bulunuyordu, sen kim oluyorsun?” gibi şeyler söylemişler. O da, Rasulullah’ın kendilerine niçin öyle davrandığını izah için, ayette geçen kavramı kullanmış.

İmam’ın sözlerinin devamı şöyle:

Biz bu hadisin [Hz. Ömer’le ilgili rivayetin] muhtevasını benimsiyoruz. Çünkü Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer'in söylediklerini ve yaptıklarını reddetmemiştir. Dolayısıyla bu, onu onaylaması anlamına gelir. O ikisinin sözü ise [zekât ayetinde geçen müellefe-i kulub kavramına istinaden bu tür adamlara daima ihsanda bulunulması gerekmediğini anlama hususunda] delil olarak bize yeter.

Bizim bu konuda farklı delillerimiz de mevcuttur. 

Bunlardan biri şudur: 

Hz. Peygamber bir toplulukla antlaşma yapıyordu, zira belirtmiş olduğumuz üzere müslümanların sayıca azlığı ve zayıflığı sebebiyle onlara yönelmeye ve onlarla antlaşmaya ihtiyaç duymaktaydı. Allah İslamı güçlendirdiğinde, müntesiplerinin sayısını çoğalttığında antlaşma yapılan kimselerle olan antlaşmaları bozuldu, sonra da onların hepsiyle savaşmak emredildi.

(A.g.e., s. 415-6.)

Görüldüğü gibi İmam yine hüküm bakımından kolaydan zora gidiyor.

Ortada "zorluk", hatta hüküm diye birşey bırakmayan tarihselci soytarılar gibi rahatlık ve laubalilik peşinde değil.

İmam'ın akıldan, makasıd ve maslahattan anladığı, tarihselci soytarıların anladıklarıyla taban tabana zıt.. 

Evet İmam, bu antlaşma meselesini, müellefe-i kulub kabul edilen insanlara karşı her zaman aynı muamelenin yapılmasının gerekmediği yönündeki görüşünü desteklemek için gündeme getirmiş bulunuyor.

Antlaşmanın bozulması hadisesi mesela Hudeybiye Antlaşması çerçevesinde ortaya çıktı.. Mekke müşrikleri ile müttefikleri, antlaşmayı çiğneyerek Müslümanların müttefiklerine saldırıp bazılarını öldürdüler. Fakat antlaşmanın devam etmesini de istiyorlardı, bu yüzden Kureyş’i temsilen Ebu Süfyan Medine’ye gelip antlaşmanın devam etmesini istedi.. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bunu kabul etmedi. Çünkü artık Hudeybiye Antlaşması’nın yapıldığı sıradaki güç dengeleri değişmiş, Müslümanlar sayıca artmış ve güçlenmişlerdi.

Buradan anlaşılıyor ki, söz konusu kişiler Müslümanlar’ın zayıf olduğu ve onların yardımına ihtiyaç duyduğu bir zamanda Hz. Ebu Bekir’den o araziyi isteselerdi, Hz. Ömer buna itiraz etmezdi.

İmam’ın sözlerinin devamı şöyle:

[Diğer delillerimizin] İkincisi, Cenab-ı Hakk'ın [Bedir esirleriyle ilgili] şu ilahi beyanıdır: "O yerde gerekli temizliği yapıp hakimiyetini kuruncaya kadar bir peygamberin esirlerinin olması uygun değildir." (Enfal, 8/67) İslam'ın ikinci durumda içinde bulunduğu hal, [yani] müslümanların güç ve kuvvet kazanmaları, bu hususlarda ilk durumun aksineydi. [İlk durumda esir almak yerine öldürmek gerekirken, ikincisinde esir almakla yetinilebilir.]

Münafıkların durumu da bunun gibidir. Onlara da ilk durumda gönüllerini alacak ve onları susturacak ödemenin yapılması caizdir. İkinci durumda ise sakıncalıdır. [Onları gereksiz yere şımartma ve güçlendirme anlamına gelir.] En doğrusunu bilen Allah'tır.

(A.g.e., s. 416.)

*

Bunun ardından söz, yoz Türk Mustafa gibilerin istismar ettikleri kavrama geliyor:

Ayette, kendisiyle mevcut olan mananın ortadan kalkması dolayısıyla içtihatla neshin mümkün olduğuna delil vardır. Bu durum, neshin farklı şekillerde olabileceğinin bilinmesi içindir. (A.g.e., s. 416.)

İmam, ayet derken, tefsir etmekte olduğu Tevbe Suresi’nin 60’ıncı ayetini mi yoksa daha sonra atıfta bulunduğu Enfal Suresi’nin 67’nci ayetini mi kastettiğini açıklamıyor, fakat kastının ikincisi olduğu hemen anlaşılıyor. 

Çünkü, “yeryüzünde gerekli temizliği yapıp hakimiyet kurma”nın ölçüsü ayette belirtilmiş değil, bu husus içtihada havale edilmiş durumda. 

Dolayısıyla, "yeryüzünde hakimiyet kurma"ya ilişkin bir içtihat neticesinde, "savaşta esir almayıp öldürme" uygulamasının yerini esir yapmanın alması söz konusu olabiliyor. 

İşte İmam, böyle bir karar almayı "içtihat ile nesh" olarak adlandırıyor.

*

Evet, geri zekâlı yoz Türk Mustafa ile kafadarları İmam’ın ifadelerinden hiçbir şey anlamış değiller.

Bu ifadeyi öyle aktarıyorlar ki, sanki İmam şunu demiş: Hz. Ömer, içtihadı ile Tevbe Suresi’nin 60’ıncı ayetini neshetti.

Oysa İmam böyle birşey demiyor.

İmam bu kavramı, Allahu Teala’nın Enfal 67’deki uyarısı bağlamında dile getiriyor.

Ancak, sözlerinin siyak ve sibakından, müellefe-i kulub olarak adlandırılan kişilere muamele konusunda, Enfal 67’deki duruma benzer bir değerlendirmenin (içtihadın) devreye gireceğini düşündüğü anlaşılıyor.

Kendisinin müellefe-i kulub hakkındaki yorumunu, Enfal 67'den çıkan anlamın desteklediğini söylemek istiyor.

Bunu söylerken de, “Hz. Ömer ayeti neshetti” demiyor.

Böyle birşeyi diyebilmesi için insanın yoz Türk Mustafa gibi bir ahmak ve de usul-ü fıkıhtan habersiz bir zır cahil olması gerekir. Halbuki İmam ne cahildir ne de ahmak.. Tam aksine eşine az rastlanacak bir dahidir.

*

Bir defa, nesh kavramını günümüzde usul-ü fıkıhta sahip olduğu teknik anlamda kullandığımızda, içtihat ile ayetin neshedilemeyeceğini söylemek gerekir; çünkü fer’, aslı iptal edemez. (Mesela anayasaya aykırılıktan dolayı bir kanun iptal edilebilir, fakat anayasa maddesi kanuna aykırılıktan dolayı iptal edilemez. Hele bir mahkemenin yahut Yargıtay’ın içtihadıyla anayasa maddesinin iptali hiç mümkün değildir. Fakat anayasa, bir anayasa maddesinin uygulanmasında yürütmeye ya da yargıya takdir yetkisi tanıyabilir, ve bu, anayasının hükmünün iptali değildir.)

Eğer bir ayetin hükmünün anlaşılması konusunda içtihada izin olacaksa (Ki İmam bunu kastediyor), bu iznin yine ayetle verilmiş olması gerekir. İçtihatla, içtihat izni üretemezsiniz. İçtihadın meşruiyeti içtihadın kendisi ile ortaya çıkmaz.

İşte bu yüzden İmam, Enfal 67’de, "bazı hükümlerin uygulanması ile ilgili olarak farklı seçeneklerin dikkate alınması" hususunda (Ki bunu nesh olarak adlandırıyor) içtihadın devreye gireceğini gösteren bir delil bulunduğunu söylüyor. 

Yani “içtihad ile nesh” diye adlandırdığı durum da yine bir nassın (Enfal, 8/67) gereğinin yerine getirilmesi demek oluyor.

Yoksa, İmam şunu diyor değil: “Hz. Ömer’in bu uygulamasında içtihad ile (günümüzde fıkıh usulünde kullanılan teknik anlamında) neshin caiz olduğunun delili vardır.”

Böyle birşey yok..

İçtihat ile bu türden bir nesih söz konusu olmaz, olamaz.

Enfal 67 için de durum aynı.. Burada İmam’ın nesih olarak adlandırdığı şey, ayette belirtilen iki uygulamadan birinin diğerine tercihi.. Ayetin kendisinin neshi değil..

*

Bunu Tevbe 60’a uyguladığımızda şu sonuca varırız: Müslümanların zayıf olup bazı ılımlı kâfirlerin ya da münafıkların yardımına ihtiyaç duydukları zamanda onlara zekât verilebilir, fakat güçlü oldukları zaman buna gerek yoktur.

Nitekim bu ayetin öncesi ve sonrasına bakıldığında, “Zekât mutlaka bu sınıflardan (sayılan sekiz gruptan) her birine verilmelidir, her bir grup mutlaka oluşturulmalıdır” hükmünün getirilmediği, zekâttan pay isteyen hali vakti yerinde münafıklara, “Zekât ancak şu sekiz gruptan birine dahil olanlara verilebilir, verilir, başkasına verilmez” denildiği ortaya çıkıyor.  

Neden bu münafıklara müellefe-i kulub muamelesi yapılmıyor, istedikleri verilmiyor?.. Şundan: Bunların toplumda bir ağırlığı yok, "özgül ağırlık"ları sıfır denilecek durumda. Bunların gönüllerinin kazanılmaya çalışılması ile çalışılmaması arasında Müslümanlar açısından bir fark bulunmuyor.

İslam devleti güçlenip Müslümanlar kuvvetli hale gelince ve eskinin müellefe-i kulubu da artık diğer münafıklar gibi "etkisiz eleman"lara dönüşünce, tıpkı onlar gibi muamele görürler.

*

İmam’ın aktardığımız şu son cümlesi de önem taşıyor: “Bu durum, neshin farklı şekillerde olabileceğinin bilinmesi içindir.”

İşte burada neshin (bir önceki yazıda işaret etmiş olduğumuz) günümüz fıkıh usulü literatüründe kullanılan teknik anlamından farklı “şekiller” ortaya çıkıyor: Âmmın tahsisi, mutlakın takyidi ve beyan gibi.

Bu nesh, tarihselcilerin kastettiği “Bu hüküm tarihseldir, at gitsin!” tarzı bir nesih değil. Buradaki nesih, duruma göre farklı iki tavrın sergilenmesine izin verilmiş olduğu karîne ile anlaşılan hususlarda birinin diğerine tercihinden ibaret.

*

Devam edeceğiz inşaallah.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...