hadis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hadis etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

E-KİTAP: SÜNNET’E KARŞI METİN TENKİDİ ŞARLATANLIĞI -HİLAFET HADÎSLERİ ÖRNEĞİ-

 

https://archive.org/details/sunnete-karsi-metin-tenkidi-sarlatanligi-hilafet-hadisleri-ornegi 

SÜNNET’E KARŞI METİN TENKİDİ ŞARLATANLIĞI

-HİLAFET HADÎSLERİ ÖRNEĞİ-

 

Dr. Seyfi SAY


İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ YERİNE: LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) EMRİNDEKİ SİYASAL İLAHİYATÇILARIN SİYASAL İSLAM DÜŞMANLIĞI 4

BİR İLAHİYAT GAZİNOSU ASSOLİSTİNİN ENCAMI 9

TARİHSELCİ-MODERNİST İLAHİYATÇILARIN “ZEKÂ YAŞI” ORTALAMASI SEKİZ GİBİ GÖRÜNÜYOR 16

ANKARA İLAHİYAT TİPİ “ZAMAN MAKİNASI” YA DA “GAYBA VUKUF” MUCİZESİ 22

‘SÜNNET’SİZ BUDALALIĞIN ALTIN ÇAĞI 25

ÇIFIT GOLDZIHER’İN YERLİ-MİLLİ GAYRİMEŞRÛ (NESEBİ GAYRİ SAHİH) “DÖL”Ü: ANKARA EKOLÜ 30

ÇIFIT GOLDZIHER’İN MANEVÎ DÖLÜ (MANEN ÖLÜ) ANKARA EKOLÜ 34

“ANKARA ÖLÜ GOLDZİHER DÖLÜ EKOLÜ’NÜN HADÎS USÛLÜ’NDE YAPTIĞI “NİYET OKUMA” DEVRİMİ 38

DEFOLU ANKARA EKOLÜ EZBERİ: ÇIFIT-I AZAM GOLDZİHER’İN İZİNDE METİN TENKİDİ 46

NE SİHİRDİR NE KERAMET, METİN TENKİDİDİR BU MERET 51

ANKARA EKOLÜ UKALALARINA (ATATÜRK KONULU BİR ÖRNEK OLAYLA) ÜCRETSİZ “METİN TENKİDİ” KURSU (1) 57

ANKARA EKOLÜ PALYAÇOLARININ METİN TENKİDİ BALONU 70

ANKARA ŞOVMENLER EKOLÜ'NÜN METİN TENKİDİ (KRİTİK-ANALİTİK DÜŞÜNCE) İLLÜZYONU 77

ANKARA EKOLÜ ŞOVMENLERİNE (ATATÜRK KONULU BİR ÖRNEK OLAYLA) ÜCRETSİZ “METİN TENKİDİ” KURSU (2) 82

AKADEMİK İŞPORTACILIĞA "CERH" NEŞTERİ 99

İLAHİYATÇILAR PANAYIRININ PUTPERESTLİĞE MEYİLLİ CESUR CAHİL VE AHMAKLARI 104

SÜNNET SAHASININ KARTALLARINI YERE SEREN ANKARA DEFOLU EKOL SİVRİ SİNEĞİ 109

SİYASALSIZ İSLAMCILIĞIN ORYANTALİST DANSININ KIVRAK VE FIRILDAK FİGÜRLERİ 120

AKADEMİK CEHALETİN AĞINDAKİ İLAHİYAT 130

NEBEVÎ HİLAFET VE MÜLKÎ (MELİKÇE) HİLAFET 142

İMAM BUHARÎ VE İMAM MÜSLİM'E HADÎS DERSİ VERMEK 152

EN KARA EKOLÜN MÜZELİK ZIRVALARI 158

MASALIN BİLE BİR KENDİ İÇ MANTIĞI VARKEN ANKARA EKOLÜ TİPİ AKADEMİK CÜRUFTA NEDEN YOK? 163

MANTIĞIN KÜSÜP TERK ETTİĞİ TOPLULUK: ANKARA EKOLÜ 171

İLYAS CANİKLİ’NİN HEYBESİNDEKİ ASIL BÜYÜK TURPUN SİYASAL RENGİ 182

*

ÖNSÖZ YERİNE: LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) EMRİNDEKİ SİYASAL İLAHİYATÇILARIN SİYASAL İSLAM DÜŞMANLIĞI

 

İslam devleti tabirinin birçoklarının tüylerini diken diken ettiğinin farkındayız.

Üstelik bunların birçoğu kendilerini dindarlıkta yekta zannetmekte.

Fakat, dinsizliğe (küfre, şirke) devleti bonkörce bağışlarken, İslam’a devleti çok görüyorlar.

Laiklik (siyasal dinsizlik) için her gün iman tazelerken, sözde müslüman oldukları halde, İslam’ın devlete hâkim olmasını gereksiz ilan ediyor, hatta “tehlike” ilan edenlere dolaylı destek veriyorlar.

Bunu yaparken de “Siyasal İslam”dan, “İslamcılık”tan vs. söz ederek dolambaçlı ifadeler kullanıyorlar.

Hristiyan ve Yahudiler ile onların izinden giden yerli-milli işbirlikçileri, çağdaş Batı uygarlığının Amerika’da hayata geçirdiği “En iyi kızılderili ölü kızılderilidir” politikasından uyarlanmış olan “En iyi İslam, devletsiz, siyasetsiz, laik (siyasal dinsiz) rejimin insafına terk edilmiş köle İslam’dır” felsefesinin üzerine yapıştırdıkları “laik tandanslı din ve vicdan hürriyeti” etiketi ile Müslümanları aldatıp dolandırıyorlar.

*

İslam kelimesi yetmiyormuş gibi “Siyasal İslam” ve İslamcılık tabirlerini ortaya atıyor, böylece içimizdeki aptalları ve de “Ne şiş yansın ne kebap” babından aptal görünmeyi çıkarlarına uygun bulanları peşlerine takıyorlar.

Sözde İslam’a değil, Siyasal İslam’a ya da İslamcılığa karşılar.

Bu, Erdoğan iyi, Siyasal Erdoğan (siyaset yapan, devlet yöneten Erdoğan) kötü” demek gibi birşey..

Evinde oturan, etliye sütlüye karışmayan, kanun yapmayıp konulan kanunlara tıpış tıpış uyan etkisiz yetkisiz, güdülen koyundan farksız, ayaklar altında çiğnenen aciz bir Erdoğan’ı baş tacı etmeye hazırlar, fakat Siyasal Erdoğan’ı ise ellerine geçirseler bir kaşık suda boğacak, diri diri derisini yüzecekler.

Güya Erdoğan’a karşı değiller, Siyasal Erdoğan’a karşılar.

*

Böyle yazdığımıza bakmayın, Erdoğan gibi siyasetçiler söz konusu olduğunda kimse böylesi bir söylemle ortaya çıkmıyor.

Çünkü bu tür numaraları kimsenin yutmayacağını gayet iyi biliyorlar.

Fakat İslam söz konusu olduğunda bu bayat ve aptalca söylem sözde “bilimsel” kitaplarda bile kendisine yer buluyor.

İslam’a değil Siyasal İslam’a karşı olduklarını söyleyenler çok akıllılar ya, dünyada bir tek onlar akıllı ya, Müslümanları aptal zannediyorlar.

Bu hokkabaz abrakadabrasını Müslümanlardan ahmak ya da dünyaperest olanlara yutturmak için de, özellikle İslamî camiadaki “nüfuz/etki ajanı” konumundaki adamlarını kullanıyorlar.

(Bunlardan biri, Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığını da yapmış olan Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in “Özel Harp”in adamı olduğunu açıklamış bulunduğu Mehmet Şevket Eygi idi. Bu şahıs, Erbakan’ın gazetesi Millî Gazete’de “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diye yazabilmişti. Yazmasına müsaade edilmişti.)

*

Fakat böyleleri, mesela Atatürkçülük vs. söz konusu olduğunda “Atatürk’e değilse de,  her tür Atatürkçülüğe ve dolayısıyla Siyasal Atatürkçülüğe karşıyız” demiyorlar. (Atatürk öldüğü için, onun “şahsına” taraftar veya muhalif olmanın “fiilen” bir önemi yok. Fakat Atatürkçülük ideolojisi millete dayatılıyor.)

İslam’a değil İslamcılığa karşı olduğunu söyleyen süper sivri zekâlar milliyetçilik bahis mevzuu olduğunda Milliyetle sorunumuz yok, fakat siyaset arenasında milliyetçilik yapmak, milliyet istismarıdır. Biz siyasal milliyetçiliğe karşıyız” diye konuşmuyorlar.

“Milliyete diyeceğimiz bir şey yok, fakat milliyetçiliğin (ırkçılığın) her türü sapıklıktır diye yazmıyor, yazdırmıyorlar.

Dinsizlik, fertlerin kendi karar verecekleri birşeydir, isteyen dinsiz olabilir, fakat dinsizlik devlete hâkim hale getirilerek dinsizler lehine dinliler baskı altına alınmamalıdır, siyasal dinsizlik (dinsizlikçilik) tehlikelidir” demeyi kimse düşünmüyor.

İslam’a değil İslamcılığa karşı olduğunu söyleyen beyzadeler, “Türkiye’ye değil, Türkiyeciliğe, özellikle de Siyasal Türkiyeciliğe karşıyız” deme ihtiyacı duymuyorlar.

Türkiye yaşasın, var olsun, fakat Siyasal Türkiye kahrolsun, Türkiyecilik kahrolsun! Türkiyeciliğin her türü sapıklıktır” demek, Türkiye düşmanlığı değilse, Türkiye düşmanlığı nasıl birşeydir?

Sözde İslam’a değil İslamcılığa karşı olanlar, kendi putlaştırdıkları şahıslar, kurumlar, devletler, gruplar, cemaatler, ideolojiler vs. söz konusu olduğunda böyle akla ziyan ayrımlar yapıp konuşmak bir yana, öyle konuşacak olanları hain ilan edip çarmıha germek için alesta bekliyorlar.

Bunlara göre, herşeyin “siyasal”ına kapı sonuna kadar açık olmalı, milliyetçiliğin/ırkçılığın, sosyalizmin/solculuğun, her zihniyetin “siyasal”ı, siyaseti serbest olmalı, siyaset ve siyasallık bir tek İslam’a yasaklanmalı.

*

Laiklik (siyasal dinsizlik) devlet işleriyle din işlerini birbirinden ayırma iddiasında..

İslam ise, devlet işleriyle dinsizlik işlerini birbirinden ayırıyor

İslam’a göre dinsizlik devlete karışamaz, dinsizliğin devlet işlerine bulaştırılmasına müsaade edilemez, din de (İslam devleti de) dinsize karışmaz, ona müslüman olma dayatmasında bulunmaz.

İşte bu noktada Siyasal İslam (İslam’ın siyaseti) ile siyasal dinsizlik (laiklik) karşı karşıya gelmektedir.

Müslümanlar, “Siyasal alanın temel kurallarını kullar koyamaz, bunlar ancak kulların yaratıcısı olan Allahu Teala tarafından belirlenir. Biz insanların, temel hak ve hürriyetler söz konusu olduğunda birbirimiz için kural koymamız, birbirimize tanrılık taslamamız anlamına gelir, birbirimizi kendimize kul ve köle yapmaktır” derken, açık ya da örtülü (takiyyeci) dinsizler (kâfirler ve münafıklar), “Kuralları Allah koyamaz, bizim putlaştırdığımız, tanrı yapıp taptığımız şahıslar (tağut) koyar, biz onların ilke ve inkılaplarına tabi oluruz. Siyasal alan, tağutlarımızın tekelindedir” diyorlar.

*

Ve bu tağutçu laikler, tağutun egemenliğinin sürmesi için bir yandan jakoben siyaset izlerken, diğer yandan da Müslümanlar arasındaki ajanları ve işbirlikçileri ile beşinci kol faaliyeti yürütüyor, içerideki “itikadî sabotaj timleri” eliyle İslam’ı içeriden tahrif ve tahrip etmeye çalışıyorlar.

Adamlarına “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diye yazdırabiliyorlar.

Bu arada, kullanışlı dünyaperestler olan “devlet memuru” modernist-tarihselci ilahiyatçıları da tepe tepe kullanmayı ihmal etmiyorlar.

Bu “siyasal ilahiyatçılar” eliyle, İslam’ın siyaseti demek olan Siyasal İslam’ı yok etmeye, İslam’ın siyasete ilişkin hükümlerini geçersiz hale getirmeye ve itibarsızlaştırıp unutturmaya çalışıyorlar.

Bunun için de, Kur’an’daki siyasete ilişkin hükümleri tarihsel (tarihte kalmış, devri geçmiş) ilan ediyorlar.

Hadîslere gelince.. Onları da ya ravîleri (rivayet edip aktaranları) bahane ederek ya da “metin tenkidi” adını verdikleri “Bence Peygamber bunu demiş olamaz” şeklinde özetlenebilecek sözde bilimsel “her hadîsin üzerine giydirebildikleri konfeksiyon kılıf” ile, “uydurma” etiketli çuvala dolduruyorlar.

Böylece, hem o hadîsleri rivayet eden selefi, hem bütün bir ömürlerini bu işe harcayarak onları toplayıp yazmış olan muhaddisleri, hem de onlardan hareketle bize “fıkıh” mirası bırakmış olan ulemayı cahil, anlayışsız, uydurmalar peşinde ömürlerini ziyan etmiş ahmaklar taifesi ilan etmiş oluyorlar.

Fakat dertleri aslında onlarla değil.. Dertleri, hadîslerdeki İslamcılığa, Siyasal İslam’a dayanak olan tebligatla..

O tebligatı, bildirimleri katletmek için çalışıyorlar.

Kim için, kim hesabına?

Hristiyan Batı patentli laikçi tağut düzeninin bekası için..

Bu işbirliğinde nimet-külfet dengesi de gözetiliyor tabiî.. İşbirlikçi “siyasal ilahiyatçı” makulesinin hizmetleri karşılığında aldıkları samansal "semen", ömür boyu garantili bir maaş ile hristiyan yüksek öğrenim sisteminden ithal edilmiş prof., doç. ve dr. gibi unvanlar.


İLYAS CANİKLİ’NİN DERİN HEYBESİNDEKİ ASIL BÜYÜK TURPLARIN SİYASAL RENGİ

 




ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ – 25

 

"Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü"nden Doç. İlyas Canikli'nin “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki” başlığını taşıyan doktora tezimsisinin "sonuç" bölümünün son paragraflarını da mercek altına alarak bu tartışmayı bu bölümde noktalayacağız inşaallah.

Şöyle diyor:

8. Gelecekte halifelerden birinin çok mala sahip olacağı ve bu malı insanlar arasında dağıtacağını dile getiren hadislerin Hz. Peygambere ait olması söz konusu değildir. Çünkü vahyin bildirmesi dışında Hz. Peygamberin gelecekte vuku bulacak olaylar hakkında bilgi vermesi Kur’an’a aykırı bir durumdur. Ayrıca halife, mehdî ve deccal ilişkisini dile getiren hadislerin de hilâfetin nassa dayandığını iddia eden kimselerin iddialarını haklı çıkaracak sıhhatte olmadıkları yapılan senet ve metin tetkîki sonucunda görülmüştür. (s. 242)

Kur’an’dan habersiz, fakat Kur’an’a aykırılıktan söz ediyor.

Bu şahsın tezinin sonuç bölümündeki bu ifadeleri onaylamış olan danışmanı hayırsız Prof. Hayri’nin de, diğer jüri üyesi ilahiyatçı akademisyenlerin de boş beleş adam oldukları böylece belgelenmiş oluyor.

Ankara Ekolü denilen, başını Prof. Mehmed Said Hatiboğlu’nun çektiği soytarılar kumpanyasının bütün üyelerinin durumu aslında bu: Boş beleş adamlar..

Adamlar çift kanatlı, zülcenaheyn.. Hem bilgi bakımından boşlar, hem zekâ.. Böyle balon gibi yüksekten uçmaları, içlerinin boş (daha doğrusu heva ve havayla dolu) olmasından kaynaklanıyor.

*

“… vahyin bildirmesi dışında Hz. Peygamberin gelecekte vuku bulacak olaylar hakkında bilgi vermesi Kur’an’a aykırı bir durumdur”muş..

Sanki, “gelecekte halifelerden birinin çok mala sahip olacağı ve bu malı insanlar arasında dağıtacağını dile getiren hadisleri” rivayet edenler, ayrıca şunu diyorlar: Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, gelecekte vuku bulacak bu tür olayları “vahyin bildirmesi dışında” biliyordu..

Böyle bir iddiaları yok, hiçbir zaman da olmadı, fakat bu ilahiyatçı süper zekâ onlara zımnen böyle bir iddiayı izafe ediyor.

Oysa, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in gelecekle ilgili olarak verdiği bütün haberler vahiy kaynaklıdır..

Bu konularda “vahyin bildirmesi dışında” bir şey söylemiş olması mümkün değildir.

*

Bu aptal şahıs belki de “vahyin bildirmesi dışında” ifadesi ile “Kur’an’da yer almıyor olma”yı kastediyor.

Vahyedilen her hususun Kur’an’da yer alması gerekmez.

Bir peygamber ortada herhangi bir kitap ya da suhuf (sayfalar) söz konusu olmadan da vahiy kaynaklı bilgi aktarabilir.

Mesela, Lut kavmini helak eden meleklerin önce Hz. İbrahim a. s.’a uğramalarını, onu âlim bir oğul ile müjdelemelerini, ve Lut kavmini helak edeceklerini, sadece Lut ailesinin kurtulacağını bildirmelerini alalım (Hicr Suresi)..

Bunlar, gelecekle ilgili haberler..

Ve, o an için, bir kitap ya da suhuf’ta yer alacak şekilde indirilmiş ayetler değiller..

İmdi, bu görüşmenin ardından Hz. İbrahim a. s.’ın bir komşusuna, kendisinin ve hanımının çok yaşlı olmalarına rağmen bir oğullarının olacağını, ve çok yakında Lut kavminin helaki haberini alacaklarını söylediğini düşünelim..

Böyle gelecekten haber vermesi, Kur’an’a aykırı mıdır?

Bay angut, Kur’an’ın haber vermiş olduğu bir şey, nasıl Kur’an’a aykırı olabilir?

Ama, Ankara Ekolü adlı soytarılar sirki palyaçolarına göre, oluyor..

Bunlar, angutluğun bile cılkını çıkarttılar, angutluk bile bunlardan yaka silkiyor, bunlar yüzünden utancından öleyazmakta..

*

Mesela şu ayet-i kerime:

Bir zaman, Allah’ın kendisine lutufta bulunduğu, senin de lutufkâr davrandığın kişiye, “Eşinle evlilik bağını koru, Allah’tan kork” demiştin. Bunu derken Allah’ın ileride açıklayacağı bir şeyi içinde saklıyordun; öncelikle çekinmen gereken Allah olduğu halde sen halktan çekiniyordun. Zeyd onunla evlenip ayrıldıktan sonra müminlere, evlâtlıklarının -kendileriyle beraber olup ayrıldıkları- eşleriyle evlenmeleri hususunda bir sıkıntı gelmesin diye seni o kadınla evlendirdik. Allah’ın emri elbet yerine getirilecektir. (DİB Kur’an Yolu meali, Ahzab, 33/37)

Görüldüğü gibi, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, Zeyd r. a. ile Zeyneb r. a.’nın boşanacaklarını ve kendisinin Zeyneb r. a. ile evleneceğini, bu konuda henüz ayet inmiş olmadığı halde biliyor..

Yani ona, gelecekte olacak olaylar, Kur’an’da onlar hakkında bir şey indirilmemiş olsa bile, bildirilebiliyor.

İmdi, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in “içinde sakladığı” şey, vahiy midir, değil midir?

Vahiydir diyorsanız, gelecekle ilgili olarak sahip olduğu diğer bilgilerin de vahiy kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, “vahyin bildirmesi dışında” diyerek onları vahyin dışına atmanızın bile bile yalan söylemek olduğunu kabul ediyorsunuz demektir.

Yok, “Onlar vahiy değildir, onları vahyin bildirmesi dışında biliyordu” diyorsanız, o zaman da, onun “vahyin bildirmesi dışında” bilmesinin Kur’an’a aykırı bir durum olduğunu iddia etmeniz bile bile yalan söylemek olur.. Çünkü örneğimizdeki olay Kur’an’da bildiriliyor.

Evet, ortada bir “Kur’an’a aykırılık durumu” var..

Aykırılık, zekâ bakımından eşeklerden bir gömlek üstün oldukları görülen Ankara Ekolü dangalaklarının akademik üfürükçülük ve hikâyecilik sanatında..

*

Gelelim bu şahsın son cümlelerine:

9. Hz. Peygamberin vefatından sonraki dönemde Müslümanların siyasî literatürüne giren ve pek çok sayıda rivayette yer alan, ayrıca çeşitli tartışmalara konu olan hilâfet meselesi, günümüzde bazı kesimlerin zihinlerini meşgul etmektedir. Hilâfeti o günün şartlarına göre şekillenmiş siyasî bir kurum olarak görmeyerek ona dinî kutsiyet katmak isteyen ve bu kurumun yeniden hayata geçirilmesini dinî bir emir telakki eden dinî cemaat, grup ve oluşumlar bu düşüncelerini rivayetler yoluyla desteklemeye çalışmaktadırlar. Dolayısıyla bu grupların hilâfetle ilgili düşüncelerini mesnet kabul ettikleri dinî naslar/rivayetler çerçevesinde yeniden gözden geçirmeleri yararlı olacaktır. Aksi takdirde Kur’an’da yer almayan ve ayrıca Hz. Peygambere ait olduğu senet ve metin bakımından eleştiriye açık çok sayıda rivayet esas alınarak geçmişin siyasî tecrübelerini dinin mutlak emri kabul etmek gibi bir yanlışlığa düşülmüş olacaktır. (s. 242-3)

Böylece Vehbi’nin derin tandanslı, ortaya laik (siyasal dinsiz) kokular saçan çirkin kerrakesi olanca iğrençliğiyle arz-ı endam etmiş oluyor.

Hilafetin günümüzde bazı kesimlerin zihinlerini meşgul etmesi seni niye rahatsız ediyor, vatandaş?

Bu hassasiyetinin kaynağı ne?

Bu kurumun yeniden hayata geçirilmesini dinî bir emir telakki eden müslümanların varlığı seni neden bu kadar geriyor?

Neden nasırına basılmış gibi feryat ediyorsun?

Sen nesin, ilahiyatçı bir akademisyen misin, yoksa akıl(sızlık)larınca dine (yani Allahu Teala’ya) operasyon çekmeye çalışan bir istihbarat teşkilatının (gizli servisin) elemanı mı?

Nesin?

Hilafetle ilgili rivayetler uydurulmuş değil, fakat siz, Osmanlı’yı yıkan yahudi –hristiyan ittifakının “hilafetsiz ve halifesiz İslam” projesinin bekası için hadîsleri uydurma ilan eden bir “paralı ilahiyat askerleri” çetesisiniz. Ankara Ekolü’ne “İlahiyat alanının Wagner’i” denilse yeridir.

Bunların, yahudi çıfıt Goldziher ile onun prostestan yamağı Schacht kaltabanının zihniyetine aykırılığı Kur’an’a aykırılık olarak gösteriyor olmaları, sadece Kur’an konusunda cahil olmaları ve zekâ geriliğiyle açıklanamaz.

Yukarıya aldığımız satırlardaki “siyasal” boyut da gösteriyor ki olay laik (siyasal dinsiz) rejimin hassasiyetlerinden beslenen derin köklere sahip.

Salak ayağına yatarak milletin maneviyat hazinelerini talan etmeye çalışan bu kurnaz tilkiler, mukaddesat dolandırıcıları, mesleklerini icra ederken tecahül-i arifane sanatından da sonuna kadar yararlanmayı bilen profesyonel “din yolu haramisi” durumundalar.


MANTIĞIN KÜSÜP TERK ETTİĞİ TOPLULUK: ANKARA EKOLÜ







ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ – 24

 

En kara Ankara Ekolü yetiştirmesi Doç. İlyas Canikli'nin Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim'de de yer alan 12 Halife konulu hadîs hakkında yazmış olduğu şu talihsiz sözlerini tartışıyorduk:

"... söz konusu rivayetlerin, Hz. Peygambere ait olduğunu ihtimal dahilinde görmemekteyiz. Bizi bu kanaate sevk eden bazı etkenler vardır. Bunların başında; söz konusu rivayetlerin isnad bakımından zayıf, kendi aralarında çelişiyor olması, rivayetlere yapılan yorumların durumu daha da zorlaştırması ve on iki halife rivayeti ile Tevrat’ta yer alan on iki melik arasında ilişki kurulması gelmektedir." (s. 197)

Etken adını verdiği vesvese, kuruntu, vehim, uydurma ve safsatalardan üçünü, önceki yazılarda tartışmıştık.

Geriye rivayetlerin "kendi aralarında çelişiyor olması" palavrası kaldı.

Hilafet konulu sahih hadisleri uydurma ilan etmek için sözde akademik çalışma yapıp doktora tezi unvanlı bir müsvedde karalamış olan bu şahsın, çelişkiden bahsettiğine göre, tezinde bunları sıralamış olması gerekiyor.

Güya sıralamış. Okuyalım:

Tespit edebildiğimiz kadarıyla, “On iki halife...” rivayetlerindeki dikkat çeken farklılıkları şu şekilde özetlemek mümkündür: 

Kaynaklarda yer alan on iki halife rivayetinde, on iki halife ile İslâm’ın aziz olacağı, bazı rivayetlerde “On iki emîr” ifadesinin yer aldığı, on iki halife veya on iki emîrin hepsinin de Kureyş’ten olacağı, bazı rivayetlerde on iki halifeden sonra, karışıklığın çıkacağı, bazılarında ise, “On iki halifenin” içinde Ebû Bekir, Ömer ve Osman’ın isimlerinin yer aldığı görülmektedir. Yine bu rivayetlerde göze çarpan ortak nokta, dinin kaim olmasıyla on iki halife arasındaki ilişki ve on iki halifeden sonra yalancı kimselerin ortaya çıkacağı, Müslümanlardan bir grubun, Kisra ailesinin hazinesini ele geçireceği gibi hususların dile getirilmesidir. 

Ayrıca, on iki emîre uyulduğunda, bu dine hiçbir ayrılık ve muhalefet hareketinin zarar veremeyeceği, kıyametin kopması veya on iki halifenin yönetime geçmesiyle bu dinin ayakta kalacağı fikri, on iki halife (emîr) rivayetlerinde dile getirilen hususlardır.

Bazı rivayetlerde Saffah, Mansur ve Mehdî gibi halifelerin isimlerinin yer aldığı görülmektedir. 

Nuaym’ın Fiten’inde yer aldığı şekliyle, “halife” ve “emîr” kavramları yerine, “melik” kelimesi kullanılmaktadır. Halifelerin sayısı ile İsrailoğulları'nın yöneticilerinin sayısı kadar olacağının haber verilmesi de on iki halife rivayetlerinde dile getirilen hususlardandır. Ayrıca bu rivayetlerde, Hz. Peygamberin bu sözü söylerken, hangi mekânda olduğu hususunda birlikteliğin olmadığı görülmektedir. Bazı rivayetlerde Hz. Peygamberin mescidde olduğu ifade edilirken, bir rivayette de Hz. Peygamber’in bu sözü Veda Haccı’nda söylediği görülmekte ve bazılarında, herhangi bir yer belirtilmemekte sadece Hz. Peygamberin insanlara hitap ettiği haber verilmektedir. Bazı rivayetlerin sonunda da bu on iki halifeden ikisinin Hz. Peygamberin Ehl-i Beyt’inden olduğu belirtilmektedir. Ayrıca “Tevrat’ta ümmetin on iki meliki olduğu bildirilmektedir” denmektedir. Neredeyse rivayetlerin hepsinin sonunda, Cabir b. Semure Hz. Peygamberin ne dediğini tam anlayamadığını ifade etmekte, Hz. Peygamberin ne dediğini babasından sorarak öğrendiğini söylemektedir. Kısaca rivayetler tek tek incelendiğinde bazı farklılıkların yer aldığı görülmektedir. (187-8)

*

Evet, bütün yazabildiği bu.

Görüldüğü gibi, ortaya koyabildiği herhangi bir çelişki yok. 

Bozukluk rivayetlerde değil, kendi şaşı ve miyop gözünde.. 

Bulabildiği bir çelişki yok, fakat yalan bol.. 

Mesela "Nuaym’ın Fiten’inde yer aldığı şekliyle, 'halife' ve 'emîr' kavramları yerine, 'melik' kelimesi kullanılmaktadır" diyor (s. 187), biz de "Ne arsız, ne utanmaz adammış" demekten kendimizi alamıyoruz. 

Çünkü söz konusu kitapta yer alan hadîslerde "halife" ve "hulefa" kelimeleri de geçiyor. Nitekim kendisi de, tezimsisinin dört sayfa öncesinde "Nuaym’ın Fiten’inde 'On iki halife' ifadesinden başka, 'On iki emîr' de yer almaktadır" diyor (s. 183). 

İşin en tuhaf tarafı ise şu: Bir önceki yazıda göstermiş olduğumuz gibi, rivayetlerden birinde geçen ribbiyyûn kelimesini melik diye aktarmış durumda.

Bu, şaşılık ve miyopluktan da öte birşey..

Ribbiyyûnu melik olarak görmek için insanda nasıl bir görme bozukluğu olmalıdır, bilemiyorum.

*

Rivayetler arasında bazı farklılıklar bulunması çelişki anlamına gelmez, farklılık ve çelişki ayrı şeylerdir.

İnsanlar bir sözü naklederken bazen (hatta genellikle) kendi kelime dağarcıklarındaki eşanlamlı kelimeleri kullanırlar. Birinin "emir" dediği yerde diğeri "imam" veya "halife" diyorsa, bu, çelişki anlamına gelmez. 

Erdoğan için birisi lider, diğeri reis, ötekisi başkan, bir başkası cumhurbaşkanı, beşinci birisi devlet başkanı, altıncı birisi reisicumhur dediğinde, bunlar çelişki sergilemiş mi olurlar?!

Rivayetlerde melik kelimesinin geçmesi çelişki olarak nitelendirilemez, çünkü bu, bazı halifelerin melik durumunda olacakları anlamına gelir.

Fakat Doç. Canikli melik kelimesinden söz ederken başka bir sahtekârlık daha yapıyor. "Nuaym’ın Fiten’inde yer aldığı şekliyle, 'halife' ve 'emîr' kavramları yerine, 'melik' kelimesi kullanılmaktadır" derken, Fiten'deki "melik" kelimesi geçen rivayetlerin hadîs oldukları izlenimini veriyor..

Oysa, söz konusu rivayetler hadîs değiller.

Başka birilerinin sözü.. (Bakınız: Nuaym, b. Hammad el-Mervezî, Kitabu'l-Fiten, C. 1, Kahire: Mektebetu't-Tevhîd, 1412/1991, s. 96.)

*

Hadîsin nerede söylenmiş olduğu konusundaki ihtilaf da hadîsin kendisine ait bir çelişki olarak görülemez. 

Bu, ravîler arasındaki çelişkidir. 

"Bazı rivayetlerde Hz. Peygamberin mescidde olduğu ifade edilirken, bir rivayette de Hz. Peygamber’in bu sözü Veda Haccı’nda söylediği görülmekte ve bazılarında, herhangi bir yer belirtilmemekte" ise, yapılacak şey, tek kalan Veda Haccı seçeneğini bir tarafa bırakıp sayıca daha çok olan "bazı" rivayetlere itibar etmektir. 

Rivayetlerin bazılarında herhangi bir yer belirtilmemesini sorun yapacak kadar yapmacık bir hassasiyet sergileme aptallığından da uzak durmak gerekir, çünkü hadîs rivayetinden maksat memleket mekânları hakkında bilgi vermek değildir.

Ankara Ekolü mensuplarının idrak zaafiyeti ile malul bir taife olmaları hasebiyle, kafalarındaki takır tukur sesler çıkarıp tekleyen dişlileri çalıştırmak için müşahhas örnek vermek gerekiyor: 

Diyelim ki eski bir dostunuzla, ilk nerede karşılaşıp tanışmış olduğunuz hususunda konuşuyorsunuz. Siz diyorsunuz ki "Fî tarihinde falanca etkinlikte filanca kişi bizi tanıştırmıştı".. Arkadaşınız da, "Ben öyle hatırlamıyorum.. Falanca arkadaşı ziyarete gitmiştim, sen de yanındaydın, o tanıştırdı" diyor. İmdi, sizi bu sırada dinleyen üçüncü bir kişi, "Sözlerinizde çelişki var... Demek oluyor ki siz hiçbir zaman tanışmadınız, böyle bir ilk tanışma hiçbir zaman olmadı" derse, siz onu, "Yaşa, var ol kardeş, biz bunu hiç düşünememiştik" diyerek alkışlar mısınız?

*

Öte yandan, faraza rivayetler arasında çelişki bulunsa bile, bu, çelişen bütün rivayetlerin yanlış ya da geçersiz (uydurma) olması anlamına gelmez. 

Hatta bazen, çelişkili iki ifadeden biri mutlaka doğru olmak zorundadır. Mesela birisi “İlyas Canikli dürüst bir adamdır”, bir başkası da “İlyas Canikli dürüst bir adam değildir” diyerek çelişkili konuştuklarında, bu ifadelerden biri mutlaka doğrudur.

İkisi birden doğru ya da ikisi birden yanlış olamaz.

Bazen çelişen iki ifadenin ikisi de yanlış olabilir, fakat yanlışlıklarının nedeni olarak aralarındaki çelişki gösterilemez. Mesela perşembe günü iki kişiden biri “Bugün çarşambadır”, diğeri de “Bugün cumadır” iddiasında bulunduklarında ikisi de gerçek dışı konuşmuş olurlar, fakat bunun nedeni, birbirleriyle çelişkiye düşmüş olmaları değildir. Gerçek neden vakıaya (realiteye, gerçekliğe) aykırı konuşmuş olmalarıdır. Bu iki kişiden biri “Bugün perşembedir” deseydi yine çelişkiye düşmüş olacaklardı, fakat bundan hareketle ikisinin sözünün de yanlış olduğu sonucuna varamayacaktık.

Kısacası, iki söz (rivayet) arasında çelişki bulunması ikisinin de yanlış olmasını gerektirmez. Ve bunu bilmek için Mantık ilmini okumuş olmak da gerekmiyor, normal bir zekâya ve sağduyuya sahip olmak yeterlidir.

Bazı insanlar yaratılıştan, bu kadarcık bir zekâya bile sahip olmayabilirler, bundan dolayı onları küçümsemek ve tahkir etmek yanlış olur. Fakat bir kimse bilim adamı olarak, akademisyen olarak ortaya çıkıp ahkâm kesiyorsa, ondan zekâ bakımından normal bir insan performansı beklenir.

Hele de dinî konularda ahkâm kesiyorsa..

Canikli’nin böyle bir mantık hatası sergilemesinin nedeni, şayet devasız bir geri zekâlılık değilse, ancak bariz bir kötü niyet ve kalp eğriliği olabilir.. Üçüncü bir şık yok.

Burada sorun salt İlyas Canikli’nin şahsıyla da alâkalı değil.. Tez danışmanı hayırsız Prof. Hayri Kırbaşoğlu ile tez jürisi üyelerinin bu şahsa “Sen ne saçmalıyorsun, böyle tez mi olur!” demeleri gerekirdi.

İmam Buharî ve İmam Müslim’lere çemkiren bu şahsın ahmaklık ve hadsizlik imalathanesinde kahve dövücünün hınk deyicisi rolünü üstlenmemeli, bu cinayete ortak olmamalıydılar.

Fakat mesele onların şahsıyla da ilgili değil.

Ortada laik (siyasal dinsiz) rejim ile mevcut ilahiyatlar arasındaki “örtülü” derin ilişkilere kadar uzanan bir “yapısal bozukluk” var.

*

Evet, bir söz söylemişseniz ve bunu sizden duyan on kişiden beşi "Şöyle dedi", üçü "Böyle dedi", ikisi de "Şunun bunun gibi birşey dedi" diye farklı ifadeler kullanmışlarsa, bundan, sizin o sözü hiç söylememiş olduğunuz sonucuna varılamaz. 

Burada araştırılması gereken şudur: Bunlardan hangisi doğru ya da doğruya en yakın?

Ancak, gerçekte burada tartışma konusu yaptığımız rivayetler arasında böylesi bir çelişki (tezat, zıtlık) mevcut değil. 

Birbirini çürütmeyen farklılıkları çelişki olarak değerlendirmek, çelişki ile farklılık arasındaki ayrımı bilmemek anlamına gelir. 

*

Bu şahsın yaptığı çarpıtmalardan biri de şu:

"Ayrıca, on iki emîre uyulduğunda, bu dine hiçbir ayrılık ve muhalefet hareketinin zarar veremeyeceği, kıyametin kopması veya on iki halifenin yönetime geçmesiyle bu dinin ayakta kalacağı fikri, on iki halife (emîr) rivayetlerinde dile getirilen hususlardır."

Gerçekte "on iki halifenin yönetime geçmesiyle bu dinin ayakta kalacağı fikri" diye birşey yok. Bu, Canikli şaşkınının fikirsizliğinin ve angutluğunun ürünü bir cılk kuruntu.. 

Tam tersi söz konusu, İslam'ın aziz olduğu zamanların 12 halifenin emirlik dönemlerine denk düştüğü bildirilmiş oluyor. 

Bu zavallı akademikimsinin bir başka yalanı da şu: "Bazı rivayetlerde Saffah, Mansur ve Mehdî gibi halifelerin isimlerinin yer aldığı görülmektedir."

"Ler"li "bazı rivayetler"de değil, bir tek rivayette..

Bir tek rivayet bu şahsın elinde bazı rivayetler haline geliyor..

Hayır, vatandaşın mübalağacılığı çocuklar için masal yazıyor olmasından kaynaklanmıyor, yaşı ilerlemiş çocuk ruhlular için doktora tezi karalıyor.. Hem de dinî konuda..

Burada ikinci bir sorun da şu: Bazı rivayetlerden (aslında tek rivayet) söz ederken onlar sanki hadismiş gibi bir izlenim verecek şekilde idare-i kelam ediyor.. Oysa o "bazı rivayetler" (yani tek rivayet) İbn Abbas r. a.'in sözü:

Nuaym’ın Fiten’inde “On iki halife” ifadesinden başka, “On iki emîr” de yer almaktadır. Rivayet İbn Abbas’dan şu şekilde gelmektedir: “...On iki halife sonra emîr..” rivayetin son kısmında ise, İbn Abbas, Saffah, Mansur, Mehdî’nin isimlerine yer vermekte bu işi Hz. İsa’ya kadar götüreceklerini ifade etmektedir. (s. 193)

"İbn Abbas'ın şöyle demiş olduğu rivayet edilmiştir" demesi gerekirken "Rivayet İbn Abbas’dan şu şekilde gelmektedir" diyor.

Sözün söyleniş biçiminden, İbn Abbas r. a.'in Hz. Peygamber s.a.s.'den böyle bir rivayette bulunduğu zehabına kapılıyorsunuz, değil mi? 

Hayır, İbn Abbas Hz. Peygamber s.a.s.'den böyle bir rivayette bulunmuş değil.. Meşhur Saîd bin Cübeyr, İbn Abbas'tan böyle bir sözü nakletmiş. (Kitabu'l-Fiten, C. 1, s. 96)

(Ashab bazen Rasulullah s.a.s.’den duydukları bir hususu, belki naklederken hata yapar da günaha gireriz diyerek kendi sözleriymiş gibi söylemişlerdir. Aynı hassasiyetin bizde de bulunması gerekir. İbn Abbas r. a.’in sözünü İbn Abbas’ın sözü olarak nakletmek, hadismiş intibaını vermekten kaçınmak gerekir. İbn Abbas’ın Kitabu'l-Fiten’de geçen bir sözünü senet tenkidi bile yapmaya gerek görmeden alıp sahih rivayetleri uydurma ilan etmek için kullanmak ilim adamlığı ciddiyeti ile de, ilim ahlâkı ile de bağdaşmaz.)

*

Yukarıda Canikli'den yaptığımız alıntıda şu ifade de geçiyor:

Bazı rivayetlerin sonunda da bu on iki halifeden ikisinin Hz. Peygamberin Ehl-i Beyt’inden olduğu belirtilmektedir. Ayrıca “Tevratta ümmetin on iki meliki olduğu bildirilmektedir” denmektedir. 

Tevrat meselesi yine karşımıza çıkmış bulunuyor.

Tevrat’ta bu ümmetin (halife anlamında) 12 melikinin bulunduğunun bildiriliyor olması mümkün değildir, çünkü Dört Halife (Hz. Hasan’la beş halife) melik değildiler.

Bu ümmetin yüzlerce meliki (padişah, sultan, şah, han vs.) mevcut, fakat bunlar “ümmetin tümüne” hükmedebilmiş değiller.. Bu birlik ve beraberlik olgusu, idarenin Emevîler’den Abbasîler’e geçmesi ile birlikte son buldu, çünkü Endülüs ayrı baş çekti.. Ümmet bir daha da yekpare bir bütün olamadı. Sonraki dönemlerde parçalanmanın boyutları daha da büyüdü. Mesela Osmanlı hilafeti İran, Özbekistan, Fas, Afganistan ve Hindistan (Babür İmparatorluğu) için birşey ifade etmiyordu.

Öte yandan, 12 rakamına ulaşmak için Serc el-Yermûkî gibi Tevrat'a gitmeye gerek yok.. (Eğer haberiniz varsa) Kur'an'a bakmak yeterli..

Nitekim, Canikli şapşalı, tezimsisinde şunu diyor:

On iki rakamı Kur'an’da iki yerde geçmektedir. Bu ayetler şunlardır: “And olsun ki Allah İsrailoğullarından söz almıştı. (kefil olarak) içlerinden on iki de başkan göndermiştik...” 5. Maide,12;. “Biz İsrailoğullarını oymaklar hâlinde on iki kabileye ayırdık. Kavmi kendisinden su isteyince, Musa’ya , ‘Asanı taşa vur!’ diye vahyettik. Derhal on iki pınar fışkırdı...” 7. Araf, 160; On iki sayısının geçtiği bu iki ayetten birincisi, siyasî nitelik taşımaktadır. Ancak Kur'an’da siyasî anlamda “On iki başkan” geçti diye ilgili ayetin yukarda zikrettiğimiz rivayetlerle ilişkilendirilmesi söz konusu değildir

Görüldüğü gibi hassas şapşal "Kur'an’da siyasî anlamda 'On iki başkan' geçti diye ilgili ayetin yukarda zikrettiğimiz rivayetlerle ilişkilendirilmesi söz konusu değildir" diyor.

*

Ne demek istiyor?

İki ihtimal var..

Birincisi şu: Canikli "(Hadîs-i şerîfe ait) söz konusu rivayetlerle Kur'an’da yer alan 'On iki başkan' ifadesi arasında ilişki kurmak söz konusu olamaz, bu, yersiz ve gereksiz bir yakıştırmada bulunmak anlamına gelir" diyor olabilir. 

Bu durumda ona, "Peki Tevrat söz konusu olunca bunu niye demiyorsun?" denilir.

İkinci ihtimal, Canikli'nin, "Kur'an ile rivayetler arasında böyle bir ilişkiyi kimse kurmamış, fakat Tevrat ile kurulmuş, o halde Tevrat ile bir ilişkilendirme söz konusu, fakat Kur'an ile ilişkilendirme söz konusu değil" diyor olmasıdır.

Bunun aptalca bir akıl(sız) yürütüş olduğu açık da, bu, Canikli'den beklenebilecek bir angutluk.

Bu durumda da ona şunu demek gerekir: Madem böyle bir ilişki söz konusu olabiliyor, "Tevrat'la değil Kur'an'la ilişkili olması daha akla yatkındır" niye demiyorsun?

Demez!

Demez, çünkü, hadîsi inkâr edip hadîs kâfirliği (örtücülüğü) yapmak için, Kur'an'la ilişkilendirilmesi ihtimalini görmezden gelmesi, hatta görmezden gelmekle de yetinmeyip bu ihtimale karşı Don Kişotvari bir saldırıya geçmesi, "Kur'an ile ilişkilendirme söz konusu değil" demesi gerekiyor.

*

Bununla birlikte, Nuaym bin Hammad’ın Fiten’inde konuyla ilgili bir hadîs yer alıyor.

Fakat İlyas Canikli nedense bu rivayeti görmezden gelmiş.

Ravî, ashabdan Abdullah ibni Mes’ud r. a.. Ondan rivayet edenler sırayla Şa’bî, Mücalid b. Saîd ve İsa b. Yunus.. Hadîs şöyle:

Benden sonra Musa’nın nakîbleri (nukabâ) sayısınca halife olacak.” (Kitabu'l-Fiten, C. 1, s. 95)

Nakîb, yardımcı başkan demek oluyor. Yahudi milleti Hz. Yakub a. s.’ın 12 oğlunun soyundan gelen 12 kabile (sıbt) durumundaydılar ve bunlardan her birini temsilen bir kişi Hz. Musa a. s.’ın nakibi durumundaydı.

Görüldüğü gibi bu hadiste Tevrat’a herhangi bir atıf yok..

Ortada bu hadîs varken onu görmezden gelmek ve (bir önceki yazıda anlattığımız gibi) Serc el-Yermûkî diye birinin Tevrat’ta şunu buluyorum. Bu ümmette on iki ribbiyyûn vardır, onlardan biri peygamberleridir. Adetleri tamamlandığında azgınlık yaparlar ve haddi aşarlar, aralarında kötülük ortaya çıkar” şeklindeki sözüne sarılmak ilim adamı ciddiyeti ile bağdaşır mı?!

Üstelik Serc’in sözünü, onun rivayet ettiği bir hadismiş izlenimi verecek şekilde naklediyor ve ribbiyyûn kelimesini de melik olarak aktarıyor.

Dahası, Serc’in sözü halifelerin sayısını 11’e indiriyor (çünkü 12’den biri, peygamberleri).

*

Evet, görüldüğü gibi, Canikli şapşalın çelişki diye sıraladığı (fakat açıkça çelişki demeye cesaret edemeyip farklılık diye aktardığı) hususlar, ciddiye alınacak şeyler değil.

Fakat, bundan hareketle hadîsi uydurma ilan edip selef âlimlerini yalancılıkla ve sahtekârlıkla suçlayabiliyor.

Ve ülkemiz, böylesi ilahiyatçılar ve ekolleri sayesinde İslam'ın değil fakat laikliğin (siyasal dinsizliğin) en sağlam "son kalesi" olma yolunda devasa adımlarla hızla mesafe katediyor. 

Bu alâmetler ülkemizin kıyametini hazırlıyor. 

*

On iki halife hadisini uydurma ilan eden şahsın tezimsisinde şu satırlar da yer alıyor:

Aynı rivayet Ahmed b. Hanbel’in (ö. 241/855)’in el-Musned’inde ise, değişik lâfızla şu şekilde yer almaktadır: “Kureyşten on iki halife yönetime geçtiği müdetçe din her zaman kaim olacaktır. Sonra kıyametin kopmasından önce yalancı kimseler ortaya çıkacaktır. Müslümanlardan bir grup çıkacak, Kisra ve Kisra ailesinin beyaz hazinesini getirecektir. Allah içinizden birinize hayır verdiğinde, önce kendisinden, sonra da ev halkından başlasın. Ben sizi Kevser Havuzu başında bekleyeceğim.” Hadisin ravilerinden Hammad b. Halid güvenilir ve hadisleri sıhhatli kabul edilmiştir. Ummî olup hadislerini yazmaz sadece ezberden okuduğu nakledilmektedir. Ebû Zi’b (Muhammed b. Abdurrahman b. el-Muğîre) (ö. 158/775) hadis rivayetinde güvenilir olarak nitelendirilmiş ve kendisinden hadis rivayet edilmiştir. Buna rağmen onu zayıf kabul edenler de olmuştur. Muhacir b.  Mısmar (ö. 105/724), güvenilir ve rivayetleri sıhhatli olarak nitelendirilmektedir. Dolayısıyla on iki halife rivayetinin Ahmed b. Hanbel isnadı problemsizdir. (s. 177-8)

Problemsizse, niye sen problem çıkarıyorsun, muhterem?

Demek ki hadîste problem yok.. 

Problem, Ankara Ekolü'nünün ve ardındaki "güncellemeci" laik (siyasal dinsiz) derin devlet akıl(sızlığ)ının Goldziher-Schacht tipi muasır medeniyet seviyesini, yani tek dişi kalmış canavarlığı yücelten zihniyetinde.

Bu zihniyet hilafet kurumunu yok etmiş, fakat bunu yeterli görmüyor, “hilafetçi zihniyet”i de yok etmek, kendi laikliğine (siyasal dinsizliğine) uygun bir güncellenmiş İslam üretmek için ilahiyatlar eliyle “dine operasyon çekiyor”.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...