celal bayar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
celal bayar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ZAMPARA DİKTATÖR ATATÜRK'ÜN TÜRKİYE İNSANINA EN BÜYÜK KÖTÜLÜĞÜ

 












FATİH SULTAN MEHMED’İN LANETİ VE ZAMPARA DİKTATÖR ATATÜRK

 

Mücahid padişah Fatih Sultan Mehmed, kendisinden dört beş asır sonra Mustafa Atatürk diye bir adamın ortaya çıkacağını elbette bilmiyordu.

Dolayısıyla Ayasofya ile ilgili vakfiyesinin şartlarını çiğneyip onu cami olmaktan çıkaranların lanete uğramasını istemişse, bunu, birilerinin put yapıp taptığı Selanikli Atatürk’ü şahsen hedef alarak dilemiş değil.

Fakat Atatürkçüler, Fatih’in vakfiyesinin ve lanetinin gündeme gelmesinden rahatsız oluyorlar.

Söz konusu laneti çok önemsiyorlarsa, “Atatürk niye bu vakfiyeyi çiğnemiş ki?” diyerek, tanrılaştırdıkları şahsı sorgulamalıdırlar.

Fakat sorgulamıyorlar.. Nedeni, adamı putlaştırmış olmaları

Hadi diyelim ki “O günkü uluslararası konjonktür böyle gerektirdi, Atatürk bunu istemeden yaptı, mecburdu” diye mazeret ürettiniz, peki dinle diyanetle (dindarlıkla) alay etmesi de böyle bir “mecburiyet”ten mi kaynaklanıyordu?

*

Putlaştırmadan söz ettik.

Kadir Mısıroğlu’nun aktardığı bir anekdot bunun örneklerinden birini oluşturuyor.

Selanikli "zampara diktatör" Atatürk tutup bir hafızı çağırtarak Kur’an okutmuş, bu arada ayetlerle alay etmiş, ardından da Yunus Nadi denilen aşağılık yalakası ayağa kalkıp şunu demiş:

“- Gazi Hazretleri! Bu millete tanrı olarak sen yetersin. Başka tanrı gerekmez!”

Kendisine böyle hitap edilen bir adam, haddini ve hakkını bilen biri olsa, böylesi bir şerefsiz yalakanın yüzüne tükürür ve huzurundan kovar.

Selanikli zampara densiz ise bu şerefsiz dalkavuğu değil, Kur’an okuyan hafızı huzurundan kovmuş.

Peki, o sırada orada bulunan diğer zevat (ya da zerzevat) nasıl bir tepki vermişler dersiniz?

Canları sıkılıp surat mı asmışlar, bu çirkin manzara karşısında sohranıp homurdanmışlar mı, ne yapmışlar?

Hayır, bu saray soytarıları kumpanyası bravo ve alkış sesleriyle kadehlerini kaldırıp “Gazi Hazretleri şerefine!” sayhalarıyla rakılarını yudumlamışlar.

Mısıroğlu’nun Şişli Camii imamlığı yapmış olan Hafız Cevdet Soydanses'ten aktardığı anekdot şöyle:

Ben Balıkesir’de askerlik yapıyordum. Bir akşam gece yarısına yakın yatakhanemize bir çavuş gelerek:

- Aranızda hafız var mı?’ diye sordu.

- Ben hafızım, dedim.

- Benimle geliyorsun, dedi.

Giyinip, yatakhaneden çıktım. Ben hasta, ölmek üzere olan biri var da Kur’an okunacak sanıyordum. Birlikte merkez binaya gittik. Kapının önünde çavuş, kapıyı tıklattıktan sonra içeriden:

- Gel! denilmesi üzerine kapıyı açtı. Selam ve resmi ta’zim ifasından sonra:

- Hafızı getirdim, dedi.

- Sen çık, o gelsin, dediler.

Çavuş çıktı, ben içeri girdim. Askerce selam verdikten sonra hazırol vaziyetinde bekledim. Karşımda bir güruh vardı. Önlerinde rakı kadehleriyle yemek yiyip, çerez atıştırıyorlardı. Tavanda mutantan bir avize, gözleri kamaştırmaktaydı. Birçok masa birleştirilerek tek bir masa haline getirilmişti. Masanın başında gazetelerden tanıdığım M. Kemal, etrafında ise sivil ve asker birçok kimse yemek yiyip, içki içiyorlardı.

M. Kemal Paşa bana hitaben:

- Sen hafız mısın?’ diye sordu.

- Evet’ cevabını vermem üzerine:

- Peki, bize Kur’an’dan bir şey oku, dedi.

- Ne okuyayım? diye sordum.

- Sure-i Rahman'ı oku, dedi.

Bu emir üzerine ben hemen yere çömeldim, cebimden takkemi çıkararak başıma koydum. O, bu hareketimi görünce:

- Bakın, bakın! Nasıl bir ta’zim vaziyeti alıyor!’ diye söylendi.

Ben duymamazlıktan gelerek Euzubesmele’yi çektikten sonra Sure-i Rahman'ı okumaya başladım. Biraz sonra ‘Febieyyi âlâai rabbikümâ tükezzibân’ yani ‘Şimdi rabbinizin hangi nimetini tekzib eder, yalan dersiniz?!’ mealindeki ayete geldikçe bana elindeki kadehi sallayarak:

- Hangi nimetini tekzip ettik. Kuru fasülyesini mi, yeşil pırasasını mı?!’ gibi laflar atmaya başladı. 

Malumunuz bu ayet orada çok tekerrür (tekrar) eder. Her defasında benzer istihzalar savurdu (inceden alay etti) ve nihayet:

- Yeter, yeter artık! Hadi defol!’ dedi. 

Ben ayağa kalkıp çıkmak üzereyken masadaki şişman birisinin yüksek sesle:

Gazi Hazretleri! Bu millete Tanrı olarak sen yetersin. Başka Tanrı gerekmez!’ demesi üzerine umumi bir bravo ve alkış sesiyle kadehler havaya kalktı ve:

- Gazi Hazretleri şerefine! sayhalarıyla rakıyı yudumlarlarken ben sür’atle kaçıp, oradan uzaklaştım. 

Ertesi gün bu şişman herzegûnun kim olduğunu merak ettiğimden mahalli gazeteyi aldım. Orada bu sofranın resmi vardı ve masadakilerin de ismi yazılıydı. Bu mel’unun Yunus Nadi olduğunu oradan öğrendim.

(Kadir Mısıroğlu, Benden Tarihe Haberlerİstanbul: Sebil Y., 2016, s. 406-8.)

Bahsi geçen hafız, imam hatiplerin kurucusu Celaleddin Ökten hocanın kayınbiraderi, Prof. Dr. Sadettin Ökten‘in ise dayısıdır.

*

Bunu yapan adam, ipleri eline alıncaya kadar millete mavi boyncuk dağıtmış, nabza göre şerbet vermiş bir takiyye ustası.

Baştan itibaren Osmanlı Devleti'ne, İslam'a, Padişah Vahideddin'e sadakatle bağlı olduğuna dair yemin edip durmuş biri. 

Adamın durumu, Bakara Suresi'nin 204 ve 205'inci ayetlerine uyuyor:

"Ve insanlardan öylesi vardır ki, dünya hayâtına dâir sözleri hoşuna gider. Kalbinde olana da Allah'ı şâhit tutar; hâlbuki o, düşmanların en şiddetlisidir.

"Ayrılınca da, yeryüzünde fesat çıkarmak, harsı (mahsulü) ve nesli helâk etmek için çalışır. Hâlbuki Allah, fesâdı sevmez."

*

Selanikli'nin takiyyesinin örneklerinden birini Celal Bayar da anlatıyor.

Onun aktardığına göre, tutmuş TBMM kürsüsünde millete “Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) devrinin tekrar yaşanacağı” müjdesini vermiş.

Az yalancı değil.. İki yüzlülüğün mücessem timsali.. Deccal sıfatını hak etmek için elinden geleni yapmış.. (Arapça bir kelime olan deccal, “çok yalancı, fazla yalancı” anlamına geliyor.)

Çünkü aynı adam, yaklaşık üç yıl önce, Erzurum Kongresi’nin tam da bittiği sırada bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e, “zafer”den sonra “kılık kıyafet devrimi/devirmesi” yapıp tesettürü (İslamî örtünmeyi) kaldıracağını, millete zorla Frenk şapkası giydireceğini, Kur’an harflerini atıp yerine Latin harflerini getireceğini müjdelemiş.

Tesettürün kaldırılması ne demek?.. Şu demek: Bin 400 yıl önce oluşturulmuş medenîliğe son verip insanları sonu ilkçağ müstehcenliğine varacak şekilde çıplaklığa yöneltmek..

Bin 400 yıllık medenîliğe savaş açıp 7 bin 400 yıllık Afrika çıplaklığına dönüşü savunmak..

Gelişme, ilerleme diye yutturmaya çalıştığı Latin alfabesi ise köken olarak Milat’tan önce (sonra bile değil) 7’nci yüzyıla dayanıyor.

Şapkaya gelelim.. Sanki şapkada bir keramet var..

Allahu Teala’nın emrettiği tesettürü kaldırmayı hedef olarak benimsiyor, kendisi gâvur şapkasının giyilmesini emretmeyi planlıyor.

Bu yaptığı, resmen millete tanrılık taslamak.. Adam resmen, tanrılık taslayan bir tağut..

*

Evet, Celal Bayar’ın aktardığına göre, bu zampara deccal, TBMM’de, kanun tasarılarının önce “Şeriat’e uygunluk” bakımından incelenmesi teklifini savunan bir konuşma yapıyor.

Sonra da, bunun için alimlerden oluşan üç kişilik bir komisyon kurulmasını sağlıyor.

Sonra?

Sonrası, İslam’a göre, münafıklık ve riyakârlık.. 

Ahlâkçılığa göre ise yalancılık, hilekârlık ve aldatma.. 

Anti-FETÖ’cülüğe göre de takiyye ve gizli ajanda..

Fakat “ilericiliğe” göre taktik beceri, Kemalizm’e göre stratejik deha, istihbaratçılığa göre de algı operasyonu ustalığı ve manipülasyon mahareti..

*

Bayar’ın sözlerini aktaran kişi, İsmet Bozdağ..

Sayfanın başına 9.11.1969 tarihini düşmüş.

Altında da “Celal Bayar’dan dinlenmiştir” notu yer alıyor.

Okuyalım:

Büyük Taarruza yaklaşılmakta olduğu günlerde Meclis dalgalıydı. Mustafa Kemal Paşa’dan kuşku duyan bazı milletvekilleri bir taraftan elinde bulundurduğu geniş salahiyetleri kısıtlamaya çalışıyor, bir taraftan şeriatı bütün işlerde hâkim kılmaya çalışıyordu.

Kabinede, Şeriye Vekâleti [Şeriat Bakanlığı] vardı. Bazı sarıklı Konya ve Eskişehir mebusları birleşerek bütün kanunların Şeriye Komisyonu‘ndan geçtikten sonra kanunlaşması için Meclis’e bir takrir vermişlerdi.

Meclis’in ilerici kanadı, o gece Çankaya’da toplandı. Hayli kalabalıktık. Fakat buna rağmen, böyle bir konuda Meclis’in oy çoğunluğunu elimizde tutamıyorduk.

O gece Mustafa Kemal Paşa konuşmadı, daha çok bizi dinledi. Biz ne olursa olsun kanaatlerimizi Meclis’te savunmaya ve takririn aleyhinde konuşmaya kararlıydık. Atatürk de bizi hem haklı buluyor, hem fikirleriyle destekliyordu.

Sabaha karşı Çankaya’dan Ankara’ya inerken, Hamdullah Suphi ile Meclis’te birlikte çalışmaya karar verdik.

Meclis toplandı, takrir okundu. Eskişehir Mebusu ve Şeriye Vekili [Şeriat Bakanı] Abdullah Azmi Efendi, uzun bir konuşma yaptı. Devr-i saadetten [Hz. Peygamber s.a.s. döneminden], Hazreti Ömer adaletinden, şeriatın bütün ahkâmı [hükümleri, yasaları] ihtiva ettiğinden bahsetti ve bütün kanunların mecliste müzakere edilmeden Şeriye Komisyonu’nda şeriat bakımından incelenmesini istedi.

Bizim gibi ilerici bir mebus bilinen Edirne Milletvekili Şeref Bey söz aldı. Biz kendisinden Abdullah Azmi Efendi’ye cevap vermesini beklerken, Abdullah Azmi Efendi’yi aynı hararetle desteklemez mi!.. Şaştık kaldık.

Hamdullah Suphi dayanamadı ve oturduğu yerden laf attı. Arkadaşı Şeref bey kürsüden kendisine cevap verdi: “Kabahat bende mi?.. Yanlış bellemişsin! Ben her şeyden önce Müslüman’ım.

Hele bu son sözler, Meclis’i iyice coşturdu. Son ümidimiz Mustafa Kemal Paşa idi. Söz aldı ve konuşmaya başladı.

Fakat şaşılacak şey!.

Şeref Bey nasıl bizim için bir sürpriz olmuşsa, Mustafa Kemal Paşa daha da büyük bir sürpriz oldu. Çünkü takriri destekliyor, İslamiyet’in kudsiyetinden, devr-i saadet günlerini tekrar yaşayacağımızdan bahsediyordu. Biz İlericiler, perişan olmuştuk. Son güvendiğimiz insan Meclis’te son ve en büyük kozumuz olan Mustafa Kemal Paşa, kuvvet karşısında bizi terk ediyor ve gericilere yanaşıyordu.

Atatürk takririn kabul olunmasını tavsiye ettikten sonra, bu maksatla bir komisyon kurulmasını ve en yetkili ulemanın kuracağı bu komisyonun hemen çalışmaya başlayarak uygulamayı hazırlamasını istedi.

Oylar toplandı, takrir kabul ve komisyon teşkil olundu. Takririn en hızlı taraftarları, komisyon üyesi seçilmişti. Atatürk’ün teklifi ile Komisyon üç kişilik seçildi.

İlerici grup perişan olmuş, bütün ümitlerini kaybetme noktasına gelmişti. Artık biz de Çankaya’ya gitmiyor, Atatürk’le karşılaşmak istemiyorduk. Çünkü bizi sattığına hükmediyorduk.

Atatürk, taktisyen gücünü bundan sonra gösterdi. Komisyonun çalışması için, üç kişinin bir araya gelmesi gerekliydi. Konya’daki kolorduya bir şifre göndererek, kendisine, [kolordu komutanlığı tarafından] “Ordu’da dinî akidelerin gevşemekte olduğuna dair bir telgraf çekilmesini” istedi.

Telgraf gelir gelmez, Komisyon başkanını davet etti ve alınan kararın ne kadar isabetli olduğunu, Yeşil Ordu çalışmaları ile dini duyguların sarsılmış olduğunu ve Ordu’da ciddi çalışmalar gerektiğini anlatarak Komisyon Başkanı’ndan hemen Konya’ya hareket etmesini ve Ordu’yu irşat buyurmasını rica etti.

Hoca büyük bir memnuniyet içinde, cübbesini savurarak Konya’nın yolunu tuttu. Tabii komisyon çalışamıyordu. Konya’ya gönderdiği komisyon üyesinin dönmesine yakın, [bu defa] Batı Cephesi kumandanı İsmet Paşa’ya bir şifre göndererek [aynı minvalde] bir telgraf çekmesini istedi. O telgraf da gelince komisyonun ikinci üyesini Batı Cephesi’ne gönderdi.

(İsmet Bozdağ, Celal Bayar Anlatıyor: Bilinmeyen Atatürk, 5. b., İstanbul: Truva, 2009, s. 75-8.)

*

FETÖ olayına Atatürkçülük açısından bakıldığında, Fetullah’a ve bilumum FETÖ’cülere haksızlık yapıldığını söylemek gerekir.

Çünkü onlar, Atatürk’ün izinde olma bakımından Türkiye’deki bütün Kemalistlerden/Atatürkçülerden daha iyi durumdalar.

Takiyye, gizli gündem ve siyasal dolandırıcılık alanlarında her ne kadar Selanikli Mustafa Atatürk’e yetişemeseler de, onun çalışma tarzını ve yöntemini benimseme bakımından herkesten daha iyi durumdalar.

Selanikli zampara diktatörün Erzurum Kongresi’yle başlayan “Milli Mücadele süreci”nde izlediği stratejiye göre hareket ediyorlardı.

Bu strateji, bir sacayağı üzerine kurulu.. Yani üç ayaklı bir strateji söz konusu.

Bir ayak “yalan”, diğer ayak “takiyye”, son ayak da “gizli gündem”den ibaret.

Ancak, şunu belirtmemiz gerekiyor: Bu stratejiyi hayata geçirme ustalığı ve becerisi bakımından FETÖ, Selanikli zamparanın yarısı bile kabul edilemez.. Hatta çeyreği bile değildir.. FETÖ, Selanikli zamparanın ancak onda biri eder.

Nitekim FETÖ’nün bir üfürüklük canının olduğu görüldü.. Selanikli "zampara deccal"in takiyyesinin ceremesini ise bu millet hâlâ çekiyor.. 

Allahu Teala’ya meydan okumaya kalkışan rezil ve kepaze Kemalist putçuluğun esaretinden hâlâ kurtulabilmiş değiliz.

*

FETÖ nasıl CIA ile iş tutmuş idiyse. Selanikli zampara da İngiliz gizli servisiyle anlaşmış durumdaydı.

İstanbul’da İngiliz gizli servisinin Türkiye şefi Robert Frew ile gizlice başbaşa yalnız olarak defalarca boşuna görüşmedi.

Selanikli, İngiliz Büyükelçiliği’nin rahibi gibi görünerek kendisini kamufle eden Frew ile herhalde dinler arası diyalog sohbetleri yapmıyordu.

Olan şuydu: Selanikli zampara ile ajan Frew, patenti dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a ait olan bir “paralel devlet” projesi üzerinde anlaşmışlardı.

İngiliz vizesiyle Samsun’a çıkan Selanikli’nin asıl hedefi “paralel devlet” kurmaktı. 

Nitekim, Samsun’a çıktıktan iki buçuk ay sonra bu “derin sırr”ını hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya Yiğit’e açıklayıp, “zafer”den sonra Osmanlı Devleti için cenaze merasimi düzenleneceğini, Osmanlı hanedanının ocağına incir dikileceğini, cumhuriyet ilan edileceğini (yani kendisinin cumhurbaşkanı sıfatıyla diktatör olacağını) ve Curzon ilke ve inkılaplarını hayata geçireceğini haber vermiş durumdaydı.

Niyeti buydu fakat milleti uyutmak için söylediği ninni “hilafet ve saltanatın, Osmanlı Devleti'nin bekası” için cansiperane cihat etmekten bahsediyordu.

Adam has halis gerçek bir deccal olduğu için milleti inandırmayı ve ayakta uyutmayı başardı.

*

Buna karşılık, onun izinden giden FETÖ, beceriksizliği yüzünden (“dünyanın ağalığı” unvanını İngiltere’nin elinden almış bulunan ABD’nin hoşuna gidecek türden) “paralel”lik işini yüzüne gözüne bulaştırdı.

Yani FETÖ, takiyye, gizli gündem, siyasal dolandırıcılık ve yalan sınavından geçer not almayı (en azından Selanikli zampara kadar yüksek not almayı) başaramadı.

Bu aynı zamanda, CIA’in alavere dalavere işinde İngiliz gizli servisi, ABD’nin de manipülasyon sanatında bir zamanların “üzerinde Güneş batmayan” imparatorluğu İngiltere kadar becerikli olmaması anlamına da geliyor olabilir.

Öyle anlaşılıyor ki ABD, adamı Fetullah’a, İngilizler’in piyonları Selanikli zamparaya verdiği destek kadar destek vermediler ya da beceri ve kapasiteleri buna kâfi gelmedi.

Oysa İngilizler, Selanikli’nin başarılı olması yönünde karar aldıklarında müttefikleri Fransızlar ile İtalyanlar’ı bile bu projelerine destek vermek mecburiyetinde bırakmışlardı.

Nitekim bu gerçeği Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, anlı şanlı İsmet Paşa, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, son derece veciz ve özlü bir şekilde, “kör gözüne parmağım” açıklığında dile getirmişti: 

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

İnsanların, Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki işgal yıllarının hayhuyu içinde, cemaziyelevvelini ve içyüzünü bilmedikleri Selanikli Mustafa Atatürk hakkında hüsnüzanda bulunup ona aldanmış olmaları doğal karşılanabilir. Firaset ve basiret herkese nasip olan bir nimet değil.

Bazıları, onun kendilerini aldattığını süreç içinde fark ettiler ve karşı koymaya çalıştılar. Fakat, atı alan artık Üsküdar’ı geçmişti, ona cephe alanlar bedel ödemek zorunda kaldılar.

Bazıları da kendilerini, Selanikli zamparanın her yaptığına bir mazeret kulpu icat etmeye adadılar.

Merhum Necip Fazıl, Büyük Doğu Dergisi’nin 22 Aralık 1950 tarihli 40’ıncı sayısında, Selanikli zamparayı konu edinen Allahsız” başlıklı yazısında bunların durumunu şöyle anlatıyor (Bkz. http://www.n-f-k.com/nfkforum/index.php?/topic/9999-allahsyz/):

“Güya münevver geçinen, fakat ayağını nereye bastığı ve yüzünü ne tarafa çevirdiği belli olmıyan, kokmaz, bulaşmaz bir zümre vardır ki, Birinci Cumhur Reisi hakkında şöyle düşünür: «Onun İslâmiyete hiçbir zararı olmamıştır! Belki de, kaba taassubu yok etmek bakımından dine faydası dokunmuştur! Ne imana, ne ibadete, ne de herhangi bir dini esasa el sürmüş değildir!» Böyleleri, benzerleri ve benzerlerinin benzerleri arasında, Birinci Cumhur Reisini rahmetle ananlar, ona Mevlit okutturanlar bile vardır.”

*

Mektubat-ı Rabbanî’de şöyle bir ifade var:

Şunda da, hiç şüphe yok ki: Sultanların (devlet başkanlarının) ahlâkı ve vaziyetleri, bütün insanlara saridir (bulaşır). Yani: Üstte anlatılan sevgi bağı vasıtası ile.. Amma, kendilerine gelen ihsanların derecelerine göre..

Bu mana icabı olarak, şöyle buyurulmuştur:

«İnsanlar, meliklerinin (hükümdarlarının) dini üzeredir

Bu ifade, Araplar’ın atasözlerinden biri: “En-nâsü alâ dîn-i mülûkihim.” (Arapça’da din kelimesi sözlük anlamı itibariyle yasal düzenlemeleri, örf, adet, gelenek ve görenekleri de kapsar. Bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi, “Din” maddesi.)

Türk insanına da Selanikli’nin takiyyesi, gizli gündemciliği, siyasal dolandırıcılığı, yalancılığı, dönekliği, hainliği, dinsizliği ve namussuzluğu bulaşmış durumda.

Kaypak ve omurgasız bir millet haline geldik.. 

Sağımız solumuz, yönümüz kıblemiz, fikrimiz zikrimiz belli değil.. 

Kimsenin yarın karşımıza nasıl bir adam olarak çıkacağı kestirilemiyor. 

Herkesten her yamukluğu bekler durumdayız.

Hadiseler karşısında eğilip bükülmeyen, kıvrak ve kaypak davranmayan ender-i nadirattan birini gördüğümüzde şaşırıyor, “Böyleleri de kaldı mı ki?” diye hayret ediyoruz.

En dinsiz adam yeri geliyor dindarlık taslayabiliyor. Yıllarca Turan Dursun gibilere yazdırarak İslam’a çamur atan Doğu Perinçek bunun tipik bir örneği.

Buna karşılık, milletin en sağlam dindar kabul ettiği tarikatçı tipler, dinsizliği sabit olan Selanikli zampara diktatör için “Ata” filan diyerek olumlu ifadeler kullanabiliyorlar.

Dış politikamız da, iç politikamız da “şahsiyetsiz” hale gelmiş durumda.

Huyumuz, ahlâkımız, karakterimiz nasıl düzelir bilmiyorum, fakat şurası kesin ki, artık “olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan” mert ve dürüst, “sözü senet olan” insanlar olmak için çaba göstermeye, yeni kuşakları buna göre eğitmeye ihtiyacımız var. 


HİLAFET, İNGİLİZLER, SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK VE “İNÖNÜ’DEN FAZLA ATATÜRKÇÜ” YEŞİL KEMALİSTLER

 










Ali İhsan Çelikkan



“MOSSAD operasyonunda ayrıntılar ortaya çıktı: Casus vaiz… Herkes kim olduğunu merak ediyordu”.

Odatv.com’un haberinin başlığı böyleydi.

Haberin spotu ise şöyleydi:

“MİT ve Emniyet’in deşifre ettiği Mossad casuslarının önceki gün yayınlanan görüntüleri “ajanlık”la ilgili birçok ezberi bozdu. Suriye uyruklu S.T. geçen yıl Hatay Kırıkhan’da camide namaz sonrası vaaz verdiği ortaya çıktı.”

(https://www.odatv4.com/guncel/mossad-operasyonunda-ayrintilar-ortaya-cikti-casus-vaiz-herkes-kim-oldugunu-merak-ediyordu-120019882)

Buradan anlaşılıyor ki, kendilerini çok akıllı, çok zeki, çok bilgili zanneden, her konuda ahkâm kesen Odatv’ciler casusluğun doğası hakkında hiçbir şey bilmiyorlarmış.

Yanlış ezberlerin peşinde kaybolup gitmişler.

Ya da bizim böyle düşünmemiz için numara yapıyorlar.

*

Ancak, yanlış ezberlere kapılıp gitme bakımından benim de mazim pek parlak değil.

Mesela, sonradan (Türkler’in atası anlamında palavra niteliğindeki) Atatürk soyadını alan Mustafa Kemal’le ilgili ilkokul ve ortaokul ezberlerimin birer hurafe olduğunu anlamaya başlamam lisede oldu.

Nerden nasıl elime geçti hatırlamıyorum, fakat merhum Mustafa Yazgan’ın Monark – Ütopia adlı kitabını okuduğumda, Mustafa Kemal’in hikâyesine farklı bir açıdan bakmanın mümkün olduğunu fark etmiştim.

Selanikli Mustafa ile ilgili düşüncelerimin değişiklik göstermesine ve netleşmesine sebep olan ikinci yazar Uğur Mumcu’ydu.

Onun, 30 küsur sene önce okuduğum Kazım Karabekir Anlatıyor adlı kitabı kafamı altüst etti, Selanikli ile ilgili kanaatlerimin tamamen olumsuzlaşmasına yol açtı.

Yazgan’ın kitabı bir ütopyaydı, Mumcu’nun kitabı ise, belgelere dayanan bir hatıratın özeti..

Karabekir, başından geçenleri, isim ve yer vererek, şahit göstererek anlatıyordu.

*

Yazdıkları, ilk basıldığında, özellikle Selanikli’yi rahatsız etmişti.

Çünkü onun balonunu patlatıyordu.

Ve Selanikli, ölümünün ardından TBMM’de Vahideddin’e karşı “patlattığı” Nutuk’unun benzeri bir yeni nutuk yazarak Karabekir’i rezil rüsvay etmek varken, onun kitabını toplatmış, tek bir nüshası kalmayacak şekilde imha etmeye çalışmış, yeni baskısının yapılmasına engel olmuştu.

Ortada henüz “Atatürk’ü koruma kanunu” gibisinden bir ad taşıyan bir “tarih ambargosu, hakikat sansürü” yoktu, fakat Selanikli, kendisi hakkında oluşturulmuş olan gerçek dışı efsane ve masalı korumak için, o güne kadar seslendirdiği bütün “hürriyetçi, akılcı, bilimci” lafları yalayıp yutmuştu.

Ortaçağ'ın Engizisyon zulmü hortlayıp Ankara'da vücut bulmuş, Ortaçağ irticasının çarklarını döndürmeye başlamıştı.

Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” Karabekir’in sade fakat sahici mumu karşısında Selanikli'nin süslü püslü, boyalı cilalı, yaldızlı mumu, elindeki bütün devlet gücüne, emri altındaki sürü sepet emir kulu dalkavuğa rağmen, yatsıyı görmeden sönmüştü.

Selanikli'nin Karabekir karşısındaki duruşu, zorba bir monark duruşuydu.

*

Selanikli hakkındaki kanaatlerimin tam anlamıyla vuzuha kavuşup berraklaşmasına neden olan son yazar ise, onun has adamı, torpil kontenjanının demirbaş millet(sel)vekili, sofra arkadaşı Falih Rıfkı Atay.

Atay’ın onunla ilgili Çankaya kitabındaki, dalkavukça makyaj ve süslemeler bir tarafa atıldığında geriye kalan Selanikli profili, “Çıplak Kral” masalını akla getiren bir tablo ortaya koyuyordu.

Kralın mahir terzisinin elinden çıkmış, ancak zekî insanların görebileceği yeni elbisenin ihtişam ve görkemi için koparılan velvele ve bir türlü bitmeyen alkış fırtınasını sayfalarına taşıyan kitaptaki somut bilgiler, anlayan için çok şey söylüyordu.

Selanikli, büyük bir hayal kırıklığıydı.

(Kurtuluş Savaşı'nın Sansürsüz Tarihi adlı kitabımızın omurgasını Atay'ın yazdıkları oluşturuyor: https://archive.org/details/kurtulus-savasinin-sansursuz-tarihi)

*

Bu satırları yazmama vesile olan kişi, Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan..

Hilafet gelecek dertler bitecek” alaycı başlığını taşıyan (6 Ocak 2024 tarihli) ve Kâzım Karabekir’in hatıratına atıfta bulunan yazısında bir yığın hata var..

Bunu bilinçli mi yapıyor, bilinçsizce mi, kestirmek zor.. Fakat bilinçsizlik de bir meziyet değil.

Yazısına şöyle başlamış:

Zeki bir Osmanlı subayı olan Mustafa Kemal, şimdiki ahmak Kamalistlerin aksine, “hilâfet” dediğimiz politik makamın ne işe yarayacağını bildiği için halife olmak istemişti. Bunun niçin mümkün olmadığını, o esnada memleketin ikinci adamı olan Kazım Karabekir Paşa, hatıratında bütün detayıyla anlatıyor.

Bu mümkün olmadığında bile Mustafa Kemal ve arkadaşları bir halife belirlemişler, hilafet bayrağının Türkiye bayrağı olarak kalmasına özen göstermişlerdi. Lozan’a giden süreçte İngiltere, tabii ki şeriatla yönetilen bir ülke olduğu için değil, hilafet makamını kendisine istediğini açık açık belirtmiş; bu tehlikeli gelişme karşısında Mustafa Kemal ve arkadaşları hilafeti ilga etmiş ama hilafet makamının mana ve mefhum olarak Türkiye Cumhuriyeti’nde mündemiç olduğunu bir kanun maddesiyle kayda geçirmişlerdi. Böylelikle İngiltere dâhil herhangi bir ülkenin hilafet makamını talep etmesinin önüne geçilmişti.

Ne yazık ki Kılıçarslan’ın bu sözlerinin iler tutar tarafı yok.

Lozan’a giden süreçte İngiltere hilafet makamını kendisine istediğini açık açık belirtmiş”tirmiş.

Lozan’da bile değil, Lozan’a giden süreçte..

*

İmdi, İngiltere’nin hilafet makamını kendisine istemesi diye birşey olabilir mi?! “İngiltere kralını halife olarak tanıyın” mı diyecekler?

Olacak şey değil.. 

Çünkü o gün için 1921 Anayasası yürürlükte ve Anayasa’ya göre devlet İslam devleti. Madde 2, “Türkiye Devleti’nin dini, Din-i İslâm’dır” diyor.

Madde 7 ise Şeriat ahkâmından, Fıkıh (İslam hukuku) hükümlerinden söz ediyor:

Ahkâm-ı şer'iyenin tenfizi, umum kavaninin vazı, tadili, feshi ve muahede ve sulh akti ve vatan müdafaası ilânı gibi hukuku esasiye Büyük Millet Meclisine aittir. Kavanin ve nizamat tanziminde muamelâtı nâsa erfak ve ihtiyacatı zamana evfak ahkâm-ı Fıkhiye ve hukukiye ile âdap ve muamelât esas ittihaz kılınır. Heyeti Vekilenin vazife ve mesuliyeti kanunu mahsus ile tâyin edilir.

Bu Anayasa çerçevesinde hilafetin İngilizler’e verilmesi mümkün olabilir mi?!

İngiliz keferesi Selanikli’ye belki şöyle birşey diyebilirdi: 

“Bak Mustafacığım, Selanikli kardeş, bilirsin ki bizim Selanikliler’e karşı özel bir sevgimiz var, seni de çok severiz, hatta sana Dizbağı Nişanı vermeyi bile düşünüyoruz, bizim niyetimiz Osmanlı’yı tümden tarihe gömmek, izini tozunu bırakmamak, bu yüzden, Osmanlı’yı hatırlatan hilafetin Türkler’de kalmasına razı olamayız, hilafet Araplar’a, Şerif Hüseyin’e geçmeli.. Üstelik Şerif, Peygamberinizin soyundan, Kureyşli.. Evet sen de bir Selanikli olarak en az Şerif kadar bizim nezdimizde kredi sahibisin, hatta seninle böyle perde arkasında dolap çevirip işbirliği yapabiliyor, dinî kurumlarınızı beraberce kumar masasında pazarlık konusu haline getirebiliyoruz, fakat Birinci Dünya Savaşı’nda Şerif bizim safımızda yer aldı.. Sen de Nablus’ta hemen tabana kuvvet deyip önümüzden kaçarak bize az hizmet etmedin ama sonuçta karşı cephede arz-ı endam ediyordun. Dolayısıyla oyunu kuralına göre oynamaya devam etmeliyiz. Osmanlı’nın postunu yüzdükten sonra Anadolu adlı etini budunu siz alabilirsiniz, fakat hilafet derisi Şerif’e bırakılmalı.”

Evet, İngilizler’in işbirlikçi Araplar için böyle bir plan yaptıkları söylense mantığa uyar, fakat “Hilafeti bize bırakın” demiş olmaları mümkün değildir.

*

Araplar için bile böyle bir teklif yapamazlar..

Neden?

Şundan: O günün şartlarında Osmanlı bakiyesi bir topluluk, hilafeti Şerif’e, hem de Osmanlı’yı savaşta arkadan vurmuşken, kendi elleriyle teslim edip de onu halife olarak tanımaz.

Tanıyamaz.

Bu iş kanunla olan birşey.. Hilafetin kaldırılması bile “hile-i şer’iyye” ile oldu, doğrudan “Kaldırdık” denilemedi, indimac mündemic laga lugası, mugalata ve demagojisi ile işe bir kılıf uydurulmaya çalışıldı.

“Artık halifemiz Şerif Hüseyin’dir” diye bir yasa çıkarılabilir miydi?

İmkânsız.

Yeni Şafak’ın İsmail’i resmî tarihçilikte yeni bir sayfa açacak şekilde güzel masal anlatıyor fakat sonu mutlu bitmiyor.

*

İngilizler olsa olsa “Hilafeti yıkacak, ocağına incir dikeceksiniz” diyebilirlerdi.

Ve dediler.

Selanikli de bu talimatın gereğini kuzu gibi yerine getirdi.

İşte, Selanikli’nin, bir ara halifelik hevesine kapılıp camide vaaz vermişken, Balıkesir’de minbere çıkıp hutbe okumuşken sonradan ansızın keskin bir viraj alıp ters yönde yol almaya başlamasının nedeni buydu.

İngilizler halifeliğini veto edince arabayı derhal geri vitese taktı, namus bayraktarlığının yerini namussuzluk güzellemesi aldı.

Kâzım Karabekir’e “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar…. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız diyebildi.

*

Kanaatimce İngilizler Selanikli Mustafa Atatürk'ün halifeliğine dünden razı olurlardı, fakat bir şartla: Hiç yaşlanmaması ve ölmemesi, "ölümsüz halife" olarak kıyamete kadar Müslümanlar'ın başında kalması kaydıyla.

Fakat bunun mümkün olmadığını biliyorlardı.

Selanikli diyelim ki halife oldu, "dindar müslüman" numarası yapmaya, Balıkesir'de olduğu gibi cumaları camide hutbe okumaya devam edecekti.

Ömrünün ne kadar olduğu belli değil, bir görünmez kaza ya da devasız hastalık adamı genç yaşta da götürebilir.. Ya daha sonraki halifeler M. Kemal gibi "İngiliz dostu" olmazsa?..

İngiliz uzun vadeli düşünür ve hesabını "şahıs" eksenli yapmaz, istediği sistemi oturtmaya çalışır. 

İşi şansa bırakmaz.

Selanikli'nin halifelik rüyalarının suya düşmesinin nedeni bu.

*

Hilafetin İngilizler’in talimatıyla kaldırıldığını ben demiyorum, bu devletin en tepesinde görev yapmış, hem başbakanlık hem de cumhurbaşkanlığı makamlarını uhdesine almış, devlet sırlarına doğrudan erişme imkânına kavuşmuş biri diyor: Turgut Özal.

Bizim gibiler ancak eldeki veriler doğrultusunda puzzle (bulmaca) çözmeye çalışabilir.

Resmin görünen kısmına bakarak üstü örtülüp görünmez hale getirilen kısmı hakkında tahmin yürütebiliriz.

Bu tahminler bazen isabetli olur, bazen isabetsiz.. Doğruluğundan bazen emin olunur, bazen şüphe duyulur.

Mesela bir dağ resminin yarısını gördüğünüzde, diğer tarafta bir uzantısının bulunduğunu kesin olarak söyleyebilirsiniz, dağ, bıçakla kesilmiş gibi son buluyor olamaz.

Bulut yığını resmi gördüğünüzde de aynı durum söz konusudur.

Fakat ekilip biçilen bir tarla resmi gördüğünüzde, onun devamının olup olmadığı hakkında kesin birşey söylemek mümkün olmaz.

O yüzden, Turgut Özal gibi örtünün altına bakma imkânına sahip olmuş kişilerin sözlerine itibar etmek gerekiyor.

*

Merhum Özal, vefatına yakın şunları demişti:

Turgut Özal: 'Türkiye ve Hilafete ihanet ettiler'

Özal’ın merhum gazeteci Yalçın Özer ile 25 yıl önce yaptığı mülakatın hiç yayınlanmamış bölümleri ortaya çıktı. Özal, Osmanlı’nın ihanetle nasıl yıkıldığı, hainlerin İngilizlerle işbirliğine ilişkin, bugüne de ışık tutan çarpıcı bilgiler aktardı. …

Özal, 1991’de dönemin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği başkenti Moskova’ya resmi ziyarete giderken, programı takip eden gazeteciler arasında Türkiye Gazetesi adına dönemin başyazarı Yalçın Özer de vardı. Ziyaretin Moskova’dan sonraki ayağı, o dönem Sovyetler’den kopmamış olan Ukrayna’nın Kiev şehriydi. Özal, bu gezi sırasında beraberindeki gazetecilere, bir bölümünü yayınlamamak üzere, çok önemli açıklamalar yaptı. Röportajda, yapılan tespitler, günümüze de ayna tuttu.

 … Özal şunları anlattı: 

“Bizim sıkıntılarımızdan birisi de ülkemizin sıcak kuşakta bulunmasıdır. Bu ülkelerde satılık insan bulmak çok kolay. Bir Almanı, İngilizi, Fransızı, Japonu ve bir Rusu satın alamazsınız. Osmanlı’yı yıkmadan önce içerden bazı kimseleri İngilizler satın almışlar. (...) İngilizlerden maaş alan Osmanlı Güney Cephesi Başkomutanı Cemal Paşa’ya (Hasan Cemal’in dedesi) talimat vererek, Şam’daki İslam alimlerinin (ki Şam o zaman İslami ilim merkeziymiş) genç kızlarını konağına getirmesi, onlara alkollü içki içmeye zorlaması ve tacizde bulunarak geri bırakılmaları istenmiştir. Bu emri alan (Cemal) Paşa, derhal bu işlemi yapmıştır. Bu yüz kızartıcı olaylar süratle Arap alemine yayılmış ve ‘Osmanlı artık bozulmuş ve İslami yoldan çıkmıştır’ propagandası yapılarak , Araplar Osmanlıya düşman yapılmıştır. Özellikle Hicaz’da hazır bekleyen Şerif Hüseyin de işin esasını bilmeden ve duyduklarına inanarak Arapların Osmanlı aleyhine İngilizler ile birlikte kıyama geçmesine sebep olmuştur. ….”

Özal, röportajında, “Avrupalıların satın aldıkları adamlarla Osmanlıyı içten yıktığına dikkat çekerek, böylece Türkiye’nin hem Arap dünyasından, hem de Hindistan’daki Müslüman aleminden koparıldığını" anlattı:

“İngilizler, bu yolla iki şeye kavuştu: Ortadoğu’daki petrol sahasını kontrol altına aldılar ve İslam Halifesi’nin etki alanındaki bir türlü hakim olamadıkları Hindistan’a hilafeti kaldırarak hakim oldular” dedi. …

Özal, Osmanlı’nın çöküşüne neden olan İttihat ve Terakki ile bugünkü CHP yöneticileri arasındaki paralelliğe de dikkat çekti: 

“CHP’lilerin büyük dedeleri Mithat Paşa ve ‘Kinim dinimdir’ diyen Ispartalı Hüseyin Avni Paşa ekibidir. Dedeleri ise Jön Türkler ve 600 yıllık Osmanlı devletini 6 yılda yıkmayı becerebilen 3’lü çete: Yüzbaşılıktan paşalığa yükselen Enver, posta memurluğundan paşa olan Talat ve malum Cemal paşalar... Halifeye saygıyı dini bir vecibe sayan Hint Müslümanlarını bir türlü kontrol edemeyen İngilizler, Osmanlıdan sonra kurulacak yeni devlete bir şartla izin verdiler: 5 yıl içerisinde hilafeti kaldırmak... Ve 1924 yılında hilafet kalktı, Müslümanlar başsız kaldı. …, halife Vahdettin Han’ın dünya Müslümanlarından son isteği Anadolu’da başlattığı direniş için dua istemek oldu. Hindistan Müslümanlarından dua dışında bir şey istenmediği halde bu direnişe destek için tonlarca altın gönderildi. Ancak bu altınlara CHP’liler el koydu ve bir kısmıyla da malum İş Bankası’nı kurdu."

(https://www.sabah.com.tr/aktuel/2016/04/19/yalcin-ozer-turkiye-ve-hilafete-ihanet-ettiler)

*

Mesele İngilizler’e verilen “gizli” sözler olunca Selanikli Atatürk’ün has adamı, gözde destekçisi ve de son başbakanı (sonradan Özal gibi cumhurbaşkanı olan) Celal Bayar’a söz hakkı tanımazsak ayıp olur.

Onun sözlerini nakleden, Süleyman Arif Emre..

Arif Emre, beş dönem milletvekilliği yapmış, Milli Selamet Partisi Genel Başkanlığı makamında da bulunmuş hukukçu bir siyasetçi..

O, hem cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Celal Bayar’ın itirafına, hem de Ankara Hukuk Fakültesi’nden hocası (ve de Lozan’daki hukuk müşaviri) Prof. Nusret Metya’dan duyduklarına dayanarak, Lozan’da İngilizler’e bazı sözler verildiğini açıklamış durumda..

Açıklamalarını TBMM’nin görevlendirdiği bir heyete yapmış bulunuyor.

TBMM zabıtlarından okuyalım:

TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı

Komisyon: DARBE

Giriş : 12.00, Tarih: 26/6/2012, Grup: Uyan

Süleyman Arif Emre:

Şimdi, şu şekilde bir hatıramı anlatacağım, kısa kesmek için, çok teferruatlı olaylar var da: 1965 senesinde Meclise ilk defa girdiğim zaman, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Meclise getirilmişti, Yeni Türkiye Partisi milletvekili ya da grup başkan vekili olarak, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planına bir ek yapılmasını önergeyle teklif ettim. Dedim ki: “Yalnız maddi hedeflere yönelik bir planlama yetersiz kalır. Osmanlı devrinden beri sükûta başlayan ahlakımızı yeni nesilleri eğiterek bir de manevi kalkınma, ahlaki reform yapmamız lazım gelir" diye bir önerge verdim. 

Bu önergeden sonra, İsmet Sezgin çıktı, dedi ki: “Sarahaten böyle bir hükmü yok ama planı zımnen vardır, önergenin, teklifin reddine…”

O sırada da Ali İhsan Çelikkan diye bizim Yeni Türkiye Partisi’nin bir milletvekili vardı, Gümüşhane Milletvekili, Ekrem Alican Bey’in de akrabası. Ali İhsan Çelikkan dedi ki“Arif Ağabey, ben senin önergene oy verdim, haberin olsun.” 

“Ya, İhsan aynı partideniz.” dedim. 

“Ondan dolayı değil de içtenlikle oy verdim. Şimdi bir hatıramı size anlatacağım.” dedi….

Şimdi, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’na verdiğim önergesinden sonra Ali İhsan Çelikkan “Ben bu konuyla ilgili tarihî bir hatıramı size anlatmak isterim.” dedi ve şöyle anlattı:

... [Bunlar] 40- 50 tane solcu genç, Türk Millî Talebe Federasyonu solcu bir teşekküldü o zaman…. Celal Bayar’a gidiyorlar, Tevfik İleri’yi şikâyet ediyorlar, diyorlar ki: “Tevfik İleri, Milliyetçiler Derneğine para yardımı yaptı. İlerici, Atatürkçü olan Yalman’ı Hüseyin Üzmez ondan dolayı vurdu.” … 

Ali İhsan Çelikkan …, o solcu gençlerle beraber kendisi de talebeymiş o zaman, Ekrem Alican Bey’in tesiriyle düzeltmiş fikirlerini.

Celal Bayar … “Söyleyin bakalım gençler, laikliğin bizdeki esas hedefi nedir?” 

Gençler demiş ki: “Efendim, din işi ayrı olacak, devlet işi ayrı olacak.” 

“Hayır oğlum, sadece o değil.” 

"Kanunlar yapılacağı zaman dinî kurallara hiç müracaat edilmeyecek.” 

“O da değil, şu da değil.” 

“Peki efendim nedir?” demişler, 

Celal Bayar aynen şöyle söylüyor, Biz zor anda, gizli celsede Batılılara söz verdik, belli bir zaman süreci içerisinde bu millete bu dini unutturacağız. Bizdeki laikliğin gayesi budur diyor Bayar. 

Ali İhsan Çelikkan bunu duymuş.

O esnada solcu olmayan gençlerden birisi de Celal Bayar’ın bu sözüne şahit olmuş. Bizim eskiden “Hulusi Özkul” diye bir Adana milletvekili vardı, şimdi sağdır, mevcuttur…. Hulusi Özkul da orada, aynen Celal Bayar’ın bu ikrarını dinlemiş.

Şimdi yani esas maksat zamanla bu milleti, şehitleri şehit, gazileri gazi yapan ruh ve imandan ve karakterden uzaklaştırmak, gaye bu yani “maneviyatını öldürmek” desek de aynı manaya geliyor. Şimdi böyle olduğu için…

 Celal Bayar şunu da ilave ediyor: 

“Bu Batılılara verilen gizli sözün bekçiliğini bizde devlet başkanları yapar. Başka? Ordu yapar, devlet başkanları yapar ve ondan sonra mahkemeler yapar. Benden sonraki devlet başkanları da aynı görevi yapacaklardır. Batılılara biz böyle söz verdik, hadi bakalım inkılapçı gençler, böyle bilesiniz, böyle hareket edesiniz.”

Bu zihniyet ve bu iş birliği ortada olduğu için, sık sık bu sebebe dayalı olarak, laiklik de doğru dürüst tarif edilmediği için, bu yüzden partiler kapatılıyor, darbeler yapılıyor, “İrtica geliyor, geldi, gelecek, öyleyse bu partiyi kapatalım.” (…)

Bizim bu konuda, yalnız, Celal Bayar’dan edindiğimiz o itirafa ilaveten bir de şunu hatırladım: Hukuk fakültesinde 1944 senesinde Lozan seçmeli ders olarak bize okutulmuştu. Nusret Mete isminde bir profesörümüz, o da aynı şekilde söylemiştir, “Bizdeki laikliğin gayesi budur” demiştir. [Bant/kaset kaydı çözülürken Metya şeklindeki soyadının yanlışlıkla Mete olarak yazıldığı anlaşılmaktadır. Nusret Metya, Lozan‘da, Dışişleri Bakanlığı İkinci Hukuk Müşaviri sıfatıyla görev yapmıştır.] (…)

(https://www.scribd.com/document/113336745/Suleyman-Arif-Emre)

*

İsmet İnönü’nün neyi eksik, o da cumhurbaşkanlığı yaptı.

Dolayısıyla bu yazıda onu da anmadan geçmeyelim.

Selanikli’nin okul arkadaşı ve İsmet İnönü’nün yakın dostu Ohrili Kemal’in, dostu İnönü’ye yazdığı bir mektup ve yaptığı teklif, bu hilafet konulu “İngiliz dümeni” hakkında ilave bilgi veriyor.

7 Ağustos 2018 tarihinde Yeni Şafak gazetesi şöyle bir haber yayınlamıştı:

“İngiltere ile Lozan'dan önce gizli hilafet anlaşması yapıldı”

Mustafa Kemal Atatürk’ün Harbiye’den arkadaşı olan Ohrili Kemal Bey’in İsviçre’den Ankara’ya (Cumhurbaşkanı İnönü’ye) gönderdiği 1946 ve 1947 tarihli mektuplar yakın tarihin en merak edilen mevzularından birine ışık tutuyor. Ohrili Kemal Bey’in İnönü’ye sunduğu teklifler ve tavsiyelerin satır araları Lozan Antlaşması öncesinde Ankara ile Londra arasındaki hilafet pazarlığını ifşa ediyor. Kemal Ohri, Lozan Antlaşması öncesi hilafet ve saltanatı kaldıran, ayrıca din eğitimini yasaklayan Türk-İngiliz Gizli Antlaşması’nın hâlâ yürürlükte olduğunu İsmet İnönü’ye hatırlatmakta, anlaşmaya imza atan kişi olarak kendisine bu anlaşmanın İngiltere ile anlaşarak yine kendisi tarafından feshedilmesini teklif etmektedir.

(https://www.yenisafak.com/hayat/ingiltere-ile-lozandan-once-gizli-hilafet-anlasmasi-yapildi-3388486)

*

Aklınıza şöyle bir soru takılabilir: Niye böyle oldu, nasıl oldu da Selanikli Mustafa Atatürk İngilizler ne dediyse onu yaptı, bağımsız hareket edemedi?

Cevabı, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü’nün 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde var:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Herşeye İngilizler karar verdi, olayın özeti bundan ibaret.

İnönü’nün sadece şu cümlesini biliyorsanız, Kurtuluş Savaşı’nın içyüzünü ve Selanikli’nin bütün macerasını çözmüşsünüz demektir.

Fakat bu cümle sizin kafanızda bir yere oturmuyorsa, bir yere oturtamıyorsanız, resmî ideolojinin yoğun propaganda bombardımanı ve kesintisiz algı operasyonu zihninizi tamir edilemez ve düzeltilemez şekilde dumura uğratmış demektir.

Bizim elimizden “Geçmiş olsun!” demek dışında ne gelir ki!..


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."