devlet bahçeli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
devlet bahçeli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SALDIRIR

 


https://www.youtube.com/live/60TIHLh6-nY


Bahçeli'nin TRÇ (Türkiye-Rusya-Çin) ittifakından söz etmesi, belki Trump'la pazarlık masasına oturacak olan Erdoğan'ın elini güçlendirmek için ABD'ye parmak sallama tripiydi, şantaj ya da blöftü.

Veya belki Rusya'ya göz kırpmaydı, "Bakmayın siz Trump'la halay çektiğimize, aklımız fikrimiz gönlümüz sizinle" mesajıydı. Teselli ikramiyesiydi.

Ya da belki her ikisi birden düşünülmüştü.

Ancak, karşınızdakiler büyük oyuncu.. Bu tür numaraları yutmazlar.

Bir cisim yaklaşıyor efendileri..


PROFESYONEL VATANSEVERLER CUMHURİYETİ




Hangi kitabı olduğunu unuttum, Mehmed Zahid Kotku rh. a., İslam dünyasında işlerin profesyonel orduların ortaya çıkmasıyla bozulduğunu yazmış durumda.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında profesyonel ordu ve askerlik yoktu.. Savaş zamanında eli silah tutanlar cepheye koşuyorlardı.. Barış zamanında ise herkes işinde gücündeydi.

Türk tarihinde de durum budur.. Selçuklular başlangıçta sadece bir aşirettiler, devlet değildiler.. Gazneli Mesud’un onlara gadretmesi yüzünden Gazneli Devleti ordusuyla çarpışmak zorunda kaldılar ve galip geldiler.. Çaresizlikten savaştılar.. Kaçacak, sığınacak yer kalmamıştı.

Bu olay, onların bağımsız devlet olarak ortaya çıkmalarına yol açtı.

Aynı durum Akkoyunlular Devleti için de söz konusu..

Bunlar da bir aşiretti, liderleri de Kara Yülük Osman’dı.. Sivas’a hükmeden Kadı Burhaneddin bunlara gadretti, peşlerine düştü, onlar da kendilerini savunmak ve savaşmak zorunda kaldılar, ve Kadı’yı mağlup ettiler.

Çaresizlikten dolayı savaşmışlardı.. Firavun’un Hz. Musa aleyhisselam ile ashabını takip etmesi gibi Burhaneddin de onları kaçarlarken takip etmişti.

Yakalandılar ve savaştılar.

Bu galibiyet onların devletleşmesine yol açtı. Fatih Sultan Mehmet’le boy ölçüşüp savaşan (ve Şah İsmail’in annesinin babası olan) Uzun Hasan, Kara Yülük Osman’ın torunudur.

Osmanlılar da başlangıçta bir aşiretti.. Düzenli bir profesyonel orduları yoktu.. Aşiret fertleri savaşmak gerektiğinde savaşıyor, diğer zamanlarda kendi işlerine bakıyorlardı. Profesyonel ordu Yeniçeri Ocağı ile başladı, ve bu ocak daha sonra devletin başına bela oldu.

*

Kurumsallaşma (kabuk) gerekli, fakat bir zaman sonra “öz”ün yok olmasına neden olabiliyor.

Bu kabuk-öz, profesyonellik-ihlas (iyi niyet) dengesini kurmak ve sürdürmek çok zor.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde anlattığı gibi, kurum bir araçken zamanla amaç haline gelmeye başlayabiliyor ve kurum çalışanları kurumlarının (ve dolayısıyla kendilerinin, şahıslarının, menfaatlerinin) bekası için çalışmayı gerçek misyonları haline getirebiliyorlar.

Dinî ilimlerde de durum budur.. Medreselerin ve okulların teşekkülüyle birlikte dinî eğitim-öğretim faaliyetleri sistematik ve düzenli hale gelmişse de, siyasal otoriteye karşı hakkı söyleme noktasından zaafiyet ortaya çıkmıştır.

İmam-ı Azam, İmam Malik, İmam Şafiî ve İmam Ahmed bin Hanbel gibi zatlar ve İmam Buharî gibi alimler, devlet(ler)den bağımsız faaliyet gösterdiler.. Kimseden maaş almıyorlardı.

Maaş olayı medreselerle birlikte başladı.. Bununla birlikte, bütün medreseler devletin himayesi ve güdümünde değildi. Mesela Nakşbendî-Halidî geleneği çerçevesinde faaliyet gösteren “tekke/dergâh medreseler” sivil kurumlar olarak varlıklarını sürdürdüler.

Böyle olmakla birlikte, devletin kontrolü altındaki medreselerden de hak ve hakikati kimseden çekinmeden söyleyebilen alimler yetişmekteydi.

Kâzım Karabekir’e "Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız diyerek namussuzluk ve dinsizlik hareketi başlatan Selanikli Mustafa Atatürk’ün medrese ve tekkeleri iyi-kötü demeden toptan hedef almasının nedeni buydu.

*

Evet, geçmişte devlet, Nizamülmülk’ün yaptığı gibi, medreseler kuruyorduysa da, onlara özerklik tanımaktaydı.

Ayrıca o medreselerde eğitim ve öğretimle meşgul olan ulema da gerektiğinde devlet başkanlarına hak ve hakikati söylemekten geri kalmıyorlardı. Mesela Molla Güranî, mesela Zenbilli Ali Efendi.

Nitekim İmam Gazâlî’nin Büyük Selçuklu Devleti vezirlerine çok sert uyarılarda bulunmuş olduğunu görüyoruz.. Onlara gönderdiği mektuplarında şu ifadeler yer alıyor:

“Şunu biliniz ki, bir insana atfedilen ve onu göklere çıkaran unvanlar şeytan icadı olup, bunlar muttaki bir Müslümanın kabul edemeyeceği şeylerdir….

“… Sonuç olarak, insanın ‘emîr’ (yönetici) kelimesinin hakiki anlamını bilmesi çok önemlidir…. İslam’ın emrine göre emîr, nefsine ve tutkularına hakim olandır." (Abdül Kayyum, İmam Gazzâlî’nin Mektupları, çev. Gürsel Uğurlu, İstanbul: İnkılâb, 2002, s. 24.)

“… Netice olarak, zahidane bir hayat sürmenizi, Allah’tan korkmanızı ve hesap gününü düşünerek hayırlı işler yapmanızı öğütlerim….” (s. 30)

“İslam, zengin-fakir, avamdan-eşraftan kim yaparsa yapsın, adaletsizliğin araştırıldığı ve hükme bağlandığı bir sistem öngörür.

“… Kendinizi halktan kesinlikle farklı görmeyin….

“… Unutmayın, adaletsiz davranan küfür üzere davranmıştır…. Şu anda mevta olan vezirler (başbakanlar), halkın faydasına teklif edilen şeyleri dinlemeye hiç yanaşmadılar ve insanların kendilerinden bekledikleri işleri yapmaktan kaçındılar. Hayatlarına, sağlıklarına ve zenginliklerine güvendiler. Dalgaların üzerine bina dikmeye uğraştılar…. Şimdi bu vezirlerin bütün izleri yok oldu." (s. 45)

İbadet edenler türlü türlüdür. Bazıları kendilerine, bazıları servetine, bazıları hanımına, bazıları çocuklarına, bazıları amirlerine ve işlerine perestiş ederler…." (s. 54)

“…. Allah’ı arayanlar da, O’na götüren yollar da pek çoktur, ancak O tektir. Eğer bir tek dinî vecibeyi yerine getirmekte zaaf gösterir veya geceleri çok derin uyursanız veya büyük bir günah işlemekle suçlanırsanız veya geniş topraklarınızda yaşayan bir tek köylünün bir gece aç uyuduğunu duyarsanız, Allah’ın gazabının size ulaşacağını ve geri kalan günlerinizi, bu vurdumduymazlığınıza dövünerek geçirmek mecburiyetinde kalacağınızı hatırlayınız…." (s. 55)

“… Istırap çeken insanlığa hizmet etmek isterseniz, bir insanın zengin olmadan ve gurur alameti olan süslü elbiseler giymeden de yaşamasının mümkün olduğunu anlarsınız. Kadın elbiseleri giyerek bir erkek kadın olur mu? Bu mümkün değilse siz kadın elbisesi [kadın gibi süslü elbise] giyerek onlara nasıl benzersiniz? Süslü elbiseler giyenler daha taşkın ve kadınsı davranırlar. Hiçbir şey kadın gibi görünmeye çalışan birisinden daha sefil değildir…. İnsanlar size iyi davranıyorsa, bu yalnızca kendi amaçlarına hizmet etmek içindir. Birçok kimse size aşırı sevgi gösterir, çünkü bir vezir (başbakan) olarak, (onlar için) siz bir makam ve servet ilahısınız. Şu anda size medh ü senada bulunanlar, vazifeyi bırakıp yerinize başkası tayin edildiğinde, sizi suçlayıp yeni geleni methetmeye başlayacaklardır. Sizi metheden birisini gördüğünüzde, bilin ki, o bir yalancıdır ve sizin için muhtemel bir tehlikedir…." (s. 77-8)

“… Hükümdarların hizmetini kabul edenler, hâlâ kendi arzularının kölesidirler; bu insanların mutluluğu ve üzüntüsü diğer insanlara bağlıdır…." (s. 79)

“Ey vezir (başbakan), kendini ve aileni akıl ve irfan sahibi kimselerin dualarından mahrum etme! Şimdi ahirette olan diğer vezirler hataya düşerek, takva sahibi insanlarla yollarını ayırdılar ve kaçınılmaz olarak, dehşetli son onları altetti….

Geçmiş vezirlerin hiç birinin, kötü amelleriyle sizin kadar dile düşmediğini belirtmeliyim. İdareniz neticesinde halkın çektiği sefalet ve perişanlık hesaba gelmediği gibi siz hâlâ ıstırap içindeki Tûs ahalisine acımıyorsunuz…." (s. 85)

“Hiçbir gurur duygusunun, yaptığınız ölümcül ve korkunç hatayı itiraf etmekten sizi alıkoymasına müsaade etmeyin. İşleri yerli yerine oturtacak, ilim irfan sahibi tek devlet adamı yok…." (s. 86)

*

Evet, profesyonellik (kurumsallaşma ve kabuk bağlama) bir süre sonra “öz”ün ihmal edilmesine, önemsiz görülmesine, hatta çürüyüp kaybolmasına yol açabilmektedir.

Buna “din adamlığı”nda da, askerlikte de rastlanabiliyor.

Din bilgini profesyonelleştiğinde tek derdi alacağı maaş ve yazacağı kitaplarla kazanacağı şöhret olur. Zülf-ü yâre dokunacak gerçekleri açık ve net biçimde söyleyemez.

Asker profesyonelleştiğinde ise, millete hizmet etmek için görevlendirildiğini unutur, milletin ağasıymış, babasıymış, vasisi ve velîsi imiş gibi ahkâm kesmeye, artistlik yapmaya başlar.

Tankının namlusunu (İsrail gibi) düşmanlara değil, düşmanlarla işbirliği yaparak milletine çevirir.

Kılıcını düşmana değil, kendisini yedirip içirip giydiren, beline kılıç takan millete sallar.

Geçenlerde “Mustafa Kemal’in askeri” teğmenlerin şımarıkça korsan gösteri düzenleyip millete kılıç sallamalarında olduğu gibi.

Sanki analarından bellerindeki kılıçla birlikte doğmuşlardı.. Onlara o kılıcı veren, bu millet.. Ve bu millet, o kılıcı verecek başka adam bulamıyor da değil.

Buna tepki gösterilmesi karşısında birileri hemen yaygarayı kopardılar: Siz Mustafa Kemal düşmanı mısınız?

*

Peki, birkaç teğmen de kılıçlarını çekip “Allah’ın askerleriyiz” diye bağırsalardı bunu da tabiî ve normal karşılayacak mıydınız, yoksa “Laiklik can çekişiyor, yetişiiin!” diyerek şirretlik yapıp yaygara mı koparacaktınız?

Buna karşı, “Siz Allah düşmanı mısınız ki onların Allah’ın askerleri olduklarını söylemelerinden rahatsız oldunuz.. Bu size niye battı?” diyebilecek miydik?!

Türkiye’de böyle birşey olmuyor, çünkü Türkiye’nin müslümanı sindirilmiş, korkutulmuş, ezilmiş, ezikleştirilmiş.

Buna karşılık, İslam düşmanlığını, dinsizliğini ve imansızlığını Selanikli ölü Mustafa Atatürk kalkanıyla koruma altına alan her densiz millete kılıç sallayabiliyor.

Densizlik, şımarıklık ve haddini bilmezlikleri Arş-ı Alâ'ya ulaştı.

*

Çok zekîler ya, “Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş niye kılıçla hutbe okudu?” diyorlar.

Bunun dinde yeri var, fakat korsan gösterinin askerlikte yeri yok.

Ali Erbaş ne yapmış?.. Cuma namazından sonra ikinci kez minbere çıkıp korsan hutbe mi okumuş?!.. Usule aykırı olarak icat mı çıkarmış?!

Kılıcını kınından sıyırıp cemaate mi sallamış?!.

Kimse teğmenler için “Neden bellerinde kılıç vardı?” demiyor.. “Kılıcınızı böyle sallayarak Adnan Menderes ile arkadaşlarını, 28 Şubat’ta İsrail’in hatırı için aşağılanan dönemin başbakanı Erbakan’ı mı millete hatırlatıyorsunuz?! Bize 'Anlarsınız ya!' kıvamında vermek istediğiniz mesaj ne?” deniliyor.

Mustafa Kemal’in askerleriymiş.. Madem bunda birşey yok, o zaman o yaygaranızın zekâtı kabilinden bir kerecik de “Allah’ın askerleriyiz” diye bağırın.

Allahu ekber!” deyin.

Hayır!.. Onu, gariban müslüman subay cephede kurşuna hedef olurken söyleyecek, fakat Mustafa Kemal’in askerleri o gariban müslüman subayların sırtına basarak millete artistlik yapıp kılıç sallayacak.

Düzeni iyi kurmuşlar.

*

Doğu Perinçek diye bir uçak pervanesi fırıldak tip var.. Yanar döner siyaset bukalemunu..

MİT’çi Mehmet Eymür’e göre, İngiliz istihbaratıyla da irtibatlı bir CIA ajanı..

Yine eski MİT’çi merhum Necdet Küçüktaşkıner de Susurluk Komisyonu’na verdiği ifadede, Perinçek’in yabancı istihbarat servisleriyle irtibatlı olduğunu tespit ettiklerini beyan etmişti.

Perinçek fırıldağının zamanında dergisinde Turan Dursun’a yazdırarak İslam’a ve müslümanlara küfrettirmiş olması sebepsiz değildir.

Nerde bir fay hattı varsa, Perinçek oradadır.

Nerde bir kaşınacak yara varsa, Perinçek yine oradadır.

Nerde bir benzin dökülecek yangın varsa, Perinçek hemen hazırdır.

*

Teğmenlerin densizliğini fırsat bilen Turan Dursungillerin hemen tarikat vs. diyerek İslam'a vurmaya başladıkları görüldü.

Türk milletinin yüz akı kutup şahsiyetlerden Ahmed-i Yesevî de tarikatçıydı, tarikat şeyhiydi.

Mevlana Celaleddin-i Rumî de tarikatçıydı, Yunus Emre de, Osman Gazi'ye bilgece öğütler veren Şeyh Edebali de.. 

Gidip mezarı başında tören yaptığınız Hacı Bektaş-ı Velî de tarikatçıydı.

Fatih'e İstanbul'u fetih cesareti ve azmi aşılayan Akşemseddin de tarikat şeyhi.

Emir Buharî de, Aziz Mahmud Hüdayî de, Kafkaslar'ın hürriyet güneşi Şeyh Şamil de tarikat şeyhi.

İstiklal Harbi'nde Türkiye'ye yardım gönderen Afganistan, Pakistan, Hindistan müslümanları da genellikle tarikatçı.

Anadolu'ya gelip İstiklal Harbi'ne vaazlarıyla destek veren Şeyh Senusî de tarikat şeyhi.

Türk tarihinden tarikatı, tasavvufu, dergâh ve tekkeleri çıkarın, geriye sadece şu mahut teğmenlerde görülen türden densizlik, şımarıklık, artistlik ve gösterişçilik kalır.

Tasavvuf ve tarikatın Türk tarihi için ne ifade ettiğini tam anlamak isteyenler, tarihte hüküm sürmüş 16 Türk devletinden biri olan Babür İmparatorluğu'nun kurucusu Babür Şah'ın hatıratını okusunlar.

*

Bunlar bir de Selanikli ölü Mustafa Atatürk'ün uydurma bir lafını naklediyorlar.

Güya demiş ki: "Bu yapılar Selçuklu'yu ve Osmanlı'yı batırdığı için yasakladık."

Hayır, bu yapılar, Selanikli'nin çağdaşlaşma, Batılılaşma ve laiklik (siyasal dinsizlik) hedeflerine uymadığı için yasaklandı. 

Böyle bir iddianın hayatta en hakiki mürşit ilim çerçevesinde sorgulanması gerekir. 

Büyük Selçuklu Devleti'nin yıkılmasına, farklı Türk aşiret ve boylarının devlete baş kaldırması neden oldu. 

Anadolu Selçuklu Devleti'nin yıkılmasına ise Moğol istilası.

Osmanlı'yı yıkan ise Birinci Dünya Savaşı'nda üzerimize gelen İngiliz, Rus, Fransız ve İtalyan ordularıydı.

Tabuta son çiviyi ise saltanat ve hilafeti kaldırarak Selanikli çaktı.

*

Doğu Perinçek denilen tip, bazen doğruları da söyler.. Sebebi, bir ucundan yamanarak hareket ve söylemleri sulandırmak, şirazesinden çıkarmak, varlığıyla kirleterek gözden düşürmektir..

Ya da aşırılaştırarak “Aşırılaşan herşey zıddına inkılab eder” kaidesince “destek suretinde köstek” olur.

Çok nadiren maskesini indirir, gerçek yüzüyle arz-ı endam eder.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın densiz teğmenler için “hukuk”un işletileceğini söylemesi karşısında paniğe kapılıp maskesini indirdiği görülüyor.

Çok rahatsız olmuş.. Demek ki güvendikleri dağlara kar yağıyor.

*

Bir de Özgür Özel adlı, siyaseti ilkokul müsameresine çeviren tip var.

Neden sekiz gün beklenmiş de sonra böyle bir açıklama yapılmışmış; bunu soruyor.. Erdoğan’a böylece hesap sormuş oluyor.

Onun ne zaman konuşacağına sen mi karar vereceksin?

Bunun sebebi, o sekiz günde darbe heveslilerinin bitlerinin şimşek hızıyla kanlanması, şımarıklık ve azgınlıklarının sabır taşını çatlatacak noktaya gelmiş olması olabilir mi?!

Bu noktada MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin ülkesinin ve milletinin selametini düşünen bir devlet adamı olgunluğu sergilemiş olduğunu belirtmemiz bir hakşinaslık borcudur.

Kendisi için küçük, fakat milletin selameti için büyük bir beyanda bulunmuş durumda.


BAHÇELİ YİNE ŞAŞIRTMADI

 




1988 yılıydı. Ağustos ayı.

Memleketim Gürün'de, doğudan gelip İstanbul'a giden bir yolcu otobüsüne binmiştim.

Otobüsün en arkasında, en büyükleri 12-13 yaşında gösteren çocuklar tıkış tıkış yerleşmişlerdi.

İstanbul'a yaklaştığımızda otobüs, yolda inenlerden dolayı biraz tenhalaştı.

Yanımdaki koltukta oturan yolcu, 40-45 yaşlarında sakallı, takkeli bir yolcuyu göstererek, "PKK'dan kaçıyor" dedi, "yanındaki de amcasının oğlu.. Arkadakiler de çocukları."

Bunun üzerine o sakallı yolcunun yanına gittim, boş koltukları göstererek "Şurada biraz konuşabilir miyiz?" dedim. 

Oldukça edepli bir şekilde oturan bu mahzun yüzlü yolcu, evini, bağını bahçesini, tarlasını bırakmış kaçıyordu.

Bunu ve amcasının oğlunu PKK'lılar dağa kaçırmışlar, "Bize katılacaksınız" demişler, eziyet etmişlerdi.

Sakallı yolcu, "Ben onlara dedim ki" diye sözlerini sürdürdü, "Eğer Şeriat için savaşıyorsanız ben sizinle birlikteyim, yoksa ben bu işin içinde yer almam. Böyle dedim diye bizi ölümle tehdit ettiler, karar vermemiz için de süre verdiler. O yüzden herşeyi bıraktım, çoluk çocuğumla İstanbul'a gidiyorum."

Pendik'e geldiğimizde sakallı-takkeli yolcu ve ailesi otobüsü terk ettiler.

Bagajdan aldıkları eşyalarına pencereden baktım, bir yatak ve birkaç denk vardı.

Otobüs onları yol kenarında bırakıp hareket etti.

Yüreğimden kopan bir parça onlarla birlikte kaldı. 

*

İki ay sonra..

Almanya'dayım.. 

Münster şehrinde üniversiteye kaydımı yaptırıyoruz. 

Buraya önceki yıl gelmiş olan İstanbul Siyasal'dan sınıf arkadaşım Hacı Murat tercümanlığımı yapıyor.

Memure hanım, bir kâğıda birşeyler yazıp Hacı Murat'a veriyor.

Çıktığımızda kâğıdı göstererek, "Arkadaşın Kürt'se bu vakıftan burs alabilir dedi bana" diyor. 

Sonra fark ediyorum ki bu şehir Kürt "öğrenci" kaynıyor.

*

19 yıl sonra.

Gürün'e gitmek için Harem'de bir Malatya otobüsüne biniyorum.

Kırşehir civarında otobüsümüz arıza yapıyor. Tamiri için birkaç saat beklemek üzere minibüslerle yakındaki bir dinlenme tesisine götürülüyoruz.

Yolculardan bazılarının bir grup halinde oturmuş sohbet etmekte olduklarını görünce yanlarına yanaşıyorum.

Konuşmalarına vakıf olunca hayrete düşüyorum, "Memleket bölünmüş, haberim yok" diye düşünüyorum. 

Bu arada oradakilerden biriyle tanışıyorum. Cağaloğlu'ndaki seçkin okul İstanbul Erkek Lisesi'nde öğretmen

"Kürtler Birinci Dünya Savaşı'nda fıkhen (İslam hukukuna göre) doğru, siyaseten yanlış hareket ettiler" diyor. "Her millet, hatta Araplar'da her aşiret kendi devletini kurarken Kürtler hâlâ eski kafada hareket ettiler, ulusalcılıktan, milliyetçilikten uzak durdular, böylece bugünkü perişan halleriyle yüzleşmek zorunda kaldılar. Hakları çiğnendi, gaspedildi, üçüncü sınıf insan sayılmalarını geçtik, Kürt kimlikleriyle insandan bile sayılmadılar." 

Siyasal İslamcı diye nitelendirilen taifeden olduğum, fıkıhsız siyaseti de (ithal adı laiklik olan siyasal dinsizliği de), siyasetsiz fıkhı da (siyasal'ı kesilip budanmış uydurma İslam'ı da) kabul etmediğim için ona itiraz ettim.

"O günün Kürtler'i siyaseten de doğru hareket ettiler" dedim. "Bak şimdi Avrupa'nın Hristiyanları Avrupa Birliği adı altında tek devlet olma yolundalar. Hedefleri ortak bayrak, tek para birimi, ortak parlamento, Avrupa Konseyi adlı ortak bakanlar kurulu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi diye ortak bir üst mahkeme, üst yargı.. Bizde ise milliyetçilik olmasını, hatta mikro milliyetçiliklerle daha fazla bölünüp parçalanmamızı istiyorlar."

Konuştuklarımız kelime kelimesine böyle değildiyse de ana fikir bunlardı.

Yol arkadaşım itiraz etmedi. 

Fakat ikna olmamıştı.

*

İmdi, milliyetçilik Kürt'te kötü, Türk'te iyi olamaz.

Kürtler, Çaldıran'da 10 bin kişiyle Yavuz Sultan Selim'in yanında yer aldılar.

Yeniçeri Ocağı Bektaşî olduğu, Rumeli akıncıları da Alevîliğe temayül gösterdikleri için Yavuz en çok Kürtler'e güveniyordu. 

Çaldıran'a geldiklerinde Şah (Şıh/Şeyh) İsmail'in ordusunun aksine çok yorgun oldukları halde, beklemeleri durumunda ordusundan karşı tarafa geçenler olabilir diye Yavuz savaşı hemen başlattı.

Kürtler, Osmanlı egemenliğini ulemadan İdris-i Bitlisî'nin tavassutuyla kendiliklerinden savaşsız kabul etmişlerdi. 

O güne kadar Osmanlı'nın doğuda esamesi okunmuyordu. Elbistan ve civarı bile Dulkadiroğulları'nın elindeydi.

Osmanlı, Tanzimat'a kadar doğudaki sosyal yapıya dokunmadı. Mesela Evliya Çelebi, Van Valisi (bir dönem sadrazam olan) Melek Ahmet Paşa'nın Bitlis Hanı ile olan savaşını anlatır. 

Evet, Bitlis'te bir "han", Osmanlı'ya bağlı olarak hüküm sürüyordu.

Çelebi'ye göre, teyzesinin oğlu olan Paşa, Bitlis Hanı'na zulmetmiş, haksızlık yapmıştı. 

*

Devlet Bahçeli, MHP'nin bugünkü (26 Aralık 2023) TBMM grup toplantısında esip gürlemiş, mangalda kül bırakmamış.

Sözlerinde bazı önemli doğrular varsa da bazıları da resmen saçmalık.

Bahçeli kafası ile devlet yönetilemez. Batar.

İyimser bir yaklaşımla, devletin topluma karşı "iyi polis - kötü polis" oyununda kötü polis rolünü üstlenerek iyi polisin hedefine kolayca ulaşmasını sağlamak istediği düşünülebilir, fakat kullandığı dil tehlikeli.

Siz kurusıkı tabancayla karşınızdakini korkutmak isteyebilir, blöf yapabilirsiniz, fakat karşınızdaki bunu gerçek zannedip sizi kurşun yağmuruna tutabilir.

*

İmdi, Selanikli Mustafa Kemal'in İstiklal Harbi sırasında Erzurum ve Sivas Kongrelerinde millete verdiği bütün sözleri sonradan ayaklarının altına aldığı biliniyor.

Millet egemenliğinden bahsediyordu fakat yaptığı aslında milleti hiçe saymaktı.

Şeyh Said'in Selanikli'ye karşı ayaklandığı, isyan ettiği doğrudur. Millete verilen sözlerin tutulmasını istiyordu.

Kürtlük ya da Kürtçülük için hareket etmiyordu.

Arkasında İngilizler de yoktu. 

İngilizler'le asıl anlaşan (bu blogdaki diğer yazılarda ortaya koyduğumuz gibi) Selanikli'nin ta kendisiydi.

Şeyh Said İngiltere Kralı'nı Diyarbakır'da ağırlayıp, o karşısında ayak ayak üstüne atıp burnundan kıl aldırmaz havalarda otururken bir yanaşma edasıyla ona şirinlik yapmadı.

Bunu yapan Selanikli'ydi.

Belge mi istiyorsunuz?.. 

Fotoğraflar ortada.. 

Beden dili uzmanlarına o fotoğrafların analizini yaptırın bakalım ne diyorlar..

*

Sonra, sen İngiliz'le anlaşınca iyi, başkası anlaşınca kötü olamaz.

Sen milliyetçilik yapınca iyi, başkası yapınca kötü, bu da olamaz.

Kürtler'e milliyetçiliği bu devlet öğretti.. 

Atatürk ilkelerinden birisi ne?.. Milliyetçilik.. İşte adamlar Selanikli Mustafa'dan bunu öğrendiler, Kürt milliyetçiliği yapmaya başladılar.

Unutmayın, ısırgan otları da, güller lâleler de aynı topraktan bitiyor, aynı suyla sulanıyor.

Tarlaya ısırgan otu tohumu ekecek fakat buğday hasat etmeyi umacaksın, böyle bir dünya yok.

Bu "devlet idaresi" tarlasına milliyetçilik tohumu ekersen Türk milliyetçiliğinin yanı sıra Kürt milliyetçiliği de boy verir. 

Tutup Şeyh Said'i aşağılamak, bütün Kürtler'i PKK saflarına itmek demektir.

Akıllı bir adam düşman saflarını kalabalıklaştıracak şekilde konuşmaz.

Kürtler'le Boşnakları, Arnavutları vs. de aynı kefeye koymamak gerekir.. Kürtler, bu coğrafyaya sonradan gelmediler.. Dedelerinin yurdu burası.

Bu insanların dilini ve kimliğini aşağılamaya kimsenin hakkı yok.

*

Şeyh Said ayrı bir devlet kurmak için isyan etmemişti, Hükümet'le "rejim" konusunda pazarlık yapmak istiyordu. Laikleşen Kürtler ve onların sözcüsü PKK ise ayrı devlet istiyor. 

Türkiye Cumhuriyeti'nin Şeyh Said'in istediği türden bazı adımları atmış, Tek Parti diktası yanlışlarının önemli bir bölümünden vazgeçmiş olduğunu söylemek varken onu aşağılamanın kime ne faydası olabilir diye sormak gerekir.

Faydası PKK'ya olur.

Varsa bir yiğitliğin, PKK'nın arkasındaki ABD'ye, Fransa'ya, Almanya'ya laf sokuştur.

Bahçeli gibi konuşmalarında "haddi aşan" kişiler, kırdıkları potlarla PKK'nın ekmeğine yağ sürdüklerini görmüyorlar mı?

Tamam sen böylesi tehditlerle içerideki "silahsız"ları korkutabilirsin, fakat, dışarıdaki silahlıların, içerideki silahsızlara, "İşte görüyorsunuz, biz olmasak size daha neler neler söylerler" demelerini de sağlıyorsun.

Nitekim, "Bizim silahlı mücadelemiz olmasaydı bugün Türkiye'de hâlâ Kürt yoktu, dağ Türkleri vardı. Biz olmasaydık bugün de kazara Kürtçe bir şarkı söyleyen, Türkiye'yi bölmek isteyen bir hain kabul ediliyor olacaktı" diyorlar.

Demiyorlar mı?!

*

Bahçeli'yi konuşturan "derin"ler yanlış yapıyorlar.

Bu derinlerde bir numara olsaydı zamanında elemanları Apo'ya PKK'yı kurdurup da milletin başına bela etmezlerdi.

Yine, bunlarda bir numara olsaydı, Fethullah'ın önünü açıp Fethullahçı Takiyye Örgütü'nü kurdurarak yüz binlerce Anadolu gencinin dolaylı yoldan yabancı istihbarat servislerinin hammadde kaynağı haline gelmesine yol açmazlardı.

PKK ve FETÖ gibi "yerli, yerel" örgütlenmeleri yabancı istihbarat servisleri sıfırdan oluşturamazlar

Onlar ancak, yerli-milli akılsızların kurdukları taşeron örgütlerden gelişip palazlananları yarı yolda satın alır, "liderlik" düzeyinde devreye girip dümene geçerler.

*

Son olarak..

Bahçeli büyük konuşmak yerine büyük lokma yemeyi tercih etmeli..

Sen ki daha dokuz sene önce CHP ile birlikte cumhurbaşkanı adayı (Ekmeleddin İhsanoğlu) çıkarmışsın.

Erdoğan'a akla hayale gelmedik hakaretleri sıralamışsın.

17-25'e ayarlanmış duran saat odandaki baş köşeyi süslemiş.

Benim gibi Fethullahçılar'a 28 Şubat'tan beri tepki gösterenlerin aksine Fethullah hakkında olumlu laflar etmişsin.

28 Şubat'ta da (Muhsin Yazıcıoğlu'nun aksine) sende bir dürüstlük ve kahramanlık görülmemiş.

Arkasında ABD'nin ve İsrail'in yer aldığı bu projeye duruşunla destek vermişsin.

"Ürkeklere değil erkeklere oy verin" demişsin, fakat yaptığın ilk erkeklik, partindeki Antalya milletvekili başörtülünün başını açtırmak olmuş.

Sabıkan sayılıp dökülse bir ansiklopedi hacmini bulur.

Herkese parmak sallayıp had bildirmek sana kalmadı.

Tamam, sözlerin tümden boş ve yersiz değil, laflarını fazlasıyla hak edenler de var.

Fakat, vatanını milletini gerçekten seviyorsan, bu "millet"in Türk'ü, Kürd'ü, Çerkez'i vs. ile kardeş olarak yaşaması gerektiğine inanıyorsan Şeyh Said gibi zatları rahat bırak.

Ayrıca, devlet kurumunu bir eşkıya çetesinden ayıran temel özelliğin "hukuk" olduğunu öğren.

Mafyayla objektiflere poz vermekten hukuku da, kanunu da unutmuşsunuz.


BAHÇELİ'DEN TAKDİR VE TEŞEKKÜRÜ HAK EDEN BİR ÇIKIŞ

 


İsrail-Filistin gerginliği | Bahçeli: Türkiye devreye girmeli

Bahçeli: Gazze'de 24 saat içinde ateşkes sağlanamazsa Türkiye devreye girmeli

Bahçeli: Gazze'de 24 saat içinde ateşkes sağlanamazsa Türkiye devreye girmeli

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Gazze’yi koruma ve kollama misyonunu üstlenmek bize ecdadımızın mirasıdır" dedi.

Mepa News | Haber Merkezi
A+A-



MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, "Eğer 24 saat içinde ateşkes sağlanamazsa, saldırılar durmazsa, mazlumların üzerine bombalar bırakılmaya ısrarla devam ederse, Türkiye süratle devreye girmeli, tarihi, insani ve inanç sorumluluğunun gereği her neyse yapmalıdır. Gazze’yi koruma ve kollama misyonunu üstlenmek bize ecdadımızın mirasıdır" dedi.

Bahçeli, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, 2 haftadır Gazze'de zincirleme insani felaketler yaşandığını, soykırım raddesine ulaşan hunhar saldırıların artık sabır ve tahammül sınırlarını çoktan aştığını belirtti.

Gazze'de bulunan El-Ehli Baptist Hastanesi'nin 17 Ekim'de bombalandığını anımsatan Bahçeli, "Maalesef Filistinli masumlar kan revan içindedir. Son 24 saat içindeki İsrail saldırılarında 352 Filistinli hayatını kaybetmiştir. 7 Ekim'den bu yana 4 bin 385 Filistinli kardeşimiz hayattan kopartılmıştır. Sayıları 1756'yı bulan çocuk ile 1000'e yakın kadın acımasızca katledilmiştir." ifadelerini kullandı.

Uluslararası toplumun Gazze'deki seri ve sürekli cinayetleri tıpkı bir korku filmini izler gibi seyre daldığını vurgulayan Bahçeli, şunları kaydetti:

"Ne bir ses ne de bir tepki söz konusudur. Birleşmiş Milletler Teşkilatı'nın karar ve yaptırım organları kilitlenmiştir. ABD'nin vetosuyla geçici ateşkes ilanı dahi yapılamamıştır. İslam İşbirliği Teşkilatı Toplantısı'ndan ise hiçbir şey çıkmamıştır. Basit kınama mesajlarından başka sadra şifa hiçbir teşebbüs veya buna dair bir niyet duyulmamıştır. Kahire'de düzenlenen 'Gazze için Barış Zirvesi'nde de şu ana kadar bir sonuç çıkmamıştır."

"Türkiye'nin garantörlük teklifi akılcı, isabetli ve stratejik bir girişim"

Bahçeli, Türkiye'nin bugüne kadar insani, vicdani ve hukuki tezlerini güçlü bir şekilde dünya gündemine taşıyarak akan kanın durması, insani dramların son bulması hususunda açık tarafını devamlı ibra ve ifşa ettiğini belirterek, şöyle devam etti:

"Sayın Cumhurbaşkanımızın adil ve kalıcı bir barış ortamının tesisi münasebetiyle takdir edilecek diyaloglar içinde olduğu ve samimi diplomasi temaslarında bulunduğu kalbi nasırlaşmamış herkesin malumudur. Ateşkes rejiminin derhal inşasıyla birlikte iki devletli çözüm iradesinin tezahürü, bu suretle başkenti Doğu Kudüs olan, 1967 sınırları dahilinde coğrafi bütünlüğü sağlanmış bağımsız ve egemen Filistin devletinin tanınması bugünkü karanlıktan çıkışın yegane çaresidir. Türkiye'nin İsrail-Filistin arasındaki kördüğümün açılması maksadıyla garantörlük teklifi de son derece akılcı, isabetli ve stratejik bir girişimdir."

"24 saat içinde ateşkes sağlanamazsa Türkiye süratle devreye girmeli" çağrısı

İsrail-Filistin arasındaki çatışmaların kesilmesi bir yana, tırmanması ve yaygınlaşması konusunda alçak bir tertip ve tezgahın kesintisiz ilerlediğine, kategorik olarak işlerliğini muhafaza ettiğine dikkati çeken Bahçeli, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Elbette bu kanlı ve kahredici süreç böyle gitmemelidir. Dünya kuzuların sessizliğine gömülmüşken, Gazzeli yavru kuzuların ölümüne 'insanım' diyen hiç kimse, hele hele Türk milleti sessiz kalamaz, kalmamalıdır, kalmayacaktır.

Milliyetçi Hareket Partisi olarak çağrımız şudur, eğer bugünden itibaren 24 saat içinde ateşkes sağlanamazsa, saldırılar durmazsa, mazlumların üzerine bombalar bırakılmaya ısrarla devam ederse, milletimle açık açık paylaşıyorum ki Türkiye süratle devreye girmeli, tarihi, insani ve inanç sorumluluğunun gereği her neyse yapmalıdır. Gazze'yi koruma ve kollama misyonunu üstlenmek bize ecdadımızın mirasıdır. Türkiye Cumhuriyeti, Gazze'yi yüzü gülen çocukların şehri, kardeşlerimizin huzur ve güven içinde yaşayacağı bir İslam beldesi yapmaya hazırdır, buna da and olsun, hamd olsun muktedirdir. Sayın Cumhurbaşkanımızın aktif ve çok boyutlu diplomatik mücadelesinde de Türk milleti ve tüm inananlar yanındadır."

Kaynak: TRT Haber

SİYASETTE “YA HEP YA HİÇ” Mİ?

 



Prof. Hayrettin Karaman Yeni Şafak gazetesinde 2019 yılı yerel seçimleri vesilesiyle şunları yazmıştı:

“Benim derdim hiçbirine benzemez” 

(…) Benim sevgili Erdoğan’dan hiçbir menfaatim ve beklentim yok. Benim aklımın erdiği ve yönümün belli olduğu günden beri bir davam var: İslâm insanlığın kurtuluş reçetesidir, hazık bir doktor maharetiyle insanlığa sunulması her sorumlu Müslümanın vazifesidir, bu vazifenin en etkili ve en geniş çerçevede yapılabilmesi için uygun şartlara ihtiyaç vardır, şartlar kötüleştikçe vazife zorlaşır, etkisi ve kapsamı azalır. Müslüman en zor şartlarda da vazifesini yapmaya çalışmalıdır, ama şartların iyileşmesi ile de meşgul olması makuldür.

1950 yılında on altı yaşımda idim, o yıldan beri davamın seyri bakımından Türkiye ve dünyanın şartlarını elimden geldiğince izliyorum.

“Ya hep ya hiç” ilkesi benim ilkem değil; dinim de en azından imanı olan kimseyi eksikleriyle beraber mümin sayıyor, sonunda ona cenneti vadediyor, dinin iman, ibadet, hayat tarzı, ahlâk, edep… bütün kısımlarını taşımayan kimseyi kaldırıp atmıyor, hepsi yoksa hiçbiri yok demiyor.

Ben de Demokrat Parti’den itibaren partilere baktım, hangisi benim davamın amacına ulaşması bakımından daha müsait ise -en azından oy vererek- onu destekledim. Hiçbir zaman partili (üye) ve partici olmadım. Siyasi partilerin cazip tekliflerini de geri çevirdim. Bir kısmı için “Gölge etmesin yeter”, bir kısmı için de “Ha gayret” tavrı içinde oldum.

Recep Tayyip Erdoğan içimizden biridir. Kaza-kader ona önemli vazifeler yükledi, sonunda oldukça yetkili Cumhurbaşkanımız oldu. Seksen milyon haylice örselenmiş bir halkı, milyonlarca eleman ile yönetmek durumundadır. “İnsan kavun değil ki koklayasın” derler. Ne yapacak, soruyor, soruşturuyor, inandığı kimseleri dinliyor ve insanlara görev veriyor. Çürük çıkanların vebali tavsiye edenlerin boynundadır, ona düşen ise çürüklük sabit olunca gözünün yaşına bakmadan temizlemektir. Temizlemenin, “gözyaşına bakma” dışında da engelleri olabilir, ama eninde sonunda bu engelleri de aşmak ve zamanı geldiğinde temizlemek şarttır.

Diyelim temizledi, yerine gelecek temizi bulmak bu cemiyette, bu ahlâk ortamında ne kadar mümkün?

Bu soru da bence anlamlıdır, lakin bu noktada da “ya hep ya hiç” değil, “olabildiğince, bulunabildiğince” kuralı geçerli olacaktır.

Bazı dostlar bana ahlâk dersi veriyorlar, Allah razı olsun, küfredenler var, beddua edenler var, bir de ahlâk dersi verenler var; bu sonunculara teşekkür edilmez mi?

Ben bakarım, eğer haklı iseler, bende bu kusurlar varsa onları düzeltmeye çalışırım, yoksa Allah’a şükrederim, istikâmetimi korumaya çalışırım.

Evet, dostlarım, ben asla rüşvete, faize, yolsuzluğa, zulme, kul hakkı yemeye, vazifeyi kötüye kullanmaya, haksız mal ve mülk edinmeye… caiz demem, bunları yapanlara “fâsık, günahkâr, makbul olmayan kişiler” derim. Elimden geldiğince bildiklerimi ıslah etmeye çalışırım, fâsıkların kamu hizmetinde kullanılmamasını ısrarla tavsiye ederim (İyisini bulabilirseniz, bulabildiğiniz kadar).

Ama ben iman ve davaya öncelik veririm.

İmana öncelik verdiğim için fâsık da olsa mümin olanı, en büyük kusur olan imansızlık dışında iyi tarafları da olsa inanmayana ve özelikle de davama karşı olana tercih ederim. İmanın bir gün o fâsıkı ıslah edeceğini umarım. Bu tutum bana mahsus da değildir, bu bir din kuralıdır.

Davama öncelik verdiğim için de, kusurlu da olsa bizimkilerin iktidardan düşmeleri halinde davamın başına nelerin gelebileceğini düşünürüm.

Şimdi önümüzde bir İstanbul seçimi var. Bu seçimde Tayyip Bey’in adamı kazanamazsa kimler sevinecek buna bakarım.

Ben sayayım:

* PKK’nın sözde liderleri sevinecek.

* ABD başkanı,

* Netanyahu,

* Suud Kral naibi,

* Sisi,

* Zâyid,

* Esed,

* Bazı Avrupa ülke başkanları,

* Bilcümle İslâm düşmanları,

* Dünyayı soyup soğana çeviren sermaye baronları,

* Kemalistler-Batıcılar… evet bunlar ve benzerleri sevinecekler.

Şimdi soruyorum:

Bunların derdi ahlâk mı, insan hakları mı, düşünce özgürlüğü mü, Türkiye’nin darboğazlardan çıkıp gerçek mânâda güçlü ve bağımsız olması mı, söyleyin, Allah aşkına, bunların derdi nedir? Niçin Erdoğan’ı harcamak istiyorlar? (…)

*

Karaman, Erdoğan’ın iktidarının “dava” diye adlandırdığı İslam’ın güçlenmesi için yararlı olduğunu, olacağını düşünebilir.

Her ne kadar bazen hoşumuza gitmeyen şeyler hayırlı, hoşumuza giden şeylerse şerli olabiliyor, neyin hayırlı neyin hayırsız olduğunu kesin biçimde ayıramıyorsak da, bu düşüncesinde haklı olabilir. Mümkündür.

Fakat burada çok daha temel başka sorunlar var.

Birincisi, Erdoğan’ı adeta bir masum peygamber konumuna yükseltiyor.

İkincisi, İslam “dava”sı ile Akparti’yi özdeşleştiriyor.

Sözde, “İslam davası” için Erdoğan’ı ve Akparti’yi destekliyor. Özde ise, İslam’ı tahrif ediyor.

*

Açalım..

Karaman, “ ‘Ya hep ya hiç’ ilkesi benim ilkem değil; dinim de en azından imanı olan kimseyi eksikleriyle beraber mümin sayıyor” diyor.

Bu ifadeler cahillikten başka birşey değil.

Birincisi, İslam’ı yaşama (amel) söz konusu olduğunda “Ya hep ya hiç!” tavrı hiç kimse için pratik değeri bulunan bir ilke olamaz. Çünkü insan melek değildir, buna gücü yetmez.

Kıyamet gününde de “Ya hep ya hiç!” denilmiyor, ameller tartılıyor.

Ancak, itikad bahsinde durum farklı.

İnançta “Ya hep ya hiç!” ilkesi geçerlidir. 

“Biraz iman, azıcık da küfür olsun; biraz İslam, bir tutam da dinsizlik olsun; zekât gibi bazı hususlarda Şeriat’i kabul edelim, bazı hususlarda da Şeriat’in devrinin geçtiğine iman edelim” diye birşey kabul edilmiyor.

Bu hususu merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Hak Dini Kur’an Dili’nde “Îmân mucibe-i külliyyedir, bunun zıddı olan küfür ise, sâlibe-i cüz’iyye ile meydana gelir” diyerek veciz bir şekilde özetlemektedir.

Yani iman, inanılması gereken hususların tümüne inanılması ile gerçekleşir. Bir kısmına, veya büyük çoğunluğuna inanmak yeterli olmaz. Hepsini kabul etmek icab eder.

Küfür ise böyle değildir. Kâfir olmak için inanılması gerekenlerin büyük çoğunluğunu veya yarısını reddetmek gerekmez. Sadece bir cüz’ü, bir parçayı, tek bir öğeyi bile inkâr etmek, kâfir olmak için yeterlidir.

*

Karaman ayrıca “Dinim de en azından imanı olan kimseyi eksikleriyle beraber mümin sayıyor” diyor.

Bu tür ifadelere bizim geleneğimizde “devir“, Batı’da ise totoloji deniliyor.

İmanı olan kimse zaten mümindir. Bunu ayrıca söylemeye gerek var mı?!

Ancak, buradaki “eksikleriyle beraber” lafı sorunlu.

Burası, lafın gelişinden, “itikaddaki eksikleriyle” gibi anlaşılabilir. Doğrusu şudur: Ameldeki eksikleriyle beraber..

Kısacası, totoloji profesörü Karaman, sapla samanı karıştıracak şekilde konuşuyor.

*

Dedik ki, Karaman Erdoğan‘ı adeta masum peygamber konumuna yükseltiyor.

Sözleri şöyle:

Recep Tayyip Erdoğan içimizden biridir. Kaza-kader ona önemli vazifeler yükledi, sonunda oldukça yetkili Cumhurbaşkanımız oldu. Seksen milyon haylice örselenmiş bir halkı, milyonlarca eleman ile yönetmek durumundadır. “İnsan kavun değil ki koklayasın” derler. Ne yapacak, soruyor, soruşturuyor, inandığı kimseleri dinliyor ve insanlara görev veriyor. Çürük çıkanların vebali tavsiye edenlerin boynundadır, ona düşen ise çürüklük sabit olunca gözünün yaşına bakmadan temizlemektir. Temizlemenin, “gözyaşına bakma” dışında da engelleri olabilir, ama eninde sonunda bu engelleri de aşmak ve zamanı geldiğinde temizlemek şarttır.

Peki, içimizden biri olan Recep Tayyip Erdoğan (Karaman’ın saydığı dinin iman, ibadet, hayat tarzı, ahlâk, edep… kısımları bakımından) “çürük” olup olmadığı noktasından sorgulanmaktan muaf mıdır?

Erdoğan, “la yüs’el” midir?

Erdoğan birilerini “gözünün yaşına” bakmadan temizleme hakkına sahiptir de, başkalarının Erdoğan’a karşı “Çürük mü acaba?” diye sorgulayıcı biçimde bakma hakkı yok mudur?

Erdoğan, bu açılardan rakiplerinden daha iyi konumda olabilir, fakat bu, onun sorgulanmaktan muaf tutulmasını haklı, makul, meşru ve zorunlu hale getirir mi?!

*

İmdi, Allahu Teala, “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin” durumunu Maide Suresi’nde üç ayrı ayette açıklıyor.

Birisinde kâfir oldukları, diğerinde fasık (günahkâr) oldukları, üçüncüsünde ise zalim oldukları belirtiliyor.

Ulema, Allahu Teala’nın hükümlerini kabul etmekle birlikte uygulamayanların fasık ve zalim, o hükümlerin geçersiz olduğunu ileri sürenlerin ve onlara karşı çıkanların ise kâfir olacaklarını söylemişlerdir.

İmdi, Erdoğan’ın, 2009 yılında Arap Baharı yaşanırken Mısır ve Tunus‘a gidip “İslam Şeriati yerine laiklik (İslam ile diğer dinlerin davaları arasında tarafsızlık)” tavsiyesinde bulunduğunu biliyoruz.

Fakat bu sözlerinden tevbe ettiğine dair bir beyanını duymadık.

Tam aksine, TBMM eski başkanı İsmail Kahraman‘ın “Anayasa ve laiklik” konulu bir konuşması üzerine o sözlerini iftiharla hatırlatmıştı.

Kahraman’ı çiğ çiğ yemeye çalışan Kılıçdaroğlu, Akşener ve Bahçeli troykasına karşı, “Kahraman fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür bir milletvekili olarak görüşünü söylüyor, Türkiye’de birşeyi değiştirdiği de, değiştirebileceği de yok.. Bu ne tahammülsüzlük, bu ne bağnazlık, bu ne yabazlık! Herkes sizin gibi düşünmek zorunda mı? Fikir ve inanç hürriyetinden anladığınız bu mu?” diyerek onu savunmadığı gibi, bir de kendisi sigaya çekmişti.

*

Bir insan, “Ben Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını, Şeriat’ini kabul ediyorum, onları tartışma konusu yapmam; fakat onları uygulayamıyorum, her günahı işledim, zayıf ve günahkâr biriyim, suçluyum, hatamı kabul ediyorum” derse, mümindir.

Fakaaaat..

“Ben çok iyilikseverim, zekâtımı sadakamı bol bol veriyorum, hatta Afrika’da kuyular açtırıyorum, orucumu tutuyorum, senede bir değil iki kurban kesiyorum, her sene de umreye giderim; ama İslam güncellenmelidir, mesela hırsızın elinin kesilmesini kabul edemeyiz, bu çok vahşice birşey. Erkeğin birden fazla kadınla evliliği akıl ve mantık dışı, bunu kabul edemeyiz. Faiz konusunda da biraz esnek olmalıyız” gibi laflar ederse, kâfir olur.

Devletler de böyledir. Anayasalarında “Biz Kur’an ve Sünnet’e bağlıyız” diye yazar ve uygulamada kâğıt üstünde bırakırlarsa zalim ve fasık rejim olurlar, fakat kâfir devlet durumuna düşmezler.

Ve yine fakaaat…

Bir devlet, anayasasına “Biz dinler arasında tarafsızız, laikiz, Allah’ın hükümleri diye birşeyi ağzımıza almayız, bize atalarımızın ilke ve inkılapları yeter” diye yazarsa, o devlet, İslam’a göre küfür devleti olur.

*

Konuya dönelim.. Erdoğan’ın, Hüsnü Mübarek döneminde bile anayasasında Şeriat kaydı yer alan Mısır‘a gidip, İhvan‘ın iktidarına laiklik getirme tavsiyesinde bulunmasının hükmü nedir?

Kâfir mi olur, fasık mı, yoksa zalim mi?

Dördüncü bir seçenek var mı?

Sadece zalim olduğunu söyleseniz bile, onu çürüğe çıkarmış olursunuz.

Neymiş, Erdoğan etrafındaki çürükleri temizliyormuş, temizlermiş, temizlemeliymiş.

Balık baştan kokar..

Karaman efendi, “Evet, dostlarım, ben … fâsıkların kamu hizmetinde kullanılmamasını ısrarla tavsiye ederim (İyisini bulabilirseniz, bulabildiğiniz kadar)” diyor ve lafı şöyle bağlıyor: Ama ben iman ve davaya öncelik veririm.”

Hayır, yalan söylüyorsun.

Sen Akparti’ye ve Erdoğan’a öncelik veriyorsun.

İman ve davaya değil.

İman ve davaya öncelik veriyorsan, bunları neden ben yazmak zorunda kalıyorum?

Erdoğan’a bakarak bir sürü insanın istikametini kaybettiğini, itikadının bozulduğunu görmüyor musun?

Bunları yazmaktan keyif mi aldığımı zannediyorsun?

Senin tuzun kuru.. Keyfin yerinde.. Bu şekilde Erdoğan yağcılığı yapıyor ve bir taraftan da iman ve dava edebiyatı yapmanın kaymağını yiyorsun.

*

Bazı konular vardır, vatan ve millet meselesidir, partiler üstüdür.

Mesela Kıbrıs böyle.. Milletin haklarının hukuka ve adalete aykırı olarak yabancılar tarafından gasp edilmeye çalışılması durumunda iktidar ve muhalefet farklılığına bakmadan ortak tavır almak gerekir. Muhalefetteki bir partinin iktidar zarar görsün diye farklı sesler çıkarması kabul edilemez.

İman ve İslam (dava) meselesi de böyledir. Devletler ve partiler üstüdür.

Laik devletlerin laik yasalara göre kurulup faaliyet gösteren partilerinin konjonktürel çıkarlarına göre eğilip bükülebilecek birşey değildir.

Eğer davanız İslam ve iman ise, meseleye bu açıdan bakarak Akparti’yi diğer partilere tercih ediyorsanız, diğer partilerin iktidar olmasının veya belediyeleri almasının davaya (imana ve İslam’a) zarar vereceğini düşünüyorsanız, Akparti’nin iman ve İslam açısından zararlı ya da mahzurlu söylemlerine de tepki göstermeniz gerekir.

Böyle yaparsanız samimi olduğunuz anlaşılır. Kendinizle de çelişmemiş, tutarlı davranmış olursunuz.

Fakat, dava (iman ve İslam) açısından mahzurlu söylemler Akpartililerden ve Erdoğan’dan geldiğinde ya hiç sesiniz çıkmıyor ya da bunlara bir kulp takmak için alâkasız teviller yapıyorsanız, İslam’ı tahrif etmeye başlamışsınız demektir.

Bu durumda sizin davanızın sadece grupçuluk (particilik) ve liderperestlik olduğu anlaşılır.

*

“Ya hep ya hiç!” tavrını Erdoğan’a karşı da sergilememek, doğrularını tasdik edip yanlışlarına karşı çıkmak gerekir.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...