27 Mayıs
darbesini yapan, Menderes, Polatkan ve Zorlu’yu idam eden askerler, bütün
gövdeleriyle siyasetin içine girince ve ortada sivil siyaset kalmayınca
birbirlerini yemeye başladılar. “Albaylar Cuntası”nın lideri, Harbiye Komutanı
Talat Aydemir, önce 22 Şubat 1962’de, sonra 20 Mayıs 1963’te, Harbiyeli
öğrencileri kullanarak iki başarısız darbe teşebbüsünde bulundu. Harp Okulu
öğrencileri ihraç edildi, Talat Aydemir de idam edildi. Giriştiği ikinci
darbenin parolası “Harbiyeli Aldanmaz” idi. İdamından sonra açılan vasiyetinde
Harbiye’nin bahçesine gömülmeyi, mezar taşına da “Harbiyeli Aldanmaz”
yazılmasını istemişti.
Sonradan
yayınlanan hatıralarında Talat Aydemir, Muzaffer Özdağ ile ordu içindeki hangi
komitenin en eski olduğu üzerine sohbet ederlerken, Özdağ, kendi komitesinin en
eski olduğunu, 1952’de Harp Okulu silahhanesinde kanlarını mendil üzerine
akıtarak yemin ettiklerini söylemiştir.
Harbiye’de
kimi zaman 3-5 öğrencinin, kimi zaman daha fazlasının kurduğu bu
örgütlenmelerin bazıları 1950’ler boyunca Masonik bir örgüt, hatta terör örgütü
gibi çalışmış, 27 Mayıs darbesinin taşlarını döşemiş, ardından da ordu içinde
bitmeyen çekişmelerin aktörleri olmuşlardır.
Harbiyeli
öğrencileri, Muzaffer Özdağ, Talat Aydemir, Cemal Madanoğlu başta olmak üzere
çeşitli komutanlar içeriden, 1970’lerde Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, İlhami
Soysal gibi isimler dışarıdan aldattılar. 1980 darbesi sonrasında Harbiye’ye bu
sefer ABD Ajanı Fetullah Gülen el atmış, ulusalcı subaylarla Fetullahçı
subaylar darbe yarışına girmiş, Ergenekoncu darbe girişimlerini önleyen
Fetullahçılar 15 Temmuz’da kendi darbelerine teşebbüs etmişlerdir.
Harbiye’nin
içine sızmanın, oraya çomak sokmanın, 20’li yaşlarındaki gençleri aldatmanın,
istismar etmenin, Harbiye’den başlayarak, cuntalar, örgütler, terör örgütleri
teşekkül ettirmenin Türkiye’ye faturası ağır olmuş, nice gencin hayatı
kararmış, nice genç hayatını kaybetmiş, Türkiye istikrara kavuşamamış,
ekonomisi bir türlü ayağa kalkamamıştır.
15
Temmuz sonrasında Harp Okulları Milli Savunma Üniversitesi adını alarak yeniden
yapılandırıldı. 2023 yılında Tuzla Piyade Okulu’nda ve 2024 yılında MSÜ
mezuniyet töreninde gördük ki, askeri okul öğrencileri üzerinde kirli emelleri
olanlar boş durmuyor, öğrencilerden başlayarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ni
zehirlemeye, oralarda örgütlenmeye, okul aşamasında cuntalar, örgütler kurmaya,
yani Harbiyeliyi aldatmaya devam ediyorlar. Harp Okullarında ilk “kanlı” örgütü
kuran Muzaffer Özdağ’ın oğlu Ümit Özdağ ve son derece kışkırtıcı, tehlikeli
açıklamalar yapan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, belli ki TSK ve Milli Savunma
Üniversitesi içindeki FETÖ artığı ya da Ulusalcı komutanlar o eski, kirli,
tehlikeli oyunu sürdürüyorlar.
Bugünlerde
MSÜ mezuniyet törenindeki kılıçlı korsan yemini konuşuyoruz. Oysa aynı
disiplinsizlik 2023 mezuniyeti sırasında da yaşanmış, ardından 10-13 Kasım
2023’te Tuzla Piyade Okulu’nda, namaz kılan 3 subayın koğuşunu 150 kadar subay
basmış, sözde mahkeme kurarak sorgulamış, işkence ve linç yapmışlardı.
Mağdur 3
subay ve saldırgan 150 subaydan sadece 4’ü açığa alındılar; mahkeme devam
ediyor, üzerinden 1 yıl geçmesine rağmen, deliller ortada ve sabit olmasına
rağmen dava sonuçlanmıyor.
Mağdur
subaylardan birinin avukatı aradı, tüm detayları anlattı. Meğer Harbiye’nin içi
yine kaynıyormuş, meğer Harbiyeli yine aldatılmış, içerde yine irili ufaklı
örgütler kurulmuş. Komutanlar disiplinsizliği izlemiş. Öğrencilerin ve genç
teğmenlerin kurdukları WhatsApp gruplarında dine, dini değerlere, dindarlara,
Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ağza alınmayacak küfürler ediliyor. Atatürk’ü Kâbe-i
Muazzama’nın üzerinde oturmuş şekilde resmeden alçakça, haince grafik elden ele
dolaşıyor. Gece vakti yapılan korsan gösterilerde “Tarikatın p.çleri,
yıldıramaz bizleri” sloganları atılıyor. Bunlar yetmezmiş gibi namaz kılan
subayların koğuşu basılıyor, darp ediliyorlar.
Dışardan
Harbiye’yi karıştıran kirli eller, kendilerine yakın medyada sanki okulda
tarikat örgütlenmeleri varmış gibi algı yaparken, “Mustafa Kemal’in
askerleriyiz” sloganı arkasına gizlenen kirli yapılanmalar daha şimdiden
cuntalar teşkil ediyormuş. Hep aynı senaryo! Sözde irticacı avına çıkanlar,
sakalın, bıyığın peşinde koşanlar, şehit annesini askeri tesislere sokmayanlar,
işi gücü bırakıp namaz kılan subay avına çıkanlar, geri planda, “Mustafa
Kemal’in askerleriyiz” sloganları arkasına gizlenmiş onlarca sapık, terörist,
hain yapılanmayı, en başta FETÖ’yü göremediler; TSK’yı ajanlara peşkeş
çektiklerini fark edemediler, “Kadeh tokuşturuyorlar” diyerek Fetullah’a
aldandılar.
Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail
Kılıçarslan bugünkü (26 Kasım 2024 tarihli) yazısında şuları diyor:
… ODA TV, benim, Aydın Ünal’ın ve Hüseyin Likoğlu abilerin
peş peşe yazdığı ve odaklarında devlete kılıç çeken teğmenlerin olduğu yazılar
üzerinden “hedef teğmenler değil, hedef Atatürk” manşeti atarak yine o meşhur
meseleyi konuşulamaz hale getirmeye çabaladı. Kamalizm tarafından berkitilen ve
yaşatılan müesses nizamın tartışmaya açılmaya çalışıldığı her sekmede böyle
oluyor durum. Kamalistler hemen bu tartışma büyümesin, ölü doğsun diye
Atatürk’ün arkasına siper alıp başlıyorlar yaylım ateşe. Oysa benim yazımda da,
Ünal ve Likoğlu’nun yazılarında da hedef Atatürk değil, Atatürk maskesiyle
müesses nizamın sürmesini arzu eden, akıllarına estiği gibi darbe yaparak
memlekete nizam vereceklerini zanneden Kamalistler idi. Bu hakikati tam tersine
çevirerek çektikleri numarayı anlamamak imkânsız. “Ayranları dökülmesin” diye
Atatürk’ü sömürmekten bıkmayan bu beyzadeler bilmeliler ki hedefimiz Atatürk
olsa hedefimizi Atatürk olarak belirleyecek mertlikte ve dürüstlükte insanlarız
üçümüz de. Oysa hedef Atatürk değil, sizsiniz. Darbeci, üstüncü, kendini bir
halt zanneden Kamalistler yani. Hedefimiz, eski Türkiye özlemiyle yanıp tutuşan
darbeci asker takımı. Burada bir anlaşalım.
Sorun da burada..
Selanikli Kamal’ı
(Mustafa Atatürk’ü) tartışmadan Kamalizm tartışması yapmanın çok fazla bir
yararı yok.
Selanikli Kamal,
bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “resmî put”u durumunda.
Türkiye Cumhuriyeti
Devleti, kendisini kendi resmî ideolojisi (Ki bu, İslam’a göre
onun dini anlamına geliyor) açısından tanımlıyor ve “Atatürk ilke ve
inkılaplarına bağlı laik (siyasal dinsiz) bir devlet” olduğunu söylüyor.
("Resmî ideoloji"nin İslam'a göre din olması meselesi için TDV
İslâm Ansiklopedisi'nin "Din" maddesine bakılabilir.)
Ancak bu, İslam
açısından putperestlik demek.. Yani Selanikli Mustafa’nın putlaştırılması.
Bu durumda Kamal Atatürk’ü bırakıp Kamalistleri tartışmanın çok fazla bir yararı yok.
Sorunu kökünden ele almak ve çözmek gerekiyor.
*
Nitekim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Mekke’de Ebu Cehil’in vs. şahıslarını değil, putlarını hedef almıştı: Hübel’i, Uzza’yı vs..
Bunların herhangi bir kutsallığının ve değerinin bulunmadığını ilan etmişti.
Günümüz Türkiye’sinde ise kutsal ilan edilenler Kamal’ın yatırı (türbesi, anıt/abide mezarı), Kamal’ın kurduğu devlet, ve bu devletin “vatan” toprakları.. Van'da Türkiye sınırını aşıp İran topraklarına yarım metre girdiğinizde kutsal vatanı terk etmiş oluyorsunuz.
(1994 yılında Mahmut Kaçar, Cumhurbaşkanı Demirel de tören için Anıtkabir'deyken bu putperest ayinlerini hatırlatan mantıksız, "hayatta en hakiki mürşit ilim"e ve bilime aykırı, İslam'ın da onaylamadığı, peygamberler için bile yapılmasını kabul etmediği irticaî [ortaçağ bile değil, ilkçağ karanlığına özgü] seremoniyi protesto etmiş ve tutuklanmıştı.. Merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, bir kitabına da alınan bir sohbetinde, Mahmut Kaçar'ın böyle yaparak emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'-l münker vazifesini yerine getirmiş, üzerinden vebali/sorumluluğu atmış olduğunu söylemişti.)
Laik (siyasal
dinsiz) devlete göre Allahu Teala’nın kitabı devlet açısından
kaale alınacak birşey değil.. Vatan toprakları ise kutsal.
Vatan için savaşıp
ölürseniz şehit oluyorsunuz, fakat Allahu Teala için savaşmaya
kalkışırsanız adınız terörist olur.
Çünkü, laik
(siyasal dinsiz) devlete göre (resmî ideolojiye göre) vatan kutsal, Allahu Teala değil.
Devlet, yerlerin ve göklerin, vatanın, ve de Selanikli Kamal'ın yaratıcısı Allahu Teala'nın dini ile öküze, ineğe, eşeğe vs. tapma dinlerine eşit mesafede.
Çünkü laik.. Kamalist..
*
İmdi, Ehl-i Sünnet
(Sünnet ehli) müslüman olmak demek, 73 fırkadan biri durumundaki fırka-yı naciye (kurtulan
fırka) olan topluluktan olmak demektir.
Ancak, geriye kalan 72 fırka da kendisinin hak üzere olduğunu, İslam'ı doğru anladığını iddia ediyor.
Fırka-yı naciyenin (Ki Ehl-i Sünnet taifesi bunlardır) özelliğini
ya da niteliğini Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem açıklamış: Rasul s.a.s.’in
ve ashabının üzerinde olduğu şey üzerinde olmak.
Böylece "Ehl-i Sünnet" olma hususunda önümüze şu
üç “referans noktası” çıkıyor: Kur’an, Rasul’ün
sünneti, ve ashabın fıkhı (anlayışı).
Bunlar arasında Türkçülük,
Türk vatanı, Türk devleti, Anadolu, Orta Asya, Anadolu Müslümanlığı, Türk İslamı vs. hurafeleri var mı?
Yok!
Dolayısıyla İslam anlayışımızda (Ehl-i Sünnet bahsinde),
Türkiyecilik ve Türkçülük (Türk “devletçiliği”), aynı şekilde Arapçılık,
Kürtçülük, İrancılık, Emevîcilik, Abbasîcilik, Osmanlıcılık vs. belirleyici olmamalıdır. (Hizmetlerini hayırla yad ederiz, etmeliyiz, o ayrı mesele.)
Ölçümüz sadece Kur’an,
Sünnet, ve ashabın anlayışı olmalıdır.
Diyelim ki Şia’yı, Vehhabîler’i
vs. tartışıyoruz.. Eğer derdimiz İslam ise, Ehl-i Sünnet ise, meseleyi sadece
yukarıda aktardığımız referans noktaları üzerinden tartışmamız gerekir.
Mesela Şia, ashabın büyük çoğunluğuna
cephe aldığı için yanlış noktada.. Böylece Sünnet'ten sapmış durumdalar.
Ancak, günümüzde Şia’yı tartışan bazı
kişilerin derdinin Ehl-i Sünnet’i savunma değil, Şiî İran’a karşı laik (siyasal
dinsiz, Kamalist) Türkiye’yi savunmak olduğunu, asıl dertleri buyken, Ehl-i
Sünnet anlayışını Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin laik (siyasal dinsiz)
taassubu için (Erdoğan’ın tabiriyle) “meze” yaptıklarını görmekteyiz.
*
“Derin devlet" (Ki buna
devletin istihbaratı da dahil), İslamî kesimin içine
yerleştirmiş bulunduğu (yahut satın almış olduğu) kişilere bu şekilde Ehl-i
Sünnet istismarcılığı yaptırıyor.
(Bu
satın alma her zaman “kadroya dahil edip maaşa bağlama” ile olmuyor.. Rüşvet
anlamına gelen kolaylıklar, hediyeler, ikramlar, taltifler, ödüller, geziler,
iş fırsatı sunmalar vs. ile yapılıyor.. İki taraf da ne istenildiğini ve ne
yapılması gerektiğini biliyor, söze ve yazıya dökülmeden gereği yapılıyor.
Tabiri caizse bakışlarıyla anlaşıyorlar.. Biz de böylelerini "sözlerinin
üslubundan" tanıyoruz: "Dileseydik, onları (o münâfıkları)
elbette sana gösterirdik de kendilerini muhakkak sîmâlarından tanırdın. Yine de
onları mutlaka konuşma üslûblarından tanırsın. Allah, yaptıklarınızı bilir." [Muhammed, 47/30])
Merhum Necip Fazıl gibi ifade etmek
gerekirse, bir Ehl-i Sünnetçiliğe çattık ki, Ehl-i Sünnet'e kurmuş pusu.
*
Ehl-i Sünnet edebiyatı yapanlara
bakın.. Kim ki Ehl-i Sünnet simsarlığı yaparken insanları Kur’an’a,
Sünnet’e ve ashabın yoluna değil de son tahlilde laik (siyasal dinsiz) Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’ne sadakate davet ediyorsa, o, Ehl-i Sünnet kavramını
istismar eden bir şirk (putperestlik) hizmetçisidir.
Aparatıdır.
Onda şu veya bu ölçüde nifak
(münafıklık) vardır.
Son tahlilde yöneldiği mihrab, Türkiye
Cumhuriyeti Devleti’nin laikliğidir (siyasal dinsizliğidir).
Cumhurbaşkanımızın katılacağı askeri törende komutanların izinli olması neden manidar ve şüpheli?
BÜLENT ORAKOĞLU, YENİ ŞAFAK, 18 EYLÜL 2024
MSÜ’de Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın mezuniyet törenine Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve üst düzey protokolün katılacağı günler öncesinden bilinmesine rağmen okul komutanı ve diğer rütbeli üst düzey bazı askerlerin izinli olduklarını bahane edilerek katılmamaları bu olayın arkasında milli ve yerli olmayan bir üst akıl olduğuna mı işaret etmektedir. Nitekim AK Parti 26. Dönem Isparta Milletvekili Said Yüce, Milli Savunma Üniversitesi’nde 30 Ağustos’taki mezuniyet töreninde teğmenlerin siyasi sloganlar atıp kılıç çekmesi üzerine başlatılan soruşturma ile ilgili önemli açıklamalarda bulundu. AK Parti Milletvekili Said Yüce, soruşturma ile konunun geçiştirilmemesi gerektiğini belirtirken asıl sorunun askeri okullardaki eğitim sistemi ve müfredattan kaynaklandığını söyledi. Komutanların iyice araştırılması gerektiğini söyleyen Yüce, öğrenci seçiminde dini istismar eden FETÖ bahane edilerek dini özellikleri bulunmayan öğrencilerin tercih edildiğini ve bu konuda ayrımcılık yapıldığını vurguladı.
BU MANİDAR VE ŞÜPHELİ DURUMUN ARKASINDA NATO’CU BAZI PARMAKLAR VE FETÖ MÜ VAR?
YÜCE, Cumhurbaşkanı’nın katılacağı bir programda komutanların izinli olduğu iddialarına da dikkat çekerek, “Burada da böyle önemli bir törende ilgili komutan yok. Böyle bir şey Türkiye Cumhuriyeti’nde veya herhangi bir ülkede kabul edilebilir mi? Cumhurbaşkanının geleceği belliyse, o kişi dünyanın öbür ucunda olsa bile özel uçakla getirilir. Bu durum, işin arkasında NATO’cu bazı Batı parmakları ve FETÖ’nün olabileceğini gösteriyor.” demişti. Said Yüce, okul komutanının orada olmamasının ve programın bu şekilde düzenlenmesinin sadece teğmenlerin işi olamayacağını belirterek, “Okul komutanının orada olmaması ve program akışının bu şekilde düzenlenmesi, sadece teğmenlerin işi olamaz. Bunun arkasında daha büyük bir akıl ve plan var. Eğer gerçek bir soruşturma yapılacaksa, teğmenlerle birlikte bu olayın arkasındaki asıl güçler de araştırılmalı. Bu durum, küçük bir mesele olarak kapatılmamalı.” ifadelerini kullandı.
FETÖ’yü bahane ederek veya örnek göstererek vatanına bayrağına sadık dindar, maneviyatı yüksek gençlerin önünün kesilmemesi ve ayrımcılık yapılmaması gerektiğini söyleyen Said Yüce, “Bu darbe teşebbüsünü gerekçe gösterip ayrımcılık yapıldığına dair iddialar var. 15 Temmuz darbe girişimindeki gibi devletin ve milletin yanında duran tarikatlar, cemaatler ve sivil toplum kuruluşları var. Ancak öğrenci seçiminde ‘dini özellikleri olmasın’ diye ayrım yapıldığı iddiaları var. Bu millet, asırlardır manevi kuvvetle ayakta durmuştur; şimdi bu insanları yok farzederek, ‘seküler insanlar seçelim’ diye mülakat komisyonlarında ayrım yapılmış gibi görünüyor.” dedi.
Yüce, askeri okullarda yetiştirilen öğrencilerin seküler ve Kemalist bir anlayışla yetiştirildiğini kaydederek, “Devletimizin ve askeriye istihbaratı bu öğrencileri benden daha iyi biliyorlar. Bu çocuklar özellikle böyle seçilmiş ve yetiştirilmiş. Dini değerleri umursamaktan daha çok bir Kemalizm anlayışıyla yetiştirilen öğrenciler var. Bu şekilde yetişen yirmili yaşlardaki genç bir öğrenci, tabii ki böyle bir sonuç çıkarır.” ifadesinde bulundu
FETÖ DE KEMALİSTLER GİBİ ATATÜRKÇÜLÜK MASKESİ ARKASINA SIĞINDI?
Kemal Atatürk’ün ismini ve ideolojisini kullanarak farklı amaçlar güdenlere karşı dikkatli olunması gerektiğini belirten Yüce, şunları söyledi: “27 Mayıs’ta, 12 Mart muhtırasında, 1980 darbesinde, 28 Şubat’ta Mustafa Kemal’in askerleriyiz sloganı. 15 Temmuz’da darbe bildirisi okuyanlar, ‘Yurtta sulh, cihanda sulh konseyi’ dediler. Aynı zehri kullanarak, aynı sloganları tekrarlıyorlar. Bir Müslüman, bir delikten iki defa elini sokup yılanı ısırtmaz. Bu tecrübelerden ders çıkararak uyanmamız gerekiyor. Bu durumu değerlendirirken, Mustafa Kemal Atatürk’ü eleştirmek ya da ona yönelik bir söylemde bulunmak amacıyla değil, onun ismini ve ideolojisini kullanarak farklı amaçlar güdenlere karşı uyanık olunması gerektiğini vurguluyorum. Askeri okulların müfredatını, öğrenci seçim sistemini ve öğrenci yetiştirme zihniyetini gözden geçirmek gerekiyor. Eğer ‘Biz dinden uzak bir askeri kadro yetiştireceğiz’ derseniz, farkında olmadan Kemalist darbeci askerler yetiştirmiş olursunuz.” ifadelerini kullandı. Hem idareciler, hem siyasetçiler, hem medya, hem de millet olarak bu durumu dikkatle takip etmeliyiz.”
Kemalizm/Atatürkizm,
işe, İslam’a doğrudan savaş açarak başlamıştı.
Nitekim
Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk, Kâzım Karabekir Paşa’ya açıkça "Dini ve
namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya
mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun
için önce din ve namus
telakkisini kaldırmalıyız”
diyebilmişti.
Aslında “zenginlik” bahaneydi.
İngilizler ile müttefikleri Fransızlar ve
İtalyanlar’dan öyle talimat almıştı.
Selanikli, onlara borçluydu, çünkü, İsmet İnönü’nün
ifadesiyle “İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule
mecbur etmesiyle mümkün olmuştur”.
Selanikli, kendisine “başarı bahşeden”
İngilizler ile müttefiklerinin sözünü dinlemek, ikiletmemek zorundaydı.
Bu yüzden dine (İslam’a) ve namusa savaş açtı.
Milleti namussuzlaştırmak için elinden geleni yapmaya başladı.
Bir ölçüde başarılı da oldu.
*
Cumhuriyet’in ilanını takip eden “korkunç
yıllar”, bu talimatın ürünü.
Ancak, İkinci Dünya Savaşı, Selanikli’ye “başarı
ve cumhurbaşkanlığı” bahşeden İngiltere ile müttefiklerinin belini kırdı,
havasını indirdi.
Bunlar önce Hitler’in karşısında paçavraya
döndüler.
Daha sonra da kendilerini Hitler’in elinden
alan ABD ile Sovyetler Birliği karşısında ezik hale geldiler.
ABD ile Sovyetler Birliği’nin başlattıkları
Soğuk Savaş dönemi ve kurdukları “dehşet dengesi” Türkiye’de işlerin Selanikli
ölü Mustafa Atatürk zamanındaki gibi devam etmesine imkân vermiyordu.
Bu yüzden Selanikli’nin “dine (İslam’a) ve
namusa” karşı açtığı savaş kısmen akamete uğradı.
Türkiye’nin ABD’nin safında “laikleştirilmiş-ılımlılaştırılmış
İslam” ile yoluna devam etmesine izin verildi.
*
Böylece Kemalizmin/Atatürkizmin İslam’a ve
namusa karşı sürdürmekte olduğu savaşın strateji ve taktik düzeyinde revize
edilmesi durumu ortaya çıktı.
Önceden yapılan şey, dinin ve namusun ülkeden
kazınması esası üzerine kuruluyken, bu defa dinin içeriden tahrif, tahrip ve
tağyir edilmesi, defolu bir namus anlayışının benimsetilmeye çalışılması süreci
başlatıldı.
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin
ortaya çıkışı da bu sürecin bir parçası.. Sonradan benzer ilahiyat fakülteleri
açılarak “hizmet” yaygınlaştırıldı.. Kemalist dindarlık “İslam enstitüsü” değil
tengricilik/tanrısallık (ilahiyat) fakültesi istiyordu.
İşte, Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığı
görevinde bulunmuş olan emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı
üzere Fethullah Gülen ve Mehmet Şevket Eygi gibi isimlerin Özel Harp Dairesi
tarafından ajan olarak işe alınıp istihdam edilmeleri de bu programın alt
başlıklarından birini oluşturuyor.
Doğal olarak (bazen Türk Müslümanlığı/İslamı diye de adlandırılan) “Kemalist müslamanlık” sadece bu
isimler ekseninde oluşturulmaya başlanmış değil.
Yeni Asya gazetesi camiasının lideri Mehmet
Kutlular, 12 Eylül darbesinden sonra MİT’çi bir albayın kendisine gelip “Atatürkçü
Nurculuk” sürecini başlatmaları talebinde bulunduğunu açıklamıştı.
Kendisi kabul etmemişti ama, kabul eden Nurcu
hocalar, abiler, “Bediüzzaman’ın mutlak vekili” havalarında ortada dolaşan satılmış “cemaat
liderleri” vardı.
*
1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla
birlikte iç ve dış dengeler değişmeye başladı.
Soğuk Savaş’ın yerini “Yeni Dünya Düzeni”
almıştı.
Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde Batı’nın yeni
düşmanı İslam’dı.. Bunu Batılı devlet adamları ve siyasetçiler açıkça dile
getirdiler.
Aynı dönemde Erbakan liderliğindeki Milli Görüş
hareketi de iktidara yürüme istidadı kazandı.
Barajı aşamayan bir parti olarak siyaset
arenasında sürünmesinden kimsenin şikayeti yoktu. Bu, aynı zamanda rejimin
demokrat görünmesini sağlaması bakımından da işlevsel görünüyordu, fakat iktidar
olması içerideki Kemalist/Atatürkistler ile dışarıdaki “İslam düşmanları”
açısından kabul edilebilir birşey değildi.
28 Şubat süreci bu yüzden yaşandı.. Dışarıdaki
İslam düşmanları ile içerideki din düşmanları elele verdiler.
Erbakan siyasî yasaklı hale getirildi, hem
kendisi hem de partisi tekerlekli sandalyeye mahkum edildi. Milli Görüş’ün
partisi, tarihindeki en düşük oy oranına geriledi.. Aldıkları oy, tüm oyların
zekâtı bile etmiyordu.
*
Eski İslamcılar, Erdoğan liderliğinde “ılımlı
laik, dindar Kemalist” hale gelmiş durumdalardı.
(Bunu siyaset arenasına Anadolu’dan bakarken ya
da medyadaki kayıkçı kavgalarını okurken farkedemezsiniz. Bu acı gerçekle ancak
Ankara’daki siyasetçilerle ve bürokrasi ile temasınız olursa yüzyüze
gelirsiniz.)
2000’li yılların başında artık hem dışarıdaki
İslam düşmanları, hem de içerideki din düşmanları, Türkiye’de İslamî hareketi
bitirmiş oldukları kanaatine varmış durumdaydılar.
Hizaya getirilemeyen üç beş
kişi kalmıştı, onları da havuç-sopa, zor-zer değirmeninde öğütüp unufak etmek, en kötü ihtimalle 1990’lı yılların yöntemleriyle (trafik kazaları ve zehirlemeler de dahil olmak üzere) tereyağından kıl çeker gibi sessiz sedasız, kimsenin ruhu
duymadan temize havale etmek çocuk oyuncağıydı.
Bu zafer sarhoşluğu, dışarıdaki ve içerideki
İslam düşmanlarının ganimet paylaşımında anlaşmazlığa düşmelerine yol açtı.
Askeri, Emniyetçisi, MİT’çisiyle Kemalistler/Atatürkistler,
İslamcılara karşı asıl mücadeleyi içeride kendilerinin verdiklerini, ellerini
taşın altına koyduklarını, dolayısıyla 28 Şubat’ın bin yıl sürmesini, memleket
bankalarının içini diledikleri gibi boşaltabilmeyi, emekli olduklarında
astronomik ücretlerle özel sektöre transfer edildikleri bir düzenin devam
etmesini, Erbakan’ın (Erdoğan liderliğindeki) eski talebeleri ile Fethullahçıların
28 Şubat’ın meyvelerini toplamalarına izin verilmemesini istiyorlardı.
Ancak, 28 Şubat ihalesini onlara veren dış
güçler buna razı değillerdi.. Olaya dışarıdan baktıkları için daha serinkanlı
ve “duygusallık”tan uzak düşünebiliyor, daha uzun vadeli çıkar hesapları yapıyorlardı. Böyle birşeyin Erbakan’ın eski
takipçilerini tekrar radikalleştireceğinin farkındaydılar.. Bu yüzden,
askerlerin Erbakan’a yaptıklarını Erdoğan’a da yapmalarına yeşil ışık yakmadılar..
MİT de bu süreçte darbecilik histerisi içinde
kriz nöbetleri geçiren askerlere dirsek gösterdi. Muhtemelen, “müttefik”
istihbarat teşkilatları onlara, uluslararası siyasal konjonktürün gereklerini
hatırlatmaktaydılar.
Böylece, 28 Şubat’ın darbeci Kemalistleri
tekrardan “anti-emperyalist” takılmaya başladılar.
Aslında anti-emperyalist falan değildiler..
Sadece ellerindeki yağlı lokmanın kayıp gitmiş olmasından dolayı dertlilerdi.
Kendilerini kullanan dış güçler tarafından
satıldıklarını, kullanılıp kenara atıldıklarını düşünerek kahırlanıyorlardı.
*
Erdoğan, azmi, sebatı ve sabrı ile temayüz
etmiş bir lider olan Erbakan’ın rahle-i tedrisinden geçmiş tecrübeli bir siyasetçi.
Uzlaşmaya açık.. Siyaset gezegeninin
yörüngesini “kazan-kazan” ilkesinin oluşturduğunu düşündüğü anlaşılıyor.
Birşey almadan birşey vermenin Allahu Teala’ya mahsus olduğunu biliyor..
Bu yüzden, muhataplarından birşey alabilmek için elindeki pastayı paylaşmaya, bölüşmeye ve en katı düşmanlarıyla bile yeri geldiğinde
masaya oturmaya razı oluyor.
Ancak, bunun da bir sınırı var.. Siyasî
geleceğini tehdit edecek bir hareket gördüğünde herşeyi elinin tersiyle
itebiliyor, masayı devirebiliyor. “One minute” olayının ardında bu vardı.
Aynı nedenle dönemin genelkurmay başkanı
Büyükanıt’la mezar sessizliğindeki Dolmabahçe mutabakatını “imzaladı”.
Ve aynı nedenle Fethullahçılarla karşı karşıya
geldi.
Şu anda yaşanan “teğmenler” krizinde sergilediği tavır da bununla
ilişkili.
Erdoğan’ın artık ölü olan, Anıtkabir’de sessiz
sedasız yatan Mustafa Atatürk’le gerçekte bir sorunu yok.
Teğmenlerin Atatürkçülük/Kemalistlik yapması da
pek fazla dert edeceği birşey değil.. Nitekim kendisi de yeri geldiğinde
Atatürkçülük yapıyor.
Ancak, kendisinin sergilediği bu Kemalistliğin
karşılığı olarak Kemalistlerin de kendisini kabullenmelerini bekliyor.
Fakat bunu göremiyor.
Göremedi.
*
Ve göremeyecek.
"Kazan-kazan çarkı"nın dişlileri burada dönmüyor.
Çünkü Kemalizm/Atatürkizm, Selanikli’nin favori
içeceği rakı gibi.. Şişede durduğu gibi durmuyor.. Cibilliyeti buna müsait değil.
Emin Gürses diye bir tip var.. Şu anda prof.
unvanını taşıyor.. Bir zamanlar FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün)
televizyon kanalı Samanyolu TV’nin gediklisiydi diye
hatırlıyorum.
Bakın ne diyor:
“Bu anayasada Türk
kelimesini ister Tayyip Erdoğan, ister Peygamber, ister Atatürk gelsin, kim
kaldırırsa ölümünü beklesin. Bak bunu açık söylüyorum. Bu memleketin hâlâ
Atatürk’e bağlı, Mustafa Kemal’e bağlı Kemalist silahlı adamları vardır. Emniyet’de,
MİT’te, Genelkurmay’da… Bunlar sessiz dururlar, çünkü bunlar vatanın sahipleridirler. Ama bakarlar ki ipin ucu kaçıyor, kimseye acımazlar! Bunu
burdan söylüyorum. Bunu kimse söylemez Türkiye’de! Biz Mustafa Kemal’den
aldığımız talimatla söylüyoruz. Eğer anayasadan Türk milleti lafını çıkaracak biri
varsa mezarlığını Türkiye’nin dışına hazırlasın.”
Çok açık konuşmuş.. "Karşımızdakiler ahmak, ahmaklara lafın tamamını söylemek lazım" babından..
Keşke herkes Emin gibi açık konuşsa da "sessiz" duran "sinsi" alçakları, "Kemalist haşhaşi tarikatı"nın maskeli suikastçilerini bütün millet tanısa..
*
Bu nedir?
Bu şudur: Adına ister Ergenekon deyin,
ister Engerekon, Türkiye’de, kendilerini vatanın gerçek sahipleri, başka herkesi de sığıntı böcek kabul eden, “paralel devlet” olma iddiasında bir "illegal, yasa dışı hain ve katil çete" var demektir.
Kendisini milletin, anayasanın, hukukun üstünde
gören, devletin ve milletin imkânlarını kendi sapık zihniyetleri için istismar edip kullanan bir silahlı suç örgütü..
Burada resmen, isim de vererek mevcut
cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ölümle tehdit etme durumu var.
Ve bu tehdide, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi
ve sellem’e yönelik bir edepsizlik de eklenmiş durumda.
Küfür/dinsizlik anlamına gelen bir edepsizlik.
Bunu da ben söylüyorum.
Bunu turfanda Kemalist
Cübbeli Züppe de, sahtekâr Müstafi İsyanoğlu da, “aziz başkanım”
diyerek Erdoğan’a yağcılık yapan tasavvufsuz tarikatçılar da söylemez.
Söyleyemez.
*
Evet, Emin efendi ölümle tehdit ettiklerinin
arasına önce lütfedip ölü Atatürk’ünü de ekliyor..
Ölmüş koyunu sözde kurtla
korkutuyor..
Fakat hemen arkasından Atatürk’e bağlı silahlı adamlardan, Mustafa
Kemal’den alınan talimattan bahsediyor.
İşte, o kılıç çeken teğmenlerin arkasında bu
kafa var.
Adam kurnaz ya, denkleme bir de MİT’i, Emniyet’i,
TSK’yı katarak bu kurumlardaki “suça meyilli” kişileri tahriki de tehdidine ekliyor.
Bunun adına ajan-provokatörlük denir.
*
Neymiş, Mustafa Kemal’den aldıkları talimat
varmış.
Lan bu milletin de elinde Allahu Teala’nın
talimatnamesi Kur’an var.
Gerektiğinde Allah yolunda savaşacak insanların
sadece Afganistan’da, sadece Gazze’de olduğunu mu zannediyorsun?!
Alışmışlar faili meçhullerle, trafik kazalı
suikastlerle, zehirlemelerle “putları Atatürk’e kulluk babından kendilerinin imtiyaz/ayrıcalık düzenine hizmet etmeyenleri” ortadan
kaldırmaya.
*
Bu adamın söylediklerinin doğru olduğunu, böyle bir cinayet şebekesinin sessiz/sinsi bir şekilde faaliyet yürüttüğünü bilmiyor değiliz.
Gördük, görüyoruz..
Söyledik, söylüyoruz..
Fakat bunların dindar camiadaki ajanları ve piyonları “Vay
paranoyaklar, vay kumpas destekçileri, vay kendilerini birşey zannedenler, yok böyle
birşey” diye üstümüze salınıyor, konuşturuluyorlar.
Böyle nice satılmış tiple karşılaştık.
O ajanlara aldanan ya da aldanmak işine gelen menfaatperestler
de onları onaylıyor.
Ama işte Allahu Teala adamı böyle konuşturtur,
eteğindeki taşları ortaya döktürür.
Evet, dediğine göre, devlet kurumlarında (akıl hastanelerindeki peygamberler,
Mehdiler gibi) ölü atalarından talimat alan silahlı sinsi adamlar varmış ve
bunlar, birilerini mezara gönderiyorlarmış.
Adam daha ne desin!
Adam "Kör gözüne parmağım!" türünden açıklığın son sınırında konuşuyor.
"Kemalist haşhaşi tarikatı"nı ifşa ediyor.
Bunu biliyorduk, söylüyorduk, aramızdaki dost
görünen düşmanlara ve ahmak dostumsulara anlatamıyorduk, Emin’in gür bir sesle
ilan etmesi iyi oldu.
Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1, Nisan 2021)başlıklı makalesinde, İhvan-ı Müslimîn (Müslüman
Kardeşler) gibi İslamcı hareketlerin demokrasi anlayışına yönelik tenkitler
aktarılıyor:
İslamcıların İslamlaşma
yolunda “demokrasiye alternatif olacak başka bir sistemin olmadığını” iddia
etmelerine de bazı cihâdi düşünürlerden itirazlar gelmiştir. Mesela Ebû
Abdurrahman eş-Şankîtî, kaleme aldığı “Tehâfutu’l-Dimukrâtiyyîn”
isimli kitapçığında, İslamcıların bu argümanını şaşkınlıkla karşıladığını
ifade etmiştir. Zira ona göre ne İslam peygamberi ve ne de onun sahabelerinin
uygulamalarında böyle bir metot bulunmaktadır. Öyle ki İslam dininin zafere ulaşması,
üç temel rükün olan “ilim, davet ve
cihat” ile gerçekleşebilir. Şayet dini gruplar İslam devleti inşa etmeyi arzuluyorsa bu üç yolun dışında bir metot takip etmemelidir. Ona göre demokratik mücadeleyi benimseyenler,
fedakârlık gerektiren cihat yolu yerine konforlu
ve kolay olanı tercih etmektedirler. Oysa cihat yolu müminlerin üzerine
vecibe olan yegâne metottur. Kaldı ki demokrasi gibi dinin haram gördüklerini “alternatif yoksunluğu”delili
ile mubahlaştırmaya çalışmak da usul açısından yanlıştır (Eş-Şankîtî,
ts., 15-16).
Gerçekte demokratik mücadele, “davet” kapsamında düşünülebilir. Yani
demokratik mücadeleyi Şankîtî gibi toptan reddetmek gerekmez.
Ancak, bunun şartları var.
Birincisi, demokratik mücadele
hesabına “cihad”ın alternatif
olmaktan çıkarılmaması gerekir.
Yani “Tek yol demokratik mücadele”
denilmemelidir. “İşe yaradığı sürece demokratik mücadele” demek, anlayışla
karşılanabilir.
Cihadın demokratik mücadele lehine
alternatif olmaktan çıkarılması, dini tahrif, tağyir ve tebdildir.. Yeni bir din (şeriat) getirmek suretiyle haşa
Allahu Teala’dan “rol kapmaya”
çalışmak, ilahlık taslamak gibi
birşeydir.
İkincisi, demokratik mücadele, demokrasiye iman edilmeden, yani temel
hedef demokrasinin "bütün kurum ve kurallarıyla hayata geçirilmesi” olmaksızın,
İslam’ın hakim kılınmaya çalışılması gayesiyle yürütülmelidir.
*
Bir başka deyişle, gaye, “millet iradesi”nin mutlak biçimde tecellisini sağlamak değil, (illa da gerekiyorsa) Allahu Teala’nın hükümleriyle (Şeriat’le) mukayyed (kayıtlı) olarak
tecelli etmesini sağlamak olmalıdır.
Ve, demokratik mücadele, vazgeçilmez yol mertebesine çıkarılmamalıdır.
(Türkiye’de millet iradesi, dindeki
ayet ve hadîslerin muadili olacak şekilde Atatürk
ilke ve inkılapları adı verilen “değiştirilemez,
değiştirilmesi teklif dahi edilemez” laik “nass”lar çerçevesinde tecelli edebilmektedir. Atatürk ilke ve
inkılaplarının nasıl yorumlanacağı konusunda “içtihat” yani “mezhep” farklılığı olabiliyor, fakat bu ilke ve
inkılapların “kâfir”i olan bir
siyasal harekete izin verilmiyor. Şeriat sözlük anlamı itibariyle “hukuk düzeni”ne
karşılık geldiği için Türkiye’nin “Atatürk
şeriati” ile, yani kul yapısı şeriat ile yönetilmekte olduğunu söylemek gerekiyor.
Şayet Türkiye’de “Atatürk şeriatçılığı” katı bir biçimde savunuluyor olmasaydı,
Anayasa’da “değiştirilemez,
değiştirilmesi teklif dahi edilemez” hükümler yer almazdı. Şurası bir
gerçek ki, Atatürkçülerin/Kemalistlerin Atatürk’e olan imanı, Türkiye’deki “İslamcı değil müslüman” olduklarını söyleyen dindarımsıların Allahu Teala’ya olan imanlarından daha güçlü. Eğer bu
ülkede "Müslümanım" diyenlerin Allahu Teala’ya olan imanı, Kemalistlerin Ali Rıza
oğlu Selanikli Kemal’e olan imanlarından daha kuvvetli olsaydı bugün Atatürkçü
şeriat ile değil Allahu Teala’nın Şer’-i Şerîf’i, yani şerefli Şeriat’i ile
yönetiliyor olurduk. Kemalistlerin Selanikli’ye olan imanı güçlü olduğu için Kemalizm için cihat edip savaşmaya, fırsat bulduklarında darbe yapmaya, kan dökmeye hazırlar.
İslamcı değil müslüman olduğunu söyleyen mıymıntı, sünepe ve sümsükler ise bu Kemalistler
karşısında süklüm püklüm sümüklü böcek moduna girerken, cihat yanlısı müslümanlara
karşı alabildiğine sivri dilliler.)
*
Bir başka husus şu: Demokratik
mücadele seçeneği, İslam’dan taviz vermeye yol açmamalıdır.
(Yani sözde İslam’a hizmet edeceğim
derken imanı ele yele verme, kaybetme, katıksız müşrik olma riski var.. Türkiye bu
açıdan çok sıkıntılı.. Bir defa, parti kurduğunuzda mevcut sisteme bir bakıma
biat etmiş oluyorsunuz. Merhum Elmalılı Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili
tefsirinde dikkat çektiği “İslam dışı rejimler”deki itikadî olmasa bile amelî
şirke düşme olayı burada olanca çıplaklığıyla kendisini gösteriyor. Milletvekili
vs. yeminlerindeki “Atatürk ilke ve inkılaplarına” yani Atatürkçü şeriate bağlılık yemini de ayrı bir "şirket"sel dayatma.. Bu şekilde “siyaset
icabı” diyerek “takiyye” yapanların zamanla “ılımlı” Atatürkçü/Kemalist ve laik
düzen yanlısı hale geldiklerini gördük.. Sözde İslam’a hizmet edeceklerdi,
fakat zamanla “düzenin nimetleri”nin hatırına İslamcılıktan ılımlı laikliğe
geçiş yaptı, “eski ve eksi İslamcı” haline geldiler.. Geçmişteki İslamcılık edebiyatları onların laik istikbaline hizmet etmiş oldu.. AKP’liler bu durumda..
Saadet Partisi de çok farklı değil.. Nurcular
da bunlardan daha iyi durumda değiller. Sözde “siyasetten Allah’a sığınan” bu idraki kıt taife, “Ol mahiler ki
derya içreler, deryayı bilmezler” hesabı, boğazlarına kadar siyasete batmaktan
kurtulamadılar. Siyasetin kurmay subayı değil de basit neferi ve kullanışlı emir
eri oldular. Mesela MSP ve Erbakan muhalifliği yapmalarının da siyaset olduğunu
fark edemiyorlardı, ya da fark etmiyor görünmek işlerine geliyordu. Gerçekten
siyasetten uzak dursalardı oy vermek için sandığa gider, onun dışında siyaset
bahislerine girmezler, hatta sandığa hiç gitmezlerdi. Ne yazık ki siyasetin
akılsız ayak takımı, ne yaptığını bilmez piyonları olarak Bediüzzaman’ın
kemiklerini sızlattılar.)
*
Çakmaktaş’ın makalesini okumaya devam
edeceğiz inşallah.