atatürkçülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
atatürkçülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ANADOLU AJANSI'NIN BİR "28 ŞUBAT" HABERİ: ATATÜRKÇÜ-VATANSEVER (VATANIN NİMETLERİNİ SEVER) SUİKAST, KUMPAS, KARI-KIZ TUZAĞI... SATILMIŞ ATATÜRKÇÜLÜĞÜN MİLLETLE BİTMEYEN AHLÂKSIZ SAVAŞI





Türklüğü "Ne mutlu ki Türküm" demekten ibaret olan İslam düşmanı kanı karışıklara Türk diyor. Sanki Türk, İslamcı olamaz. TSK bu (yahudi güdümlü) Türk'e yabancı hain Türkçülük ve Atatürkçülükten kurtulmadıkça millete rahat yok.. Dikkat edin, 28 Şubatçı bu hain zihniyet TSK'da hâlâ belli ölçüde etkili.













Eski Sultanbeyli Belediye Başkanı Koçak: Atatürk heykelini yakmasınlar diye nöbet tuttuk


Eski Sultanbeyli Belediye Başkanı Koçak, 28 Şubat döneminde Sultanbeyli'de yapılan Atatürk Heykeli hakkında, "Zabıtaya sekizer saat arayla 24 saat nöbet tutturduk. 15 gün içinde yakamayınca, fiberi götürüp tuncunu getirdiler." dedi.
Hasan Hüseyin Kulaoğlu
27 Şubat 2020Güncelleme: 27 Şubat 2020 İstanbul


28 Şubat döneminde Sultanbeyli'ye yapılan Atatürk heykeliyle gündeme gelen eski Sultanbeyli Belediye Başkanı Ali Nabi Koçak, "Biz 'Bu heykel fiberdir. Bu gece yakacaklar ve benim üzerime atacaklar. Biz de burada 24 saat nöbet tutuyoruz.' dedik ve zabıtaya sekizer saat arayla 24 saat nöbet tutturduk. 15 gün içinde yakamayınca, fiberi götürüp tuncunu getirdiler." dedi.

"Postmodern darbe" olarak adlandırılan 28 Şubat 1997'deki Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısının üzerinden 23 yıl geçti. Darbeye giden süreçte toplumun yaşam biçimi ve inançlarını yaşayış tarzı üzerinden oluşturulan yoğun baskı, o dönemin tanıkları ve bu baskıyı birebir yaşayanların hafızalarında tazeliğini koruyor.


28 Şubat döneminde Refah Partisi'nden Sultanbeyli Belediye Başkanı olan Ali Nabi Koçak, darbeye giden süreç ve sonrasında yaşadığı tanıklıkları AA muhabirine anlattı.

Koçak, 1994 yılındaki seçimlerde Refah Partisi'nden Recep Tayyip Erdoğan'ın İstanbul'dan, Melih Gökçek'in Ankara'dan seçimi kazandığını hatırlattı.

Bunların haricinde Türkiye'deki birçok il ve ilçe belediyelerini de Refah Partisi'nin kazandığını ifade eden Koçak, ordunun o zaman darbe yapacağını ama dönemin Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın, "Milli Görüş iktidar olacaktır, ya kanlı ya kansız." sözünü söylemesi üzerine ordunun darbeden vazgeçtiğini kaydetti.

Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi tarafından oluşturulan Refah-Yol Hükümeti'nden vatandaşın memnun olduğunu, o dönemde maaşlara yüzde 100, 300 zam yapıldığını, fakirin fukaranın elinin para gördüğünü ve hükümetin Cumhuriyet tarihinde ilk defa denk bütçe çıkardığını belirten Koçak, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Denk bütçe çıkınca dış devletler 'Eyvah Türkiye şaha kalktı. Osmanlı şaha kalktı.' diye talimatlar veriyor ve nihayet mason localarının talimatıyla ihtilal başlatılıyor. Ne yazık ki vatansever olduğunu iddia eden insanların, başka vatanda olanların emirlerine riayet etmeleri hakikaten üzücüdür. Bunun vatanseverlikle izahı nasıl mümkün olabilir? İşçi, memur, emekli Erbakan döneminde aldığı ikramiyeleri, aldığı zamları unutamıyor. Vatansever bir insan, ihtilal yapmaz. Gücün varsa seçimde aday olursun, sen daha iyi yapacağını söylersin, vatandaş seni seçer. İhtilal bir zorbalıktır, eşkıyalıktır, maalesef eşkıyalar bu yoldan para kazanıyor."

28 Şubat döneminde Sultanbeyli'de ne kadar Kur'an kursu varsa kapatıldığını, Adil Düzen Mahallesi'nin isminin çağrışım yaptığı için Adil Mahallesi olarak değiştirildiğini, Mücahitler Camisi'nin isminin değiştirilmesi için uğraşıldığını anlatan Koçak, kendi okulu olan Bahtiyar Koleji'ne askerlerin geldiğini ve okulda başörtülü öğretmen ve öğrenci var mı diye teftişler yaptıklarını söyledi.

Koçak, "28 Şubat, Türkiye'nin kalkınmaması için, fakir fukaranın maaşları artırıldığı için, denk bütçe çıktığı için vatan hainlerinin bu memleketi, Türkiye'yi başkalarına muhtaç etmek amacıyla yaptığı bir ihtilal hareketidir. Bu dünyada cezasını görmeseler, kıyamette görecekler. Erbakan gibi bir lidere bu ihanetin yapılması hainliktir, kansızlıktır." değerlendirmesinde bulundu.

Her darbede belli grupların zengin olduğuna dikkati çeken Koçak, 28 Şubat'ta bankaların içinin boşaltıldığını, Merkez Bankasının garantör banka olduğu için milletin vergileriyle bankaların borcunu ödediğini söyledi. 1980 darbesinde hazineden 274 ton altın çalındığını kaydeden Koçak, "Darbeler hırsızların işine yarıyor." dedi.

28 Şubat'ta imam hatip okullarının kapatıldığını, başörtüsü meselesinin gündeme getirildiğini, çocukların hafızlık eğitimi alamadığını anlatan Koçak, darbecilerin hem Türkiye hem de din düşmanlığı yaptığını dile getirdi.

"Süreç bir sene önce Sultanbeyli'de başlatıldı"

28 Şubat döneminde Pendik'te 200 dönümlük ormanlık alandaki ağaçların kesildiğini ve arsanın parsellenip satılacağı bilgisinin kendisine orman şefi tarafından iletildiğini, bu durumun önüne geçmek için ormanlık alanı mezarlık olarak belediye tarafından aldıklarını anlatan Koçak, bu olaydan sonra Sultanbeyli'nin hedefe konulduğunu vurguladı.

Darbe sürecinin bir sene önce Sultanbeyli'de başlatıldığını, Maltepe'deki 2. Zırhlı Tugay Komutanı Adnan Tanrıverdi ile iyi bir şekilde anlaştıklarını, Tanrıverdi'nin görevinin bitmesine daha bir sene varken Tuğgeneral Doğu Silahçıoğlu'nun kasıtlı olarak 2. Zırhlı Tugay Komutanı yapıldığını vurgulayan Koçak, komutanlığın Maltepe'de olmasına rağmen Silahçıoğlu'nun bütün resmi bayramlarda Sultanbeyli'ye geldiğini, halkın dini duygularını tahrik edici bir konuşma metnini İlçe Milli Eğitim Müdürüne okuttuğunu anlattı.

Askerlerin gerçek mermilerle nöbet tuttuğunu ve herhangi bir sorun olması durumunda ortalığın karışmasının hedeflendiğini kaydeden Koçak, konuşma metniyle ilgili hem adliyeye hem de askeri mahkemeye suç duyurusunda bulunduğunu ama bir sonuç alamadığını ifade etti.

"Atatürk heykelini yakmasınlar diye nöbet tuttuk"

Sultanbeyli'de yaptırılan Atatürk heykeli ile ilgili de konuşan Koçak, şunları anlattı:

"(Doğu Silahçıoğlu) Olmayacak bir yere heykel dikti ki kendi gönderdiği albay, yarbay ve yüzbaşıdan oluşan bir heyet, kaymakamın başkanlığında bizden de imar müdürü, 'Heykel buraya dikilsin.' diye karar veriyor. O geliyor, başka bir yere, dört yol kavşağını kapatan bir yere (heykel) dikiyor. Müdahale etmedik biz, kaymakam müdahale etmiş, 'Sana fikir sormadık.' demişler.

O gün basın açıklaması yaptım. 'Bu heykel fiberdir. Bu gece yakacaklar ve benim üzerime atacaklar. Biz de burada 24 saat nöbet tutuyoruz.' dedik ve zabıtaya sekizer saat arayla 24 saat nöbet tutturduk. 15 gün içinde yakamayınca, fiberi götürüp tuncunu getirdiler. Bu mudur iyi niyet? Sadece Atatürk istismarcılığından ibaret. Gece kendileri gelip yakacaklardı, bizim üzerimize atacaklardı. Bunu yapamadılar, ondan sonra Sincan'daki Kudüs gecesi bahane edilerek ihtilal yapılmış oldu. O zaman Kudüs gecesine karşı çıkanlar şimdi de Kudüs gecesi kutluyor. Bu, milletin oyunu alabilmek, milleti kandırabilmek için bir manevradan başka bir şey değil."

Fadime Şahin olayı

Kardeşlerinin halı, mobilya işi yaptığını ve Fadime Şahin'in eniştesinin kardeşlerinin ortağı olduğunu anlatan Koçak, Fadime Şahin okurken ona burs verdiğini, kardeşini işe yerleştirdiğini, babasına da bir tezgah kurdurup çeşitli ürünler sattırdığını ve böylelikle fakir bir aileye yardımcı olduklarını kaydetti.

Ali Kalkancı olayından önce Fadime Şahin'in kendisini ziyaret ettiğine değinen Koçak, şunları kaydetti:

"Fadime Şahin bana geldi, 'Seninle baş başa görüşmek istiyorum.' dedi, ben kabul etmedim. 'Sen bir genç kızsın ben bir erkeğim. Seninle benim baş başa görüşmem İslam'a uygun değildir, caiz değildir. Bak bu benim kardeşim, bu da özel kalem müdürüm. İkisinden birisi yanımda olsun, konuş.' dedim. Kabul etmeyince kovdum gitti. Demek ki tek başıma görüşseydim bana bir şeyler bulaştıracaklardı, görüşmedim. Fadime Şahin olayını da bize mal etmek için çıkardılar ama mal edemediler."

Koçak, 28 Şubat döneminde Ali Kalkancı ve Müslüm Gündüz ile Refah-Yol Hükümeti'ni düşürebilmek için zemin hazırlandığını belirtti.

Suikast girişimleri

Kendisine birçok suikast girişiminde bulunulduğunu söyleyen Koçak, bir gece yarısı evinin camlarının taşlarla kırıldığını, evin içerisinden dışarıya ateş etmesi sonucunda kendisini öldürmek isteyenlerin kaçtığını ve bu şekilde öldürülmekten kurtulduğunu söyledi.

Bir gün otomobiliyle yolculuk yaparken aracının sallandığını ve tamirciye gittiklerini kaydeden Koçak, aracının sağ ön ile sol arka tekerlerinin bijonlarının gevşetildiğini belirtti.

... Mehmetçik Vakfı'nın akaryakıt istasyonundan ters yönde çıkış yapan bir kamyonun, şoför tarafından üzerlerine doğru sürüldüğünü anlatan Koçak, sözlerine şöyle devam etti:

"Kamyonun ne önünden ne arkasından geçme imkanımız var, şoföre 'Fren yap.' dedim 'Fırlatır.' dedi, 'Bariyerlere vur, kamyonun altına girmeyelim.' bari dedim, bariyerlere vurduk, bariyerler bizi kurtarmadı, benzinliğin tabelasına çakıldık. Yanımdaki arkadaş, şoförün babası vefat etti, kardeşim önde oturuyordu ayakları kesildi, ben yaralı kurtuldum. Kafamda 22 dikiş var. Kafamın derisi kulağıma gelmişti. Hastanede sivil polis gelip dedi ki 'Bu senin için yapılan bir suikasttı, faili meçhule soktular, dosyanı kaldırdılar. Hastanede de fazla durma, burada da seni rahat bırakmayacaklar.' Ben de hastaneden erken ayrıldım."

Dönemin İzmit Bölge Komutanının Veli Küçük olduğunu hatırlatan Koçak, akaryakıt istasyonunda güvenlik kamerası olmadığını, oradaki trafik polisinin kamyonun yakalanması için anons yapmadığını ve kendilerini sıkıştıran kamyonun bugüne kadar hala bulunamadığını vurguladı.

Gezi Parkı olayı ve 15 Temmuz

Gezi Parkı olaylarının bir darbe girişimi olduğunu ve bu darbe girişimine en çok desteği de FETÖ'nün verdiğini anlatan Koçak, şunları kaydetti:

"Gezi Parkı'na gelen insanlara kim para veriyordu, kim yemek veriyordu. Bunu sormak lazım. Otelde kim yatıyordu? Hangi otelde yatırıyorlardı, paralarını kim ödüyordu? Onu büyüteceklerdi, darbe yapacaklardı. Hedef oydu. 'Yok ağaçlar kesiliyor.' 10 tane ağaç kesildiyse bin tane ağaç diker devlet. Şu anda o kadar ağaç dikildi, niye onun memnuniyetinden bahsedilmiyor? Hiç kıpırdayan yok. Ağaç bir bahaneydi. O bir ihtilal provasıydı. ..."


(https://www.aa.com.tr/tr/28-subat/eski-sultanbeyli-belediye-baskani-kocak-ataturk-heykelini-yakmasinlar-diye-nobet-tuttuk/1746586)


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'ÜN (İNÖNÜ'NÜN 1973'TE AÇIKLADIĞI GİBİ) İNGİLİZ İŞBİRLİKÇİSİ BİR SAHTE KURTARICI OLDUĞUNU DEVLET "RESMEN" AÇIKLAMADIKÇA VE DERS KİTAPLARINDA BU ANLATILMADIKÇA, HARBİYELİSİ DE, HARBİYESİZİ DE ATATÜRKÇÜLÜK ADINA ALDATILMAYA DEVAM EDECEK VE KENDİLERİNİ HAKLI ZANNEDECEKLERDİR.. İNÖNÜ'NÜN SÖYLEDİĞİNİ ERDOĞAN DA SÖYLEMELİ, ANITKABİR'E GİDİP TAZİM SUNMAKTAN, "ATATÜRK'ÜN İZİNDEYİZ" DEMEKTEN VAZGEÇMELİ, İNÖNÜ GİBİ ATATÜRK'ÜN RESİMLERİNİ PARALARDAN FALAN SİLMELİ, DEVLET DAİRELERİNDEN ATMALIDIR.. BUNU YAPMADIKÇA "HARBİYELİ ALDANMASI"NIN ŞERRİNDEN KURTULAMAZSINIZ. DEVLET KURUMLARINDAKİ BÜTÜN ATATÜRK HEYKELLERİ VE RESİMLERİ KALDIRILMALIDIR, SADECE TÜRK BAYRAĞI OLMALIDIR.. BAYRAK BU MİLLETİN BAĞIMSIZLIĞININ SEMBOLÜDÜR, ATATÜRK HEYKEL VE RESİMLERİ İSE ATATÜRKÇÜ PUTPERESTLİĞİN, MİLLETİN SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'E KUL KÖLE EDİLMESİNİN SİMGESİDİR.. HARBİYE, BU MİLLETİN VERGİLERİYLE ÜNİFORMA GİYİP KILIÇ KUŞANINCA KENDİSİNİ MİLLETTEN DAHA VATANSEVER ZANNEDEN, BİR GÜN GENERAL OLUP DARBE YAPMA HAYALLERİ KURAN BURNU HAVADA ZIR CAHİL, RESMÎ EZBER DIŞINDA BİRŞEY BİLMEYEN NARSİST GENÇLERİN OYUN BAHÇESİ OLMAKTAN ÇIKARILMALI, ALLAH'TAN BAŞKASINA KULLUK ETMEME AZMİYLE MİLLETİNE TEVAZU İLE HİZMET EDEN SUBAYLARIN YETİŞTİĞİ OKUL OLMALIDIR




Harbiyeli aldanır

Aydın Ünal

Yeni Şafak

29/11/2024, Cuma

 

27 Mayıs darbesini yapan, Menderes, Polatkan ve Zorlu’yu idam eden askerler, bütün gövdeleriyle siyasetin içine girince ve ortada sivil siyaset kalmayınca birbirlerini yemeye başladılar. “Albaylar Cuntası”nın lideri, Harbiye Komutanı Talat Aydemir, önce 22 Şubat 1962’de, sonra 20 Mayıs 1963’te, Harbiyeli öğrencileri kullanarak iki başarısız darbe teşebbüsünde bulundu. Harp Okulu öğrencileri ihraç edildi, Talat Aydemir de idam edildi. Giriştiği ikinci darbenin parolası “Harbiyeli Aldanmaz” idi. İdamından sonra açılan vasiyetinde Harbiye’nin bahçesine gömülmeyi, mezar taşına da “Harbiyeli Aldanmaz” yazılmasını istemişti.

Sonradan yayınlanan hatıralarında Talat Aydemir, Muzaffer Özdağ ile ordu içindeki hangi komitenin en eski olduğu üzerine sohbet ederlerken, Özdağ, kendi komitesinin en eski olduğunu, 1952’de Harp Okulu silahhanesinde kanlarını mendil üzerine akıtarak yemin ettiklerini söylemiştir.

Harbiye’de kimi zaman 3-5 öğrencinin, kimi zaman daha fazlasının kurduğu bu örgütlenmelerin bazıları 1950’ler boyunca Masonik bir örgüt, hatta terör örgütü gibi çalışmış, 27 Mayıs darbesinin taşlarını döşemiş, ardından da ordu içinde bitmeyen çekişmelerin aktörleri olmuşlardır.

Harbiyeli öğrencileri, Muzaffer Özdağ, Talat Aydemir, Cemal Madanoğlu başta olmak üzere çeşitli komutanlar içeriden, 1970’lerde Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk, İlhami Soysal gibi isimler dışarıdan aldattılar. 1980 darbesi sonrasında Harbiye’ye bu sefer ABD Ajanı Fetullah Gülen el atmış, ulusalcı subaylarla Fetullahçı subaylar darbe yarışına girmiş, Ergenekoncu darbe girişimlerini önleyen Fetullahçılar 15 Temmuz’da kendi darbelerine teşebbüs etmişlerdir.

Harbiye’nin içine sızmanın, oraya çomak sokmanın, 20’li yaşlarındaki gençleri aldatmanın, istismar etmenin, Harbiye’den başlayarak, cuntalar, örgütler, terör örgütleri teşekkül ettirmenin Türkiye’ye faturası ağır olmuş, nice gencin hayatı kararmış, nice genç hayatını kaybetmiş, Türkiye istikrara kavuşamamış, ekonomisi bir türlü ayağa kalkamamıştır.

15 Temmuz sonrasında Harp Okulları Milli Savunma Üniversitesi adını alarak yeniden yapılandırıldı. 2023 yılında Tuzla Piyade Okulu’nda ve 2024 yılında MSÜ mezuniyet töreninde gördük ki, askeri okul öğrencileri üzerinde kirli emelleri olanlar boş durmuyor, öğrencilerden başlayarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ni zehirlemeye, oralarda örgütlenmeye, okul aşamasında cuntalar, örgütler kurmaya, yani Harbiyeliyi aldatmaya devam ediyorlar. Harp Okullarında ilk “kanlı” örgütü kuran Muzaffer Özdağ’ın oğlu Ümit Özdağ ve son derece kışkırtıcı, tehlikeli açıklamalar yapan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, belli ki TSK ve Milli Savunma Üniversitesi içindeki FETÖ artığı ya da Ulusalcı komutanlar o eski, kirli, tehlikeli oyunu sürdürüyorlar.

Bugünlerde MSÜ mezuniyet törenindeki kılıçlı korsan yemini konuşuyoruz. Oysa aynı disiplinsizlik 2023 mezuniyeti sırasında da yaşanmış, ardından 10-13 Kasım 2023’te Tuzla Piyade Okulu’nda, namaz kılan 3 subayın koğuşunu 150 kadar subay basmış, sözde mahkeme kurarak sorgulamış, işkence ve linç yapmışlardı.

Mağdur 3 subay ve saldırgan 150 subaydan sadece 4’ü açığa alındılar; mahkeme devam ediyor, üzerinden 1 yıl geçmesine rağmen, deliller ortada ve sabit olmasına rağmen dava sonuçlanmıyor.

Mağdur subaylardan birinin avukatı aradı, tüm detayları anlattı. Meğer Harbiye’nin içi yine kaynıyormuş, meğer Harbiyeli yine aldatılmış, içerde yine irili ufaklı örgütler kurulmuş. Komutanlar disiplinsizliği izlemiş. Öğrencilerin ve genç teğmenlerin kurdukları WhatsApp gruplarında dine, dini değerlere, dindarlara, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ağza alınmayacak küfürler ediliyor. Atatürk’ü Kâbe-i Muazzama’nın üzerinde oturmuş şekilde resmeden alçakça, haince grafik elden ele dolaşıyor. Gece vakti yapılan korsan gösterilerde “Tarikatın p.çleri, yıldıramaz bizleri” sloganları atılıyor. Bunlar yetmezmiş gibi namaz kılan subayların koğuşu basılıyor, darp ediliyorlar.

Dışardan Harbiye’yi karıştıran kirli eller, kendilerine yakın medyada sanki okulda tarikat örgütlenmeleri varmış gibi algı yaparken, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı arkasına gizlenen kirli yapılanmalar daha şimdiden cuntalar teşkil ediyormuş. Hep aynı senaryo! Sözde irticacı avına çıkanlar, sakalın, bıyığın peşinde koşanlar, şehit annesini askeri tesislere sokmayanlar, işi gücü bırakıp namaz kılan subay avına çıkanlar, geri planda, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganları arkasına gizlenmiş onlarca sapık, terörist, hain yapılanmayı, en başta FETÖ’yü göremediler; TSK’yı ajanlara peşkeş çektiklerini fark edemediler, “Kadeh tokuşturuyorlar” diyerek Fetullah’a aldandılar.


TÜRKİYECİLİK PUTPERESTLİĞİNİN EHL-İ SÜNNET İSTİSMARCILIĞI

 





Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan bugünkü (26 Kasım 2024 tarihli) yazısında şuları diyor:

… ODA TV, benim, Aydın Ünal’ın ve Hüseyin Likoğlu abilerin peş peşe yazdığı ve odaklarında devlete kılıç çeken teğmenlerin olduğu yazılar üzerinden “hedef teğmenler değil, hedef Atatürk” manşeti atarak yine o meşhur meseleyi konuşulamaz hale getirmeye çabaladı. Kamalizm tarafından berkitilen ve yaşatılan müesses nizamın tartışmaya açılmaya çalışıldığı her sekmede böyle oluyor durum. Kamalistler hemen bu tartışma büyümesin, ölü doğsun diye Atatürk’ün arkasına siper alıp başlıyorlar yaylım ateşe. Oysa benim yazımda da, Ünal ve Likoğlu’nun yazılarında da hedef Atatürk değil, Atatürk maskesiyle müesses nizamın sürmesini arzu eden, akıllarına estiği gibi darbe yaparak memlekete nizam vereceklerini zanneden Kamalistler idi. Bu hakikati tam tersine çevirerek çektikleri numarayı anlamamak imkânsız. “Ayranları dökülmesin” diye Atatürk’ü sömürmekten bıkmayan bu beyzadeler bilmeliler ki hedefimiz Atatürk olsa hedefimizi Atatürk olarak belirleyecek mertlikte ve dürüstlükte insanlarız üçümüz de. Oysa hedef Atatürk değil, sizsiniz. Darbeci, üstüncü, kendini bir halt zanneden Kamalistler yani. Hedefimiz, eski Türkiye özlemiyle yanıp tutuşan darbeci asker takımı. Burada bir anlaşalım.

Sorun da burada..

Selanikli Kamal’ı (Mustafa Atatürk’ü) tartışmadan Kamalizm tartışması yapmanın çok fazla bir yararı yok.

Selanikli Kamal, bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “resmî put”u durumunda.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendisini kendi resmî ideolojisi (Ki bu, İslam’a göre onun dini anlamına geliyor) açısından tanımlıyor ve “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı laik (siyasal dinsiz) bir devlet” olduğunu söylüyor. ("Resmî ideoloji"nin İslam'a göre din olması meselesi için TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Din" maddesine bakılabilir.)

Ancak bu, İslam açısından putperestlik demek.. Yani Selanikli Mustafa’nın putlaştırılması.

Bu durumda Kamal Atatürk’ü bırakıp Kamalistleri tartışmanın çok fazla bir yararı yok.

Sorunu kökünden ele almak ve çözmek gerekiyor.

*

Nitekim Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Mekke’de Ebu Cehil’in vs. şahıslarını değil, putlarını hedef almıştı: Hübel’i, Uzza’yı vs..

Bunların herhangi bir kutsallığının ve değerinin bulunmadığını ilan etmişti.

Günümüz Türkiye’sinde ise kutsal ilan edilenler Kamal’ın yatırı (türbesi, anıt/abide mezarı), Kamal’ın kurduğu devlet, ve bu devletin “vatan” toprakları.. Van'da Türkiye sınırını aşıp İran topraklarına yarım metre girdiğinizde kutsal vatanı terk etmiş oluyorsunuz.

(1994 yılında Mahmut Kaçar, Cumhurbaşkanı Demirel de tören için Anıtkabir'deyken bu putperest ayinlerini hatırlatan mantıksız, "hayatta en hakiki mürşit ilim"e ve bilime aykırı, İslam'ın da onaylamadığı, peygamberler için bile yapılmasını kabul etmediği irticaî [ortaçağ bile değil, ilkçağ karanlığına özgü] seremoniyi protesto etmiş ve tutuklanmıştı.. Merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca, bir kitabına da alınan bir sohbetinde, Mahmut Kaçar'ın böyle yaparak emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'-l münker vazifesini yerine getirmiş, üzerinden vebali/sorumluluğu atmış olduğunu söylemişti.) 

Laik (siyasal dinsiz) devlete göre Allahu Teala’nın kitabı devlet açısından kaale alınacak birşey değil.. Vatan toprakları ise kutsal.

Vatan için savaşıp ölürseniz şehit oluyorsunuz, fakat Allahu Teala için savaşmaya kalkışırsanız adınız terörist olur.

Çünkü, laik (siyasal dinsiz) devlete göre (resmî ideolojiye göre) vatan kutsal, Allahu Teala değil.

Devlet, yerlerin ve göklerin, vatanın, ve de Selanikli Kamal'ın yaratıcısı Allahu Teala'nın dini ile öküze, ineğe, eşeğe vs. tapma dinlerine eşit mesafede.

Çünkü laik.. Kamalist..

*

İmdi, Ehl-i Sünnet (Sünnet ehli) müslüman olmak demek, 73 fırkadan biri durumundaki fırka-yı naciye (kurtulan fırka) olan topluluktan olmak demektir.

Ancak, geriye kalan 72 fırka da kendisinin hak üzere olduğunu, İslam'ı doğru anladığını iddia ediyor.

Fırka-yı naciyenin (Ki Ehl-i Sünnet taifesi bunlardır) özelliğini ya da niteliğini Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem açıklamış: Rasul s.a.s.’in ve ashabının üzerinde olduğu şey üzerinde olmak.

Evet, Ehl-i Sünnet'ten olmanın ölçütünü Sünnet'ten almadan ehl-i Sünnet (Sünnet ehli) olamazsınız.

Böylece "Ehl-i Sünnet" olma hususunda önümüze şu üç “referans noktası” çıkıyor: Kur’an, Rasul’ün sünneti, ve ashabın fıkhı (anlayışı).

Bunlar arasında Türkçülük, Türk vatanı, Türk devleti, Anadolu, Orta Asya, Anadolu Müslümanlığı, Türk İslamı vs. hurafeleri var mı?

Yok!

Dolayısıyla İslam anlayışımızda (Ehl-i Sünnet bahsinde), Türkiyecilik ve Türkçülük (Türk “devletçiliği”), aynı şekilde Arapçılık, Kürtçülük, İrancılık, Emevîcilik, Abbasîcilik, Osmanlıcılık vs. belirleyici olmamalıdır. (Hizmetlerini hayırla yad ederiz, etmeliyiz, o ayrı mesele.)

Ölçümüz sadece Kur’an, Sünnet, ve ashabın anlayışı olmalıdır.

Diyelim ki Şia’yı, Vehhabîler’i vs. tartışıyoruz.. Eğer derdimiz İslam ise, Ehl-i Sünnet ise, meseleyi sadece yukarıda aktardığımız referans noktaları üzerinden tartışmamız gerekir.

Mesela Şia, ashabın büyük çoğunluğuna cephe aldığı için yanlış noktada.. Böylece Sünnet'ten sapmış durumdalar. 

Ancak, günümüzde Şia’yı tartışan bazı kişilerin derdinin Ehl-i Sünnet’i savunma değil, Şiî İran’a karşı laik (siyasal dinsiz, Kamalist) Türkiye’yi savunmak olduğunu, asıl dertleri buyken, Ehl-i Sünnet anlayışını Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin laik  (siyasal dinsiz) taassubu için (Erdoğan’ın tabiriyle) “meze” yaptıklarını görmekteyiz.

*

Derin devlet" (Ki buna devletin istihbaratı da dahil), İslamî kesimin içine yerleştirmiş bulunduğu (yahut satın almış olduğu) kişilere bu şekilde Ehl-i Sünnet istismarcılığı yaptırıyor. 

(Bu satın alma her zaman “kadroya dahil edip maaşa bağlama” ile olmuyor.. Rüşvet anlamına gelen kolaylıklar, hediyeler, ikramlar, taltifler, ödüller, geziler, iş fırsatı sunmalar vs. ile yapılıyor.. İki taraf da ne istenildiğini ve ne yapılması gerektiğini biliyor, söze ve yazıya dökülmeden gereği yapılıyor. Tabiri caizse bakışlarıyla anlaşıyorlar.. Biz de böylelerini "sözlerinin üslubundan" tanıyoruz: "Dileseydik, onları (o münâfıkları) elbette sana gösterirdik de kendilerini muhakkak sîmâlarından tanırdın. Yine de onları mutlaka konuşma üslûblarından tanırsın. Allah, yaptıklarınızı bilir." [Muhammed, 47/30])

Merhum Necip Fazıl gibi ifade etmek gerekirse, bir Ehl-i Sünnetçiliğe çattık ki, Ehl-i Sünnet'e kurmuş pusu. 

*

Ehl-i Sünnet edebiyatı yapanlara bakın.. Kim ki Ehl-i Sünnet simsarlığı yaparken insanları Kur’an’a, Sünnet’e ve ashabın yoluna değil de son tahlilde laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne sadakate davet ediyorsa, o, Ehl-i Sünnet kavramını istismar eden bir şirk (putperestlik) hizmetçisidir.

Aparatıdır.

Onda şu veya bu ölçüde nifak (münafıklık) vardır.

Son tahlilde yöneldiği mihrab, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin laikliğidir (siyasal dinsizliğidir).

Kamal'ın "ümmet"indendir (topluluğundandır).


KEMALİZM/ATATÜRKİZM (ATATÜRKÇÜ PUTPERESTLİK) BİR MİLLİ GÜVENLİK SORUNUDUR, İÇ TEHDİTTİR.. SİNSİ, GADDAR VE VAHŞİ EMPERYALİZM CANAVARININ "YERLİ-MİLLİ" POST GİYMİŞ KEŞİF KOLU VE TRUVA ATIDIR

 










Cumhurbaşkanımızın katılacağı askeri törende komutanların izinli olması neden manidar ve şüpheli?


BÜLENT ORAKOĞLU, YENİ ŞAFAK, 18 EYLÜL 2024


MSÜ’de Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın mezuniyet törenine Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve üst düzey protokolün katılacağı günler öncesinden bilinmesine rağmen okul komutanı ve diğer rütbeli üst düzey bazı askerlerin izinli olduklarını bahane edilerek katılmamaları bu olayın arkasında milli ve yerli olmayan bir üst akıl olduğuna mı işaret etmektedir. Nitekim AK Parti 26. Dönem Isparta Milletvekili Said Yüce, Milli Savunma Üniversitesi’nde 30 Ağustos’taki mezuniyet töreninde teğmenlerin siyasi sloganlar atıp kılıç çekmesi üzerine başlatılan soruşturma ile ilgili önemli açıklamalarda bulundu. AK Parti Milletvekili Said Yüce, soruşturma ile konunun geçiştirilmemesi gerektiğini belirtirken asıl sorunun askeri okullardaki eğitim sistemi ve müfredattan kaynaklandığını söyledi. Komutanların iyice araştırılması gerektiğini söyleyen Yüce, öğrenci seçiminde dini istismar eden FETÖ bahane edilerek dini özellikleri bulunmayan öğrencilerin tercih edildiğini ve bu konuda ayrımcılık yapıldığını vurguladı.


BU MANİDAR VE ŞÜPHELİ DURUMUN ARKASINDA NATO’CU BAZI PARMAKLAR VE FETÖ MÜ VAR?
YÜCE, Cumhurbaşkanı’nın katılacağı bir programda komutanların izinli olduğu iddialarına da dikkat çekerek, “Burada da böyle önemli bir törende ilgili komutan yok. Böyle bir şey Türkiye Cumhuriyeti’nde veya herhangi bir ülkede kabul edilebilir mi? Cumhurbaşkanının geleceği belliyse, o kişi dünyanın öbür ucunda olsa bile özel uçakla getirilir. Bu durum, işin arkasında NATO’cu bazı Batı parmakları ve FETÖ’nün olabileceğini gösteriyor.” demişti. Said Yüce, okul komutanının orada olmamasının ve programın bu şekilde düzenlenmesinin sadece teğmenlerin işi olamayacağını belirterek, “Okul komutanının orada olmaması ve program akışının bu şekilde düzenlenmesi, sadece teğmenlerin işi olamaz. Bunun arkasında daha büyük bir akıl ve plan var. Eğer gerçek bir soruşturma yapılacaksa, teğmenlerle birlikte bu olayın arkasındaki asıl güçler de araştırılmalı. Bu durum, küçük bir mesele olarak kapatılmamalı.” ifadelerini kullandı.


ÖĞRENCİ SEÇİMİNDE “DİNİ ÖZELLİKLER OLMASIN” AYRIMI YAPILIYOR.OYSA TÜM DARBELERİN ARKASINDA KEMALİZM VAR!

FETÖ’yü bahane ederek veya örnek göstererek vatanına bayrağına sadık dindar, maneviyatı yüksek gençlerin önünün kesilmemesi ve ayrımcılık yapılmaması gerektiğini söyleyen Said Yüce, “Bu darbe teşebbüsünü gerekçe gösterip ayrımcılık yapıldığına dair iddialar var. 15 Temmuz darbe girişimindeki gibi devletin ve milletin yanında duran tarikatlar, cemaatler ve sivil toplum kuruluşları var. Ancak öğrenci seçiminde ‘dini özellikleri olmasın’ diye ayrım yapıldığı iddiaları var. Bu millet, asırlardır manevi kuvvetle ayakta durmuştur; şimdi bu insanları yok farzederek, ‘seküler insanlar seçelim’ diye mülakat komisyonlarında ayrım yapılmış gibi görünüyor.” dedi.

Yüce, askeri okullarda yetiştirilen öğrencilerin seküler ve Kemalist bir anlayışla yetiştirildiğini kaydederek, “Devletimizin ve askeriye istihbaratı bu öğrencileri benden daha iyi biliyorlar. Bu çocuklar özellikle böyle seçilmiş ve yetiştirilmiş. Dini değerleri umursamaktan daha çok bir Kemalizm anlayışıyla yetiştirilen öğrenciler var. Bu şekilde yetişen yirmili yaşlardaki genç bir öğrenci, tabii ki böyle bir sonuç çıkarır.” ifadesinde bulundu


FETÖ DE KEMALİSTLER GİBİ ATATÜRKÇÜLÜK MASKESİ ARKASINA SIĞINDI?

Kemal Atatürk’ün ismini ve ideolojisini kullanarak farklı amaçlar güdenlere karşı dikkatli olunması gerektiğini belirten Yüce, şunları söyledi: “27 Mayıs’ta, 12 Mart muhtırasında, 1980 darbesinde, 28 Şubat’ta Mustafa Kemal’in askerleriyiz sloganı. 15 Temmuz’da darbe bildirisi okuyanlar, ‘Yurtta sulh, cihanda sulh konseyi’ dediler. Aynı zehri kullanarak, aynı sloganları tekrarlıyorlar. Bir Müslüman, bir delikten iki defa elini sokup yılanı ısırtmaz. Bu tecrübelerden ders çıkararak uyanmamız gerekiyor. Bu durumu değerlendirirken, Mustafa Kemal Atatürk’ü eleştirmek ya da ona yönelik bir söylemde bulunmak amacıyla değil, onun ismini ve ideolojisini kullanarak farklı amaçlar güdenlere karşı uyanık olunması gerektiğini vurguluyorum. Askeri okulların müfredatını, öğrenci seçim sistemini ve öğrenci yetiştirme zihniyetini gözden geçirmek gerekiyor. Eğer ‘Biz dinden uzak bir askeri kadro yetiştireceğiz’ derseniz, farkında olmadan Kemalist darbeci askerler yetiştirmiş olursunuz.” ifadelerini kullandı. Hem idareciler, hem siyasetçiler, hem medya, hem de millet olarak bu durumu dikkatle takip etmeliyiz.”


SİNSİ KEMALİZM ÖLÜMLE TEHDİT EDİYOR

 



Kemalizm/Atatürkizm, işe, İslam’a doğrudan savaş açarak başlamıştı.

Nitekim Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk, Kâzım Karabekir Paşa’ya açıkça "Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyızdiyebilmişti.

Aslında “zenginlik” bahaneydi.

İngilizler ile müttefikleri Fransızlar ve İtalyanlar’dan öyle talimat almıştı.  

Selanikli, onlara borçluydu, çünkü, İsmet İnönü’nün ifadesiyle “İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur”.

Selanikli, kendisine “başarı bahşeden” İngilizler ile müttefiklerinin sözünü dinlemek, ikiletmemek zorundaydı.

Bu yüzden dine (İslam’a) ve namusa savaş açtı. 

Milleti namussuzlaştırmak için elinden geleni yapmaya başladı.

Bir ölçüde başarılı da oldu.

*

Cumhuriyet’in ilanını takip eden “korkunç yıllar”, bu talimatın ürünü.

Ancak, İkinci Dünya Savaşı, Selanikli’ye “başarı ve cumhurbaşkanlığı” bahşeden İngiltere ile müttefiklerinin belini kırdı, havasını indirdi.

Bunlar önce Hitler’in karşısında paçavraya döndüler.

Daha sonra da kendilerini Hitler’in elinden alan ABD ile Sovyetler Birliği karşısında ezik hale geldiler.

ABD ile Sovyetler Birliği’nin başlattıkları Soğuk Savaş dönemi ve kurdukları “dehşet dengesi” Türkiye’de işlerin Selanikli ölü Mustafa Atatürk zamanındaki gibi devam etmesine imkân vermiyordu.

Bu yüzden Selanikli’nin “dine (İslam’a) ve namusa” karşı açtığı savaş kısmen akamete uğradı.

Türkiye’nin ABD’nin safında “laikleştirilmiş-ılımlılaştırılmış İslam” ile yoluna devam etmesine izin verildi.

*

Böylece Kemalizmin/Atatürkizmin İslam’a ve namusa karşı sürdürmekte olduğu savaşın strateji ve taktik düzeyinde revize edilmesi durumu ortaya çıktı.

Önceden yapılan şey, dinin ve namusun ülkeden kazınması esası üzerine kuruluyken, bu defa dinin içeriden tahrif, tahrip ve tağyir edilmesi, defolu bir namus anlayışının benimsetilmeye çalışılması süreci başlatıldı.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin ortaya çıkışı da bu sürecin bir parçası.. Sonradan benzer ilahiyat fakülteleri açılarak “hizmet” yaygınlaştırıldı.. Kemalist dindarlık “İslam enstitüsü” değil tengricilik/tanrısallık (ilahiyat) fakültesi istiyordu.

İşte, Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığı görevinde bulunmuş olan emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı üzere Fethullah Gülen ve Mehmet Şevket Eygi gibi isimlerin Özel Harp Dairesi tarafından ajan olarak işe alınıp istihdam edilmeleri de bu programın alt başlıklarından birini oluşturuyor.

Doğal olarak (bazen Türk Müslümanlığı/İslamı diye de adlandırılan) “Kemalist müslamanlık” sadece bu isimler ekseninde oluşturulmaya başlanmış değil.

Yeni Asya gazetesi camiasının lideri Mehmet Kutlular, 12 Eylül darbesinden sonra MİT’çi bir albayın kendisine gelip “Atatürkçü Nurculuk” sürecini başlatmaları talebinde bulunduğunu açıklamıştı.

Kendisi kabul etmemişti ama, kabul eden Nurcu hocalar, abiler, “Bediüzzaman’ın mutlak vekili” havalarında ortada dolaşan satılmış “cemaat liderleri” vardı.

*

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte iç ve dış dengeler değişmeye başladı.

Soğuk Savaş’ın yerini “Yeni Dünya Düzeni” almıştı.

Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde Batı’nın yeni düşmanı İslam’dı.. Bunu Batılı devlet adamları ve siyasetçiler açıkça dile getirdiler.

Aynı dönemde Erbakan liderliğindeki Milli Görüş hareketi de iktidara yürüme istidadı kazandı.

Barajı aşamayan bir parti olarak siyaset arenasında sürünmesinden kimsenin şikayeti yoktu. Bu, aynı zamanda rejimin demokrat görünmesini sağlaması bakımından da işlevsel görünüyordu, fakat iktidar olması içerideki Kemalist/Atatürkistler ile dışarıdaki “İslam düşmanları” açısından kabul edilebilir birşey değildi.

28 Şubat süreci bu yüzden yaşandı.. Dışarıdaki İslam düşmanları ile içerideki din düşmanları elele verdiler.

Erbakan siyasî yasaklı hale getirildi, hem kendisi hem de partisi tekerlekli sandalyeye mahkum edildi. Milli Görüş’ün partisi, tarihindeki en düşük oy oranına geriledi.. Aldıkları oy, tüm oyların zekâtı bile etmiyordu.

*

Eski İslamcılar, Erdoğan liderliğinde “ılımlı laik, dindar Kemalist” hale gelmiş durumdalardı.

(Bunu siyaset arenasına Anadolu’dan bakarken ya da medyadaki kayıkçı kavgalarını okurken farkedemezsiniz. Bu acı gerçekle ancak Ankara’daki siyasetçilerle ve bürokrasi ile temasınız olursa yüzyüze gelirsiniz.)

2000’li yılların başında artık hem dışarıdaki İslam düşmanları, hem de içerideki din düşmanları, Türkiye’de İslamî hareketi bitirmiş oldukları kanaatine varmış durumdaydılar. 

Hizaya getirilemeyen üç beş kişi kalmıştı, onları da havuç-sopa, zor-zer değirmeninde öğütüp unufak etmek, en kötü ihtimalle 1990’lı yılların yöntemleriyle (trafik kazaları ve zehirlemeler de dahil olmak üzere) tereyağından kıl çeker gibi sessiz sedasız, kimsenin ruhu duymadan temize havale etmek çocuk oyuncağıydı.

Bu zafer sarhoşluğu, dışarıdaki ve içerideki İslam düşmanlarının ganimet paylaşımında anlaşmazlığa düşmelerine yol açtı.

Askeri, Emniyetçisi, MİT’çisiyle Kemalistler/Atatürkistler, İslamcılara karşı asıl mücadeleyi içeride kendilerinin verdiklerini, ellerini taşın altına koyduklarını, dolayısıyla 28 Şubat’ın bin yıl sürmesini, memleket bankalarının içini diledikleri gibi boşaltabilmeyi, emekli olduklarında astronomik ücretlerle özel sektöre transfer edildikleri bir düzenin devam etmesini, Erbakan’ın (Erdoğan liderliğindeki) eski talebeleri ile Fethullahçıların 28 Şubat’ın meyvelerini toplamalarına izin verilmemesini istiyorlardı.

Ancak, 28 Şubat ihalesini onlara veren dış güçler buna razı değillerdi.. Olaya dışarıdan baktıkları için daha serinkanlı ve “duygusallık”tan uzak düşünebiliyor, daha uzun vadeli çıkar hesapları yapıyorlardı. Böyle birşeyin Erbakan’ın eski takipçilerini tekrar radikalleştireceğinin farkındaydılar.. Bu yüzden, askerlerin Erbakan’a yaptıklarını Erdoğan’a da yapmalarına yeşil ışık yakmadılar..

MİT de bu süreçte darbecilik histerisi içinde kriz nöbetleri geçiren askerlere dirsek gösterdi. Muhtemelen, “müttefik” istihbarat teşkilatları onlara, uluslararası siyasal konjonktürün gereklerini hatırlatmaktaydılar.

Böylece, 28 Şubat’ın darbeci Kemalistleri tekrardan “anti-emperyalist” takılmaya başladılar.

Aslında anti-emperyalist falan değildiler.. Sadece ellerindeki yağlı lokmanın kayıp gitmiş olmasından dolayı dertlilerdi.

Kendilerini kullanan dış güçler tarafından satıldıklarını, kullanılıp kenara atıldıklarını düşünerek kahırlanıyorlardı.

*

Erdoğan, azmi, sebatı ve sabrı ile temayüz etmiş bir lider olan Erbakan’ın rahle-i tedrisinden geçmiş tecrübeli bir siyasetçi.

Uzlaşmaya açık.. Siyaset gezegeninin yörüngesini “kazan-kazan” ilkesinin oluşturduğunu düşündüğü anlaşılıyor.

Birşey almadan birşey vermenin Allahu Teala’ya mahsus olduğunu biliyor.. Bu yüzden, muhataplarından birşey alabilmek için elindeki pastayı paylaşmaya, bölüşmeye ve en katı düşmanlarıyla bile yeri geldiğinde masaya oturmaya razı oluyor.

Ancak, bunun da bir sınırı var.. Siyasî geleceğini tehdit edecek bir hareket gördüğünde herşeyi elinin tersiyle itebiliyor, masayı devirebiliyor. “One minute” olayının ardında bu vardı.

Aynı nedenle dönemin genelkurmay başkanı Büyükanıt’la mezar sessizliğindeki Dolmabahçe mutabakatını “imzaladı”.

Ve aynı nedenle Fethullahçılarla karşı karşıya geldi.

Şu anda yaşanan “teğmenler” krizinde sergilediği tavır da bununla ilişkili.

Erdoğan’ın artık ölü olan, Anıtkabir’de sessiz sedasız yatan Mustafa Atatürk’le gerçekte bir sorunu yok.

Teğmenlerin Atatürkçülük/Kemalistlik yapması da pek fazla dert edeceği birşey değil.. Nitekim kendisi de yeri geldiğinde Atatürkçülük yapıyor.

Ancak, kendisinin sergilediği bu Kemalistliğin karşılığı olarak Kemalistlerin de kendisini kabullenmelerini bekliyor.

Fakat bunu göremiyor.

Göremedi.

*

Ve göremeyecek.

"Kazan-kazan çarkı"nın dişlileri burada dönmüyor.

Çünkü Kemalizm/Atatürkizm, Selanikli’nin favori içeceği rakı gibi.. Şişede durduğu gibi durmuyor.. Cibilliyeti buna müsait değil.

Emin Gürses diye bir tip var.. Şu anda prof. unvanını taşıyor.. Bir zamanlar FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) televizyon kanalı Samanyolu TV’nin gediklisiydi diye hatırlıyorum.

Bakın ne diyor:

“Bu anayasada Türk kelimesini ister Tayyip Erdoğan, ister Peygamber, ister Atatürk gelsin, kim kaldırırsa ölümünü beklesin. Bak bunu açık söylüyorum. Bu memleketin hâlâ Atatürk’e bağlı, Mustafa Kemal’e bağlı Kemalist silahlı adamları vardır. Emniyet’de, MİT’te, Genelkurmay’da… Bunlar sessiz dururlar, çünkü bunlar vatanın sahipleridirler. Ama bakarlar ki ipin ucu kaçıyor, kimseye acımazlar! Bunu burdan söylüyorum. Bunu kimse söylemez Türkiye’de! Biz Mustafa Kemal’den aldığımız talimatla söylüyoruz. Eğer anayasadan Türk milleti lafını çıkaracak biri varsa mezarlığını Türkiye’nin dışına hazırlasın.”

(https://x.com/search?q=emin%20g%C3%BCrses&src=typed_query)

Çok açık konuşmuş.. "Karşımızdakiler ahmak, ahmaklara lafın tamamını söylemek lazım" babından..

Keşke herkes Emin gibi açık konuşsa da "sessiz" duran "sinsi" alçakları, "Kemalist haşhaşi tarikatı"nın maskeli suikastçilerini bütün millet tanısa..

*

Bu nedir?

Bu şudur: Adına ister Ergenekon deyin, ister Engerekon, Türkiye’de, kendilerini vatanın gerçek sahipleri, başka herkesi de sığıntı böcek kabul eden, “paralel devlet” olma iddiasında bir "illegal, yasa dışı hain ve katil çete" var demektir.

Kendisini milletin, anayasanın, hukukun üstünde gören, devletin ve milletin imkânlarını kendi sapık zihniyetleri için istismar edip kullanan bir silahlı suç örgütü.. 

Burada resmen, isim de vererek mevcut cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ölümle tehdit etme durumu var.

Ve bu tehdide, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir edepsizlik de eklenmiş durumda.

Küfür/dinsizlik anlamına gelen bir edepsizlik.

Bunu da ben söylüyorum.

Bunu turfanda Kemalist Cübbeli Züppe de, sahtekâr Müstafi İsyanoğlu da, “aziz başkanım” diyerek Erdoğan’a yağcılık yapan tasavvufsuz tarikatçılar da söylemez.

Söyleyemez.

*

Evet, Emin efendi ölümle tehdit ettiklerinin arasına önce lütfedip ölü Atatürk’ünü de ekliyor.. 

Ölmüş koyunu sözde kurtla korkutuyor.. 

Fakat hemen arkasından Atatürk’e bağlı silahlı adamlardan, Mustafa Kemal’den alınan talimattan bahsediyor.

İşte, o kılıç çeken teğmenlerin arkasında bu kafa var.

Adam kurnaz ya, denkleme bir de MİT’i, Emniyet’i, TSK’yı katarak bu kurumlardaki “suça meyilli” kişileri tahriki de tehdidine ekliyor.

Bunun adına ajan-provokatörlük denir.

*

Neymiş, Mustafa Kemal’den aldıkları talimat varmış.

Lan bu milletin de elinde Allahu Teala’nın talimatnamesi Kur’an var.

Gerektiğinde Allah yolunda savaşacak insanların sadece Afganistan’da, sadece Gazze’de olduğunu mu zannediyorsun?!

Şunun lafına bak: Mezarını, mezarlığını hazırlasınmış!

Alışmışlar faili meçhullerle, trafik kazalı suikastlerle, zehirlemelerle “putları Atatürk’e kulluk babından kendilerinin imtiyaz/ayrıcalık düzenine hizmet etmeyenleri” ortadan kaldırmaya.

*

Bu adamın söylediklerinin doğru olduğunu, böyle bir cinayet şebekesinin sessiz/sinsi bir şekilde faaliyet yürüttüğünü bilmiyor değiliz.

Gördük, görüyoruz..

Söyledik, söylüyoruz..

Fakat bunların dindar camiadaki ajanları ve piyonları “Vay paranoyaklar, vay kumpas destekçileri, vay kendilerini birşey zannedenler, yok böyle birşey” diye üstümüze salınıyor, konuşturuluyorlar.

Böyle nice satılmış tiple karşılaştık.

O ajanlara aldanan ya da aldanmak işine gelen menfaatperestler de onları onaylıyor.

Ama işte Allahu Teala adamı böyle konuşturtur, eteğindeki taşları ortaya döktürür.

Evet, dediğine göre, devlet kurumlarında (akıl hastanelerindeki peygamberler, Mehdiler gibi) ölü atalarından talimat alan silahlı sinsi adamlar varmış ve bunlar, birilerini mezara gönderiyorlarmış.

Adam daha ne desin!

Adam "Kör gözüne parmağım!" türünden açıklığın son sınırında konuşuyor.

"Kemalist haşhaşi tarikatı"nı ifşa ediyor.

Bunu biliyorduk, söylüyorduk, aramızdaki dost görünen düşmanlara ve ahmak dostumsulara anlatamıyorduk, Emin’in gür bir sesle ilan etmesi iyi oldu.

Bunu ondan duymak güzel.


FUHUŞ KASETLERİ, FETÖ, VE MUHSİN YAZICIOĞLU'NA KURULAN TUZAK

"Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını [Fetullahçı]  polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız   var  diye korkuttular. Polisle...