irfan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
irfan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TASAVVUF VE İRFAN NAMINA ZÜHD, TAKVA, İHLAS, SIDK U SADAKAT KALMADI, LAİKLİK, DEMOKRASİ, KURTÇULUK, IRKÇILIK, "SİYASAL DİNSİZ" DEVLETÇİLİK VERELİM

 





Dr. Nurullah Çakmaktaş, “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1Nisan 2021) başlıklı makalesinde şöyle diyor:

Bazı öncü cihâdî selefi ideologlar, İslamcıların demokrasinin temel ilkelerinden olan “inanç özgürlüğü” ilkesi ile Kuran’daki “dinde zorlama yoktur” ayeti arasında benzerlik kurma çabalarını da tenkide tabi tutmuşlardır. Zira onlara göre demokrasinin “inanç özgürlüğü” ilkesi İslami anlayışa tam anlamıyla zıttır.

İşte burası, Çakmaktaş’ın “cihâdî selefi ideologlar” diye adlandırdığı gerçek ehl-i Sünnet müslümanlar ile laik (siyasal dinsiz) devletler hesabına ehlî sünnetçilik yapan bid’atçi sahtekârların yollarının ayrıldığı noktalardan birini oluşturuyor.

Bu meselede “cihadî selefîler”, tamı tamına geleneksel ulemanın, geçmişte yaşamış Ehl-i Sünnet alimlerinin izinden gidiyorlar.

Mesela, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde yazdıklarından farklı bir şey söylüyor değiller.

*

2004 yılında, yani 19 yıl önce, bu konuyu, Muharrem Nureddin Coşan’ın İskenderpaşa Cemaati adına kurduğu Sağduyu Partisi’yle ilgili bir (sözde) istişare grubunda tartışmak zorunda kalmıştım. Sözde istişare, internet vasıtasıyla yürütülüyordu.

Muharrem Nureddin, 2001 yılı Şubat’ında, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’nın cenaze namazı kılınmadan önce Fatih Camii avlusunda cemaate, kendisinin onun varisi olduğunu ilan ettiren vatandaş.. (Bu vesileyle Mehmed Zahid Kotku rh. a.'i ve hocam Esad Efendi'yi rahmetle anıyor, ve Mehmed Zahid Efendi'nin yeni vefat eden kerimesine Allahu Teala'dan rahmet diliyorum.)

Buradaki “varis”likten kasıt, bilinen anlamda bir varislik değildi. Yani bu, oğlu olması hasebiyle “Haberiniz olsun, ben onun oğluyum, dolayısıyla varisi benim, başka birisi ben de oğluyum diye ortaya çıkmasın, benimle miras kavgası içine girmesin” anlamında yapılmış bir hatırlatma değildi.

“Tekkenin yeni şeyhi benim” demek istiyordu.

Fakat sözleri ve yaptıklarıyla şeyh değil, mürid bile olamayacağını gösterdi.

Manevî intihar anlamına gelen kusursuz itikadî cinayetlerinden birini, işte bu Sağduyu Partisi’ndeki söylemleri oluşturuyordu.

Söz konusu istişare grubu (Ki 27 kişiden oluşuyordu) gerçekte istişare amacıyla oluşturulmuş değildi.. Kısmen (tümden değil, kısmen) muhafazakârlık sosuna batırılmış laik demokrasi ideolojisi, “varis şeyh” müsveddesinin yeni açılımı olarak, benim de aralarında bulunduğum birilerine, illüzyonist elçabukluğuyla emrivaki (oldubitti) kabilinden onaylatılmak isteniyordu.

Resmen “resmî ideoloji”yi, laikliği ve demokrasiyi savunuyorlardı.

Grubun yöneticisi, varis (mirasyedi) Nureddin’in yeğeniydi (ablasının kızı).

MİT’çiler tarafından kulaklarına üfürülmüş olduğu anlaşılan laik demokratik zırvalara itiraz ettiğimde Nureddin’in yeğeni bana işte bu “Dinde zorlama yoktur” ayetiyle ders vermeye kalkışmıştı.

Nureddin ve yeğeni kumpanyası laik demokratik artistlikler yapmak yerine Necip Fazıl’ın şu mısralarını her gün sabah akşam yüzer defa okumalıydı:

“Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;

“Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?

*

Evet, Nureddin ve yeğeni kumpanyası, Kur’an’ı MİT’çilerin arzusu doğrultusunda heva ve hevese göre tefsir ediyor, (Yahudiler gibi lafzını değiştirip tahrif edemedikleri) ayeti anlam düzeyinde tağyir ve tebdil ederek, Allahu Teala’nın vahyini (kendisine Türkler’in atası anlamında Atatürk soyadını yakıştırmış bulunan) Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’nın laikliğine (siyasal dinsizliğine) payanda yapmaya çalışıyordu.

Oysa, Ali Rıza oğlu Mustafa’nın, (“Çorap giymedin, yalın ayak gezdin, seni asıyorum” dercesine) şapka giymedi diye adam asma çılgınlığı (çılgın Türklüğü) sergilediği, tarihte ancak Firavun ve Nemrut’larda görülen gaddar zorbalığı böylece çağdaşlaştırıp uygarlaştırdığı bir dönemde Kur’an’ı tefsir eden merhum Elmalılı Hoca, söz konusu ayetle ilgili olarak şunları yazmıştı:

Burada Fahreddin Razî, "tefsir"inde üç meseleden bahsetmiştir.

Birinci mesele: İbnü Abbas demiştir ki: Allah'a küfrünüz sizin, ona tevhid ve ihlas da benim. O halde onların küfürlerine izin verilmiş denilebilir mi? Hayır, çünkü Peygamber (s.a.v.) küfürden men etmek için gönderilmiştir. Ona izin vermesi nasıl tasavvur olunur!

Kastedilen şu emirlerden biridir:

Birincisi bundan kastedilen "İstediğinizi yapın." (Fussilet, 40/40) gibi tehdittir. 

İkincisi şöyle demek gibidir: Ben sizi hak ve kurtuluşa davet için gönderilmiş bir Peygamber'im. Böyle iken kabul edip bana uymuyorsunuz, o halde bırakın da beni şirke davet etmeye kalkışmayın.

Üçüncüsü: Dininiz sizin olsun, eğer helak olmak sizin için bir hayır ise ona sarılın, ben dinimi bırakmam. (Bu izah, dinin bütün mânâlarını içine alarak en meşhur mânâsı olan ve esası mebde' (başlangıç) ve mead (ahiret)le ilgili olan itikat (inanç) ve amele raci bulunan millet (din) mânâsına göredir)

Bu âyetin tefsirinde ikinci görüş: Din, hesabdır. Sizin hesabınız size, benim hesabım banadır. Hiç birimizin amelinden diğerine bir sorumluluk teveccüh etmez, demektir.

Üçüncü görüş: Dinden maksad cezası, üzerine gerekecek ceza veya sevaptır. Yani “sizin dininizin cezası sizin, benim dinimin cezası benimdir" de! Onlara dinlerinin cezası olan vebal ve ceza elverir; sana da senin dininin mükâfatı olan tazim ve sevap yetişir.

Dördüncü görüş "Allah'ın dini(ni uygulama hususu)nda sizi onlara (zina eden kadın ve erkeğe) karşı acıma duygusu tu(tup engelle)mesin." (Nur, 24/2) âyetinde din, belli cezalar demek olan hadd (dînî ceza) olduğu gibi, burada da ceza mânâsınadır. (Bu, ceza mânâsından ehastır, Türkçe'de kullandığımız ceza demektir).

Şu halde mânâ şu olur: Benim Rabbimden gelecek cezanız size, sizin putlarınızdan gelecek ceza da bana aittir. Lakin sizin putlarınız bir şey yapamaz, ben onların cezasından korkmam. Fakat göklerin ve yerin tek kahredicisi olan âlemlerin Rabbi'nin cezasından sizin aklen dahi korkmanız lazım gelir.

Beşinci görüş: Din, "Dini yalnız Allah'a halis kılarak O'na dua edin." (Mümin, 40/14) âyetinde dua mânâsına gelir. Yani sizin duanız, yalvarmanız sizin olsun, kâfirlerin duası ise dalalettedir, boşunadır. "İşte kâfirlerin duası böyle boşa gitmektedir." (Ra'd, 13/14), "O taptıklarınıza ne kadar dua etseniz, onlar sizin duanızı işitmez, faraza işitseler bile istediğinizi veremezler." (Fatır, 35/14) Bu kadarla da kalmaz, kıyamet günü size zarar da verirler. "Kıyamet günü de, sizin (onları Allah'a) ortak koşmanızı inkâr ederler. Bunu sana herşeyden haberi olan (Allah) gibi hiç kimse haber veremez." (Fatır, 35/14) dir. Benim Rabb'im ise herşeyden haberdardır, iman edenlerin dileklerini verir "İnanan ve iyi işler yapanlar(ın duasını) kabul eder." (Şura, 42/26) buyuruyor; "Bana dua edin, duanızı kabul edeyim." (Mümin, 40/60) buyuruyor "Bana dua edince, dua edenin duasına karşılık veririm. O halde onlar da bana karşılık versinler, bana inansınlar ki doğru yolu bulalar." (Bakara, 2/186) buyuruyor.

Altıncı görüş: Din, âdet mânâsına gelir. Mânâsı: Sizin geçmişlerinizden ve şeytanlardan alınmış olan o şirk âdetiniz sizin olsun, benim melekler ve vahyile Rabbimden aldığım âdetim de benim. Siz şeytanlara ve ateşe kavuşuncaya kadar âdetinizde durun; ben de Rabbime, cennet ve rıdvanıma."

İkinci mesele: Tahsis ifade eder, mânâsı: "sizin dininiz sizedir, sizden başkasına değil; benim dinim de banadır, benden başkasına değil" demektir. Ve "İnsana, çalışmasından başka bir şey yoktur." (Necm, 53/39) ve "Hiç bir günahkâr, bakasının günah yükünü taşımaz." (İsra, 17/5) âyetlerine işarettir. Bu da, baştaki "söyle" emri düşüncesiyle şöyle demek olur: "Ben böyle vahy ve tebliğ ile yükümlüyüm, sizler de benimseme ve kabul ile sorumlusunuz, ben mükellef olduğum görevimi yaptım, teklifin üstesinden çıktım, sizin küfürde ısrarınızdan bana hiç bir zarar gelmek ihtimali yoktur, bütün zarar size aittir". Ancak Râzî'nin bu ifadesinde tahsisin tasvirinde selbi (inkâr) cihetleri, "sizden başkasına değil", "benden başkasına değil" diye genelleme, dolayısıyla olmuştur. Sözün sevkine göre izafet iki taraf arasında olduğu için tahsisler de "sizedir, bana değil; banadır, size değil" diye önce iki taraf arasında tasvir olunmak açıktır. Razî de buna yukarda geçen sözünün sonunda işaret etmiş demektir. Ebu's-Suud bunu daha açık olarak şöyle tasvir etmiştir: Sizin dininiz ki Allah'a ortak koşmaktan ibarettir, o sizin için tahsis edilmiştir. Sizin umduğunuz gibi benim tarafıma geçmez, şu halde ona boşuna ümitlerinizi kuruntularınızı takmayın, çünkü o münkün olmayan şeylerdendir. Benim dinim ki tevhiddir, o da bana tahsis edilmiştir, sizin tarafınıza geçmez. Çünkü siz onu mümkün olmayana bağladınız ki, o mümkün olmayan benim sizin tanrılarınıza ibadet veya onlara sarılmamdır. Öyle yaparsan biz de senin tanrına ibadet ederiz, diye bana vaad ettiğiniz de aynı şirk koşmaktır. Onların bir sene sen bizim tanrılarımıza ibadet edersen, bir sene de biz senin ilâhına ibadet ederiz, demeleri de iki tarafın iki ibadette ortaklıkları esasına dayanmış olduğu için, dayanılanın önce getirilmesinden beklenen tahsisin "kasr-ı ifrat" olması gerekir. Bir de "sizin dininiz size" tahsisi, "taptıklarınıza tapmam" sözünü; bu "dinim banadır" tahsisi, "taptıklarınıza tapıcı değilim" sözünü tekit olması caizdir. Şöyle demek olur: "Bana ancak benim dinimdir, sizin dininiz değil." Bu şekilde dayananın, kendisine dayanılana tahsisi olmuş olur. …

… Kadı Beydâvî de şöyle demiştir: "Bunda ne küfre izin, ne de cihaddan menetmek yoktur ki kıtal âyeti (harbe izin veren âyet) ile mensuh olsun, meğer -Allahümme- antlaşma ile tefsir edildiği takdirde ola."

*

Son paragrafta anlatılmak istenen şu:

Söz konusu ayet laik demokrasi zihniyetini benimseyenlerin anlamak istediği manaya geliyor olsaydı bile, cihad ve kıtal ayetleriyle neshedilmiş olduğunu unutmamak gerekirdi.

Fakat ayet, onların Yahudice araya sokuşturmak istedikleri bu bozuk mana ile ilgisiz, dolayısıyla neshten de söz edilemez.


İSLAM HUKUKU, İSLAM AHLÂKINA KARŞI OLABİLİR Mİ? YA DA ŞU: İSLAM AHLÂKI, İSLAM HUKUKUNA KARŞI OLABİLİR Mİ?

 





Evet, bu soru önemli: İslam hukuku (Şeriat), İslam ahlâkına karşı olabilir mi?

Diğer bir ifadeyle, İslam ahlâkı, İslam hukukuna karşı olabilir mi?

Cevap açık..

Bu ikisi birbirine karşı olamaz.. Tam aksine birbirlerini bütünler, tamamlarlar.

Ne var ki Türkiye’deki irfansız irfan edebiyatçıları, ahlâksız ahlâk havarileri, sanki bunlar birbiriyle ilgisiz, hatta birbiriyle çatışan şeylermiş gibi yazıp çizdiler, nutuklar attılar.

Misal.. Tasavvuf prof.’u Mahmut Erol Kılıç, röportaj ve yazılarında “irfan” (tasavvuf) hesabına Şeriatçılığı aşağıladı (Ku bu, Şeriat’i aşağılamak demektir.)

Ondaki cevheri fark eden derin devletçiler ile iktidardaki yüzeysel devletçiler, bu yerli milli maden ocağını işletmek gerektiğini düşündükleri için Yeni Şafak gazetesinde ona bir köşe açtılar ve milletin din anlayışına “Anti-Şeriatçı irfan” tükürmesini sağladılar.

Bu irfan madeni, “devletçilik” elementi bakımından da gayet zengindi.

*

Aklı başında (ve samimi) bir müslüman, ne Şeriat hesabına İslam ahlâkını kötüler, ne de irfan ve ahlâk adına Şeriat’e laf söyler.

Şeriat hesabına ahlâk eleştirisine kalkışmak, Şeriat’e aykırıdır.

Aynı şekilde, irfan ve ahlâk adına Şeriat’i aşağılamak, aşağılama anlamına gelen laflar etmek, en büyük ahlâksızlıktır.

İrfan bakımından tam takır kuru bakır bir boş kafa ve boş gönül olmaktır.

Bu irfan ve ahlâk edebiyatçıları (Mahmut Erol örneğinde de görüldüğü gibi) bir yandan Şeriatçılığı tahkir edip aşağılarken diğer taraftan Türkiye Cumhuriyeti üzerinden devletçilik yapabildiler, yapıyorlar. 

(Mahmut Erol denizden bir damla.. Günümüzün tasavvuftan nasipsiz tasavvuf goygoycu ve şovmenlerinin büyük ekseriyeti bu durumda.. Aralarında düzgün bir Şeriatçı ara ki bulasın.. Günümüzde “Şeriatçı, İslam devletinden yana” tasavvufçu, handiyse kibrit-i ahmer gibi zor bulunur bir nesne haline geldi.)

*

Bu tasavvuf istismarcıları, “Şeriat’i küçümseyen irfancı sahtekârlık” ile (“İslam devleti” ideali hesabına değil, laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti hesabına yaptıkları) devletçilik güzellemesinin birbiriyle çelişmekte olduğunun bile farkında değiller..

Çünkü devlet, ahlâk değil kanun (şeriat, hukuk) demektir.

(Laik "yasalar bütünü" de bir şeriattir, fakat İslam açısından batıl olan, zulüm anlamına gelen bir şeriat.)

Kanun nosyonu, devleti zorunlu kılar.. Çünkü kanunu kim uygulama konumundaysa o, “devlet”i temsil ediyor demektir.

Aynı şekilde devlet kurumu, kanun adı verilen dayatmaları (cebri, zorlamayı) beraberinde getirir.. 

Devlet, ahlâk vaz' eden ve vaaz eden bir kurum değildir..

Weber'in ifadesiyle devlet, "şiddet kullanımını tekeline alan" ve kendi şiddetini meşru (şeriate/hukuka uygun), kendisi dışındakilerin şiddetini ise gayrimeşru ilan eden bir örgütlenmeye karşılık gelir.

Hiçbir devlet insanları “Vatandaş, bu sana hiç yakışmadı, yaptığın şey ahlâka aykırı, çok üzüldük, lütfen yapma, ayıp oluyor” türünden ahlâkî öğüt ve nasihatlerle yönetmez.

Niye polislerin elinde cop, cebinde mermi dolu tabanca var?

Evet, irfan ve ahlâk adına Şeriatçılık (İslam Şeriati’ne bağlılık) eleştirisi yapan angutlarda bir parça zekâ olsa, bu bakış açısının devletçilik yapmaya da engel olduğunu anlayabilirlerdi.

Ne var ki, irfan ve ahlâk edebiyatı yapan dillerinin doluluğuna karşın nasıl kalpleri bomboşsa, irfandan nasipsizse, kafaları da bomboş..  

*

İslam uleması, “Sultanlığa/saltanata/sultaya (devlet başkanlığına) dair hükümler” (el-ahkâmu’s-sultaniyye) anlamına gelen başlıklar taşıyan kitaplar yazmışlar, fakat “el-ahkâmu’d-devletiyye” tabirini kullanmamışlardır.

Meseleyi sultan ve saltanat (hükümranlık, başkanlık) kavramları etrafında ele almak, kendisine her halükârda bağlı kalınması gereken soyut bir “devlet” kavramının ortaya çıkmasına engel oluyor, bunun yerine “Şeriat’e bağlılık” nosyonunun gündeme gelmesini sağlıyor.

“Laik de olsa, hak din ile öküze tapma gibi dinler arasında tarafsız da olsa, rejimi küfür ve küfürbazlık da olsa, dinsizlik de olsa, tağutîlik de olsa, sapıklık ve sapkınlık da olsa, şeytanlık da olsa, devletine mutlaka bağlı kalmalısın” diyerek insanları aldatacak bir söylemin zemininin oluşturulmasına izin verilmiyor.

"Tanrılaştırılmış devlet"e sapıkça bağlılık yerine, devletin Şeriat’e (Allahu Teala’nın hükümlerine) bağlılığı isteniyor.

Devletin şiddeti, sırf devlet yaptığı için tanım gereği meşru olmuyor (kendinden menkul meşruiyet, "Ben yaptım oldu" meşruiyeti) , tam aksine, devleti de meşruiyet (Şeriat'e uygunluk) ve adalet (Allahu Teala'nın koyduğu adalet ölçüsü) açısından sorgulamak mümkün hale geliyor. 

İşte bu, insanların (kendilerini devlet ya da devletin temsilcisi ilan eden) imtiyazlı insanlara kul olmaktan kurtulması, Yüce Yaratıcı karşısında eşit kullar (vatandaşlar) haline gelmesi demektir.

*

Meşru şiddetin Şeriat'e uygunluk şartına bağlandığı yerde yöneticiler yönetenlere tanrılık taslamış olmazlar, fakat laik (siyasal dinsiz) sistem, özü itibariyle devletin tanrılaştırılması demektir. Cemal Bali Akal'ın konuyla ilgili kitabının adı meseleyi çok güzel özetliyor: Sivil Toplumun Tanrısı.

Ne var ki, laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti, bu adı konulmamış tanrılık imtiyazını kısmen "daha üst bir tanrı"ya bırakmış durumda: AİHM sopasını elinde tutan Avrupa Birliği.

İşte bu, Allahu Teala'ya kulluğu (Şeriatçılığı) gurur ve kibrine yediremeyen bir zihniyetin ibretlik yazgısıdır.

Sen tut, seni aziz edecek olan Şeriatçılığa (İslamcılığa) savaş aç, sonra da git elin taharetsiz gâvuruna tâbi ol..

Allahu Teala’nın hükümlerini beğenmez, fakat Avrupa tarafından yargılanmayı, elin gâvurunun kendisini yargılamasını (Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yargılamasını) kabul eder.

Allahu Teala karşısında diklenir, Şeriat’i tanımaz, elin gâvurunun karşısında ise boynu büküktür.

Derin densizliğin (irfan palyaçoları ve ahlâk simsarı soytarılar eliyle) İslamcılıkla (Şeriatçılıkla) mücadele ettiği bir belde, izzeti bırakıp karşılığında dünyada zilleti, ahirette azabı satın almış demektir.

*

Durum buyken, bu ahlâksız ahlâkçılar ve irfansız irfancılar, Türkiye’de, “Devlet başka, rejim başka” şeytanî aldatmacası ile kafaları karıştırabildiler.

Mesela ajan Mehmed Şevket Eygi’nin dilinden düşürmediği vird-i zebanından biri buydu.

Rejim kötü olabilirdi, ama devlet, her halükârda savunulmalı, ona her daim sadakatle bağlı kalınmalı idi..

Bu akıl yürütüşe bakılırsa, sanki, devlet, Tanrı gibi birşeydi. Tanrı gibi sevilip sayılmalı, ona Tanrı’ymış gibi bağlı kalınmalı idi. Rejim kötü olabilirdi, fakat rejimden farklı olan devlet “la yüs’el”di, sorgulanamazdı, hikmetinden sual olunmazdı.

İşte bu noktada İslamcılık, oyunbozanlık yapıyordu.

Bir devlet küfür ahkâmı ile idare ediliyor idiyse, (hak ve hakikate savaş açmış olması anlamında) dâru’l-harpti.

İsterse halkı müslüman olsun ve yöneticileri müslümanlık iddiasında bulunsundu..

(Bir beldenin dâru’l-harp olması, orada yaşayan müslümanın birilerine savaş açmış olması anlamına gelmiyor. Böylesi ülkelere dâru’l-harp denilmesinin nedeni, oralarda “gerçek” İslam’a ve “devleti Allahu Teala’ya ortak koşmayan” müslümanlara karşı açık ya da örtülü bir savaş yürütülüyor olmasıdır.)

*

Evet, devleti kutsallaştıran ve tanrılaştıran sapık anlayış, rejimi küfür bile olsa ona sadakati gerekli görüyor.

Fakat, dâru’l-harp niteliği taşıyan böyle bir devletin, vatandaşlarına karşı, “inancı ne olursa olsun vatandaşına karşı dürüstlük, adalet, eşitlik ve hakkaniyet sergileme” diye bir derdi yok.

Müslümana, İslamcı olması, yani İslam’ın hükümlerini devlete hâkim kılmaya eliyle ve diliyle çalışması durumunda aman (eman, güven) vermeyebiliyor, onu, örtülü ve gizli yöntemlerle yaşama hakkından mahrum etmeye bile yeltenebiliyor.

En temel vatandaşlık haklarından mahrum etmeye gelince, bunu hiç saklama gereği bile duymayabiliyor.

Müslümanı, müslüman kimliğini korumaya çalışması durumunda normal “vatandaşlık” haklarından mahrum edebiliyor.

Müslüman kimliğinizi ve şahsiyetinizi, ideolojik bağımsızlığınızı (hak ve hürriyetiniz) koruyarak (yani rejimin ilke ve inkılaplarına bağlılık sözü vermeden, bağlılık yemini etmeden) yönetici olmanızı imkânsız hale getirebiliyor.

Yönetici olabilmeniz için, önce devletin resmî (İslam açısından küfür) ideolojisine, sahte tanrımsıların (tanrılaştırılmışların) ilke ve inkılaplarına bağlılık ve sadakat yemini etmenizi, müslümanlığınızın gereğini ayaklar altında çiğnetmenizi, şahsiyetinizi “satmanızı” isteyebiliyor.

*

Ya da, haddinizi bilecek, sadece yönetilen olarak kalmayı kabulleneceksiniz.

Yaşamanıza, hayatta kalmanıza, devlete hizmet etmenize izin veriliyor ya, daha ne istiyorsunuz!.. Mantık bu..

Bu arada devletinize vergi verebilir, böylece kazancınızın kutsallaşmasını sağlayabilir, kutsal devlet için “terörist”lerle savaşabilir, hatta (cihat etmeden) çok önemsediğiniz “şehitlik” unvanına da erişebilirsiniz.

Müslümanca siyaset yapamaz, savaşamaz, cihat edemezsiniz, ama müslümanca ölmeniz, şehid olmanız, müslümanca toprağa verilmeniz serbesttir..

Müslüman’ca (İslamcı, Şeriatçı) yönetici olamazsınız, fakat “müslüman yönetilen” olmanız takdire şayan bir durumdur.

*

İşte bunun için, günümüz Türkiye’sinde malum derin odak, müslüman halkın İslamcı olmaması hedefi doğrultusunda elinden geleni yapıyor.

Onların “İslamcılık karşıtı devletçi” olmalarını sağlamak için, bütün imkânlarını ve yandaşlarını seferber ediyor.

En çok işe yarayan yandaşları, bir taraftan ahlâkî öğütler veren, irfandan tasavvuftan bahseden, diğer yandan devletçilik yapan “kullanışlılar” oluşturuyor.

Onların ahlâkî ve dinî öğütler vermeleri, İslamcılığa savaş açmalarının mazur gösterilmesi için bir kalkan olarak kullanılıyor.

Ahlâkî ve dinî öğütler vermeseler, rahatça İslamcılık karşıtlığı yapmaları mümkün olmayacak. Kimse onları ciddiye almayacak..

Bu yüzden, dini, dinî öğütler vermek suretiyle istismar ediyorlar.

Laik (siyasal dinsiz) nitelikteki derin amaçları için dini kullanıyorlar.


ŞERİAT VE AHLÂK (BAYATLAYIP BOZULMUŞ HOŞGÖRÜ VE SEVGİDEN VAZGEÇEN TAZE ‘AHLÂK’ VE 'İRFAN' PAZARLAMACILIĞI)

 



Faruk Beşer, Fethullah Gülen hocaefendisinin fıkhını anlamak için dünya kadar zaman harcamış, kaset dinlemiş, epeyce de mürekkep zayi ederek bu nevzuhur fıkhı kitaplaştırmış bir adam.

Bu fıkhın temel özelliklerinden birinin de “içtihat” konusundaki yenilikçiliği/güncellemeciliği olduğu biliniyor.

Evet, Fethullah Gülen, 28 Şubat sürecinde “darbeci askerlerin içtihat yaptıklarını, hatalı bile olsalar ‘bir sevap’ alacaklarını” söyleyebilmişti. 

(Bu da “Kemalist askerlerin ABD, CIA, İsrail ve beynelmilel masonluk güdümlü fıkhı” oluyor.)

Beşer’in hayranı olduğu Fethullah fıkhının ikinci bir temel özelliği, usul-furû (asıl-fer’) ayrımı konusunda insanların kafasını karıştırmış olmasıydı.

Gülen, 1995 yılında bir gazeteye verdiği röportajında “Başörtüsü füruattır” demiş, gazete bunu “teferruattır” diye aktarmıştı.

Gülen, sonradan sözlerini “itikat-amel” ayrımı çerçevesinde tavzih etmeye çalışmıştıysa da (Farziyetini inkâr etmemek kaydıyla başını örtmemek müslüman kadını dinden çıkarmazdı), mesaj alınmıştı.

*

Beşer, Yeni Şafak’ta yayınlanan “İslam’ın devleti olur mu?” başlıklı yazısıyla, Fethullah fıkhının bu “tevile müsait” usul-furû mugalata ve demagojisini çok daha vahim bir noktaya taşımış durumda.

Eh, ne de olsa boynuz kulağı geçermiş.

Fethullah, Şeriat hükümlerini (amelî hükümleri) furûat kabul edip akaidi/itikadı asıl diye nitelendirirken, Beşer denilen şaşkın itikadı değil ahlâkı asıl olarak sunmaya başlamış durumda.

“Mevcut” laik/dinsiz devletin “derin kuklacılar“ı, Fethullah’ın fürûat lafının teferruat (önemsiz ayrıntı) şeklinde anlaşılacağının farkındaydılar. Fethullah bir taraftan onları memnun edecek laf cambazlıkları yapıyor, diğer taraftan da sözlerini “tevil” ederek “Ne şiş yansın ne kebap!” siyasetini sürdürüyordu.

Beşer ise, işin cılkını çıkarmış durumda.. Tevile bile ihtiyaç duymadan, ancak devasa bir işkembenin üretebileceği cesamette hezeyanları peşpeşe sıralıyor.

Fethullah’ın günahlarını sevap, rezaletlerini fazilet gösterecek zırvalar üretiyor.

*

Evet, Beşer, söz konusu yazısında şöyle diyordu:

“Esas olan hukuk [Şeriat] değil ahlaktı. Bunlar olmadıktan sonra devlet sadece ezici bir güç yani dûle olurdu. Bunun için de bütünüyle Mekke Döneminde Resulüllah (sa), bir gün biz de bir devlet kuracağız, yönetimi bu zalimlerden alacağız, dünyaya biz hâkim olacağız anlamında bir şey söylemedi. Söylediklerinin özeti ‘eslim-teslem’, yani Allah’a teslim ol kurtul demekten ibaretti.”

Yani, pratikte “Faruk Beşer tipi iktidar dalkavukluğu ve güç perestişliği” olarak kendisini gösteren ahlâk (gerçekte ahlâksızlık) esas, İslam Şeriati (Allahu Teala’nın emir ve yasakları) ise teferruat.. 

(Nerdeyse tıpatıp aynı şeyleri, Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocanın yerine geçen oğlu Nurettin de iskenderpasa.com'da yayınlanan bir açıklamasında söylemişti. Yine bu söylem, ilahiyatçılıktan büyükelçiliğe yatay geçiş yapan Yeni Şafak yazarı Prof. Mahmut Erol Kılıç'ın da vird-i zebanıydı.. Liste uzun, hangi birini sayalım.. Çağdaş Türkiye orkestrasının bu güzide çalgıcıları galiba aynı kaynaklardan ilham alıyor, besleniyor, aynı orkestra şefinin çubuğuna göre icra-yı sanat eyliyorlar.)

Bu esasa sahip olduğunuz zaman, teferruatı dert etmenize gerek de kalmıyor.

Beşer, bu Şeriatsiz “fıkıh” çerçevesinde, “peygamberî üslup“la, peygambercesine bir müjde de veriyor:

“… tevhide, şirkten uzaklaşmaya, İslam ahlakını yaşamaya odaklanmamız halinde biz de Mekke dönemindeki Müslümanlar gibi sağlam birer Müslüman olabiliriz. Sonuçta öyle olan Müslümanlara güçlü bir devlet nasip olduğu gibi bize de olur.”

*

Faruk Beşer şaşkını, galiba şu ayet-i kerimeyi hiç okumamış:

“Sonra seni (din) emrinden bir şeriat üzerine (memur) kıldık. Artık sen ona tâbi ol, bilmezler olanların hevâlarına tâbi olma.”

(Ömer Nasuhi Bilmen Meali, Casiye, 45/18)

Şeriatin karşısında ahlâk değil, (İmam Şatıbî’nin el-Muvafakat‘ta işaret etmiş olduğu gibi) heva ve heves yer alır.

Fakat bu ilahiyatçı diye saygı gören “düzen“baz davullar (içi boş olduğu için fazla gürültü yapan deri kaplı nesneler), bu ayet-i kerime çerçevesinde Şeriat’in karşısında heva ve heveslerin (ehvâ) yer aldığını söylemek yerine, o “ehvâ”yı ahlâk olarak yutturmaya çalışıyorlar.

*

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, söz konusu ayet-i kerimeyi Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde şöyle açıklıyor:

Sonra biz seni din hususunda apaçık bir şeriat sahibi kıldık. … Arapça’da şeriat, insanların ırmaklardan ve benzeri şeylerden su almaya vardıkları yerdir. … Bazıları şeriata, şeriat denilmesi, su içmek için kullanılan yola şu yönüyle benzetildiğini söylemişlerdir: Çünkü hakikat ve doğruluk üzere onda [Şeriat’te] yürüyen hem kanar, hem temizlenir. … Temizlenmekten maksat da; “Ey ehl-i beyt! Allah ancak sizden şan ve şerefi kirletebilecek günahları uzaklaştırmak ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzâb, 33/33) âyetinin mânâsıdır. Burada [Şeriat kelimesinin sonundaki] tenvin yüceltme içindir. Emir, din işi veya Allah’ın emri demektir. Yani bu Kur’an’da açıklandığı üzere Allah’ın sana vahyettiği emir ve yasaktan bir büyük ve geniş yol, koskoca bir şeriat üzere seni görevlendirdik. Onun için o şeriata uy, kendini ona uydur da bilmeyenlerin hevâ ve heveslerine uyma. Allah’ın hükümlerine ilmi olmayan veya ilmin gereğine uymayan kimseler yalnız kendi zevk ve heveslerinin arkasında koşarlar. Hevâ ve hevesler ise kişiye göre değişir. İsrailoğulları gibi ihtilâfa düşürür, Allah’ın gazabına götürür. Şeriat ise toplar, tevhid (Allah’ın birliğine inanmakla) rızasına götürür. Şeriata uy da cahillerin nefsani arzularına uyma.

*

Prof. Hayrettin Karaman’ın Yeni Şafak’ta yayınlanan bir yazısının başlığı şöyleydi: “Çağdaş Gazzâlî’den halimiz ve çaremiz (2)”.

Sözü edilen Gazzâlî, 9 Mart 1996 tarihinde vefat eden Muhammed el-Gazzâlî..

Karaman, ondan şu sözleri naklediyor:

1. Önemsizlerin yönettiği, gerçek önderlerin ise önemsiz sayıldığı bir ümmete yazıklar olsun!

2. Erdeme zorlamak, zorlanan insanı erdemli kılmaz; nitekim imana zorlamak da insanı mümin kılmaz; erdemin dayanağı hürriyettir.

3. Halkı eğlence konusu olan Arap kurumları ve korkuyu, vehmi, gevşekliği huy edinmiş Arap toplumları yok olmadan önce İsrail yok olmaz.

4. Bir toplum, bir spor karşılaşmasını kaybetmesi sebebiyle heyecanlanırken medeniyet, sanayi ve topluma ait kayıpları karşısında kılının kıpırdamaz oluşuna akıl erdiremedim.

5. Aldatıcı dindarlık bir ümmet için açık dinsizlikten daha zararlıdır.

6. İmparatorlar ve Firavunlar tanrılaştılar; çünkü şuursuz olarak onlara hizmet eden (tapınan) kalabalıklar buldular.

7. Düzeni bozuk bir toplumda sosyal adalet saraylarını dikmek ahlakı çökmüş bir toplumda edeb ve ahlak kolonlarını dikmek gibidir.

8. Halk, yöneticiler yüzünden bozulur, yöneticilerin bozulması alimlerin bozulmasındandır, eğer kötü alimler ve kötü hakimler olmasaydı, onlardan çekinecekleri için idareciler de bozulamazdı.

9. Eğer yanlış ve kötü bir durumu ve kurumu değiştirmek istiyorsan teşebbüse geçmeden önce onun yerine koyacağın durumu ve kurumu hazırlaman gerekir.

10. Diriliş ve uyanış hareketlerinin tarihine baktığımızda siyasi ve sosyal hareketten önce akıl ve zihniyet dirilişinin gerçekleştiğini görürüz.

Bunlar, önemli tespitler..

*

Gazzâlî, haklı olarak “Aldatıcı dindarlık bir ümmet için açık dinsizlikten daha zararlıdır” diyor.

İşte Türkiye’de (ve Faruk Beşer gibilerin yazılarında) gördüğümüz şey bundan ibaret: Aldatıcı dindarlık.

Ve bu dindarlık, milletin imanı (itikadı) için açık dinsizlikten daha zararlı.

Ve de mesela Akparti’nin dine dair söylemlerinin milletin inancına verdiği zarar, CHP‘lilerin açık din karşıtlığının verdiğinden daha fazla. Yıllardır bunu anlatmaya çalışıyoruz.

Bu muzır söylemleri kimileri açıkça destekliyor, kimileri de “Öyle konuşmak zorundalar, takiyye yapıyorlar” falan diyorlar ki, bu ikincisi de ahlâkî yozlaşma, bozulma, kokuşma ve çürümeye karşılık geliyor.

*

Gazzâlî'nin şu sözü, yazımızın başında konu edindiğimiz hukuk-ahlâk ayrımı bakımından önem taşıyor:

"Erdeme zorlamak, zorlanan insanı erdemli kılmaz; nitekim imana zorlamak da insanı mümin kılmaz; erdemin dayanağı hürriyettir."

İmdi, erdem (ahlâkî fazilet) hürriyete dayanmak zorundadır. 

Yani ahlâkî davranışta hürriyet (gönüllülük) esastır.

Hukukta ise zorlama esastır. Hukuk, adaleti, gerektiğinde zorla gerçekleştirir. İnsanların gönlüne bırakmaz.

Ahlâkî davranış ise böyle değildir. İnsanları ona (erdeme) zorladığınızda ve o bunu gönülsüz olarak kabul ettiğinde ortaya şu "kötülük"ler (mefsedet) çıkar:

Birincisi, kişi gönülsüz olarak (birilerinin beğenisini kazanmak için) "erdemli" davrandığında riyakârlık yapmış olur ki, bu, daha büyük bir erdemsizlik/ahlâksızlıktır. 

İkincisi, böyle bir durum insanın hürriyetine (gönüllü tercihlerine) dışarıdan müdahale edilmesi, dolayısıyla köleleştirilmesi demektir.

*

Hukukî zorlama ise böyle değildir, orada hukuk (haklar) söz konusudur ve hakların hak sahiplerine verilmesi (yani adaletin sağlanması) insanların gönlüne bırakılamaz. Gerektiğinde zorla gerçekleştirilir.

İşte bu yüzden gerçek adalet ancak Şeriat'le sağlanabilir.

Çünkü Şeriat'i vaz' eden Allahu Teala'dır. Onda kulların birbirlerine karşı imtiyazlı/ayrıcalıklı olması ve yasa yapma gücüne erişen kesimlerin kendi arzu ve isteklerini başka insanlara dayatması durumu olmaz.

Böylece Şeriat, insanı kendisi gibi kullara kul ve köle olmaktan kurtarır, gerçek hürriyete kavuşturur. İnsanın, insanlık şeref/onur ve haysiyetini kaybetmemesini sağlar. 

Bu yüzden, Bediüzzaman'ın belirttiği gibi, Şeriat, adalet-i mahzdır. 

Diğer hukuk sistemleri ise karışık durumdadır, içinde adalet de, zulüm de bulunur.

Bütün yasalar, Şeriat'ten uzaklaştığı nisbette zulüm haline gelir.

Bu zulmün tohumları yasama (teşrî, yasa yapma) aşamasında ekilir; yasa yapma konumunda olanlar bir şekilde ya kendilerinin ya da temsilcisi oldukları güçlerin çıkarlarını koruma kaygısıyla hareket ederler. Eli kolu bağlı yargıçlar/hakimler de buna uymak zorunda kalırlar.

Böylesi rejimlerde insanlar bir ölçüde köleleştirilmişlerdir, ve buna yasaları uygulayanlar da dahildir.

Şeriat ise böyle değildir, kaynağı ilahîdir, Kur'an ve Sünnet'le kayıt altına alınmıştır. 

Müçtehitler de ihtilaflı meselelerle ilgili içtihatlarında bu iki kaynağa dayanmak ve şunun bunun çıkarını değil, Allah'ın muradını hesaba katıp içtihatta buhunmak zorundadırlar. 

Burada sahtekârlık yapıp insanları aldatmak kolay değildir, çünkü meseleyi anlayıp doğrusunu söyleyen müçtehitler mutlaka çıkar.

Beşerî hukukta ise adalet konusunda böylesi bir "hak" (gerçek) sabite (değişmez dayanak) mevcut değildir. 

Şunun bunun ölmüş oğlunun ilke ve inkılapları bile insanlara dayatılabilir ve bu sefil tiyatronun adına hukuk denilebilir. 

*

“İmparatorlar ve Firavunlar tanrılaştılar; çünkü şuursuz olarak onlara hizmet eden (tapınan) kalabalıklar buldular” şeklindeki söze gelelim.

Sadece imparatorlar ve firavunlar mı?! Bugünün devlet başkanları, diktatörleri, kralları, sultanları içinde de böyleleri yok mu?!

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, din bilginlerinin ve ruhbanların rableştirilmesinden/tanrılaştırılmasından söz eden Tevbe Suresi 31’inci ayetini tefsir ederken, bugün Batı’da ruhban sınıfının yerini parlamentoların aldığını, artık parlamentoların rab/tanrı haline getirildiğini söylemektedir.

Merhum Elmalılı böyle söylüyor, Faruk Beşer gibi davulların kıblesi olan siyasetçilerimiz ise millî iradeden, millet hakimiyetinden, milletin temsilcileri olan parlamenterlerin öneminden bahsediyorlar.

TSE damgalı ilahiyatçıların İslam devleti ve Şeriat “retoriği” yapan müslümanlara karşı dilleri çok uzun, fakat bu türden (İslam açısından şirk olan) retorik karşısında ise “güzel ahlâk” (güzel/pembe heva ve heves) gereği pek mülayim, pek oynak, pek kıvrak, pek güleç, pek şen şakrak, pek sevecenler.

*

Bir diğer söz:

“Diriliş ve uyanış hareketlerinin tarihine baktığımızda siyasi ve sosyal hareketten önce akıl ve zihniyet dirilişinin gerçekleştiğini görürüz.”

İslam devleti ve Şeriat hususunda da aynı şey geçerlidir.

Retorik, akıl ve zihniyet dirilişinin olmazsa olmazıdır.

Şu anda mesela Türkiye’de, İslam devleti kurma yönünde siyasî ve sosyal bir hareketi gerçekleştirme imkânı ve şansı mevcut değildir.

Fakat, “akıl ve zihniyet dirilişi” anlamına gelen retoriği sürdürmek mümkündür.

Bu retorik devam ettiği sürece, gelecek için (en azından) küçük de olsa bir umut ışığı var demektir.

O yüzden, dirilişin düşmanları, o zayıf umut ışığını da yok etmek için retoriği de tarihe gömmek üzere ellerinden gelen her hileyi, tuzağı, zulmü, zorbalığı, hainliği ve kalleşliği yapıyorlar.

*

Retoriğin yok edilmesi bakımından beşinci kolu kullanmanın, kaleyi içeriden çökertmenin çok daha etkili olduğunu bildikleri için de Faruk Beşer gibi ilahiyatçıları kullanıyorlar.

Onlara şöyle şeyler söylüyorlar:

“Hocam, İslam öncelikle ahlâk güzelliği demektir, irfandır. Ahlâkımız bir düzelse, İslam ahlâkını yaşamak suretiyle insanlara İslam’ı sevdirsek herşey kendiliğinden hallolacak. Fakat bazıları hiç yeri ve zamanı değilken Şeriat’ten, İslam devletinden, cihattan filan bahsedip milleti ürkütüyorlar. Hocam sizin gibi güzel ahlâkıyla temayüz etmiş ilim irfan sahibi muhterem hocalarımızdan bu gafil ve hainleri, dış düşmanların oyununa gelip kin, nefret ve düşmanlık üreten kaba saba bedevî zihniyetlileri uyarmanızı bekliyoruz. Hocam sizler Allah’ın bu memlekete bir lütfusunuz. İyi ki varsınız hocam.”

Bu davullar, gaza gelmeye zaten dünden teşneler..

Hemen davranıyor, sözü edilen müslümanları güzel ahlâk bıçağıyla dilim dilim doğruyor, irfan makinalısıyla tarayarak delik deşik ediyor, güzel ahlâk füzeleriyle cayır cayır yakıyorlar.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...