bayram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bayram etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

E-KİTAP: RU’YET-İ HİLAL RİSALESİ

 

https://www.academia.edu/93355146/Ruyet_i_Hilal_Risalesi


RU’YET-İ HİLAL

RİSALESİ

 

Dr. Seyfi SAY

 

 

İÇİNDEKİLER

 

DİYANET İLMİHALİ’NİN YAZARLARINA BAYRAM GÜNÜNÜN TESPİTİ KONUSUNDA BİRKAÇ SORU 3

RÜ’YET-İ HİLAL MESELESİNİ ANLATAMADIK GİTTİ  19

UÇAK ZAMANDA YOLCULUK YAPIP NASIL GEÇMİŞE GİTTİ? (RAMAZANIN BAŞLANGICI, TAKVİM VE HİLALİ GÖRMEK) 22

AKLA ZİYAN BAYRAM BİRLİĞİ (TAKVİM BİRLİĞİ) HURAFESİ 31

AYNI GÜN BAYRAM İŞGÜZARLIĞI YA DA TAKINTISI 40

BAYRAM GÜNÜ KONUSUNDA TOPU TACA ATMA! 59

KARAMAN’IN “AYNI GÜNDE ORUÇ VE BAYRAM” HURAFESİ 64

ASTRONOMİK CEHALETİN AYNI GÜN ORUÇ VE BAYRAM TAKINTISI 70

MODERN CEHALET: BAYRAM (TAKVİM) BİRLİĞİ HURAFESİ 76

*

UÇAK ZAMANDA YOLCULUK YAPIP NASIL GEÇMİŞE GİTTİ? 

(RAMAZANIN BAŞLANGICI, TAKVİM VE HİLALİ GÖRMEK)

 

Yeni Şafak gazetesinde yazan Prof. Faruk Beşer, kamerî aylar konusundaki hatasını sürdürmeye yıllarca devam etti.

Eski(miş) bir yazısından alıntılar yapacağız, fakat önce, nerede hata yaptığını söyleyelim: Elma ile armutu topluyor, iki ayrı takvimi birbiriyle karıştırıyor.

Ramazan ayı, Güneş takvimine göre belirlenen bir ay değildir. O yüzden, onu, Güneş takvimine göre belirlenen günlere uydurmaya çalışmak, ilk düğmeyi yanlış ilikleyerek işe başlamaktır.

Kamerî takvime ait bir günün (ki gün, “doğal” bir olayla, Güneş’in batışıyla başlayıp biter), Güneş takvimine göre belirlenen bir günle (ki kafadan atılıp belirlenmiş bir “gece yarısı saat 24:00” ile bitip başlar) örtüşmesini beklemek de, istemek de, düşüncesizliğin daniskasıdır.

Değil bu iki ayrı takvime ait günlerin birbiriyle örtüşmesi, Dünya’nın farklı kıtalarının günlerinin bile, aynı takvim çerçevesinde, birbiriyle örtüşmesi mümkün değildir.

*

Mesela, yıllar önce şöyle bir haber okumuştum (Milliyet):

2018'de kalkan bir uçak 2017'de indi

01.01.2018 - 16:13 | Son Güncellenme: 

Yeni Zelanda'dan havalanan bir yolcu uçağı, Hawaii'ye indiğinde halen 2017 yaşanıyordu. Sosyal medyada büyük ilgi gören olay, zaman içinde yolculuk esprilerini getirdi.

Yeni Zelanda'nın Auckland şehrinden 2018'in ilk dakikalarında kalkan bir uçak, ABD'nin Hawaii eyaletinin başkenti Honolulu'ya 2017'de indi.

Gazeteci Sam Sweeney olayı farketti ve bu ilginç durumu Twitter'dan paylaştı. "Hawaiian Havayoları'na ait 446 numaralı uçuş 2018'de başladı ve uçak 2017'de inecek" ifadesini, #zamanayolculuk etiketiyle paylaştı.

Hawaiian Havayoları'na ait 446 numaralı uçuş, Auckland Havaalanı'ndan 1 Ocak 2018'de yerel saatle 00:05'te kalktı ve Honolulu'ya 31 Aralık 2017'de 10:16'da vardı.

Auckland, Honolulu'nun 23 saat ilerisinde.

Twitter paylaşımının altına ilginç yorumlar da yapıldı.

Bir Twitter kullanıcısı "Yani, zaman içinde yolculuk yapabiliyoruz ama hâlâ uçan arabalarımız yok" dedi.

Bir başka kullanıcı ise, "Yani teoride yolcular yeni yılı kutlayıp, 24 saat içinde ikinci kez kutlama şansı yakalayacaklar" dedi.

Kaynak: BBC Türkçe

(https://www.milliyet.com.tr/dunya/2018de-kalkan-bir-ucak-2017de-indi-2583262)

*

Dünya işte böyle bir yer.

Herkesin günü kendisi içindir.

Güneş takvimi çerçevesinde de durum böyle.

Mesela, senenin 1 Ocak gününü alalım..

Türkiye’nin 1 Ocak günü ile Japonya’nın ve ABD’nin 1 Ocak günü birbiriyle örtüşmüyor.

Japonya 1 Ocak’ı yaşarken ABD 31 Aralık’ta oyalanmakta olabiliyor.

Yani belirli bir anda sadece gün değil, ay ve yıl da farklı olabiliyor.

Ve gece 24:00’ten bir dakika sonra biz Türkiye olarak 1 Ocak’a ve yeni yıla geçtiğimizde ABD hâlâ 31 Aralık’ı yaşamaya devam ediyor

Hani takvim birliği?

*

Evet, bir birlik var.. Fakat bu, itibarî.. Gerçek bir birlik değil.

Zaman dilimleri farklı.. Fakat sadece isimde birlik var.. Farklı zaman dilimlerine aynı ismi (mesela 1 Ocak ismini) veriyor, meseleyi kâğıt üstünde çözmüş oluyorsunuz.

O yüzden, yukarıya aldığımız haberde anlatıldığı gibi, 2018 yılının ilk dakikalarında Yeni Zelanda’dan havalanan bir uçak, yolcularını (güya) zamanda geriye götürüp, bir yıl öncesinde, yani 2017’de Havai’de yere bırakabiliyor.

Gün değil, yıl bile farklılık gösterebiliyor. Geçmişe (uydurma bir geçmişe) yolculuk yapabiliyorsunuz.

Kimse de buna, Güneş takvimini kullanan ülkelerin perişanlığı demiyor.

*

Gelelim Faruk Beşer‘in yazısına:

Yine Ramazan’ın tespiti, yine Müslümanların perişanlığı” başlığını taşıyor.

İlk paragraf şöyle:

“Meselenin önemli noktalarına tekrar değineceğiz ama uygulama açısından şu kuralı da söylemeliyiz: Resulüllah buyuruyor ki, ‘Oruca herkesin başladığı günde başlanır, bayram herkesin bayram ettiği gündür, kurban da herkesin kurban kestiği gündür’ (Tirmizi). Yani durum ne olursa olsun oruca hep beraber başlanır, hep beraber bayram edilir. Buna göre pazartesi hep beraber oruca başlayacağız, 4 Haziran Salı günü de hep beraber bayram edeceğiz. İşin uygulaması böyledir, başka türlü davranmak doğru olmaz. Bu hadisi şerifin bir işareti de şudur: Tespitte hata olsa bile Müslümanların birlikte hareket etmeleri, yanlış yapmamalarından daha önemlidir. Bu sebeple benim burada söyleyeceklerim kimseyi bağlamaz.”

*

Faruk Beşer’in anlamadığı, aklına getirmediği şu: Tamam, oruca Pazartesi günü başlayacağız da, her ülkenin Pazartesi’si farklı zaman dilimine karşılık geliyor.

Mesela, Japonya’nın Pazartesi’si başladığında biz hâlâ Pazar gününde oluyoruz.

Hele ABD’nin Pazartesi’si ile Japonya’nın Pazartesi’si birbirine hiç uymuyor.

Şimdi sen, Japonya’daki müslüman ile ABD’deki bir müslümanı itibarî Güneş takvimine göre aynı Pazartesi gününde oruca başlatırsan, yanlış yaparsın.

Kamerî takvimi Güneş takvimine uydurmaya çalışma şaşkınlığını ilim zannetmeyi Faruk Beşer gibi işgüzârlar artık bırakmalıdır.

*

Mesele, Müslümanların oruca Güneş takvimine göre belirlenen bir günde başlaması olarak ortaya konulduğunda, düğme yanlış iliklenmeye başladığı için, doğru hareket edilemez.

Yani sen burada kamerî takvimi değil, Güneş takvimini esas alıyorsun.

Halbuki, burada, Güneş takvimine göre belirlenen itibarî ve kıtalara göre değişen bir günün fıkhen hiçbir hükmü yoktur.

Burada ocak, şubat vs. diye bir ay yoktur.. Sadece Ramazan ayı vardır..

Yani, dünya müslümanları 1 Ramazan‘da oruca başladıklarını söyledikleri zaman, mesele hallolmuş, birlik sağlanmış olur.

*

Dünya’nın yuvarlak olması nedeniyle bu 1 Ramazan farklı kıtalarda farklı zaman dilimlerine tekabül eder.

Ayrıca, 1 Ramazan günü, Güneş takviminin tek bir günü ile asla örtüşmez.

Nasıl örtüşsün ki, Güneş takvimine ait bir gün bile dünyanın farklı kıtalarında farklı zaman dilimlerine karşılık geliyor, birbiriyle örtüşmüyorlar. ABD gibi batıdaki bir yerde mesela 6 Mayıs günü yaşanırken Japonya gibi başka bir yerde 7 Mayıs yaşanmaya başlamış olabiliyor.

*

Faruk Beşer’in yazısındaki bir paragraf şöyle:

“Ramazan’ı başlatmak için Hilal’i görmek bizatihi bir ibadet değildir. Önemli olan Ramazan ayını/şehrini doğru tespit etmektir. Bu tespit için Resulüllah (sa) kendi zamanında üç farklı yol göstermiştir: Hilal’i bizzat görmek, bu mümkün değilse Şaban’ı otuza tamamlamak, ya da takdir etmek. Takdir hesap demektir. Bu farklı metotlar da gösteriyor ki, asıl olan rü’yet değil, Ramazan’ın doğru tespitidir. Allah da (cc) Hilal’i gördüğünüzde demiyor da, Ramazan ayına/şehr-i Ramazana ulaştığınızda oruç tutun buyurur.”

İmdi, rü’yeti (görmeyi) bir tarafa bırakır, hesabı esas alırsanız, herşeyi bozmuş olursunuz.

Mesela, Güneş’in sabahleyin doğuşu, hesaba göre, rü’yetinden/görülmesinden yaklaşık 8 dakika kadar önce gerçekleşir. Güneş’in ışıkları bize 8 küsur dakika içinde ulaştığı için, Güneş’in doğuşunun farkına biz geç varırız. İşte burada, “Önemli olan Güneş’in doğuşudur, görülmesi değildir” denilemez. Yani, biz, Güneş’in doğuşunu görmedikçe, sabah namazını kılabiliriz.

Ramazan ayının başlaması da böyledir. Hesap doğru olabilir, fakat ibadet, salt hesaba göre yapılamaz.

Hesap, rü’yeti de dikkate alıyorsa, o başka..

*

Faruk Beşer’in diğer bir paragrafı şöyle:

“Tarihte Müslümanlar ibadetlerini doğru zamanlarda ve doğru mekânlarda yapabilmek için özellikle astronomi bilimini geliştirmişler ve meseleyi doğru anladıkları zamanlarda bu bilimden sonuna kadar yararlanmışlar. Hatta Hicri V. Asır’da yaşayan Subkî, ‘eğer bir gün hesap bize çok kesin sonuç verirse o zaman rü’yete değil hesaba bakarız. Çünkü önemli olan Ramazan’ı en doğru şekilde tespittir’ demiş. Müslümanlar varlığı anlamaktan uzaklaştıkça İslam’dan da uzaklaşmışlar.”

Rü’yetin ne zaman gerçekleşebileceğini hesapla belirleyebiliyorsan, belki rü’yete gerek kalmayabilir. Fakat rü’yet şartını tümden devre dışı bırakamazsın.

*

Beşer’in bir başka cümlesi, düşünmeden yazıp çizdiğini gösteriyor:

“Yeni ayın başlangıcı tamamen kozmolojik bir ayettir ve dünyanın hiçbir yerine göre farklılık arz etmez. Bu da güneşin, ayın ve dünyanın fezada aynı düzlemde buluşmaları anıdır, bu durum ayda bir kez gerçekleşir ve yeni kameri ay da bu kavuşum/içtima ile başlar. Bu sene Ramazan ayının başlangıcı olan kavuşum yarın (4 Mayıs cumartesi) Greenwich saatiyle 22.46, yani Türkiye saatiyle 20.46’dır. Bunun anlamı şudur: Yarın akşam saat 08.46’da bütün dünya için Ramazan girmiştir ve henüz sahuru bitmemiş olan ülkeler Pazar günü oruca kalkmalıdırlar. Bu başlangıç bu sene Hindistan’ın doğusuna tekabül ediyor. Oysa rü’yet gerçekleşmeyeceği için Diyanet Takvimi, Ramazan’ı pazartesi başlatıyor, bu çok açık bir yanlıştır.”

Bay Beşer, Yeni ayın başlangıcı tamamen kozmolojik bir ayettir ve dünyanın hiçbir yerine göre farklılık arz etmez diye birşey yoktur.

Mesela Güneş’in doğup gündüzün başlaması da kozmolojik bir ayettir ve dünyanın her yerine göre farklılık gösterir.

Yeni ayın başlangıcı da aynı şekilde beldeye göre farklılık gösterebilir.

Farklılık göstermeyen şudur: Mesela Güneş’in İstanbul’daki doğuş saati, İstanbul’da veya Tokyo’da yaşamanıza göre değişmez. Fakat Güneş’in doğuş saati/zamanı İstanbul’da ve Tokyo’da farklıdır.

Aynı şekilde, Ay’ın Dünya’ya göre belirli andaki konumu da, yaşadığımız bölgeye göre değişmez, fakat bu, kamerî ayın Dünya’nın her yerinde aynı anda başlayacak olması anlamına gelmez.

Faruk Beşer’in sözünü ettiği kavuşum, Ay’ın Güneş ile Dünya arasına girmesi ve bu yüzden (Güneş’ten ışık yansıtamadığı için) görülememesidir.

Faruk Beşer’in 2019 yılına ait bu yazısından öğrendiğimize göre, o yıl kavuşum vakti, Türkiye’de, 4 Mayıs Cumartesi günü saat 20.46’ya denk geliyor (Bu sırada Japonya 5 Mayıs gününü yaşıyor).

Şimdi, Faruk efendinin cümlesine bakalım:

“Bunun anlamı şudur: Yarın akşam saat 08.46’da bütün dünya için Ramazan girmiştir ve henüz sahuru bitmemiş olan ülkeler Pazar günü oruca kalkmalıdırlar.”

Görüldüğü gibi Bay Beşer “rü’yet” şartını kaldırıyor, yerine “sahurun bitmemesi” şartını getiriyor.

Bu durumda, “Bütün dünya için Ramazan girmiştir” lafı saçmalık oluyor. Kendi yaklaşımı çerçevesinde şöyle demesi gerekirdi“Kavuşum, Ramazan’ın girmesi için tek başına yeterli değildir. Her ülke, kendi günü çerçevesinde o günün ilk sahur vaktiyle birlikte Ramazan’a girmiş sayılır.”

*

Faruk Beşer’in yaklaşımına göre, 5 Mayıs günü Hindistan’ın batısında kalan ülkelerin müslümanları oruç tutmalıdır. Onlar için Ramazan ayı girmiştir.

Fakat Japonya, Çin, Avustralya vs. gibi daha doğudaki ülkelerde yaşayan müslümanlar, 5 Mayıs günü oruç tutmayacaktır. Çünkü onlar için Ramazan ayı girmemiştir (veya Faruk Beşer kafa karışıklığına göre “tüm dünya” ile birlikte onlar için de girmiştir, fakat sahur vakti geçtiği için oruçtan muaflar).

Böylece Faruk Beşer, bu senenin 1 Ramazan‘ının Güneş takvimine göre, Hindistan’ın doğusundaki ülkeler için 6 Mayıs‘a, batısındaki ülkeler içinse 5 Mayıs‘a tekabül ettiğini kabul etmiş oluyor.

Faruk Beşer şunu da diyor:

“Bu başlangıç bu sene Hindistan’ın doğusuna tekabül ediyor. Oysa rü’yet gerçekleşmeyeceği için Diyanet Takvimi, Ramazan’ı pazartesi başlatıyor, bu çok açık bir yanlıştır.”

Diyanet’in kararı yanlış değil, doğrudur.

Çünkü, hesabı da, rü’yet şartını da dikkate alıyor.


"SELEFÎ BOMBALAR"DAN, TEKFİRDEN SÖZ EDEN CÜBBESİZ

 

(ÜÇ-DÖRT YIL ÖNCESİNDEN BİR YAZI)






OKUMUŞ CAHİL (CAHİLLİĞİNDEN HABERSİZ CEHL-İ MÜREKKEP) MÜSLÜMANLIĞI


Yeni Şafak maskeli balosu efradından Prof. Ergun Yıldırım’ın bugünkü yazısı, başlıkta ifade ettiğimiz duruma karşılık geliyor.

Yazısının başlığı “Kültürel tekfircilik: Anlama düşen Selefî bombalar“.

Okuyup öyle devam edelim..

 

Kültür anlamdır. Dil, sanat ve anlatımlar aracılığıyla insanları ve toplumları anlamlandırır. Menkıbeler, hikayeler, mitolojiler, şiirler, şarkılar ve türküler hep bunun için var. Terry Eagleton, önemli bir kültür teorisyeni. İnsan tabiatı pancar tarlası değil, ancak yine de bir tarla gibi işlenmesi gerekir diyor. Bunu sağlayan kültürdür. Zaten kültür ekip biçmek demektir. Fakat kültür tabiattan ruhani olana kaydıkça insanı anlamlandırma (efsunlama/büyüleme) yönü de öne çıkar.

Kültür doğadan ayrışarak ve onu yeniden üreterek oluşur. İnsan kendisini içine katar. Toplumlar, muhayyileleriyle meydana getirirler onu. Ancak Eagleton’ın de dediği gibi doğal olandan tinsel olana doğru da yol alır. İslam kültürü de budur. Kuran ve sünnetten ilham alır. Dönemin örf ve geleneklerinden yararlanarak oluşur. İslam ümmetinin tarihi yolculuğunda ve medeniyet serüveninde geliştirdiği bir yaşam felsefesi. Büyük çevre kültürler, İslamın yeniden yapılandırdığı, ürettiği, yorumladığı ve kendisiyle en azından uyumlu hale getirdiği bir yapıya dönüşürler. Pers kültürü, Türk Kültürü ve Arap kültürü İslamlaşır. Nevruz bunun en iyi örneklerinden biridir. Hz. Ali ile hz. Fatmanın evlilik tarihi, Adem ve Havvanın karşılaştığı gün, Hz. Yunus’un balığın karnından çıktığı gün olarak yorumlanır ve İslamlaşır. Müslümanlar da o bölgesel tarihi geleneği kendi anlam dünyalarını yerleştirmiş olurlar.

İslam ümmetinin sosyolojik muhayyilesinde gelişen anlamlar, Müslümanların gündelik hayatına çok şey katar. Onlara değerler, standartlar, eğlenceler, dayanışmalar sağlar. Kahramanlık, zafer, mücadele, yardımlaşma gibi değerler verir. Özellikle ortak ümmet muhayyilesinde yer alarak kolektif kimliğini inşa eder. Her Müslüman ortak kültürel anlam dizgesi içinde birbirine tanış olurlar. Ortak dünyada, büyük dünyada beraber olma bilinci taşırlar. Güven duygusunun geniş toplumsal bağlamıdır bu.

Battal Gazi, Saru Saltuk , Ebu Müslim El Horasani cenklerini konu alan menkıbeler ve hatta Hz. Ali Cenkleri Müslüman toplumun cihat ve mücadele bilincini canlı tutar. Bu menkıbelerin anlatım, dil, kurmaca yapısı ile toplum bir estetik duygusu da kazanır. Tarihsel bilincin devamlılığı bunlar üzerinden sağlanır. Leyla ve Mecnun hikayesi yüzlerce versiyonu ile gerçek olmayan bir hikayeyi millet ve ümmet bilincine kazır. Araplar, Farslar, Türkler, Kürtler hepsi de Leyla ve Mecnun hikayesinde, Yusuf ve Züleyha, Aslı ve Kerem hikayelerinde aşkı, sevgiyi, namusu, sadakati öğrenirler. Bu kültürün anlam güzelliğinden yudumlarlar. Beşeri aşkın ilahi olanla bağlantısı ve beraberliğini kavrarlar. Ruh ve madde, güzellik ve sadakat, dünya ve ahiret, ilahi aşk ve beşeri aşk beraberdir. Edebiyatın kültür dünyası ile ebediyete kanatlanırız.

Dini geceler de bu kültür medeniyetinin bir parçası. Miraç gecesinde miraca çıkarız, kadir gecesiyle Allah’ın yeryüzüne konuşmasıyla hemhal oluruz, beraat gecesiyle Allah’ın affetme büyüklüğüne sığınırız, Regaip ile “güneş insanıyla” müjdeleniriz. Müslüman toplum bu gecelerle şenlenir, duygulanır, sevinir, ağlar. Ruhsal arınmalar yaşar. Dünyanın ürettiği anlamsızlıklara karşı kendisini yeniden anlamlandırır.

Bu geceler şiirlerimizle, hikayelerimizle, minyatürümüzle, hatlarımızla sanatın ve güzelliğin onlarca ufkuna bürünür. Şairlerimiz, edebiyatçılarımız ve sanatçılarımız ümmet bilincimizin bu kolektif canlanışını güzelleştirirler. Ümmet coğrafyasının kavimler, diller, tarihler ve mezheplerle farklılaşan gerçekliği yeniden ortak bir anlam içinde inşa edilir. Hepimiz aynı gecelerin anlam ruhunda yıkanırız. Yeniden tazeleniriz. Kur’an ve Sünnet, kendisini müminlere yeni idraklerle sunar.

İslam medeniyetinin bu büyük geleneğin anlam varlığına karşı çıkanlar kültür tekfircileridir. Bunlar iki yüzyıldır sahnedeler. Batı kültürüne meydan açmak için bizim kültürümüzü inkar ediyorlar. Menkıbelerimizi, gazavetnamelerimizi, divanlarımızı, mevlitlerimizi, Muhammediyelerimizi küçümsüyorlar. İlerlemeci tarih anlayışı ve pozitivizmle bunları hizaya çekiyorlar. Bunları karikatürize ediyorlar. Oysa bunlardan kopan her birey, her grup ve her toplum batı kültürüne koşuyor. Onun anlam dünyasına yerleşiyor. İslamın anlam dünyasından çıkıyor. Bu da anlamını kaybetmektir. Maymunlaşmaktır. Kültür tekfircileri yine iş başında. Anlamlarımızı bombalıyorlar. İŞİD tekfircileri evleri ve camileri bombalarken bunlar da anlam dünyamızı bombalıyorlar. Batılı modern kültüre gedikler açıyorlar. Kültür surlarımızın gedikleridir bunlar. Ancak nafile! Ebedi inancın ebedi kültürü, her zaman edebiyatımızla, musikimizle, mimarimizle ve hayır gecelerimizle ebediyete kanatlanmaya devam edecek.

 

Yazarın temel hatası, seküler, İslam’a yabancı bir mevziden meseleye bakıyor olması..

İşin kötü tarafı, bunun farkında değil..

Kılavuzun Terry Eagleton olunca İslam’ı ne kadar doğru anlayabilir, yorumlayabilirsin?

Sonra, böylesi çok önemli bir konu “kültür” kavramı ekseninde mi analiz edilir ya da çözümlenir?

İslam’ın kendi kavramsal çerçevesini, ıstılahatını, terminolojisini, paradigmasını bir tarafa bırakıp seküler sosyal bilimlerin birkaç yüzyıllık “kültür” icadı ile (ve de sekülerliğin usûlü/yöntemi ile) yol almaya çalışırsan nereye gidersin?

*

İslam itikadının, fıkhının (anlam/a dünyasının), geleneğinin, düşünce evreninin en temel kavramlarından biri “bid’at“tir.

Yazarın yukarıdaki türrehatı çerçevesinde ise bid’at buhar olup anlamını yitirmektedir.

*

Yazar, “Pers kültürü, Türk Kültürü ve Arap kültürü İslamlaşır. Nevruz bunun en iyi örneklerinden biridir” diyor.

TDV İslâm Ansiklopedisi‘nin “Bayram” maddesinde ise şunu görüyoruz:

 

… Medine’ye hicret ettikten sonra, bura sakinlerinin İran’dan alınma Nevruz ve Mihricân [21 Eylül] bayramlarını kutladıklarını gören Hz. Peygamber, “Allah sizin için o iki günü daha hayırlı iki günle, kurban ve ramazan bayramlarıyla değiştirmiştir” (Müsned, III, 103, 235, 250; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 245; Nesâî, “Salâtü’l-ʿîdeyn”, 1) meâlindeki hadisiyle İran menşeli bu iki bayramın kutlanmasını yasaklamıştır.

 

Bay Ergun’a bakılacak olursa, Nevruz’u kutlamakla İran kültürü karşısında teslim bayrağını çekmiş olmuyorsunuz, onu İslamlaştırıyorsunuz..

Fakat, Resulullah s.a.s. bunu anlayamamış..

Kültür tekfirciliği yapmış..

Çünkü, Terry Eagleton‘u okuyup irşad olma fırsatı ve imkânına kavuşamamış..

*

Yani Ergun gibilerin lafından çıkan “anlam” bu.. 

Şunu da ekleyelim, Ergun’un fotoğrafına bakınca insan onun “mecusi bıyığı”nı da İslamlaştırma işine soyunmuş olduğu izlenimine kapılabilir. 

“Resulullah s.a.s. bunu da yasakladı” diyerek kültürel tekfircilik yapmak yanlış olur, değil mi Ergun?!

Kısacası, Ergun efendi gibi “selefî olmayanlar“ın kafası(zlığı)na göre, “Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir” ayet-i kerîmesi (Haşr, 59/7) ile amel etmek, kültür tekfirciliği..

Evet, müfrit Selefîler‘in çok ciddi hataları var..

Fakat, onların alan ve mevzi kazanmalarının en temel sebebi, Ergun gibilerin “okumuş cahil müslümanlığı” ne yazık ki..

*

Ergun’un türrehatına dair söylenecek çok şey var da, içimden yazmak gelmiyor..

Bu insanların hangi bir hatasını düzelteceksin, bilmem ki!..

Hangi birine yetişeceksin!..


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...