TBMM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TBMM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

HALİFE'Yİ KURTARMA DAVASI DA, İNGİLİZLER'LE MÜCADELE İDDİASI DA YALAN

 







UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 66

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü’nün, anlı şanlı İsmet Paşa’nın 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde sarfettiği sözlerin, “itiraf” niteliği taşıması hasebiyle, Selanikli’ye “İngiliz işbirlikçiliği” suçlaması yöneltenleri ispat yükümlülüğünden azade hale getirdiğini söylemiştik.

İnönü’nün sözleri şöyle:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Buna karşı Kemalistler/Atatürkistler, BBC Türkçe'de ilk kez 10 Kasım 2019 tarihinde yayınlanan bir haberi gündeme taşıyorlar:

Bundan 100 yıl önce hazırlanan İngiliz istihbarat raporları, İngilizlerin Mustafa Kemal Atatürk hakkında bilgi toplama faaliyetlerinin, Mayıs 1919'da Samsun'a gitmesinin ardından yoğunlaştığını gösteriyor.

İngiliz istihbaratının 1919'un sonlarına doğru yaptığı ilk değerlendirmelerde, Mustafa Kemal ve Anadolu'da başlayan hareket "devrimci ve tehlikeli bir niteliğe sahip" olarak tanımlanıyor.

Belgelerde Mustafa Kemal'in zıtlarının desteklenmesi ve rakibi olan hareketlerin bir araya gelmesinin teşvik edilmesi gerektiği belirtiliyor.

BBC Türkçe, British Library'de yer alan, İngiliz devletine ait artık gizliliği kaldırılmış istihbarat raporlarına ve resmi belgelere ulaştı.

(https://www.bbc.com/turkce/articles/cx2y8pzxev6o)

İngiliz keferesinin bu açıklamasının, İnönü’nün itirafı karşısında hiçbir kıymet-i harbiyesi bulunmuyor. Eski tabirle, bu lafların i’rabta mahalli yok.

Minareyi çalan, kılıfı da hazırlayacak elbette.

İmdi, bir devletin istihbarat teşkilatı üst düzey bir anlaşma yapıp bir devletin önemli bir yetkilisini angaje ettiğinde, onun kimliğini sahada çalışan alt düzey ajanlara bildirmez. (Hatta bazen kendi devletlerinin başındaki kişilere de bildirmezler. Aşağıda Mustafa Özcan’dan aktaracağımız satırlarda geçtiği gibi..)

O alt düzey elemanların böylesi angaje edilmiş bir adam hakkında düzenleyeceği raporlar bir önem taşımaz.

Fakat o raporlar, angaje edilen kişinin takibi ve rolünü inandırıcı biçimde oynayıp oynamadığının bilinmesi bakımından işe yarar.

*

Evet, bazen devlet başkanları bile ajan olabiliyorlar.

Mustafa Özcan, fikriyat.com’da yayınlanan “Devlet başkanı kılığındaki ajanlar” başlıklı yazısında, Batılı emperyalistler tarafından Ortadoğu'daki devletlerin başına devlet başkanı kılığında yerleştirilen (ya da satın alınmış) taşeronları anlatıyor:

Koca koca devlet adamlarının yabancı istihbarat teşkilatlarına çalıştıklarını ve ajan olarak hizmet verdiklerini duyduğunuzda küçük dilinizi yutabilirsiniz. Tuhaf ama gerçek! İnsan bazen duyduklarına inanamıyor. 'Bu kadar da olur mu?' diye infial geçiriyor. ... ABD 1945 sonrası bölgeyi siyasi taşeronlarla yönetmiştir. İngilizler döneminde Irak kralları, Majestelerinin memuru statüsünde hizmet etmişlerdir. …

[Mısır devlet başkanlarından] Nasır'ın damadı Eşref Mervan da Mossad ajanı olarak çalışmıştır. 

Yeni sızıntılarda ve bazı kayıtlarda [Nasır’ın halefi] Enver Sedat'ın da CIA ajanı olduğu ve Kemal Edhem eliyle dolgun miktarlarda aylık ödenekler aldığı ortaya çıkmıştır. Washıngton Post gazetesi vaktiyle ifşaatında hem Mısır Lideri Enver Sedat'ın hem de Ürdün Kralı Hüseyin'in CIA ajanı olduğunu ve CIA'dan dolgun miktarlarda para aldıklarını kayda geçirmiştir. Cumhurbaşkanı eski vekillerinden Hüseyin Şafii de gazetenin ifşaatını doğrulamış ve Sedat'ın Amerikan çıkarlarına hizmet ettiğini teyit etmiştir. Ürdün Kralı Hüseyin de yaklaşık iki dönem ya da 20 yıl boyunca CIA'den aylık para almıştır. Bu paraları Hüseyin'e bizzat CIA'in Ürdün İstasyon Şefi ulaştırmaktadır. [ABD eski başkanlarından] Carter ödemeleri kontrol ederken yüklü miktarlarda bir bağışla karşılaşır ve bunun esbab-ı mucibesini merak eder. 'No Beef' müstearıyla kayıtlı birine gönderildiğini tespit etmiş ve bu kod adın gerçek kimliğini sormuş ona Ürdün Kralı Hüseyin olduğu söylenmiştir. …

Maalesef kitleler hala bu tür liderlerden tam olarak vazgeçemiyorlar. Efsane şeklinde karaltıları kitleler arasında dolaşmaya devam ediyorlar. Hala Mısır'da Sedatizm olmasa bile az çok güçlü bir biçimde Nasirizm dalgası vardır. İslami kesimlerle sürtüşmenin ve zıtlaşmanın da kaynağıdır.

(https://www.fikriyat.com/yazarlar/mustafa-ozcan/2025/04/29/devlet-baskani-kiligindaki-ajanlar)

*

Bir önceki bölümde, hızlı Atatürkçülerden Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun Selanikli ile İsmet İnönü’ye “siyasal dolandırıcılık” ve “millî irade gaspçılığı” suçlaması yönelttiğini de görmüştük.

Tabiî, merd-i Kıptî’nin şecaatini överken sirkatini (hırsızlığını) anlatma türünden bir suçlama bu..

Velidedeoğlu, 17 yaşında genç bir devlet memuru olarak TBMM’de vazife almış, Meclis’in açılışına ve faaliyetlerine tanıklık etmiş.

TBMM’nin açıldığı tarih, 23 Nisan 1920.. Ertesi gün, yani 24 Nisan Cumartesi günü Selanikli, Meclis’e bir önerge sunuyor.

Şunları söylüyor (Köşeli parantez içi ilaveler bize aittir):

O gün hemen yasama çalışmalarına ve hükümet kurulması işinin görüşülmesine başlandı. Mustafa Kemal Paşa Meclis genel kuruluna anayasal nitelikli ve ayrıntılı bir önerge sundu. Bu önergenin en önemli bölümmleri günümüzün diliyle şöyledir:

… olağanüstü durumlarda bütün uluslar … ya yasama görevine ara verip yürütme kurullarına [hükümetlere] üstün yetkiler tanırlar ya da bütün ulusun genel oyuna başvurarak kararlar alırlar. Biz halkın oybirliğine [bir organ olarak] her organdan [diğer organlardan] çok yetki tanıyan İslamlık ilkelerini göz önünde tutup yüksek Meclisinizi ulusun bütün işlerine doğrudan doğruya elkoymuş olarak tanımak yanlısıyız. Bu temel ilke kabul edildikten sonra, yüksek Meclisinizin genel kurulu bütün işerin ayrıntılarına değin [dair] doğrudan doğruya inceleme ve görüşme yapma olanağını bulamayacağından, saygıdeğer kurulunuzdan ayrılacak ve kendilerine vekillik [bakanlık] verilecek üyelerin, bugünkü hükümet kuruluşlarına uygun olarak, ... genel kurul karşısında sorumlu olması, amacın sağlanması için yeterlidir.

Bu durumda yüksek Meclisinize bkanlık edecek zat yüksek Meclisinizi temsil edeceğinden, işlerle görevlendirilen üylelerden oluşacak kurula da [hükümete de] onun başkanlık etmesi ve yüksek Meclisiniz adına imza koymaya ve kararları onaylamaya yetkili olması … zorunludur. …

Anadolu'da, geçici nitelikte bile olsa bir devlet başkanı tanımak veya bir padişah vekilliği ortaya çıkarmak hiçbir zaman caiz değildir. Şu halde başkansız [devlet başkanı bulunmayan] bir hükümet meydana getirmek zorunluluğu içindeyiz. … uzun uzadıya iceleme yaparak en sonunda İslamlığın [İslamiyet'in]temel ilkelerine başvurup, yüksek Meclisinizde yoğunlaşmış olan ve bütün Müslüman halkın birleşmiş oylarıyla uygun görülen ulusal iradeyi, vatanın alınyazısıyla ilgili işlere eylemli olarak [fiilen] el koymuş [olarak] tanımak ilkesini kabul ediyoruz. Böylece yüksek Meclisiniz … ulusun genel yönetimini eylemli olarak yüklenmek, ülkenin ve Hilafet'in kurtuluşunu doğrudan doğruya sağlamak ve savunmak görev ve yetkisi ile kurulmuştur. Ve artık yüksek Meclisinizin ustünde bir güç yoktur. …

İşte ülkemizin … kimi zaman Avrupa'yı taklit etmek … gibi pek acıklı sonuçlarını gördüğü uzak düşünceden [görüşlülükten] yoksun tutumlardan doğan genel uyanışa tercüman olduğumuz kanısiyle bu yoldan yürümek taraflısıyız. …

Yüce Tanrı başarıya ulaştırsın, amin!

(Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, İlk Meclis, İstanbul: Cumhuriyet Gazetesi armağanı, 1999, s. 23-26.) 

*

Görüldüğü gibi dilinden İslamiyet, İslam’ın ilkeleri, hilafet, Yüce Tanrı ve amin düşmüyor.

Bir Siyasal İslamcı (dinci) gibi konuşuyor.

Tabiî hepsi numara..

Takiyye ve yalan dolan.. 

O tarihten dokuz ay önce, Samsun’a çıkışından ise yaklaşık üç ay sonra Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e “gizli gündem”ini açıklamış durumda: 

Osmanlı Devleti’nin ocağına incir dikecek, cumhuriyet ilan edecek, geleneksel alfabeyi ve tesettürü (İslamî örtünmeyi) kaldıracak, Latin alfabesini ve şapkayı millete dayatacaktır.

Onlara söylediği bu.. Tabiî kimseye söylememeleri, aralarında kalması kaydıyla.

Vatanı kurtarmak için değil, böylesi bir projeyi (İngiliz projeisini) hayata geçirmek, İngiliz ilke ve inkılaplarını gerçekleştirmek için işe koyulmuş durumda.

*

Söz konusu proje, İngiliz keferesinin ve o sırada İngiltere’nin Dışişleri Bakanlığı makamında oturan Lord Curzon’un ulaşmak istediği hedeflerden oluşuyor.

Önceki bölümlerde ayrıntılı biçimde aktardığımız gibi, Curzon’un kafasındaki plan, altı asırlık bir cihan imparatorluğunun tarihe gömülmesi, Osmanlı topraklarında başkenti Anadolu’daki bir şehir olan halifesiz, (Afrika'daki muz cumhuriyetlerini andıran) tarihsiz ve kültürsüz, kendi kendisiyle, geçmişiyle, İslam'la, milletiyle ve sosyal gerçeklikle kavgalı, kısacası alzheimer hastası olarak doğmuş otistik ve spastik bir yeni Türk devleti kurulmasıydı.

Yine önceki bölümlerde açıkladığımız gibi, Selanikli, İngiltere’nin İstanbul büyükelçiliğinde rahip görünümü altında sanatını icra eden (İngiliz gizli servisi’nin İstanbul şefi) Robert Frew (Fro) ile başbaşa yaptığı gizli saklı görüşmelerde belirlenmiş olan yol haritası çerçevesinde hareket etmekteydi.

*

Söz konusu önergesinde Selanikli’nin Padişah’a (Halife’ye), yani Osmanlı Devleti’ne bağlıymış izlenimi vermeye çalıştığı görülüyor.

Güya ülkeyi ve Halife'yi kurtaracak.

Zaten TBMM’yi Halife-Padişah’a bağlılık yemini ederek açmış durumdalar.

Sözde “devlet başkanlığı” makamından yoksun bir hükümet kuruyorlar, fakat TBMM başkanı “fiilen” devlet başkanı konumunda.

Velakin, doğan çocuğun adını koymuyorlar, isimsiz bırakıyorlar.

Çünkü adını koysalar TBMM daha ilk günden çöp olacak, dağılacak.

Çünkü Selanikli’nin o güne kadar devleti ve ülkeyi savunma adına yaptığı hiçbir şey yok.. Samsun’a çıkışından beri geçen 11 ay (neredeyse bir yıl) boyunca sadece bol takiyyeli ve yalan dolan soslu nutuklar atarak kendisinin bu “fiilî devlet başkanlığı” binasının temellerini atmaya çalışmış.

Çünkü Anadolu'ya, Van'dan Ankara'ya kadar geçerli olmak üzere Anadolu genel valiliği anlamına gelen (istediği vali, kaymakam ve subayları görevden alabilecek ve yerlerine yenilerini atayabilecek şekilde) olağanüstü yetkilerle gönderilmiş, ve millete, onun Padişah tarafından vatanı kurtarmak üzere gönderildiği söyleniyor.

Selanikli de o izlenimi veriyor, sözde sadakat sergiliyor.. Yukarıda aktardığımız ifadelerinde görüldüğü gibi.

*

Doğal olarak Selanikli’nin “hükümet”li, “bakan”lı lafları bazı TBMM üyelerinin kafalarında soru işaretlerinin uyanmasına neden oluyor.

Mevcut durumda, Erzurum Kongresi sırasında oluşturulmuş bir Heyet-i Temsiliye (Temsilci Kurul) vardır. Ayrıca bir hükümetin teşkil edilmesi kimsenin aklına gelen birşey değildir.

Velidedeoğlu şunları söylüyor:

Bu önerge üzerine duraksamalar ve çeşitli konuşmalar oldu. …

Duraksamaları gören Mustafa Kemal Paşa yeniden söz alarak şöyle konuştu:

“… Bu görev o denli önemli, içinde bulunduğumuz zaman o denli tarihseldir ki, koca sorumluluğu içinizden üç beş kişiye yüklemekle yetinemeyiz. Bütün bu Meclis’in, bütün anlamıyla sorumlu olması gerekir. Millet bizi ancak bunun için gönderdi. Bizi buraya, ulusu beş kişinin eline bırakalım diye göndermedi.” (s. 26-27.)

Böylece Selanikli, demagoji ve mugalata sanatının tarihî bir örneğini vermiş durumda.

Milletin beş kişinin eline bırakılmasına razı değil, çünkü tek başına kendisinin eline bırakılmasını istiyor.

Çevirdiği dümenin yöneldiği hedef bu.. 

Ve, milletin saflığı ve çaresizliği, ve de İsmet İnönü'nün dile getirdiği İngiliz desteği sayesinde hedefine ulaşacaktır.

*

Velidedeoğlu’nu dinlemeye devam edelim:

Mustafa Kemal Paşa’nın bu enerjik ve mantıklı konuşmasına karşın kimi milletvekilleri yine direndi. Özellikle Sivas Milletvekili Hoca Mustafa Taki Efendi şöyle konuştu:

“Yüksek bilgileri içindedir ki ivmek [acele etmek] pek uygun değildir. İşin önemi oranında, ileriyi düşünerek ivediliğe düşmemek de gereklidir. İvediliğe düşmeyelim, bu çok önemli bir sorundur. Önergenin örneği bildirilsin, herkes kendisi enine boyuna ve derinliğine düşünsün, incelesin, ayrı ayrı konuşulsun, görüşülsün, bu acele edilecek bir şey değildir. Paşa Hazretleri ve saygıdeğer Heyeti Temsiliye arkadaşları şimdiye dek aylarca şu ulusun ağır yüküne katlanmışlar; sanırım ki birkaç gün daha katlanırlar.” (s. 27.)

*

Mustafa Taki Efendi, Nakşbendî Tarikatı şeyhlerinden.. Selanikli’nin asıl niyetini sezmiş olduğu anlaşılıyor.

Vikipedi onu şöyle tanıtıyor:

Mustafa Taki Efendi (1873, Sivas - 1 Ağustos 1925, Gürün), Osmanlı-Türk din âlimi, hukukçu, öğretmen, şair, yazar ve siyasetçi. 1920-1923 yılları arasında birinci dönem Sivas milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde yer aldı.

Yaşamı

Mustafa Taki Efendi 1873 yılında Sivas'ta doğdu. Babası Mehmet Selim Efendi, annesi ise Saniye hanımdır. Babasına nispetle Mustafa Takî Efendi'ye Selim Efendizâde de denilmiştir. Taki efendi, ilk ve orta öğrenimini Sivas İbtidai Mektebi ve Sivas Rüştiyesinde tamamladı. 19 Ekim 1887 tarihinde sorgu hakim yardımcılığı görevi ile kariyerine başladı. 1891'de Hafik ilçesinde sorgu hakim yardımcısı olarak atandı. 1894-1913 yılları arasında Sivas Adliyesinde zabıt katipliği, başkatip ve mahkeme üyesi görevlerinde bulundu. 13 Kasım 1914'te Sivas Mekteb-i Sultânîsi'nde müderris sıfatıyla muallimlik, medresede ise fıkıh ve tefsir hocalığı yaptı. Muallimlik görevini 1920'de milletvekili olarak seçilene kadar sürdürdü.

1920 Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinde Sivas milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde yer aldı ve 23 Nisan 1920'de açılan ilk mecliste hazır bulundu. Mecliste Şer'iye, Evkaf, Adalet, İrşat, Anayasa, Dilekçe, Millî Eğitim komisyonlarında ve Memurîn Muhakemât Tetkik Kurulunda çalıştı. TBMM'nin III. toplantı yılında bir süre Dilekçe Komisyonu Başkanlığını görevini yürüttü. Mecliste görev yaptığı süre boyunca yedisi gizli oturumlarda olmak üzere TBMM kürsüsünden 43 konuşma yaptı ve 5 kanun teklifi sundu. Ümmetçi görüşe mensup bir mutasavvıf olarak Meclis çalışmalarında aktif bir siyasetçi olarak tanındı. I. Dönem milletvekilliğinden sonra 1924 yılında açılan Sivas İmam-Hatip Okuluna Hadis ve Arapça öğretmeni olarak atandı.

Mustafa Takî Efendi aynı zamanda mutasavvıf ve şairdir. Hocası ve şeyhi Tokatlı Mustafa Hâkî Efendiye yazdığı bir mersiye ve bir de ilahisi vardır. İlmi otoritesi, hukuk bilgisi, dini ilimlerdeki üstün bilgisi ve mantık ve felsefe alanlarına olan ilgisi nedeniyle dönemin alimleri tarafından takdir edildi. Hasan Basri Çantay, Mustafa Taki Doğruyol'dan "büyük sufi", "yüksek âlim" ve "arif bir zât" olarak bahsetmektedir.

Özel hayatı ve ölümü

Türkçe, Arapça ve Farsça dillerini bilen Mustafa Taki Doğruyol, Sebîlürreşâd dergisinde kaleme aldığı bir yazısında "Azad-ı lmaret" isimli Ermenice yayınlanan gazeteye cevap vermiş olması Ermeniceyi de bildiğini göstermektedir. Taki Efendi, muallimlik görevi devam ederken 1 Ağustos 1925'te Gürün'de 52 yaşında hayatını kaybetti. Cenazesi Sivas Merkez'deki Yukarı Tekke Mezarlığına defnedildi.

*

Mustafa Taki Efendi hakkında yazılmış kitap ve makaleler mevcut..

Biri Doç. Cemal Ağırman’ın hazırladığı Sivas Mebusu Mustafa Taki Efendi adlı eser.. Ayrıca Dr. Fatih Çınar’ın da Mustafa Taki Efendi başlığını taşıyan bir çalışması yayınlanmış durumda.

Mustafa Taki Sempozyumu bildirileri de yayınlanmış bulunuyor.

Rahmetullahi aleyh.. Mekanı cennet olsun!


TAKİYYE VİRTÜÖZÜ SELANİKLİ DECCAL (ÇOK YALANCI) MUSTAFA ATATÜRK MİLLETİ NASIL ALDATTI?




Selanikli Mustafa Atatürk’ün uydurup 1924 Anayasası’na koyduğu Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir(Hakimiyet bilâ kayd u şart milletindir) şeklindeki söz, onun “millet iradesi”ne karşı bir hilesi ve oyunuydu.

“Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu” diyen üstad Necip Fazıl gibi konuşmak gerekirse, millet iradesine pusu kurmuş bir sözde millet iradesiydi bu.. Böylece “Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek”.

Evet, memleketin bir bölümünün düşman işgali altında olduğu o günlerde bu söz, “Hakimiyet işgalci gâvurun değil, milletindir” şeklinde anlaşılıyordu.. Kulağa hoş geliyordu, büyüleyiciydi, yaldızlıydı.

Fakat aldatıcıydı..

Tuzaktı.

*

Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletinse, milletin hakimiyetine kayıt ve şart getiren hiçbir anayasa maddesinden söz etmemek, yasa çıkarmamak, ve uluslararası antlaşma yapmamak gerekir.

Milletin, hakimiyetini yasama organı (parlamento), yürütme (hükümet) ve yargı (mahkemeler) vasıtasıyla kullanacağını söylemek bile, ona birtakım kayıt ve şartlar getirmek demektir.

Kayıtsız şartsız hakimiyette bunların hiçbirinin olmaması gerekir.

Lafta böyle, hakimiyet kayıtsız şartsız milletin, pratikte ise hakimiyet işinde milletin genelde esamisi bile okunmaz.

Çünkü devlet kurumu, millete, halk kitlelerine dayatılan “kayıt ve şart”larla ortaya çıkar. (Bu kayıt ve şartları Hobbes, Rousseau ve Locke gibi düşünürler “social contract / toplumsal sözleşme” kavramıyla ifade ediyorlar.)

Kayıt ve şartlar yoksa, devlet de yok demektir.

Hakimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğu bir düzen Marx’ın (gerçekleşmesi mümkün olmayan) komünist ütopyasına (devletsiz topluma) karşılık gelmektedir.

*

1924 Anayasası, Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve Millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır” (m. 3 ve 4) diyerek suhulet ve uhuletle egemenliği milletin (daha doğrusu Osmanlı Devleti'nin) elinden tereyağından kıl çeker gibi çekip almış, millete, egemenliği kimin vasıtasıyla kullanacağını belirleme hakkını bile tanımamıştır.

Bu "Yalnız o kullanır" kaydının anlamı, pratikte milletin elinde egemenliğin kırıntısının bile bulunmamasıdır.. Sadece hokuspokus, abrakadabra denilerek maval okunmakta, masal anlatılmaktadır.

Nitekim TBMM’nin, 23 Nisan 1920’de toplanmasının ardından ilk işi, Selanikli Mustafa Atatürk’ün başında bulunduğu yeni meclisin egemenliğini/hakimiyetini kabul etmeyen millet fertleri için Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu (vatan hainliği yasasını) çıkartmak olmuştu.

Buna göre, “Ben TBMM’ye egemenlik vekaletini vermiyorum, Osmanlı Devleti’ne, devlet başkanı padişaha ve de Osmanlı Hükümeti’ne sadığım” diyenler vatan haini kabul ediliyordu.

*

Selanikli bu sözde “kayıtsız şartsız”lı “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” palavrasını ortaya attığında, Osmanlı’nın başkenti İstanbul ile Anadolu’nun birçok bölgesi İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar ve Yunanlar tarafından işgal edilmiş durumdaydı.

O sırada millet, Selanikli’nin bu lafını söz konusu işgalci düşmanlara karşı söylenmiş bir söz zannediyor, milletin hakimiyetine onlar tarafından kayıt ve şart getirilemeyeceği düşüncesinin dile getirildiğini zannediyordu.

Halbuki Selanikli bunu, Osmanlı Devleti’ne, saltanat ve hilafete son verme hedefinin altyapısını oluşturmak için söylüyordu.

Yani amacı, ilerde Osmanlı’ya karşı şunu diyebilmekti:

“TBMM milleti temsil ediyor, ben de milleti temsil eden TBMM’yi temsil ediyorum, yani milleti doğrudan temsil eden kişiyim. Millet iradesinin sözcüsüyüm, onun adına konuşuyorum, dolayısıyla benim şu anki hakimiyetim milletin hakimiyeti anlamına gelmektedir. Sen Osmanlı Devleti olarak millet hakimiyetine yani benim hakimiyetime kayıt ve şart getiremezsin. Hakimiyet kayıtsız ve şartsız benimdir.”

Gördünüz mü Vehbi’nin kerrakesini!

*

Selanikli millete yalan söylüyor ve takiyye yapıyordu.

Bu kendi itirafıyla sabit.

Nutuk’ta şöyle diyor (Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın sitesindeki sadeleştirilmiş şekliyle):

“Saltanat devrinden Cumhuriyet devrine geçebilmek için herkesin bildiği gibi, bir geçiş devresi yaşadık. Bu devirde, iki fikir ve görüş, birbiriyle mütemadiyen mücadele etti. O fikirlerden biri, saltanat devrinin devam ettirilmesiydi. Bu fikrin taraftarları belli idi. Diğer fikir, saltanat idaresine son vererek cumhuriyet idaresi kurmaktı. Bu bizim fikrimizdi. Biz fikrimizi, açık söylemekte mahzur görüyorduk. Ancak görüşümüzün uygulanma kabiliyetini saklı tutup münasip zamanında tatbik edebilmek için, saltanat taraftarlarının fikirlerini tatbik sahasından uzaklaştırmak mecburiyetinde idik. Yeni kanunlar yapıldıkça, bilhassa Anayasa yapılırken, saltanat taraftarları, padişahın ve halifenin hak ve yetkilerinin belirtilmesinde ısrar ederlerdi. Biz, bunun zamanı gelmediğini veya lüzum olmadığını bildirerek o ciheti söylemeden geçmekte fayda görüyorduk.

“Devlet idaresini, cumhuriyetten bahsetmeksizin, millî hakimiyet esasları dairesinde, her an cumhuriyete doğru yürüyen biçimde şekillendirmeye çalışıyorduk.

Büyük Millet Meclisi'nden daha büyük makam olmadığını aşılamada ısrar ederek saltanat ve hilâfet makamları olmaksızın, devleti idare etmek mümkün olduğunu ispat etmek lüzumlu idi.

Devlet reisliğinden bahsetmeksizin, onun vazifesini fiilen Meclis reisine (başkanına) gördürüyorduk.

“Fiiliyatta, Meclisin reisi, ikinci reis idi [Yani birinci reis, devlet başkanıydı, ikinci reis (başkan yardımcısı) ise fiilen meclis başkanıydı]. Hükûmet vardı. Fakat "Büyük Millet Meclisi Hükümeti" unvanını taşırdı. Kabine sistemine geçmekten kaçınıyorduk; çünkü hemencecik saltanatçılar, padişahın yetkisini kullanma lüzumunu ortaya atacaklardı.

“İşte, geçiş devresinin bu mücadele safhalarında, bizim kabul ettirmek mecburiyetinde bulunduğumuz, aracı şekli, Büyük Millet Meclisi Hükûmeti sistemini, haklı olarak eksik bulan, [padişahın devlet başkanı olduğu] meşrutiyet şeklinin açıkca ifadesini temine çalışan muhaliflerimiz, bize itiraz ediyorlar, diyorlardı ki, bu yapmak istediğiniz hükûmet şekli neye, hangi idareye benzer? Maksat ve hedefimizi söyletmek için yöneltilen bu nevi suallere, biz de, zamanın gereğine göre cevaplar vererek saltanatçıları susturmak zaruretinde idik. (Nutuk II, S. 838 - 839)

(https://www.ktb.gov.tr/TR-96471/turkiye-buyuk-millet-meclisi.html; https://tr.wikisource.org/wiki/Nutuk/16._b%C3%B6l%C3%BCm/Saltanat_devrinden_cumhuriyet_devrine_intikal_devresi_ve_bu_devirde_iki_fikir_ve_ictih%C3%A2d%C4%B1n_m%C3%BCtem%C3%A2di_m%C3%BCcadelesi)

*

Görüldüğü gibi, “Fikrimizi açık söylemekte sakınca görüyorduk” diyor.

Yani gerçek düşüncesini milletten saklıyor, yalan söylüyor.

Olduğundan farklı görünüyor.

İnandıklarını söylemiyor, inanmadıklarını inanıyormuş gibi savunuyor.

Adam takiyyenin, yalan dolanın padişahı.. Deccal (çok yalancı).

Sakınca dediği ise, milletin ve TBMM’deki milletvekillerinin (milletin vekillerinin, milleti temsil eden TBMM’nin) buna tepki gösterecek olması.

Açık konuşmak yerine, takiyye yaparak anayasayı ve kanunları kendisinin cumhurbaşkanlığına gidecek yolun taşlarını döşeyecek şekilde hazırlattırıyor.

Anayasada padişahın ve halifenin hak ve yetkilerinin belirtilmesini isteyenlere ise, bunun zamanının gelmediğini veya şimdilik lüzum olmadığını söylüyor.

Karşı olduğunu, başka niyet taşıdığını asla açıklamıyor.. Taraftarmış gibi görünüyor.. Suret-i haktan gelerek milleti aldatıyor.

İşi gücü yalan dolan, takiyye ve aldatma.. İşte bu yüzden deccal (çok yalancı) sıfatını alnının akı, elinin emeğiyle sonuna kadar hak ediyor.

Niyeti kendisinin kişisel diktatörlüğünü tesis (Ki bunu da cumhuriyet kavramıyla süslü bir ambalaj içinde yine milleti uyutup aldatacak şekilde sunuyor) fakat bu konuları hiç ağzına almıyor, onun yerine (işgalci gâvura direnişi akla getiren) millî hakimiyetten bahsediyor.

Safderun millet, onun millet hakimiyetinden kastının işgalci düşmanlara karşı bağımsızlığı savunmak olduğunu zannediyor.

Saltanat ve hilafet kurumlarının altını oymak için TBMM’den daha büyük bir makam olmadığını ileri sürüyor.

Milleti ürkütmemek için alenen “Devlet başkanıyım” demiyor, fakat gözü devlet başkanlığında.

Böylece millete, padişaha rakip olmadığı mesajını veriyor.

Yine, Osmanlı Devleti hükümetiyle bir sorunu olmadığı izlenimi vermek için de “kabine” sistemine geçmiyor, Büyük Millet Meclisi Hükümeti diye birşeyden söz ediyor.

Tabiî buna karşı eleştiriler geliyor, meşrutiyetten (meşrutî saltanattan) söz edilmesini isteyenler çıkıyor.

*

Peki bu “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” denilen hilkat garibesi nasıl bir şey?

Selanikli’ye göre iki özelliği var:

Birincisi, halkçılığı..

İkincisi, nev’i şahsına münhasır olması, dünyada başka bir örneğinin bulunmaması.

Selanikli Atatürk, 12 Aralık 1921 tarihinde TBMM’de şunları söylemiş bulunuyor:

“Efendiler, bizim hükûmetimiz demokratik bir hükûmet değildir, sosyalist bir hükûmet değildir ve hakikaten kitaplarda mevcut olan hükûmetlerin mahiyet-i ilmiyesi itibariyle (bilimsel niteliği bakımından) hiç birine benzemeyen bir hükûmettir. Fakat, hakimiyet-i milliyeyi (millî egemenliği), irade-i milliyeyi (millî iradeyi) yegane tecelli ettiren bir hükûmettir, bu mahiyette bir hükûmettir.

“İlm-i içtimaî (sosyal bilimler) noktasından bizim hükûmetimizi ifade etmek gerekirse halk hükûmeti deriz. … halkçılık, nizam-ı içtimaîsini (toplumsal düzenini) sa’yine (çalışmasına), hukukuna (haklarına) istinad ettirmek (dayandırmak) isteyen bir meslek-i içtimaîdir (toplumsal yoldur).

“… Fakat ne yapalım ki demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş! Efendiler, biz benzememekle ve benzetmemekle iftihar etmeliyiz! Çünkü, biz bize benziyoruz, efendiler!”

(T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Devre 1, Cilt 14, İçtima 2, s. 428; https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d01/c014/tbmm01014120.pdf)

Selanikli’nin lafları baştan sona demagoji, mugalata, çelişki ve tutarsızlık..

Saçmalık yığını.

TBMM hükümeti demokratik değilmiş fakat halkçıymış..

Halka rağmen halkçı.. Nasıl oluyorsa?

Böyle bir halkçılık, yani halkı adamdan saymayan bir halkçılık İslam adına savunulmuş olsa yaygarayı koparacak olanlar Selanikli’nin bu saçmasapan laflarını “gökten inmiş ayet” gibi huşu içinde ezberleyip aktarıyorlar.

İslam, halk yerine ümmet kelimesini kullanıyor.. Ümmet kelimesi “topluluk, halk” anlamına gelmektedir.. İslam, beşer icadı olan demokrasiden farklı birşeydir, fakat halka (ümmete) dayanır.

Hükümet halkçıymış fakat sosyalist de değilmiş.. Halbuki halkçı kelimesi, Frenkçe “sosyalist”in tercümesinden başka birşey değil.. Sosyalist demek, halkçı/toplumcu demektir.. Batı’da sosyalizm diye bir kelime icat edildiği için bizde de halkçılık taslayanlar zuhur etmiş.. Selanikli neyi savunduğundan bile habersiz.

Daha doğrusu bile bile mugalata yapıyor.

*

Evet Selanikli takiyye virtüözü, 1921 yılında yaptığı bu konuşmasında sosyal bilimlerden, ilimden bahsediyor.

Sonradan “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” de diyecektir.

Ancak, bir yıl sonra, “Başlarım lan sizin ilminize de, irfanınıza da.. Ben kaba kuvvetten, zorbalıktan başka birşeyi takmam” anlamına gelen sözler sarfedecektir.

Okuyalım:

“Egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; münazara (görüşme) ile, münakaşa (tartışma) ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milleti'nin egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı; bu musallat olmalarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de, Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, egemenlik ve saltanatını, isyan ederek kendi eline açıkça almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Söz konusu olan; millete saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmıyacak mıyız meselesi değildir. Mesele zaten olupbitti haline gelmiş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek gerektiği şekilde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir. (Nutuk II, S. 691)

(https://www.ktb.gov.tr/TR-96471/turkiye-buyuk-millet-meclisi.html)

Vikisöz’de, bu konuşmayla ilgili olarak şöyle bir not düşülmüş:

“Saltanatın kaldırılmasını tartışan Meclis komisyonunda yaptığı konuşma. Bu konuşmanın son cümlesini söylerken elini komisyon başkanının boynu hizasından geçirerek kafa kesme işareti yapmıştır.”

(https://tr.wikiquote.org/wiki/Mustafa_Kemal_Atat%C3%BCrk/Ba%C4%9F%C4%B1ms%C4%B1zl%C4%B1k)

*

Mesele, Selanikli zorba deccalin belirttiği gibi, gayet açık.

İmdi, adam bu kafa kesme konuşmasını kime karşı yapıyor?

TBMM’ye karşı yapıyor?

TBMM ne?

Millet adına egemenliği kullanan heyet, kurul..

Ve bu TBMM, millet adına şunu diyor: “Biz, devlet başkanı olarak başımızda Osmanlı padişahını görmek istiyoruz.”

Bu zorba ne diyor?

“Millet Osmanlı’ya isyan etti” diyor..

Dediği doğru olsa, TBMM’de “Padişahı asalım keselim, giyotine gönderelim” filan diye gulu gulu dansı yapılıyor olması lazım..

Hayır, ortada böyle birşey yok.. Milleti temsil eden TBMM “Padişahtan vazgeçmeyiz” diyor..

Selanikli ise, “Hayır, millet olarak siz farkında değilsiniz, haberiniz yok, aslında isyan ettiniz” diye konuşuyor.

*

Burada olan şey şu: İsyan eden millet değil, Selanikli’nin kendisi..

Takiyye ile, yalan söyleyerek, aldatarak bir düzen kurmuş, şunu bir makama getirerek, bunu bir maaşa bağlayarak, ötekini bir vaatte bulunarak, diğerini (Ali Şükrü Bey örneğini hatırlatmak suretiyle) ölümle korkutarak hizaya getirmiş, fakat bütün bunlara rağmen TBMM’de yine de çoğunluğu sağlayamamış.

Geriye tek seçenek kalmış: Kafa kesmekle tehdit..

Adam açık konuşuyor.. “Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır.”

Yani “Ben egemenliği kuvvetle, kudretle, zorla alıyorum, zorbanın ta kendiyim, anlayın artık, beni yormayın” diyor.

Daha ne desin?!

*

Evet, Selanikli’nin sözünü ettiği egemenlik milletin egemenliği değildi, kendisinin kişisel hakimiyeti ve saltanatıydı.. Diktatörlük ve tiranlığıydı.

Fakat, eskimiş ve gözden düşmüş olduğu için padişah ve sultan gibi unvanları kulanmadı.

Onun yerine kendisine cumhurbaşkanı dedirtti.

Lafta cumhurbaşkanıydı, fakat gerçekte mütecaviz ve zorba bir mütegallibeydi.. Zorba bir despottu.

Geleceğin “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” tarihçileri bunu böyle yazacak.


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK’ÜN “İÇİNDE ÇOK DİKKATLE SAKLADIĞI” DEPDERİN SIRLARI

 











UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 37

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün Birici Dünya Savaşı’nı izleyen mütareke (ateşkes) döneminde İstanbul’da yaşadığı mucizevî dönüşüm ve değişimi görmüştük.

13 Kasım 1918 – 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında İstanbul’da geçirdiği altı aylık sürenin ilk aylarında harbiye nazırı (savunma bakanı) olmak için her yolu deniyor.

Padişah Vahideddin’i de devreye sokarak hükümeti devirmek istiyor, bundan netice alamayınca darbe planları yapıyor.

Falih Rıfkı Atay’a söylediğine göre, bu amaçla ihtilal komitesi/çetesi (terör örgütü) kurmaya kalkışıyor.. Kafasından Sultan Vahideddin’i öldürme bile geçiyor.

Yine Selanikli, (Rauf Orbay’ın yazdığına göre) İttihat ve Terakki’nin komitacı siyasetçilerinden Kara Kemal ile, (Sadrazam/Başbakan Tevfik Paşa’yı kaçırmak suretiyle) hükümet darbesi yapmayı planlıyor. 

(Ancak bu hamlesi İsmail Canbulat’ın kızmasına neden oluyor ve böylece Selanikli’nin “hayal”indeki çete şişesi sert zemine düşüp paramparça oluyor, hayalleri yıkılıyor.. 

Fakat zamanı gelince İzmir Suikasti parodisini bahane ederek Canbulat’ı astıracak, Rauf Orbay’ı da 10 yıl hapse mahkum ettirip bütün mal ve mülküne el koyduracak, böylece eski arkadaşlarıyla olan hesabını kapatacaktır.)

*

Sonrası ilginç..

Nasıl oluyorsa komitacı (çeteci, terörist) Kemal bütün siyasî hırslarını ve çılgın planlarını ansızın bir tarafa bırakmaya karar veriyor, akıllanıp uslanıyor, ve sözde hiçbir sıfat (makam, mevki, unvan) ve salahiyet (yetki) sahibi olmaksızın Anadolu'ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak” istiyor.

Ve, “ne yaptığını bilen” bir adam olarak, Saray’ın ve Hükümet’in kulağına gitsin, böyle düşündüğü zannedilsin diye (algı operasyonu babından) dönemin Harbiye Nezareti (Savunma Bakanlığı) Müsteşarı İsmet İnönü’ye öyle bir niyet taşıdığını söylüyor.

Gerçekte, Falih Rıfkı’nın beyanına göre İttihatçılar’ın “fırsatçı” olarak bildikleri Selanikli, “netice” görmeyince harekete geçmeyen bir “işbilir” hesap uzmanı.

Sözde Anadolu’ya etkisiz ve yetkisiz Sarı Çizmeli Mustafa Ağa olarak gidecek ve orada çareler arayacakmış..

Halbuki, Anadolu’ya geçtikten sonra kongre için bulunduğu Erzurum'dan anasına yazdığı ve Salih Bozok vasıtasıyla gönderdiği mektupta, Anadolu’ya gidişi için Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım” demiş bulunuyor. (Bkz. https://whoisataturk.com/g/icerik/Zubeyde-Hanim-a-Yazdigi-Mektup-081919/816)

Yani “Mevzubahis olan vatansa, netice görmem teferruattır, ya istiklal ya ölüm!” diye düşünmüyor.

Mevzubahis olan netice ise, vatan da teferruattır” modunda..

*

Fakat adamımız neticeden emin..

O yüzden hiç tereddüt etmeden işe “başlamış”..

Ne yaptığını gayet iyi biliyor.. O sırada onun ne yaptığını, ve ne yapmayı planladığını bilmeyen, millet..

Ve Kâzım Karabekir başta olmak üzere ona yardımcı olan vatansever zevat..

(Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit gibi hempalarına “gizli gündem”ini ucundan kıyısından koklatıyorsa da, bunlar, söylediklerini “Paşa’nın olmayacak hayalleri” olarak görüyor, ciddiye almıyorlar.. Arkasındaki devasa İngiliz desteğinden haberleri yok.)

Evet, “ne yaptığını bilen” Selanikli “netice”den emin olarak işe başlamış, bu arada bütün sıfatları (Padişah yaveri olarak müfettişlik etiketli Anadolu genel valiliğini) ve salahiyetleri (Anadolu’daki bütün vali, kaymakam ve subayları görevden alma, tayin etme, yerlerine atama yapma yetkisini) cebine doldurmayı da ihmal etmemiş.

Ne yaptığını biliyor, neticeyi garanti görüyor.

Netice görmese işe başlamayacak, “Vatanın milletin canı cehenneme!” türünden bir tavır sergileyecek.

Fakat neticeden emin.

Çünkü, Osmanlı’yı mağlup eden ve gelip İstanbul’a çöreklenen İngilizler’le (İngiliz gizli servisinin / istihbarat teşkilatının İstanbul şefi Frew vasıtasıyla) anlaşmış, işgalcilerin desteğini arkasına almış durumda..

Bu gerçeği İsmet İnönü, 1973 yılında Cumhuriyet’in 50’nci yıldönümü münasebetiyle Milliyet gazetesine verdiği demecinde şu şekilde ifade edecektir:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Daha önce de söylediğimiz gibi, konuyu Selanikli Mustafa Atatürk’ün kendi sözlerini temel alarak tartışıyor, ilk söz hakkını ona tanıyoruz.

Laflarını aktaran kişi, has adamı Falih Rıfkı Atay..

Falih Rıfkı’ya açıklamalarda bulunan Selanikli, İsmet İnönü’yle olan (bir önceki bölümde konu edindiğimiz) görüşmesini aktardıktan sonra biraz duraklamış, düşünmüş, ve sonra mütareke (ateşkes) dönemindeki hatt-ı hareketine dair yeni yalanlar söylemiş.

Okuyalım:

“Biraz durarak ilave etti:

"- Bu dakikada siz de düşünürsünüz ki verilmiş bir kararım varken onu niçin hemen tatbik etmiyorum? Ben de hemen söyleyeyim ki ağır ve kati bir kararın doğruluğuna inanmak için vaziyeti her köşesinden mütalâa etmek lazımdır. Ağır ve kati bir karar tatbik edilmeye başlandıktan sonra: ‘Keşke şu tarafını bu tarafını da düşünseydim. Belki bir çıkar yol bulurduk, yeniden bunca kan dökmeye, bunca can yakmaya ihtiyaç kalmazdı’ gibi tereddütlere yer kalmamalıdır. Böyle bir tereddüt, karar sahibinin vicdanında kanayan bir nokta olur ve onuyaptığının doğruluğunda da şüpheye düşürür.  Bundan başka, beraber çalışacak olanlar, yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına inanmalı idiler. İşte benim mütareke sırasında dört beş ay İstanbul'da kalışım, sırf bunun içindir. Bu geçirdiğim zamanın bir kısmını da hazırlıklara ayırdım. Tahmin edersiniz ki fikir hazırlıkları, seferberlikte asker toplamak için davul zurna ile temin edilemez. Fikir hazırlıklarında tevazuyla çalışmak, kendini silmek, karşısındakine samimi bir ilham etmek lazımdır."

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 130-131.)

Evet, Selanikli kendisine şöyle bir soru yöneltilebileceğinden çekiniyor (Aslında boşuna çekiniyor, aklını kullanıp “tam Şeriatçı” olanlarının oranının yüzde 10’u bile bulmadığı bu Aziz Nesin’lik safderun ve düşünmeyi sevmeyen milletten çekinmeye gerek yok):

“Madem sıfat ve salahiyet umurunda olmadan vatana hizmeti düşünüyordun, niye Adana’dan direkt Anadolu içlerine gitmedin de İstanbul’a kapağı attın, İngiliz subaylarının karargâhı Pera Palas’a postu serdin?.. Niye hükümette koltuk kapıp bakan olmak, elindeki Padişah yaverliği ve paşalık yetmiyormuş gibi yeni sıfat ve salahiyet edinmek için komite (illegal çete, terör örgütü) kurdun?.. Niye darbe ve ihtilal planları yaptın?”

*

Sözünü “ettiği ağır ve kati karar” şu: “Anadolu'ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak”.

Yalan söylüyor.

Başta aklında böyle birşey yok..

“Bu dakikada siz de düşünürsünüz ki verilmiş bir kararım varken onu niçin hemen tatbik etmiyorum?” diyerek masal anlatmaya başlıyor.. “Tamam, yapmadım, ama hele bir sor, niye yapmadım!”

Şunun için yapmadı: Aslında verilmiş bir kararı yoktu, o kararı ona sonradan İngilizler aldırdı.

Başlangıçta aklında ne Anadolu’ya gitme (Anadolu’da kalma) var, ne vatanı kurtarma.. Suriye’den Padişah’a telgraf çekip İngilizler’le “behemahal barış” yapılmasını isteyen o.

Mütarekenin ardından aklından geçen, (“kafaya almış” olduğu yeni padişah Vahideddin’in torpiliyle) İstanbul hükümetinde savunma bakanlığı koltuğunu kapmak, etkisi altındaki arkadaşlarını da diğer bakanlık koltuklarına oturtarak ülke siyasetinde belirleyici konuma gelmek.

Bir taraftan da (İngiliz gazeteci Ward Price vasıtasıyla temas kurduğu) İngilizler’le anlaşmak ve onların barış dönemi senaryolarında rol kapmak istiyor.

Hükümette koltuk kapma planları gerçekleşmiyor.. Fakat İngilizler’le anlaşmayı başarıyor..

*

İngiltere Dışişleri Bakanı kurt politikacı Lord Curzon’un kafasındaki plan, (önceki bölümlerde anlattığımız gibi) Türk devletinin İslam dünyasının gözünden düşürülmesi..

Bunun için yapılması gerekenler, birincisi Mekke ve Medine üzerindeki hakimiyetinin sona erdirilmesi (Ki bunu Şerif Hüseyin’le anlaşarak başarmış durumdalardı), ikincisi devletin başkentinin Anadolu’ya taşınması, üçüncüsü de hilafet kurumunun apolitik (siyaset dışı ve sembolik) hale getirilmesiydi..

İstanbul başkent olarak kalmamalmıydı, çünkü İstanbul, devlete imparatorluk heybet ve havası veriyordu..

Türk devleti eski çağların Lidya ve Frigya’sı gibi Anadolu merkezli bir dermeçatma gecekondu devlet görünümünde olmalıydı.

Asıl mesele ise Türkler’in elinde olan hilafet kurumunun itibarsızlaştırılması ve etkisizleştirilmesi, Türkler’in bu kurumu İslam dünyası üzerindeki nüfuzlarını pekiştirmek ve devam ettirmek için kullanamamasıydı..

Bunun için de istenen, hilafetin ulusal ve uluslararası siyasete karışmayan, apolitik, sembolik nitelikte, kolu kanadı kırılmış, tüyü yolunmuş bir kuruma dönüştürülmesiydi.

*

Uğur Mumcu’nun Kâzım Karabekir’den yaptığı iktibasları aktarırken belirttiğimiz gibi, Selanikli, daha önce arkadaşlarıyla yaptığı anlaşmaya aykırı olarak bir katakulli ile Osmanlı hanedanının elinden saltanatla beraber hilafeti de almak istemiş, Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir ile Başbakan Rauf Orbay’ın tepki göstermesi, TBMM’nin de protesto etmesi sonucunda bu plan başarısızlıkla sonuçlanmıştı. 

Böylece Abdülmecid etkisiz ve yetkisiz, naylon bir halife olarak atanmıştı.. 

Ancak, bu yeterli değildi, hilafet kurumu tümden etkisizleştirilmeli, özellikle de Osmanlı hanedanının elinden alınmalıydı.. 

Çünkü ilerleyen yıllarda halife olan bir Osmanlı, aynı zamanda siyasî güce de kavuşabilir, hilafet kurumu tekrar eski azametine sahip olabilirdi.

Bulunduğu konum itibariyle devlet sırlarını bilme durumunda olan Turgut Özal, Lozan’da, “hilafetin beş yıl içinde ilgası” sözünün verildiğini açıklamıştı..

Lozan, Selanikli’nin İstanbul’da İngilizler’le yaptığı gizli anlaşmanın aleniyete dökülüşüne, resmiyet kazanmasına sahne oldu..

Gizli İngiliz-Selanikli anlaşması, (ufak tefek rötuşlarla) açık ve aşikâr İngiliz-Türk anlaşmasına dönüştü..

Devletler arası anlaşma halini aldı.

*

Selanikli’deki potansiyeli ve yeteneği fark eden İngiliz Hariciyesi (Dışişleri Bakanlığı) ve istihbaratı (gizli servisi), ona, Anadolu’ya geçip yeni bir meclis toplamak suretiyle millete dayanma iddiasıyla ortaya çıkmasını ve yeni bir devlet kurmasını, böylece Osmanlı Devleti’nin altındaki halıyı çekerek onun yıkılmasını sağlamasını teklif ettiler..

Ve Selanikli bunu memnuniyetle kabul etti.

İşte, Selanikli’nin Erzurum Kongresi gecelerinden birinde hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e (kendisine göre gerçekleşmesi kuşkusuz olan) zaferden sonra cumhuriyet ilan edileceğini, Osmanlı saltanatına son verileceğini büyük bir özgüvenle müjdelemiş olmasının nedeni, İngilizler’in ona vermiş olduğu garantiydi..

Yunan’ı durdurma garantisi de vermişlerdi. 

Ancak Yunanistan’da Alman yanlısı Kral Konstantin’in başa geçmesi planları bozdu, bu yüzden Selanikli Yunan ordusu ile çarpışmak zorunda kaldı.. 

Yoksa (başlangıçtaki İngiliz-Selanikli anlaşmasına göre) sadece TBMM’yi kurması ve kendisine biat etmeyip Osmanlı Devleti’ne bağlı kalanları Hıyanet-i Vataniye Kanunu ile asıp kesmesi, Anadolu'da kişisel otoritesini kurması, İngilizler ile müttefikleri tarafından yeni bir devlet kurmuş adam olarak "tanınması" için yeterli olacaktı.

*

Selanikli, İngilizler’le başka hususlarda da anlaşmıştı: Türkiye, Batı uygarlığı ve çağdaşlığını ithal edecek, tesettür kaldırılacak, Latin harfleri alınacak, sarık yasaklanarak şapka halka dayatılacaktı.

Selanikli’ye, Osmanlı Devleti ile bir barış antlaşması yapılmayacağı, ipe un serilip barış görüşmelerinin çıkmaza sokulacağı (Ki Amerikan mandası tartışmalarıyla bu gerçekleştirildi), nihaî anlaşmanın kendisiyle yapılacağı garantisi verilmişti.

Nitekim, tam da Selanikli’nin Ankara’ya adım attığı 27 Aralık 1919 günü Erzurum’da (Selanikli’yi himaye etmekte olan) Kâzım Karabekir’i ziyaret eden (Lord Curzon’un yeğeni) Yarbay Rawlinson, İngiliz Dışişleri Bakanlığı adına Karabekir’e, İngiltere’nin, barış masasında muhatap olarak (o sırada durumu iç güveysi Sarı Çizmeli Mustafa Ağa’dan hallice olan) Selanikli’yi ya da onu temsil eden birini görmek istediğini tebliğ etmiş bulunuyordu.

İngiliz, önceden anlaşmadığı ve ne yapacağını bilmediği “sapı silik”, elinde fiilen bir güç bulunmayan bir adamı böyle taltif etmez.

*

Selanikli’nin laflarına dönelim..

Görüldüğü gibi, şöyle diyor:

"- Bu dakikada siz de düşünürsünüz ki verilmiş bir kararım varken onu niçin hemen tatbik etmiyorum? Ben de hemen söyleyeyim ki ağır ve kati bir kararın doğruluğuna inanmak için vaziyeti her köşesinden mütalâa etmek lazımdır. Ağır ve kati bir karar tatbik edilmeye başlandıktan sonra: ‘Keşke şu tarafını bu tarafını da düşünseydim. Belki bir çıkar yol bulurduk, yeniden bunca kan dökmeye, bunca can yakmaya ihtiyaç kalmazdı’ gibi tereddütlere yer kalmamalıdır.”

Lafa bakın, hem karar vermişmiş, hem de kararın doğruluğuna henüz inanmamışmış.

Karar vermişsen, doğruluğuna inanmışsındır, doğruluğuna inanmamışsan, yani “vaziyeti her köşesinden mütalaa etmek lazımgeldiğini” düşünüyorsan, o zaman da henüz karar vermemişsin demektir.

Lafının devamı, aslında karar vermediğini, başka “bir çıkar yol” aradığını gösteriyor:

“Ağır ve kati bir karar tatbik edilmeye başlandıktan sonra: ‘Keşke şu tarafını bu tarafını da düşünseydim. Belki bir çıkar yol bulurduk, yeniden bunca kan dökmeye, bunca can yakmaya ihtiyaç kalmazdı’ gibi tereddütlere yer kalmamalıdır.”

Evet, aslında “bir çıkar yol” arıyor, ve bu çıkar yol, ülkenin selameti ve istiklali ile igili çıkar yol değil, kendi kişisel istikbaliyle ilgili yol.

İddia ettiği gibi, memleket için “bir çıkar yol” aradığını, “Kendi derdi gönlümün billah gelmez yâdına” diye düşündüğünü kabul edelim.. Aradığı yol, dediğine göre, “kan dökmeyecan yakmaya ihtiyaç bırakmayan” bir yol..

Böyle bir yol var: Düşmanla anlaşır, istediği tavizleri verirsin, ne kan dökülür ne de can yakılır.

*

Ancak, Selanikli kan dökmeme ve can yakmama hassasiyetine, iç politikada sahip değildi..

Harbiye nazırı (savunma bakanı) olabilmek, arkadaşlarına da hükümette koltuk bağışlayabilmek için ihtilal komitesi (terör örgütü) kurmayı düşünebiliyor, Kara Kemal’le Sadrazam Tevfik Paşa’yı kaçırma planları yapabiliyor, gerekirse Padişah Vahideddin’i öldürmeyi bile aklından geçirebiliyor..

Kan dökmeyecan yakmaya ihtiyaç bırakmayan yol arayalım” demiyor.

Evet, Selanikli aslında İngilizler’le “kan dökülmesini, can yakılmasını” gerektirmeyen bir anlaşma yapmıştı..

Bu, büyük ölçüde de gerçekleşti.. Selanikli İtalyanlar’la savaşmak zorunda kalmadı.. Kendiliklerinden çekip gittiler..

Fransızlar’la da savaşmasına gerek kalmadı.. Maraş, Urfa ve Antep’te Fransızlar’la millet kendisi savaştı.. Ardından Selanikli ile Fransızlar, Misak-ı Millî’yi ayaklar altına alıp çiğneyerek Ankara Antlaşması’nı imzaladılar.

Şayet millet Fransızlar’ı Maraş, Urfa ve Antep’ten kovmamış olsaydı, Selanikli Misak-ı Millî sınırları içindeki Halep’i Fransızlar’a bağışladığı gibi, bu şehirleri de onlara bırakabilirdi. (Kemalistler’e göre Ankara Antlaşması büyük bir zafer, çünkü böylece TBMM Hükümeti Fransızlar tarafından “resmen tanınmış” oluyordu.. “Resmen tanınma” zaferi için Urfa ve Antep de feda edilebilirdi.)

Doğal olarak Selanikli İngilizler’le de savaşmadı.. Öyle anlaşmışlardı.

Bir tek Yunan sorun çıkardı.

Alman yanlısı Kral Konstantin Yunanistan’da tahta oturunca Venizelos’un İngilizler’e vermiş olduğu sözleri tutmadı, Ege’deki “Milne Hattı”nı çiğneyip geçti, Ankara’ya doğru yürüdü, böylece kan dökülmesine ve can yakılmasına sebep oldu.

*

Selanikli sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bundan başka, beraber çalışacak olanlar, yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına inanmalı idiler. İşte benim mütareke sırasında dört beş ay İstanbul'da kalışım, sırf bunun içindir.”

Gerçekten de İngilizler, Osmanlı bürokrasisinin, siyasetçilerinin, subaylarının ve aydınlarının “Selanikli tarafından yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına” inanmaları için ellerinden gelen herşeyi yaptılar.

Ocak 1919 sonlarından itibaren (Ki artık Selanikli ile anlaşmış durumdaydılar) Osmanlı’nın dişli budaklı adamlarını tutuklayıp Malta’ya sürmeye başladılar. (İsmail Canbulat, Kara KemalFethi Okyar ve Rauf Orbay da bu sürgünler arasındaydı.. Bunların sürülmeleri, Selanikli’nin çılgın darbe planlarının ve Minber gazetesinde sergilediği İngiliz yağcılığının Malta’ya sürgün edilip unutturulması anlamına geliyordu.)

Tabiî Selanikli’ye dokunulmadı..

Bu, başlangıçta Selanikli’nin alternatifsiz kalmasına, “rekabetsiz” ortamda ümitlerin bağlandığı odak haline gelmesine hizmet etti.. 

Daha sonraki süreçte ise, bu mahkum ve sürgünlerin (görünüşte "Selanikli’nin itiraz ve protestoları, resti sayesinde serbest bırakılmış" kişiler olarak) onun karşısında minnettar, borçlu, ezik ve boynu eğik kalmaları sağlandı. 

Fil terbiyesi yöntemi.. Siyah elbiseliler döver, beyaz elbiseliler kurtarır.

*

Kara listeler, Selanikli’nin İstanbul’a gelişinden iki ay dört gün sonra, 17 Ocak 1919’da gündeme geldi.. 

Tutuklamalar ise 30 Ocak’ta 27 kişi ile başladı: 

“İstanbul’daki işgalci İngiliz makamları, 25 Ocak-20 Nisan 1919 günleri arasındaki üç aylık dönemde yakalanmaları için 223 kişinin adını resmen İstanbul Hükümetlerine vermişlerdir. 23 Ocak-14 Mart 1919 arasında 100 kişi, 15 Mart-7 Nisan 1919 arasında 61 kişi, 8-9 Nisan 1919’da 18 kişi, 10-20 Nisan 1919 arasında 44 kişinin tutuklanması istenmiştir.” 

(Mehmet Akif Bal, “İşgalcilerin Milli Mücadele’yi Kadrosuz Bırakma Çabası: Malta Sürgünleri”, Türk Dünyası Araştırmaları, C. 132, S. 261, Kasım-Aralık 2022, s. 339.)

Tutuklama ve sürgün uygulaması daha sonra da devam etti: 

“… İstanbul’dan gönderilen üst düzey sürgün sayısı … Mart 1919’dan Kasım 1920’ye kadar 144 kişiye ulaşmıştır.” (A.g.m., s. 352.)

Bu süreçte Selanikli’ye dokunulmadığı gibi, İngilizler’in Doğu Karadeniz’deki bir “tertib”inin sonucu olarak olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya geçmesi “İngiliz vizesi”yle sağlanmıştır..

Lord Curzon’un yeğeni Yarbay Rawlinson’un Karabekir’e, İngiltere adına, barış masasında karşılarında muhatap olarak Selanikli’yi görmek istediklerini tebliğ etmiş olması sebepsiz değildir.

*

Evet İngilizler, Osmanlı bürokrasisinin “Selanikli tarafından yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına” inanmaları için akla gelebilecek herşeyi yaptılar.

Mesela, TBMM’nin kurulmasının arefesinde İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ı (milletvekilleri meclisini) kapatıp dağıtarak, bazı mebusları (milletvekillerini) tutuklayarak, TBMM için araziyi hazırladılar, onu rakipsiz ve alternatifsiz hale getirdiler.

Meclis-i Mebusan’ın tutuklanmayan üyelerinin önemli bir bölümünün “doğal üye” olarak TBMM’ye katılmaları, bu yeni meclisin hem Osmanlı bürokrasisi hem de millet nezdinde itibar kazanmasını, meşru görülmesini sağladı.

İngilizler, “Selanikli tarafından yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına” inanılması için ayrıca Harbiye Nezareti’ni (Savunma Bakanlığı’nı) ve Osmanlı Genelkurmay’ını da bastılar ve kapattılar.. Osmanlı Devleti’nin kurumları felç edildi.

Böylece, Anadolu’daki bütün ordu mensupları (rütbesiz erinden paşasına kadar) yönünü Ankara’ya çevirmek, ondan gelecek emirleri beklemek durumunda kaldılar.

Aynı durum vali ve kaymakamlar için de varitti.

İngilizler, Osmanlı bürokrasisine ve Anadolu halkına, “Selanikli tarafından yapılandan başka birşey yapılmak ihtimali kalmadığına” inanma dışında bir seçenek bırakmadılar.

*

Selanikli şunu da diyor:

“Bu geçirdiğim zamanın bir kısmını da hazırlıklara ayırdım. Tahmin edersiniz ki fikir hazırlıkları, seferberlikte asker toplamak için davul zurna ile temin edilemez. Fikir hazırlıklarında tevazuyla çalışmak, kendini silmek, karşısındakine samimi bir ilham etmek lazımdır."

Hazırlık dediği, laflarına bakılırsa, fikrî hazırlık..

Karşısındakine samimiyetle ilhamda bulunma”dan söz ediyor.

Fakat laflarının bütününe bakılırsa ortada samimiyetle ilhamda bulunma değil, samimiyetsizce sır saklama var.

Nitekim, Falih Rıfkı’nın (yukarıda alıntı yapmış olduğumuz) kitabının önceki sayfalarında yer alan şu ifadeleri, bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde aktarmıştık:

“Günler geldi, geçti. Mustafa Kemal ve bazı arkadaşları şu kanaate vardılar ki Vahdettin'i öldürmekten, hükümeti düşürmekten esaslı bir netice almaya imkân yoktu. Nihayet [kendilerinin belirleyecekleri] yeni hükümdar ve yeni hükümet de düşman süngüleri karşısında bulunmak vaziyetinden kurtulmuş olmayacaklardı [Selanikli’nin ifadesiyle]:

“- Bununla beraber bu temaslarımda devam ediyordum. İçlerinden bir kısmında saf bir vatanperverlik hissinin coşkunluğundan başka, ne fikir, ne de tedbir kabiliyeti vardı. Bir kısmının hâlâ hasis (bayağı, adi) politikacılık menfaatlerinden başka düşündükleri yoktu. Kendi kendime şu kararı verdim: Münasip bir zaman ve fırsatta İstanbul'dan kaybolmak, basit bir tertiple Anadolu içine girmek, bir müddet isimsiz çalıştıktan sonra, bütün Türk milletine felaketi haber vermek!

"İçimde çok dikkatle gizlediğim bu sırrı vakti gelmedikçe kimseye söylemedim. Böyle bir karar vermemişim gibi, herhangi temaslara devam ettim….” (s. 128-129.)

*

Gerçekte, ortada tevazuyla çalışma yoktu.. Gurur, kibir ve enaniyetle ihtilal komitesi (terör örgütü) oluşturma hadsizliği, çılgın planlar yapma sorumsuzluğu vardı.

Kendini silme yoktu, ne yapıp edip, gerekirse Padişah’ı da öldürüp hükümette bakan olma ihtirası vardı.

Karşısındakine samimiyetle ilham verme yoktu, “içinde çok dikkatle sır saklama”, olduğundan farklı görünme, karar vermemiş gibi davranma vardı.

Selanikli herkese başka türlü konuşuyor, “binbir surat” gibi herkesin karşısına bir başka yüzle çıkıyordu:

“Temas ettiklerim arasında eski İttihatçılardan [İttihat ve Terakki Partisi’nden], yahut, İtilafçılardan [Hürriyet ve İtilaf Fırkası/Partisi mensuplarından], işgal kuvvetleri ile beraber çalışanlardan birçok kimse vardı. Her biri ile büsbütün başka türlü görüşüyordum.” (Falih Rıfkı, a.g.e., s. 127.)

*

Evet, İngilizler, önlerine geleni tutuklayıp Malta’ya sürerken, “içinde çok dikkatle sakladığı sırlar” bulunan Selanikli’nin “basit bir tertip”le Anadolu’ya geçmesini sağladılar.

İçinde, “çok dikkatle saklanması gereken” sırlar vardı.

Çok dikkatle saklanması gereken sırlar..


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...