tahkiki iman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tahkiki iman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ŞERİAT KARŞITI “SÖZDE” MÜSLÜMANLAR

 



Medyamızın araştırma ve inceleme mahsulü bilgilendirici yazılar kaleme alan muharrirlerinden Mustafa Özcan’ın fikriyat.com’daki son yazısında şu ifadeler yer alıyor:

“… bir ankette ülkemizde şeriat isteyenlerin oranının yüzde 16.8’de kaldığı görüldü. Yapılan ankette laik yönetim yani pozitif [yürürlükte olan] hukuku isteyenlerin oranı ise yüzde 83.2 olarak kayda geçti, belirlendi. … Burada halkın pek bir kabahati yok. Zira karşıt propaganda ile beyinleri yıkanmış ve çelinmiştir. Bu açıdan sahih yolla İslam telakkisine mazhar olamayan kişi nasıl ki sorumlu tutulamazsa keza şeriat aleyhinde gece gündüz propaganda altında kalan, kafası ütülenen adeta fikri ve kültürel radyasyon kapan kesimler de tam olarak suçlu kabul edilemezler. Ama yine de anlama gayretini terk etmemeleri gerekir. Halkın bu çarpık algısından sorumlu olanlar ise tesir mevkiinde olan kesimlerdir. Eski usul kitaplarında güzel bir tanım ve kaide vardır. Der ki: El Hükmü ale’ş şey’i fer’un min tasavvuruhi. Bir şey hakkında hüküm algıya göredir. Hükmü düzeltmek için algıyı düzeltmek gerekir. Dolayısıyla şeriat hakkında doğru cevap alabilmek için algıyı düzeltmemiz gerekiyor. Bu da bilenlerin vazifesidir.”

*

Burada halkın pek bir kabahati yok” demek ve yanıltıcı propagandanın varlığını halkın kabahati için mazeret haline getirmek doğru değildir.

Doğrusu şudur: Halk, bu yanıltıcı propaganda ile imtihan olunmaktadır.

Ayrıca, Şeriat’i değil de laik (siyasal dinsiz, yerine göre tümden dinsiz) yasaları isteyenlerin her birinin durumunu tek tek tam olarak bilmiyoruz ki..

Mustafa Özcan’ın sözleri, Şeriat’i (Allah ve Rasulü’nün hükümlerini) değil de laikliği (mevcut yöneticilerinin kararlarını) tercih eden (ve böylece onları tağut ve tapılan birer put haline getiren) insanların hiç İslamî tebliğe muhatap olmadıkları, Şeriat’in ne anlama geldiğini hiç bilmedikleri varsayımına dayanıyor.

Böyle midir?

*

Daha geçen haftalarda Cumhurbaşkanı Erdoğan İslam'ın hayata dair kurallarının bütününü temsil eden Şeriat'a düşmanlık dinin kendisine husumettir” dedi mi?

Dedi!

Bütün millet duydu mu?

Duymadıysa bile duyacak durumdaydı.

Özellikle de Şeriat karşıtı olanlar bu sözleri duydular, çünkü malum Şeriat karşıtı cephe hemen bu sözleri üzerinden Erdoğan’a yüklendiler.

İmdi, o Şeriat karşıtı kesimler, Erdoğan aleyhindeki propaganda çerçevesinde hışımla aktarılan bu sözleri duyunca bir gerçeği öğrendiler mi?

Öğrendiler!

Bir mazeretleri kaldı mı?

Kalmadı!

Şahsen, Şeriat karşıtlığı konusunda Türkiye’de bilgisizlik mazeretinin arkasına sığınabilecek pek fazla kimse bulunduğunu zannetmiyorum.

Bal gibi biliyorlar.

*

Sahih yolla İslam telakkisine mazhar olamayan kişilere gelince..

Alaska’da kar yığınlarıyla inşa edilmiş buzdan evde televizyonsuz internetsiz yaşayan bir Eskimo ya da Japonya’nın küçük adalarından birindeki balıkçı köyünde dünyadan habersiz hayat süren balıkçı için (hâlâ böyle birileri kaldıysa) sahih yolla İslam telakkisine mazhar olamamadan söz etmek mümkün olsa da, Türkiye’de yaşayan birinin Şeriat’in ne olduğunu bir şekilde duymamış olması ihtimali çok düşüktür.

Gerçeği duyduğun zaman, o gerçeğe aykırı yalanların çokluğu, fazlalığı ve yoğunluğu bir önem taşımaz.

Hak gelince batıl zail olur..

Bir konuda bin kişi yalan söylese, bir kişi de doğruyu dile getirse, senin için mazeret kapısı kapanır.

“Onlar, ille de Allah’ın ve meleklerin, bulutların gölgeleri arasından çıkıp gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar! Bütün işler Allah’a dönecektir!” (Bakara, 2/210)

Bu insanlar üç kuruşluk menfaat söz konusu olduğunda herşeyden haberdar olup bala üşüşen sinekler gibi ona koşuyorlar, başka insanları dolandırıp “kazıklamak” için akla hayale gelmeyen yollar icat edebiliyorlar da, bir tek Şeriat söz konusu olunca mı dünyadan habersiz angutlar, Afrika’nın maymunları gibi boş beyinli embesiller haline geliyorlar?!

*

Mustafa Özcan’ın “Halkın bu çarpık algısından sorumlu olanlar ise tesir mevkiinde olan kesimlerdir” şeklindeki sözüne gelince..

Erdoğan, söz konusu (gayet veciz) açıklamasıyla üzerinden vebali (bir ölçüde) attı.. (Bir kere söyleyip bırakmaması gerekiyor, o ayrı.)

Fakat Diyanet İşleri Başkanlığı niye susuyor?

Altmış küsur yaşıma geldim, daha bir cuma hutbesinde Şeriat kavramı üzerinde durulduğunu görmedim.

Milletin büyük çoğunluğunun bu konudaki cehaleti, hadsizliği, küstahlığı, inkârcılığı, dalaleti ve sapıklığı bilindiği halde Diyanet niye bu konuda susuyor?

Yayınladıkları doğru dürüst kimsenin okamadığı kitaplarda Şeriat hakkında bilgi vermeleri, onları sorumluluktan kurtarmaz.

Cuma hutbelerinde bu meseleyi döne döne, milletin kafasına vura vura, bıktıracak kadar çok tekrarlayarak anlatmak zorundadırlar.

Çünkü itikat, amelden önce gelir.. Şirkin ve küfrün olduğu yerde amellerin faziletinden bahsetmek çok büyük bir değer taşımaz..

Önce insanların imanını kurtarmak gerekiyor..

Şeriat’e karşı olduğunu söyleyen adamın, ilgili ayetleri reddetmiş olduğu için küfre düşeceği açıkken, bu meseleye hiç girmemek nasıl mazur görülebilir?!

*

Evet, bu gerçek döne döne anlatılmalıdır.

Türkiye’deki Selanikli Mustafa Atatürk putlaştırmacılığı, “Selanikli’den ilkokul birinci sınıfta bahsetmiştik, kâfidir, her sene aynı teraneyle kafa şişirmeyelim, yeni şeyler öğretelim, yüz yıl öncesine takılıp kalmayalım” diyor mu?!

Her ders kitabının başına besmele gibi Selanikli fotosu niye konuluyor?

Devlet erkânı “Bu milli bayramda Selanikli’yi türbesinde/yatırında rahat bırakalım, bir kerecik de gitmeyelim” diyorlar mı?!

Selanikli’nin adı ağızlarında besmele..

Peki sen Diyanet olarak neden bir kerecik olsun, evet bir kerecik olsun Şeriat konulu hutbe okumuyorsun?

*

Sadece onlar mı?!

Hoca, üstad, mürşid, allame-i cihan geçinen yazar çizer hırdavat taifesi de aynı durumda (İstisna durumundaki birkaç ismi tenzih ediyoruz).

Gerisinin dilindeki vird-i zeban (rejimin hoşuna giden) sahte ahlâk edebiyatı, çoğu riyakârlıktan ibaret dostluk, kardeşlik, medeniyet, kültür, millilik, yerlilik vs. vs. laga lugası..

Tamam bunlardan da bahsetsinler de, Şeriat'i unutmadan, unutturmadan..

*

Sahih yolla İslam telakkisine mazhar olamama meselesi hakkında şunu da söyleyelim:

Bu, kişinin kendi ihmalinin sonucu olmamalıdır.

Mesela kilisede dinî eğitim alan bir hristiyanı düşünelim.. İslam hakkında duyduklarıyla yetinir, bir camiye ya da müftülüğe gidip İslam hakkında sorular sormazsa, veya bir kitapçıdan İslamî kitapları alıp okumaz, televizyon, radyo ve internet vasıtasıyla bilgi edinmezse, tanıdığı müslümanlardan malumat edinmezse mesuliyetten kurtulamaz.

Aynı durum, Şeriat karşıtı “müslüman”lar için de söz konusudur.

İşin doğrusu, bunlar (ekall-i kalîl istisnalar dışında) “kendini müslüman zanneden veya öyle gösteren” kâfirler ve münafıklardır.

İçlerinden mazur görülebilecek durumda olanların oranı yüzde 1’i bulur mu, emin değilim.

Kendimizi aldatmayalım..

Biz de bu toplumda yaşıyoruz.. İnsanları tanıyoruz.. Bu devletin okullarında okuduk, “Şeriat karşıtı müslüman” olduğunu söyleyen madrabazların ciğerlerinin röntgen filmlerini inceleme fırsatı bulduk.

*

el-Hükmü ale’ş-şey’i fer’un min tasavvurihî” kaidesine gelince..

Mustafa Özcan bu kuralı yanlış yorumluyor.

Bundan hareketle “Bir şey hakkında hüküm algıya göredir” demek doğru olmaz.

“Bir şeyin hükmünün onun tasavvurunun fer’i/parçası/uzantısı olması” başka birşeydir.

Ne demek istediğimizi şöyle bir örnekle açalım: Mesela kivi denilen meyveyi ilk defa gören ve onun hakkında bilgisi olmayan bir kişinin onu patates gibi bir sebze tasavvur ettiğini varsayalım. Buna bağlı olarak onun pişirilmesi gerektiği hükmünü verecektir. Çünkü, hüküm tasavvurun fer’idir/uzantısıdır, parçasıdır. Ancak bu hüküm, “Hüküm algıya göredir” denilerek “tutarlı, mantıklı ve haklı” ya da “mazur, masum” gösterilemez.  

Mübarek, bıçağı al, şunu bir kes, tadına bir bak!

Evet, kişi, bir konuda kendi tasavvuruna göre hüküm verir, fakat bizim onun bu akıl yürütüşü (tasavvurundan hareketle verdiği hükmü) hakkında hüküm verirken onun bu yanlış hükmünü “Hüküm algıya göredir” diye mazur görmemiz gerekmez.

Eğer böyle olsaydı, mahkemelerdeki bütün süjektif iddialar (hükümler) algılardan hareketle meşru ve masum gösterilir, kimse için “haksız ve suçlu” hükmü verilemezdi.

*

Birşey hakkında doğru hüküm, o şeyin “nefsü’l-emr”de (işin aslında) ne olduğuna, o şeyin “kendinde şey” olarak ne anlam ifade ettiğine göre verilir.

Dolayısıyla kişi, bir konu hakkında “taklid” (başkalarının kuyruğuna takılma) tavrı sergileyerek kendisini sorumluluktan kurtaramaz. “Tahkik” ehli olmak zorundadır.

O yüzden Mutezile uleması, taklid ehlinin (bırakın küfrünü mazur görmeyi) taklidî imanını bile geçersiz saymıştır.

Ehl-i Sünnet’e göre ise, taklidî iman sahibi kişi, her ne kadar imanı geçerli olsa da, büyük günah sahibi durumundadır.

Araştırmadan, düşünmeden, "Uydum hazır olan kalabalığa" babından sırf "Atalarımızdan, büyüklerimizden böyle duyduk" diyerek iman sahibi olan, hakkı savunan kişi bile bu durumda olursa, hak söze kulağını tıkayıp yalan yanlış propagandalara teslim olup Şeriat’e karşı çıkma gibi bir küfür sözü söyleyenlerin durumu ne olur, düşünmek gerekir.

Üç kuruşluk menfaati söz konusu olunca herşeyi en ince ayrıntısına kadar araştırıp inceleyen “Şeriat muhalifi” maymun akıllılar için mazeret aramaya değmez!

*

Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde, Yahudi ve Hristiyanlar’ın haham ve rahiplerini “rabler” edindikleri bildiriliyor.

Önceden hristiyan olan Adiyy bin Hatem r. a. (meşhur Hatem-i Taî’nin oğlu), Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e “Biz onlara tapmıyorduk” deyince mealen “Onların meşru/helal dediklerini helal, uygunsuz/yasak/haram gördüklerini de haram kabul etmiyor muydunuz, işte bu, onlara tapmadır” şeklinde cevap almıştır.

Rasulullah s.a.s. onlar için algıdan, propagandadan, sahih mesaja ulaşamamadan vs. söz etmedi. 

Evet, Yahudi ve Hristiyanlar, algılarının o şekilde oluşmasından dolayı mazur görülemezler; şirke düşmüş, müşrik olmuşlardır.

Şeriat istemediğini söyleyenler de aynı durumdadır.

Müşriktirler.

Mevcut kanunları yapanları “rab” edinmiş durumdadırlar.

Nitekim merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde söz konusu ayeti tefsir ederken günümüzde Batı’da hristiyan ruhbanların yerini parlamentoların ve parlamenterlerin aldığını, yeni “rabler”in onlar olduğunu söylemektedir.

 

TAHKİK VE TAKLİD ARASINDA VAHDET-İ VÜCUTÇULUK

 




Bir önceki yazıda, Seyyid Şerif Cürcanî’nin vahdet-i vücud anlayışıyla ilgili bazı ifadeleri üzerinde durmuştuk.

Cürcanî’nin sözlerinin esasını keşfî müşahede (mükaşefe) kavramı oluşturuyor.

Fakat bu “keşf”in “aklın tavrının ötesinde bir tavır” olmak gibi bir özelliği (ya da iddiası) var.

Akla sığmıyor..

Peki, nakle (nasslara, ayet ve hadîslere) sığıyor mu?

Onlara da sığmıyor.. Sığsa, İbn Arabîci (İbn Arabist) vatandaşlar milleti keşflerine değil ayet ve hadîslere davet edecekler, ortada tartışılacak bir mesele kalmayacak..

*

Bir önceki yazıda özellikle şu hususa dikkat çekmiştik:

Ehl-i sünnet itikadına göre bilgi üç yolla elde edilir: Akıl, sağlam duyular, doğru haber.

Keşf diye bir dördüncü bilgi kaynağı yok..

Yani bir insan çıkıp, “Bana keşf oldu ki, bundan böyle helal bildiğimiz şu şey haramdır” diyemez.

Ya da “Haram bildiğimiz şu şey, artık helaldir.. Bunu keşfî müşahede ile öğrendim” diye konuşamaz.

Yahut “İslam’ın şartlarına bir şey daha eklendi, bundan sonra ayrıca şöyle bir ibadet daha yapmamız gerekiyor” şeklindeki bir iddia ile ortaya çıkamaz.

Amelî hususlarda “yeni icat”lar çıkarılamayacağı gibi, itikadî hususlarda da “yeni keşif”ler yapılamaz.

İlki amelî bid’at, ikincisi ise itikadî bid’at olur.. İkincisi daha tehlikelidir.

Din, “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” (Maide, 5/3) ayet-i kerimesinin indiği gün tamamlanmıştır, dinde eksik gedik yoktur, ve ona eklenecek bir şey de söz konusu değildir.

*

Ehl-i Sünnet uleması “tahkîkî iman – taklîdî iman” ayrımı yapmaktadır.

Her mümin tahkîkî imana sahip olmakla yükümlüdür.

Buna karşılık hiçbir mümin “keşf” sahibi olmakla, “keşfî müşahede” ehli olmakla yükümlü değildir.

Dolayısıyla tahkîkî iman olarak nitelendirilen imanın “keşf”le bir ilgisi yoktur.

Tahkîkî iman, aklî tefekkür ve nakle dayalı bilgi sayesinde oluşan “delile müstenid” imandır.

*

Said Ramazan el-Bûtî, bu “tahkik-taklid” konusunda şöyle diyor:

“Hâl böyle olunca, Allah Teâlâ’nın bizi kesin bir temele dayandırmakla yükümlü tuttuğu itikadî hususlarda taklidin caiz olmadığı ortaya çıkıyor. Çünkü taklid, ictihada güç yetirilememesi halinde söz konusu olur. İctihad da ancak, âyan beyan bilindiği gibi, zanna dayalı hususlarda caizdir. Allah Teâlâ’nın bizleri kesin kanaat sahibi olmakla mükellef tuttuğu dinin (itikadî) esaslarında, yukarıda da açıkladığımız gibi, zanna dayalı herhangi bir şey bulunmadığından ictihad yapılamaz; nerde kaldı ki taklid yapılsın.

“Bir kimse itikadî esaslarla ilgili delilleri anlamayabilir, bu durumda taklide başvurması şarttır. Çünkü bu, … hem kendisinin, hem de idrak edilebilir şeylerle mükellef diğer aklı başında kimselerin iştirak ettiği bedihî delillerden haberdar olmasıdır.

“Bu yüzden âlimler demişlerdir ki: ‘… İtikadî esaslarda taklitçi durumda olan bir kimse hakkında söylenebilecek en ehven söz, “günahkârdır” ifadesidir.’.” 

(Said Ramazan el-Bûtî, Mezhepsizlik İslâm Şeriatını Tehdit Eden En Tehlikeli Bid’attir, çev. Süleyman Çelik, İstanbul: Bedir Y., 2011, s. 172.)

 *

Konu, merhum Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî’nin (k. s.) Ehl-i Sünnet İ’tikadı adlı eserinde ise şöyle yer almaktadır (Çev. A Kabakçı ve F. Günel, 7. b., İstanbul: Bedir Y., 1996, s. 37):

“Allah (c.c.)’ı ve Allah’ın sıfatlarını bilmek, ilimlerin en yücesi, en büyüğü, en faydalısı, en mükemmeli, en şereflisi, en parlağı, ruha en fazla tesir edenidir…. İşte bunun içindir ki bu ilmi, Peygamber (s.a.v.), ilmin başı olarak vasfetmiştir. Bu ilmi, aklî ve naklî delilleri ile bilemeyen bir kimsenin [başkalarını] taklide başvurmaktan [ve onlara uymaktan] başka çaresi yoktur. Taklid, Mâtüridî mezhebine göre câizdir. [Caiz olmak, farz veya vacip olmak anlamına gelmez.]

“Mutezile ulemasına göre taklid câiz değildir. Hatta Ebu Haşim, taklid edenin kâfir olacağını söylemiştir. Şüphesiz ki doğru olan, bizim mezhebimizin görüşüdür. Bununla beraber taklid yapan kimse günahkârdır. [Bu nedenle, taklid için mutlak olarak caizdir denemez, aklî ve naklî delilleri öğrenme imkânı bulamayan ya da anlayamayanlar için caizdir.]

“Peygamberimiz (s.a.v.)’den şöyle bir hadîs-i şerîfin rivayet olunduğu ileri sürülmüştür: ‘İhtiyarların dinini taklid edin.’ Halbuki bu, hadîs-i şerîf değildir. Süfyân-ı Sevrî’nin sözüdür….”

*

 Allame Âliyyü’l-Kârî ise konuyu şöyle açıklıyor:

İnanç esaslarına ilâve edilen hususlardan biri de bir delile da­yanmadan taklid eden kişinin imanı sahihtir. İmam Ebû Hanife, Süfyan-i Sevrî, Mâlik, Evzai, İmam Şafiî, İmam Ahmed ve müctehidlerin umumu ile hadis âlimleri taklidçinin imanının sahih olduğunu, an­cak delil bulmadığı için günahkâr olduğunu söylemişledir. ... Mûtezile’ye göre ise şüpheyi defetmek mümkün olacak şekilde her meseleyi akıl delâleti ile bilmedikçe bir kimse mümin olamaz. …

… Bu ihtilâf dağ başında bulunup da bu âlem hakkında düşünmeyen, yaratıcısı hakkında asla düşünmeyen kimseler hak­kında doğmuştur. Müslüman ülkelerde doğup büyüyen ve bu âle­min sanatlarını görüp Allah’ı noksan sıfatlardan berî kılan kimse ise taklid sınırının dışındadır. Nitekim bir Arap köylüsüne: “Allah’ı nasıl tanıdın?” diye sorulunca, şöyle cevap vermiş: “Devenin tersi devenin geçtiğine, ayak izleri bir yürüyenin varlığına delâlet eder de bu yüksek eyvanlar ve alçak merkez bir yaratıcının varlığına de­lâlet etmez mi?” cevabını vermiş. Fakat taklidçi inancını, kendini imana davet edenin boynuna bir gerdanlık gibi asıp, “Eğer bu din doğru ise doğrudur, batıl ise vebali günahı onun [beni imana davet edenin] boynuna aittir” ma­nasında bir düşünceye sahip olursa bu türlü taklidçi ittifakla mümin değildir. Çünkü böyle bir kimse imanında şüphe içindedir.

Bir gö­rüşe göre ise, bu âlemin yaratılmışlığı ve Allah Teâlâ’nın varlığı Al­lah Teâlâ hakkında gerekli olan ve olması mümkün olmayan meseleleri delilleri ile birlikte bilmek her mükellefe farz-ı ayndır. Dolayısıyla delile bakarak bilgi sahibi olmak farzdır [farz-ı ayndır], taklid caiz değil­dir. İmam Razî ve Âmidî’nin tercih ettiği görüş de budur. Burada delilden kasdedilen icmalî delile bakmaktır. Tafsilâtlı delile baka­rak şüphesi bulunanların şüphesini gidermek, yol gösterilmek is­teyenlere yol göstermek ise farz-ı kifayedir. …

(İmam-ı Âzam, Fıkh-ı Ekber Şerhi, şerh: Aliyyül Kârî, çev. Hüseyin S. Erdoğan, İstanbul: Hisar Y., t. y., s. 384-8.)

*

Mehmed Zahid Kotku rh. a. ise, konuyu şöyle açıklamaktadır:

Taklid: Huccetsiz, delilsiz, tahkiksiz mücerred hüsn-ü zan sebebiyle, amelde, kavilde, itikadda başkalarına iktida ve taklid etmek caiz değildir ve günah-ı kebairdendir.

“Bazıları da segâirdendir [küçük günahlardandır] demişlerse de, huccet ve burhana müstenit olan amel ve itikada taklidî denmez. [Mezhebinin delillerini bilmesi durumunda salt taklit ehli olmaktan kurtulur.] Eğer bu gayr-ı taklid itikadda olursa, icmalen [özet olarak] olsun, nazar [fikrî inceleme/araştırma] ve istidlale [aklî delil getirme] müracaatla taklidden kurtulmak lazımdır. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebine göre mukallidin imanı her ne kadar sahih ise de, itikadda mukallid olanların, üzerine vacip olan nazar [teorik düşünce, akıl yürütme] ve istidlali [aklî ve naklî deliller getirme] terk etmelerinden dolayı, günahkâr olduklarından şüphe edilemez….”

(Mehmet Zahid Kotku, Mü’minlere Vaazlar 2: Günahlar, İstanbul: Seha Neşriyat, s. 159.)

*

Vahdet-i vücutçuların insanları davet ettikleri “öğreti”ye (felsefeye) gelince..

Akılla bir ilgisi yok.. “Aklın ötesinde bir tavır”dan söz ediyorlar.

Nakille de (nasslarla, ayet ve hadislerle de) bir ilgisi yok, çünkü “keşf” adını verdikleri özel bir bilgi türünü bahis konusu yapıyorlar.

Keşf vasıtasıyla ulaştıklarını söyledikleri bilgi ayet ve hadislerde bulunuyor olsa zaten keşften söz etmelerine gerek kalmayacak, doğrudan ayet ve hadisleri okumaları yeterli olacak.

*

Burada karşımıza şöyle bir soru çıkıyor:

Vahdet-i vücutçuların sözlerine itibar eden bir adamın imanı ya da inancı “tahkik-taklid” ayrımında nereye düşer? Onun tavrı “tahkik”e mi, yoksa “taklid”e mi dayalıdır?

Cevap açık: Bu, taklid eksenli bir tavırdır.

Çünkü mevzubahis olan, kişinin ne kendi nazarî (teorik) inceleme, araştırma ve bilgisidir, ne de kendi keşfidir; sadece, “İbn Arabî (ya da vahdet-i vücutçu taife) şunu keşfetmiş” şeklindeki bir “haber”e (rivayete) “takliden” inanılmaktadır.

Ortada som ve pür “taklid” mevcut.. Delilsiz, “akıl ötesi” olduğu söylenen bir iddianın tasdiki söz konusu..

Ve bu taklid ameliyesini, Ehl-i Sünnet itikadı çerçevesinde bir yere oturtamıyoruz.

Çünkü, Ehl-i Sünnet, ister amelî, isterse itikadî olsun, dinî konularda keşfe itibar etmiyor.

Bunlar ise, delil olarak kıymet-i harbiyesi bulunmayan keşfe bir de taklid günahını ekliyorlar. Tüy dikiyorlar. 

Üstelik, keşf sahibi oldukları söylenen kişiler, sıdk u sadakatlerinin delili olarak mucizeler gösterebilen birer peygamber değiller.

Dahası, peygamberlere özgü “masumiyet”le de bir ilgileri yok.

Onların keşfine inanmanın tek bir dayanağı var: Hüsnüzan.

Ancak, şer’î delil niteliği taşımayan (edille-i şer’iyye arasında yer almayan) böylesi “keşf” iddialarını geçtik, şer’î delillerin bizzat kendilerinde bile hüsnüzan tek başına yeterli olmuyor. Amelî konularda “zan” düzeyindeki bilgilere de (zayıf hadisler ya da içtihat çerçevesinde) yerine göre itibar edilebiliyorsa da, itikadî meselelerde “zan” yeterli görülmüyor. Akıl ve nakil (ayet ve hadis) eksenli “kesin” delil isteniyor.

Dolayısıyla, itikadî konularda vahdet-i vücutçuların keşf iddialarının i’rabta mahalli hiç yok.

Mahalli olmadığı gibi, onların sözlerine itibar etmek (Ehl-i Sünnet itikadı çerçevesinde) mahzurlu.

Onların itikadî nitelikteki sözlerine itibar edenler, kendilerini otomatikman “taklid ehli” haline getirmiş, günahkârlığı yol edinmiş, “imanlarının tahkîkî iman olmadığını” belgelemiş oluyorlar.

*

Şu ayet-i kerime, onların durumunun anlaşılmasına yardımcı olabilir:

Bunların bir de ümmî (okuyup yazamayan) kısmı vardır, kitabı (Tevrat’ı), kitabeti (yazmayı) bilmezler, ancak bir takım kuruntu yığını ümniyyeler kurar ve sırf zann ardında dolaşırlar.” (Elmalılı meali, Bakara, 2/78)

Bu ayet-i kerime, Medine’nin kenar muhitlerinde yaşayan Yahudiler için nazil oldu, fakat Hristiyanların durumuna da ışık tutuyor.

Hatta bizim durumumuza..

Bugün milletçe (istisnalar dışında) Kur’an karşısında ümmî konumdayız. Okuyamıyoruz, ya da anlamadan okuyoruz, okumamıştan bir farkımız olmuyor; yazma bahsinde durumumuz daha da kötü, Kur’an diliyle (Arapça) yazamıyor, meramımızı anlatamıyoruz.

Cahilliğimiz o kadar büyük boyutlarda ki, Latin gâvurunun (Türkçe’nin telaffuzunun hakkını veremeyen) harfleriyle Türkçe okuyup yazabilenimiz kendisini ümmîlikten kurtulmuş zannediyor.

Halbuki, Kur’an karşısında kör kütük ümmî.. O kadar cahil ki, ümmî olduğunun farkında bile değil.

İşte, bu bahiste esas olan Kitap bilgisidir.. Ve, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in tebliğidir.. Sünnetidir.

Falanın filanın keşfine gelince.. O, en iyi ihtimalle zandan ibarettir.. En iyi ihtimalle... Kötü ihtimalin ise sınırı yok.

Böylesi zanların peşine çok fazla takılmanız halinde, şu ayet-i kerimede durumları açıklanan insanlara benzemeniz mümkündür:

“(Yahudiler) hahamlarını, (hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i Allah'tan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden münezzehtir!” (Tevbe, 9/31)

Bugün İslam alemindeki itikat ve/veya amel bakımından sorunlu toplulukların hemen hepsinin bu hale gelmelerindeki temel etken, şer’î delilleri (Şeriat'i) terk pahasına belirli şahısların keşfine, dehasına vs. güvenmiş olmalarıdır.

Mesela FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü)..

Bu insanların en büyük sorunu, Fethullah’ın “keşf”ine bel bağlamış olmalarıdır.

*

Bu noktada vahdet-i vücud anlayışını savunan bazı kişilerin salih insanlar olarak bilinmesinin (ve hatta öyle olmasının) bir önemi yoktur.

Edille-i şer’iyye arasında “salih insanların keşfi” de yer alıyor olsaydı mesele yoktu, fakat böyle bir şey söz konusu değil.

Salih insanlar da bazen yanılabilirler.. Günah da işleyebilirler, günahta ısrar etmeyip tevbe ederler.. Hak etmeyen insanlar hakkında hüsnüzanda bulunarak onların sözlerini tevil edebilir, onlara lüzumsuz yere kefil olabilirler..

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i bile yanlış haber ile yanıltabilmişlerdi.. Şu ayet böyle bir olay yüzünden nazil oldu:

“Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, bir fasık size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın.” (Hucurat, 49/6)

Birisi size “keşfen” birşeyi haber verdiğinde, keşf yolculuğuna çıkabilen biriyseniz şayet, onu mutlaka bizzat kendiniz araştırıp “keşf” edin..

Araştıramıyorsanız, “keşf” sahibini kendi keşfi ile başbaşa bırakmanız, “keşf”inden uzak durmanız, akıl ve gönül sağlığınız için hararetle tavsiye olunur.

“Hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyin ardına düşme. Şüphesiz kulak, göz ve kalb; bunların tümü ondan sorumludur.” (İsra, 17/36)

Şunu da unutmamak gerekiyor: İnsanın manen yaşadığı ve “keşf” diye adlandırdığı birtakım tecrübeler Allahu Teala’nın bir imtihanı olabilir. Kendi keşfine dayanarak, “tamamlanmış olan din”e ilaveler yapmaya kalkışmaktan insanın kaçınması gerekir.

Yoksa Allah'ın tuzağından (mekrinden) kendilerini güvende mi görüyorlar? Fakat hüsrâna uğrayanlar gürûhundan başkası Allah'ın tuzağından emîn olmaz.” (A’raf, 7/99)


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...