amel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
amel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ŞERİAT KARŞITI “SÖZDE” MÜSLÜMANLAR

 



Medyamızın araştırma ve inceleme mahsulü bilgilendirici yazılar kaleme alan muharrirlerinden Mustafa Özcan’ın fikriyat.com’daki son yazısında şu ifadeler yer alıyor:

“… bir ankette ülkemizde şeriat isteyenlerin oranının yüzde 16.8’de kaldığı görüldü. Yapılan ankette laik yönetim yani pozitif [yürürlükte olan] hukuku isteyenlerin oranı ise yüzde 83.2 olarak kayda geçti, belirlendi. … Burada halkın pek bir kabahati yok. Zira karşıt propaganda ile beyinleri yıkanmış ve çelinmiştir. Bu açıdan sahih yolla İslam telakkisine mazhar olamayan kişi nasıl ki sorumlu tutulamazsa keza şeriat aleyhinde gece gündüz propaganda altında kalan, kafası ütülenen adeta fikri ve kültürel radyasyon kapan kesimler de tam olarak suçlu kabul edilemezler. Ama yine de anlama gayretini terk etmemeleri gerekir. Halkın bu çarpık algısından sorumlu olanlar ise tesir mevkiinde olan kesimlerdir. Eski usul kitaplarında güzel bir tanım ve kaide vardır. Der ki: El Hükmü ale’ş şey’i fer’un min tasavvuruhi. Bir şey hakkında hüküm algıya göredir. Hükmü düzeltmek için algıyı düzeltmek gerekir. Dolayısıyla şeriat hakkında doğru cevap alabilmek için algıyı düzeltmemiz gerekiyor. Bu da bilenlerin vazifesidir.”

*

Burada halkın pek bir kabahati yok” demek ve yanıltıcı propagandanın varlığını halkın kabahati için mazeret haline getirmek doğru değildir.

Doğrusu şudur: Halk, bu yanıltıcı propaganda ile imtihan olunmaktadır.

Ayrıca, Şeriat’i değil de laik (siyasal dinsiz, yerine göre tümden dinsiz) yasaları isteyenlerin her birinin durumunu tek tek tam olarak bilmiyoruz ki..

Mustafa Özcan’ın sözleri, Şeriat’i (Allah ve Rasulü’nün hükümlerini) değil de laikliği (mevcut yöneticilerinin kararlarını) tercih eden (ve böylece onları tağut ve tapılan birer put haline getiren) insanların hiç İslamî tebliğe muhatap olmadıkları, Şeriat’in ne anlama geldiğini hiç bilmedikleri varsayımına dayanıyor.

Böyle midir?

*

Daha geçen haftalarda Cumhurbaşkanı Erdoğan İslam'ın hayata dair kurallarının bütününü temsil eden Şeriat'a düşmanlık dinin kendisine husumettir” dedi mi?

Dedi!

Bütün millet duydu mu?

Duymadıysa bile duyacak durumdaydı.

Özellikle de Şeriat karşıtı olanlar bu sözleri duydular, çünkü malum Şeriat karşıtı cephe hemen bu sözleri üzerinden Erdoğan’a yüklendiler.

İmdi, o Şeriat karşıtı kesimler, Erdoğan aleyhindeki propaganda çerçevesinde hışımla aktarılan bu sözleri duyunca bir gerçeği öğrendiler mi?

Öğrendiler!

Bir mazeretleri kaldı mı?

Kalmadı!

Şahsen, Şeriat karşıtlığı konusunda Türkiye’de bilgisizlik mazeretinin arkasına sığınabilecek pek fazla kimse bulunduğunu zannetmiyorum.

Bal gibi biliyorlar.

*

Sahih yolla İslam telakkisine mazhar olamayan kişilere gelince..

Alaska’da kar yığınlarıyla inşa edilmiş buzdan evde televizyonsuz internetsiz yaşayan bir Eskimo ya da Japonya’nın küçük adalarından birindeki balıkçı köyünde dünyadan habersiz hayat süren balıkçı için (hâlâ böyle birileri kaldıysa) sahih yolla İslam telakkisine mazhar olamamadan söz etmek mümkün olsa da, Türkiye’de yaşayan birinin Şeriat’in ne olduğunu bir şekilde duymamış olması ihtimali çok düşüktür.

Gerçeği duyduğun zaman, o gerçeğe aykırı yalanların çokluğu, fazlalığı ve yoğunluğu bir önem taşımaz.

Hak gelince batıl zail olur..

Bir konuda bin kişi yalan söylese, bir kişi de doğruyu dile getirse, senin için mazeret kapısı kapanır.

“Onlar, ille de Allah’ın ve meleklerin, bulutların gölgeleri arasından çıkıp gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar! Bütün işler Allah’a dönecektir!” (Bakara, 2/210)

Bu insanlar üç kuruşluk menfaat söz konusu olduğunda herşeyden haberdar olup bala üşüşen sinekler gibi ona koşuyorlar, başka insanları dolandırıp “kazıklamak” için akla hayale gelmeyen yollar icat edebiliyorlar da, bir tek Şeriat söz konusu olunca mı dünyadan habersiz angutlar, Afrika’nın maymunları gibi boş beyinli embesiller haline geliyorlar?!

*

Mustafa Özcan’ın “Halkın bu çarpık algısından sorumlu olanlar ise tesir mevkiinde olan kesimlerdir” şeklindeki sözüne gelince..

Erdoğan, söz konusu (gayet veciz) açıklamasıyla üzerinden vebali (bir ölçüde) attı.. (Bir kere söyleyip bırakmaması gerekiyor, o ayrı.)

Fakat Diyanet İşleri Başkanlığı niye susuyor?

Altmış küsur yaşıma geldim, daha bir cuma hutbesinde Şeriat kavramı üzerinde durulduğunu görmedim.

Milletin büyük çoğunluğunun bu konudaki cehaleti, hadsizliği, küstahlığı, inkârcılığı, dalaleti ve sapıklığı bilindiği halde Diyanet niye bu konuda susuyor?

Yayınladıkları doğru dürüst kimsenin okamadığı kitaplarda Şeriat hakkında bilgi vermeleri, onları sorumluluktan kurtarmaz.

Cuma hutbelerinde bu meseleyi döne döne, milletin kafasına vura vura, bıktıracak kadar çok tekrarlayarak anlatmak zorundadırlar.

Çünkü itikat, amelden önce gelir.. Şirkin ve küfrün olduğu yerde amellerin faziletinden bahsetmek çok büyük bir değer taşımaz..

Önce insanların imanını kurtarmak gerekiyor..

Şeriat’e karşı olduğunu söyleyen adamın, ilgili ayetleri reddetmiş olduğu için küfre düşeceği açıkken, bu meseleye hiç girmemek nasıl mazur görülebilir?!

*

Evet, bu gerçek döne döne anlatılmalıdır.

Türkiye’deki Selanikli Mustafa Atatürk putlaştırmacılığı, “Selanikli’den ilkokul birinci sınıfta bahsetmiştik, kâfidir, her sene aynı teraneyle kafa şişirmeyelim, yeni şeyler öğretelim, yüz yıl öncesine takılıp kalmayalım” diyor mu?!

Her ders kitabının başına besmele gibi Selanikli fotosu niye konuluyor?

Devlet erkânı “Bu milli bayramda Selanikli’yi türbesinde/yatırında rahat bırakalım, bir kerecik de gitmeyelim” diyorlar mı?!

Selanikli’nin adı ağızlarında besmele..

Peki sen Diyanet olarak neden bir kerecik olsun, evet bir kerecik olsun Şeriat konulu hutbe okumuyorsun?

*

Sadece onlar mı?!

Hoca, üstad, mürşid, allame-i cihan geçinen yazar çizer hırdavat taifesi de aynı durumda (İstisna durumundaki birkaç ismi tenzih ediyoruz).

Gerisinin dilindeki vird-i zeban (rejimin hoşuna giden) sahte ahlâk edebiyatı, çoğu riyakârlıktan ibaret dostluk, kardeşlik, medeniyet, kültür, millilik, yerlilik vs. vs. laga lugası..

Tamam bunlardan da bahsetsinler de, Şeriat'i unutmadan, unutturmadan..

*

Sahih yolla İslam telakkisine mazhar olamama meselesi hakkında şunu da söyleyelim:

Bu, kişinin kendi ihmalinin sonucu olmamalıdır.

Mesela kilisede dinî eğitim alan bir hristiyanı düşünelim.. İslam hakkında duyduklarıyla yetinir, bir camiye ya da müftülüğe gidip İslam hakkında sorular sormazsa, veya bir kitapçıdan İslamî kitapları alıp okumaz, televizyon, radyo ve internet vasıtasıyla bilgi edinmezse, tanıdığı müslümanlardan malumat edinmezse mesuliyetten kurtulamaz.

Aynı durum, Şeriat karşıtı “müslüman”lar için de söz konusudur.

İşin doğrusu, bunlar (ekall-i kalîl istisnalar dışında) “kendini müslüman zanneden veya öyle gösteren” kâfirler ve münafıklardır.

İçlerinden mazur görülebilecek durumda olanların oranı yüzde 1’i bulur mu, emin değilim.

Kendimizi aldatmayalım..

Biz de bu toplumda yaşıyoruz.. İnsanları tanıyoruz.. Bu devletin okullarında okuduk, “Şeriat karşıtı müslüman” olduğunu söyleyen madrabazların ciğerlerinin röntgen filmlerini inceleme fırsatı bulduk.

*

el-Hükmü ale’ş-şey’i fer’un min tasavvurihî” kaidesine gelince..

Mustafa Özcan bu kuralı yanlış yorumluyor.

Bundan hareketle “Bir şey hakkında hüküm algıya göredir” demek doğru olmaz.

“Bir şeyin hükmünün onun tasavvurunun fer’i/parçası/uzantısı olması” başka birşeydir.

Ne demek istediğimizi şöyle bir örnekle açalım: Mesela kivi denilen meyveyi ilk defa gören ve onun hakkında bilgisi olmayan bir kişinin onu patates gibi bir sebze tasavvur ettiğini varsayalım. Buna bağlı olarak onun pişirilmesi gerektiği hükmünü verecektir. Çünkü, hüküm tasavvurun fer’idir/uzantısıdır, parçasıdır. Ancak bu hüküm, “Hüküm algıya göredir” denilerek “tutarlı, mantıklı ve haklı” ya da “mazur, masum” gösterilemez.  

Mübarek, bıçağı al, şunu bir kes, tadına bir bak!

Evet, kişi, bir konuda kendi tasavvuruna göre hüküm verir, fakat bizim onun bu akıl yürütüşü (tasavvurundan hareketle verdiği hükmü) hakkında hüküm verirken onun bu yanlış hükmünü “Hüküm algıya göredir” diye mazur görmemiz gerekmez.

Eğer böyle olsaydı, mahkemelerdeki bütün süjektif iddialar (hükümler) algılardan hareketle meşru ve masum gösterilir, kimse için “haksız ve suçlu” hükmü verilemezdi.

*

Birşey hakkında doğru hüküm, o şeyin “nefsü’l-emr”de (işin aslında) ne olduğuna, o şeyin “kendinde şey” olarak ne anlam ifade ettiğine göre verilir.

Dolayısıyla kişi, bir konu hakkında “taklid” (başkalarının kuyruğuna takılma) tavrı sergileyerek kendisini sorumluluktan kurtaramaz. “Tahkik” ehli olmak zorundadır.

O yüzden Mutezile uleması, taklid ehlinin (bırakın küfrünü mazur görmeyi) taklidî imanını bile geçersiz saymıştır.

Ehl-i Sünnet’e göre ise, taklidî iman sahibi kişi, her ne kadar imanı geçerli olsa da, büyük günah sahibi durumundadır.

Araştırmadan, düşünmeden, "Uydum hazır olan kalabalığa" babından sırf "Atalarımızdan, büyüklerimizden böyle duyduk" diyerek iman sahibi olan, hakkı savunan kişi bile bu durumda olursa, hak söze kulağını tıkayıp yalan yanlış propagandalara teslim olup Şeriat’e karşı çıkma gibi bir küfür sözü söyleyenlerin durumu ne olur, düşünmek gerekir.

Üç kuruşluk menfaati söz konusu olunca herşeyi en ince ayrıntısına kadar araştırıp inceleyen “Şeriat muhalifi” maymun akıllılar için mazeret aramaya değmez!

*

Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde, Yahudi ve Hristiyanlar’ın haham ve rahiplerini “rabler” edindikleri bildiriliyor.

Önceden hristiyan olan Adiyy bin Hatem r. a. (meşhur Hatem-i Taî’nin oğlu), Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e “Biz onlara tapmıyorduk” deyince mealen “Onların meşru/helal dediklerini helal, uygunsuz/yasak/haram gördüklerini de haram kabul etmiyor muydunuz, işte bu, onlara tapmadır” şeklinde cevap almıştır.

Rasulullah s.a.s. onlar için algıdan, propagandadan, sahih mesaja ulaşamamadan vs. söz etmedi. 

Evet, Yahudi ve Hristiyanlar, algılarının o şekilde oluşmasından dolayı mazur görülemezler; şirke düşmüş, müşrik olmuşlardır.

Şeriat istemediğini söyleyenler de aynı durumdadır.

Müşriktirler.

Mevcut kanunları yapanları “rab” edinmiş durumdadırlar.

Nitekim merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde söz konusu ayeti tefsir ederken günümüzde Batı’da hristiyan ruhbanların yerini parlamentoların ve parlamenterlerin aldığını, yeni “rabler”in onlar olduğunu söylemektedir.

 

AMEL VE KARŞILIK, YA DA EKME BİÇME YASASI

 



Arapça'da ceza, karşılık anlamına gelir. Karşılık olumlu da, olumsuz da olabilir. 

Türkçe'de ise anlam daraltılmış bulunuyor, ceza kelimesi sadece olumsuz karşılık için kullanılıyor.

Ceza ile ilgili Arapça bir deyiş şöyle: "El-cezau min cinsi'l-amel." "Karşılık, amelin cinsinden olur."

Mesela Allahu Teala zekâtı verilen helal  malı bereketlendirir, buna karşılık faizcinin kazancı bir şekilde erir, batar, gaspedilir.

Evet, ceza amelin cinsinden gelir. Aldatan, aldatılır. Zulmeden, zulme uğrar. İyilik yapan da iyilik bulur.

Ziya Paşa güzel ifade etmiş:

İkbâline idbârına bel bağlama dehrin
Bir dâirede devr edemez çenber-i devrân

Zâlim yine bir zulme giriftar olur âhir
Elbette olur ev yıkanın hanesi vîrân

Ekser görülür çünki ceza cins-i amelden
Encamda inenden olur rahne-i sûhân.

*

Erdoğan, Kılıçdaroğlu'nun Alevîlik açıklaması için fitne değerlendirmesi yapmış.

Yeni Şafak'ın haberi şöyle:

Bay Kemal fitne ateşi yakıyor
Cumhurbaşkanı Erdoğan, yayınladığı videoda “Ben Alevi'yim” diyerek mezhebi kimliğini öne çıkaran Kılıçdaroğlu’na tepki gösterdi. Kılıçdaroğlu’nun sandıkta bir kez daha hüsrana uğrayacağını anladığını belirten Erdoğan, “Bu hırsla da milletimizi birbirine düşürmek için her gün yeni bir fitne ateşi yakmaya başladı” dedi.

(https://www.yenisafak.com/secim/bay-kemal-fitne-atesi-yakiyor-4525415)

İmdi, Alevî olduğunu söylemek fitne ateşi yakmak ise, bu ateşi önce siz yaktınız.. Amelinizin karşılığını da bu şekilde alıyorsunuz.

Ne ekerseniz onu biçersiniz.

Erdoğan geçmişte “Hz. Ali’yi sevmek Alevîlikse ben dört dörtlük bir Alevîyim” diye konuşmuş biri.. 

İkide bir “Ben de Alevîyim” dediği hatırlarda.

Halbuki, nasıl Hz. Ömer’i sevmek Ömerî olmayı gerektirmiyorsa, Hz. Ali’yi sevmek de Alevî olmayı gerektirmez.

Sonra, bu sevme işi neden bu kadar kişiselleştirilsin, tek bir şahsa yönelik olsun ki!..

Eğer siz tutup böyle konuşur, durduk yere ikide bir “Ben de Alevîyim” derseniz, Allahu Teala da “Madem Alevîliğe bu kadar meraklısınız, alın size sahici mi sahici bir Alevî” diyerek bir Bay Kemal’le amelinizin karşılığını verir.

*

Evet, "Ben dört dörtlük müslümanım, çünkü Şeriatçıyım" demediniz.

Çıksın da şimdi bir siyasetçi "Ben Şeriatçıyım, çünkü samimi müslümanım, Şeriatçılık Kur'an'ın emri" desin bakalım..

Alevî olduğunu söylemek marifet değil, Kılıçdaroğlu madem samimi müslüman, Şeriatçı olduğunu söylesin, Casiye Suresi'nin 18'inci ayetinin gereğini yapsın.

Temel Karamollaoğlu efendi de 23 Nisan vesilesiyle Atatürk’ü minnet ve şükranla anıyor, sanki marifetmiş gibi.

Minnet ve şükranla anarsan, ona göre de bir karşılık bulursun.

Bunların inandıkları bir “millî irade” masalı var bir de.

Sen “Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır” diyen şair gibi, “Sakın millî irade deme, o iradenin üstünde, milleti yaratıp rızıklandıranın iradesi vardır” diyemezsen, o irade masalı bir gün seni vurur.

Eğer bir iradeden bahsedeceksen Allah’ın iradesinden, hükmünden bahset.

Ve ölçün şunun bunun, milletin veya şahısların iradesi değil, bu iradelerden bağımsız olan “hak ve hakikat” olsun.

*

Mustafa Kemal’in Fransız Devrimi ihtilalcilerinin ideolojik sığınağı olan “millet iradesi” söylemine ihtiyacı vardı, çünkü bu söylem “Ben millete dayanıyorum” diyerek o günün devlet başkanına kafa tutabilmesinin önünü açmaktaydı.

Zaten Anadolu’ya Mayıs 1919’da intikal ettiği halde Nisan 1920’ye kadar geçen 11 aylık (neredeyse bir yıllık) sürede sadece TBMM’yi açmak için uğraşmış, Yunan’a tek bir mermi bile atmamış olmasının nedeni buydu.

Sonradan kralları Edward’ı Dolmabahçe Sarayı’nda ağırlayacağı İngilizler de boş durmamışlar, Ege’de Milne Hattı çizerek Yunan’a “Bu sınırı geçmeyecek, bekleyeceksin” demiş bulunuyorlardı. “Mustafa Kemal’in rahat rahat Meclis’ini açabilmesi için zamana ihtiyacı var” dercesine..

Ayrıca İngilizler, TBMM’nin açılışından hemen önce İstanbul’daki Meclis’i (Meclis-i Mebusan’ı) kapatarak da Mustafa Kemal’in “millet iradesi”nin temsilcisi haline gelmesi için gereken zemini hazırlamış bulunuyorlardı.

Sonradan Atatürk haline gelecek olan Mustafa Kemal istediğini elde edince millet iradesi göstermelik bir sandık oyunu haline geldi. Kimlerin milletin vekili (milletvekili) olacağına kendisi karar veriyordu, millet değil.

Adları milletvekiliydi, gerçekte ise Atatürk’ün vekilleriydiler.

Bu yüzden de dışımızdaki dünya Atatürk’ü diktatör olarak görüyordu. Atatürk’ün kendisi de bunu itiraf edip bir başka vekiline, Fethi Okyar’a “Dostlar alışverişte görsün” kabilinden Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurdurarak zevahiri kurtarmak istedi, fakat bu demokrasi ya da halk iradesi tiyatrosunu sahnelemeyi başaramadılar.

*

Millet iradesiymiş..

Sene olmuş 2023, hâlâ bu memlekette Atatürk’ün iradesi carî.. Milletin iradesi, Atatürk’ün iradesinin “vesayet”i altında.. Milletvekilleri, vekilliklerinin tescili için Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmek zorundalar.

Siz hangi iradeden bahsediyorsunuz?

Millî Görüşçü Karamollaoğlu, senin gerçekten bir “görüş”ün var mı?!

*

Sözlerimize dikkat etmeliyiz, çünkü o sözler, Gandi’nin dediği gibi kaderimiz haline gelme istidadına sahiptir:

“Düşüncelerinize dikkat edin; sözleriniz olurlar. Sözlerinize dikkat edin; davranışlarınız olurlar. Davranışlarınıza dikkat edin; alışkanlıklarınız olurlar. Alışkanlıklarınıza dikkat edin; karakteriniz olurlar. Karakterinize dikkat edin; kaderiniz olurlar.”

Çokları bilmez, söz deyip geçer, fakat insanın sözleri de amelindendir.. 

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin "Amel" maddesinde şöyle deniliyor:

Öte yandan amel, aslında söz ve inanmayı da içine alır. Nitekim pek çok âyet ve hadiste amel terimi genellikle sözlü davranışları da kapsayacak şekilde kullanılmıştır. Ayrıca gerek bazı hadislerde (bk. Buhârî, “Tevḥîd”, 47; Dârimî, “Riḳāḳ”, 28), gerekse başta tasavvufî literatür olmak üzere diğer İslâmî kaynaklarda iman “kalbin ameli” sayılmıştır. Bununla birlikte amel kelimesinin iman ve söz dışında kalan tutum ve davranışlar için kullanımı daha yaygındır. Kur’ân-ı Kerîm’de de bu ayırımın yapıldığı, meselâ bir âyette sözler (el-kelim) ve amelin (bk. Fâtır 35/10), bir âyette söz (el-kavl) ve amelin (bk. Fussılet 41/33), birçok âyette de iman ve amelin yan yana kullanıldığı görülmektedir.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...