Rawlinson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rawlinson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SÖZÜN TAMAMI






 

UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 49

 

Önceki bölümde, (kendi itirafına göre “büyük ihtiraslar”ın adamı olan) Selanikli Mustafa Atatürk’ün, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un Doğu Sorunu’nu (Şark Meselesi, The Eastern Question) çözmek için (en ince ayrıntısına kadar düşünerek inceden inceye planlayıp) hazırladığı projede baş rolü kapmış yetenekli ve mahir bir aparat olduğunu görmüştük.

İttihatçılara ve arkadaşlarına göre (Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında aktardığı üzere) “ahlâksız, haris, sarhoş, sefih, fırsatçı, menfaat düşkünü ve muhteris” olmak gibi sıradışı özelliklere sahip olan birinin, İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew vasıtasıyla kendisine yapılan teklifi kabul edip anılan özelliklerinin hakkını vermiş olmasına şaşırmamak gerekiyor.

Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi komutanı, Selanikli'nin başbakanı ve sağ kolu İsmet İnönü, onun Lord Curzon’un projesindeki yerini, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümünde şu beyanıyla açıklamış bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur." 

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

İngilizler, Selanikli’ye verdikleri sözde durdular, Selanikli de onlara verdiği bütün sözleri müsrifçe bir cömertlikle sonuna kadar yerine getirdi.

Üzerinde Güneş Batmayan Sinsi Hilekârlık, Osmanlı’ya isyan eden Şerif Hüseyin gibi Arapları açıkça, Selanikli’yi ise bir danışıklı dövüş mizanseni çerçevesinde ‘örtülü’ biçimde, çaktırmadan, sağ gösterip sol vurarak destekledi.

Selanikli de bir yandan sıkı hilafetçi, Misak-ı Millîci ve mücahit görünürken, istismarcı, gösterişçi ve riyakâr dindarlığın hakkını sıradışı bir takiyye kabiliyetiyle verirken, diğer yandan da İngiliz emperyalistiyle mücadele ediyormuş numarası yaparak Misak-ı Millî’yi İngiltere’nin emperyal hedefleri doğrultusunda lime lime ve delik deşik etmiş, bir paçavraya çevirmiş durumda.

Asıl misyonu Osmanlı Devleti’ni yıkmaktı.. Şerif Hüseyin Osmanlı’nın bacağını kesmişti, Selanikli ise başını kesti.

*

İşte, Samsun’a çıktıktan sonra “Bekle beni Yunan! İzmir’e doğru geliyorum, dişlerini sökeceğim” diyerek silaha sarılmak yerine Erzurum senin Sivas benim havalarında avara kasnak gibi dolaşmasının ve bol bol nutuk atmasının nedeni buydu.

İngilizler üzerlerine düşeni yapıp Yunan’ı “Milne Hattı” ile İzmir dağlarında durdurup çiçeklerin açısını seyretmeye, ot yolmaya mahkum etmiş durumdaydı.

Selanikli de yönünü doğuya çevirip Erzurum’a postu serdi.. Sanki millet ne yapılması gerektiğini bilmiyormuş gibi kongre düzenliyor, Firdevsî’nin ifadesiyle “Nişestend u goftend u berhâstend” (Oturdular, konuştular, dağıldılar) geleneğini ihya için ter döküyordu.

Bu arada, Lord Corzon’un yeğeni İngiliz subayı Rawlinson da ona refakat ediyor, bir “kayyum”, teknik direktör ya da noter olarak "yolda düzülen kervanı" izliyor, halay başı Selanikli'nin performansı için not veriyor.. Dilipak’ın kitabından okuyalım:

“[Selanikli] Erzurum kongresinin sonunda Albay Rawlinson’la tekrar uzun bir görüşme yaptı. Mustafa Kemal’in bu görüşmede Rawlinson’a Misakı Milli’den sözettiği belirtiliyor. 11 Ağustos’ta görüşmeleri ile ilgili olarak İngiltere Harbiye Bakanlığına bir rapor gönderen Rawlinson şöyle diyordu: Konferansın [Kongre’nin] son günü Mustafa Kemal’le iki saatten fazla görüştüm. Sonuç olarak görüşüm şu: Bu hareketin büyük bir başarı sağlaması için fırsat var.

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 46.)

İki saatten fazla..

İnsan samimi bir dostu ile bile bu kadar uzun konuşmaya katlanamaz.. En sürükleyici film bile iki saati bulduğunda insanı bezdirir.

İngiliz’in, işgalci düşmanın subayı ile bu Selanikli iki saatten fazla neyi konuşuyor?

Rawlinson’un raporundan anlaşıldığı kadarıyla ona Erzurum Kongresi ile ilgili olarak ayrıntılı tekmil vermiş, mufassal sözlü rapor sunmuş, İngiliz subayın gönlüne su serperek, onun hükümetine, bekledikleri müjdeyi vermesini sağlamış: Bu hareketin büyük bir başarı sağlaması için fırsat var.

Selanikli, Rawlinson’a şöyle şeyler demiş olabilir miydi: “Aziz dostum, bu Kâzım Karabekir enayısini de kafaya aldım, Kongre’de ‘Allah, ümmet, Muhammed, hilafet, cihat, vatan, millet, Sakarya’ filan diyerek, müftü gibi dua ederek dangalakların aklını başından aldım. Müsterih olun, herşey planladığımız gibi gidecek, ‘millet iradesi’ diye diye bu aptal milletin iradesinin canına okuyacağım.”

Neler dediğini tam bilmiyoruz, fakat Rawlinson’u ikna etmeyi başarmış: “Bu hareketin büyük bir başarı sağlaması için fırsat var.

*

Peki bu neyin başarısı, nasıl bir başarı?

Yunan’a, işgalci İngiliz, Fransız ve İtalyan güçlere karşı mı bir başarı?

Hayır, Osmanlı Devleti’ne karşı bir başarı.

Lord Curzon’un kafasındaki plan, önceki bölümlerde aktardığımız gibi, Osmanlı Devleti’nin yerini alacak yeni bir Türk devleti kurulması, başkentinin (ona imparatorluk mirasçılığı ve görüntüsü veren) İstanbul değil, (onu Lidyalılar, Frigyalılar ve Selçuklu sonrası Anadolu beylikleri gibi eften püften, derme çatma bir devletimsi gibi gösterecek şekilde) Anadolu’daki bir şehir olması, hilafetin (Türkler’in elindeki, tüm dünya Müslümanları üzerinde nüfuz sahibi) siyasal bir makam olmaktan çıkarılması, ve bütün bunlar sayesinde Türkler’in İslam dünyasındaki itibarının beş paralık hale getirilmesi.

Curzon’un projesinin ana hedefleri bunlar.

Rawlinson “Bu hareketin büyük bir başarı sağlaması için fırsat var” diye müjde verirken bütün bu hedeflerin gerçekleşmesinin mümkün olduğunu söylemek istiyor.

Benzer şekilde, Erzurum Kongresi’nin beşinci günü, 27 Temmuz 1919’da Amiral Calthorpe, hükümeti için hazırladığı raporunda “Anadolu’da müstakil [bağımsız, istiklal sahibi] bir hükümet kurulmasına mani olunamaz!” diye yazmış durumda. (A.g.e., s. 46.)

İngiliz’in derdi, Anadolu’da kurulacak yeni bir hükümet, ve de ona bağlı olarak, devlet.

*

Selanikli Mustafa Atatürk’ün kafasındaki gizli gündem de bu.

Fakat Erzurum Kongresi’nde millete bunu söylemiyor (Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit hariç), yalanlarla aldatarak, palavralarla dolmuşa bindirerek alıştıra alıştıra, kazıklaya kazıklaya gidiyor.. Şimdilik söylediği, Sivas’ta daha geniş katılımlı bir kongre düzenlenmesinin faydalı olacağından ibaret.

Bir de, dokuz kişilik bir Heyet-i Temsiliye (temsilciler kurulu) oluşturuyorlar ve (tahmin edilebileceği gibi) başkanı Selanikli oluyor.

Bu Heyet-i Temsiliye üyeleri hiçbir zaman biraraya gelip bir toplantı yapamıyor, fakat ne gam, Selanikli başkan sıfatıyla millete emir yağdırmak, “7 Ağustos günü Erzurum Kongresi’ni tamamladık, şimdi sıra, 28 gün, yani dört hafta sonra Sivas’ta yapılacak kongrede” diye sağa sola yazı yazmak için bir gün bile beklemiyor.

Sivas’ta da yeni bir hükümet ve devletten bahsetmeyecek, bir millet meclisi kurulması gerektiğini söylemekle yetinecektir.

İngiliz, Fransız, İtalyan beklemektedir.. Yunan da.. 

Lafın tamamı ahmağa söylenir demişler.. Ama ahmaklar da merhameti hak ediyorlar.. İsmet İnönü ahmaklara acıdığı için sözün tamamını söylemiş:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur." 

*

Evet, Sivas’ta, bir millet meclisi toplanması için karar alınıyor.

Gerisini Dilipak’tan dinleyelim:

“28 Eylül’de, Mustafa Kemal, Sivas’tan vilayetlere yazı göndererek milletvekili olmak isteyenlerin isimlerini iki gün içinde bildirmesini istemek sureti ile, Anadolu’yu da fiilen, resmen ve hukuken kendisine bağlamak ve yeni meclisi teşkil etmek için harekete geçmiş bulunuyordu. Heyet-i Temsiliye adına gönderilen yazıda tanınan iki günlük süre, bu kişilere düşünme ve araştırma yapma [İstanbul Hükümeti’ne sorma] fırsatı vermemekte idi. Bu gelişmeler üzerine Amiral J. de Robeck. Lord Gurzon’a gönderdiği mesajında şöyle diyordu: ‘Mustafa Kemal’in tesiri gittikçe artıyor.’ Bu arada İngilizler, bölgedeki kuvvetlerini takviye etmeleri beklenirken, 4 Ekim’de Samsun’daki müfrezelerini geri çektiler.” (A.g.e., s. 51.)

İngilizler dört gün önce, 30 Eylül’de de Merzifon’dan çekilmiş bulunuyorlardı. (A.g.e., s. 50.)

Normalde, resmî tarihin (ve de Milli Eğitim Bakanlığı’nın ders kitaplarının) anlattığı masala göre, İngilizler’in, Selanikli Mustafa Atatürk’ün faaliyetlerinden rahatsız oldukları için baskıyı artırmaları gerekiyordu ama kazın ayağı öyle anlatıldığı gibi değil.

İngilizler’in cömertlik ve fedakârlığı Karadeniz bölgesiyle de sınırlı kalmadı. Peyderpey hem Güneydoğu Anadolu’dan hem de İç Anadolu ve Ege’den çekildiler. Samsun’u boşalttıktan 28 gün (dört hafta) sonra, 1 Kasım 1919’da da Antep, Maraş ve Urfa’yı terk ettiler; yerlerini Fransızlar aldı. (A.g.e., s. 52.)

Evet, kazın ayağı anlatıldığı gibi değildi.. İşin aslının resmî bir ağızdan söylenmesi için 1973 yılını ve İsmet İnönü’nün dilinin çözülmesini beklemek gerekiyordu:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur." 

*

Görüldüğü gibi, işin aslında, İngilizler birbirlerine keyifle müjde yetiştiriyorlar.

İngiliz Yüksek Komiseri Amiral J. de Robeck. Lord Gurzon’a, keyiften ağzı kulaklarında olduğu halde ‘Mustafa Kemal’in tesiri gittikçe artıyor’ muştusunu veriyor.

Ne doğruluk, ne doğru;
Ne iyilik, ne iyi..
Bahçende en güzel dal,
Unuttu yemiş vermeyi.
Günahın kursağında
Haramların peteği!

Bayram yaptı yabanlar;
Semave’yi boşaltıp
Save’yi dolduranlar.
Atını hendeklerden -bir atlayışla-
Aşırdı aşıranlar.
Ağlasın Yesrib,
Ağlasın Selman’lar!


SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK’ÜN “İÇİNDE ÇOK DİKKATLE SAKLADIĞI” DEPDERİN SIRLARI

 











UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 37

 

Bir önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün Birici Dünya Savaşı’nı izleyen mütareke (ateşkes) döneminde İstanbul’da yaşadığı mucizevî dönüşüm ve değişimi görmüştük.

13 Kasım 1918 – 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında İstanbul’da geçirdiği altı aylık sürenin ilk aylarında harbiye nazırı (savunma bakanı) olmak için her yolu deniyor.

Padişah Vahideddin’i de devreye sokarak hükümeti devirmek istiyor, bundan netice alamayınca darbe planları yapıyor.

Falih Rıfkı Atay’a söylediğine göre, bu amaçla ihtilal komitesi/çetesi (terör örgütü) kurmaya kalkışıyor.. Kafasından Sultan Vahideddin’i öldürme bile geçiyor.

Yine Selanikli, (Rauf Orbay’ın yazdığına göre) İttihat ve Terakki’nin komitacı siyasetçilerinden Kara Kemal ile, (Sadrazam/Başbakan Tevfik Paşa’yı kaçırmak suretiyle) hükümet darbesi yapmayı planlıyor. 

(Ancak bu hamlesi İsmail Canbulat’ın kızmasına neden oluyor ve böylece Selanikli’nin “hayal”indeki çete şişesi sert zemine düşüp paramparça oluyor, hayalleri yıkılıyor.. 

Fakat zamanı gelince İzmir Suikasti parodisini bahane ederek Canbulat’ı astıracak, Rauf Orbay’ı da 10 yıl hapse mahkum ettirip bütün mal ve mülküne el koyduracak, böylece eski arkadaşlarıyla olan hesabını kapatacaktır.)

*

Sonrası ilginç..

Nasıl oluyorsa komitacı (çeteci, terörist) Kemal bütün siyasî hırslarını ve çılgın planlarını ansızın bir tarafa bırakmaya karar veriyor, akıllanıp uslanıyor, ve sözde hiçbir sıfat (makam, mevki, unvan) ve salahiyet (yetki) sahibi olmaksızın Anadolu'ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak” istiyor.

Ve, “ne yaptığını bilen” bir adam olarak, Saray’ın ve Hükümet’in kulağına gitsin, böyle düşündüğü zannedilsin diye (algı operasyonu babından) dönemin Harbiye Nezareti (Savunma Bakanlığı) Müsteşarı İsmet İnönü’ye öyle bir niyet taşıdığını söylüyor.

Gerçekte, Falih Rıfkı’nın beyanına göre İttihatçılar’ın “fırsatçı” olarak bildikleri Selanikli, “netice” görmeyince harekete geçmeyen bir “işbilir” hesap uzmanı.

Sözde Anadolu’ya etkisiz ve yetkisiz Sarı Çizmeli Mustafa Ağa olarak gidecek ve orada çareler arayacakmış..

Halbuki, Anadolu’ya geçtikten sonra kongre için bulunduğu Erzurum'dan anasına yazdığı ve Salih Bozok vasıtasıyla gönderdiği mektupta, Anadolu’ya gidişi için Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım” demiş bulunuyor. (Bkz. https://whoisataturk.com/g/icerik/Zubeyde-Hanim-a-Yazdigi-Mektup-081919/816)

Yani “Mevzubahis olan vatansa, netice görmem teferruattır, ya istiklal ya ölüm!” diye düşünmüyor.

Mevzubahis olan netice ise, vatan da teferruattır” modunda..

*

Fakat adamımız neticeden emin..

O yüzden hiç tereddüt etmeden işe “başlamış”..

Ne yaptığını gayet iyi biliyor.. O sırada onun ne yaptığını, ve ne yapmayı planladığını bilmeyen, millet..

Ve Kâzım Karabekir başta olmak üzere ona yardımcı olan vatansever zevat..

(Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit gibi hempalarına “gizli gündem”ini ucundan kıyısından koklatıyorsa da, bunlar, söylediklerini “Paşa’nın olmayacak hayalleri” olarak görüyor, ciddiye almıyorlar.. Arkasındaki devasa İngiliz desteğinden haberleri yok.)

Evet, “ne yaptığını bilen” Selanikli “netice”den emin olarak işe başlamış, bu arada bütün sıfatları (Padişah yaveri olarak müfettişlik etiketli Anadolu genel valiliğini) ve salahiyetleri (Anadolu’daki bütün vali, kaymakam ve subayları görevden alma, tayin etme, yerlerine atama yapma yetkisini) cebine doldurmayı da ihmal etmemiş.

Ne yaptığını biliyor, neticeyi garanti görüyor.

Netice görmese işe başlamayacak, “Vatanın milletin canı cehenneme!” türünden bir tavır sergileyecek.

Fakat neticeden emin.

Çünkü, Osmanlı’yı mağlup eden ve gelip İstanbul’a çöreklenen İngilizler’le (İngiliz gizli servisinin / istihbarat teşkilatının İstanbul şefi Frew vasıtasıyla) anlaşmış, işgalcilerin desteğini arkasına almış durumda..

Bu gerçeği İsmet İnönü, 1973 yılında Cumhuriyet’in 50’nci yıldönümü münasebetiyle Milliyet gazetesine verdiği demecinde şu şekilde ifade edecektir:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Daha önce de söylediğimiz gibi, konuyu Selanikli Mustafa Atatürk’ün kendi sözlerini temel alarak tartışıyor, ilk söz hakkını ona tanıyoruz.

Laflarını aktaran kişi, has adamı Falih Rıfkı Atay..

Falih Rıfkı’ya açıklamalarda bulunan Selanikli, İsmet İnönü’yle olan (bir önceki bölümde konu edindiğimiz) görüşmesini aktardıktan sonra biraz duraklamış, düşünmüş, ve sonra mütareke (ateşkes) dönemindeki hatt-ı hareketine dair yeni yalanlar söylemiş.

Okuyalım:

“Biraz durarak ilave etti:

"- Bu dakikada siz de düşünürsünüz ki verilmiş bir kararım varken onu niçin hemen tatbik etmiyorum? Ben de hemen söyleyeyim ki ağır ve kati bir kararın doğruluğuna inanmak için vaziyeti her köşesinden mütalâa etmek lazımdır. Ağır ve kati bir karar tatbik edilmeye başlandıktan sonra: ‘Keşke şu tarafını bu tarafını da düşünseydim. Belki bir çıkar yol bulurduk, yeniden bunca kan dökmeye, bunca can yakmaya ihtiyaç kalmazdı’ gibi tereddütlere yer kalmamalıdır. Böyle bir tereddüt, karar sahibinin vicdanında kanayan bir nokta olur ve onuyaptığının doğruluğunda da şüpheye düşürür.  Bundan başka, beraber çalışacak olanlar, yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına inanmalı idiler. İşte benim mütareke sırasında dört beş ay İstanbul'da kalışım, sırf bunun içindir. Bu geçirdiğim zamanın bir kısmını da hazırlıklara ayırdım. Tahmin edersiniz ki fikir hazırlıkları, seferberlikte asker toplamak için davul zurna ile temin edilemez. Fikir hazırlıklarında tevazuyla çalışmak, kendini silmek, karşısındakine samimi bir ilham etmek lazımdır."

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 130-131.)

Evet, Selanikli kendisine şöyle bir soru yöneltilebileceğinden çekiniyor (Aslında boşuna çekiniyor, aklını kullanıp “tam Şeriatçı” olanlarının oranının yüzde 10’u bile bulmadığı bu Aziz Nesin’lik safderun ve düşünmeyi sevmeyen milletten çekinmeye gerek yok):

“Madem sıfat ve salahiyet umurunda olmadan vatana hizmeti düşünüyordun, niye Adana’dan direkt Anadolu içlerine gitmedin de İstanbul’a kapağı attın, İngiliz subaylarının karargâhı Pera Palas’a postu serdin?.. Niye hükümette koltuk kapıp bakan olmak, elindeki Padişah yaverliği ve paşalık yetmiyormuş gibi yeni sıfat ve salahiyet edinmek için komite (illegal çete, terör örgütü) kurdun?.. Niye darbe ve ihtilal planları yaptın?”

*

Sözünü “ettiği ağır ve kati karar” şu: “Anadolu'ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak”.

Yalan söylüyor.

Başta aklında böyle birşey yok..

“Bu dakikada siz de düşünürsünüz ki verilmiş bir kararım varken onu niçin hemen tatbik etmiyorum?” diyerek masal anlatmaya başlıyor.. “Tamam, yapmadım, ama hele bir sor, niye yapmadım!”

Şunun için yapmadı: Aslında verilmiş bir kararı yoktu, o kararı ona sonradan İngilizler aldırdı.

Başlangıçta aklında ne Anadolu’ya gitme (Anadolu’da kalma) var, ne vatanı kurtarma.. Suriye’den Padişah’a telgraf çekip İngilizler’le “behemahal barış” yapılmasını isteyen o.

Mütarekenin ardından aklından geçen, (“kafaya almış” olduğu yeni padişah Vahideddin’in torpiliyle) İstanbul hükümetinde savunma bakanlığı koltuğunu kapmak, etkisi altındaki arkadaşlarını da diğer bakanlık koltuklarına oturtarak ülke siyasetinde belirleyici konuma gelmek.

Bir taraftan da (İngiliz gazeteci Ward Price vasıtasıyla temas kurduğu) İngilizler’le anlaşmak ve onların barış dönemi senaryolarında rol kapmak istiyor.

Hükümette koltuk kapma planları gerçekleşmiyor.. Fakat İngilizler’le anlaşmayı başarıyor..

*

İngiltere Dışişleri Bakanı kurt politikacı Lord Curzon’un kafasındaki plan, (önceki bölümlerde anlattığımız gibi) Türk devletinin İslam dünyasının gözünden düşürülmesi..

Bunun için yapılması gerekenler, birincisi Mekke ve Medine üzerindeki hakimiyetinin sona erdirilmesi (Ki bunu Şerif Hüseyin’le anlaşarak başarmış durumdalardı), ikincisi devletin başkentinin Anadolu’ya taşınması, üçüncüsü de hilafet kurumunun apolitik (siyaset dışı ve sembolik) hale getirilmesiydi..

İstanbul başkent olarak kalmamalmıydı, çünkü İstanbul, devlete imparatorluk heybet ve havası veriyordu..

Türk devleti eski çağların Lidya ve Frigya’sı gibi Anadolu merkezli bir dermeçatma gecekondu devlet görünümünde olmalıydı.

Asıl mesele ise Türkler’in elinde olan hilafet kurumunun itibarsızlaştırılması ve etkisizleştirilmesi, Türkler’in bu kurumu İslam dünyası üzerindeki nüfuzlarını pekiştirmek ve devam ettirmek için kullanamamasıydı..

Bunun için de istenen, hilafetin ulusal ve uluslararası siyasete karışmayan, apolitik, sembolik nitelikte, kolu kanadı kırılmış, tüyü yolunmuş bir kuruma dönüştürülmesiydi.

*

Uğur Mumcu’nun Kâzım Karabekir’den yaptığı iktibasları aktarırken belirttiğimiz gibi, Selanikli, daha önce arkadaşlarıyla yaptığı anlaşmaya aykırı olarak bir katakulli ile Osmanlı hanedanının elinden saltanatla beraber hilafeti de almak istemiş, Doğu Cephesi Komutanı Kâzım Karabekir ile Başbakan Rauf Orbay’ın tepki göstermesi, TBMM’nin de protesto etmesi sonucunda bu plan başarısızlıkla sonuçlanmıştı. 

Böylece Abdülmecid etkisiz ve yetkisiz, naylon bir halife olarak atanmıştı.. 

Ancak, bu yeterli değildi, hilafet kurumu tümden etkisizleştirilmeli, özellikle de Osmanlı hanedanının elinden alınmalıydı.. 

Çünkü ilerleyen yıllarda halife olan bir Osmanlı, aynı zamanda siyasî güce de kavuşabilir, hilafet kurumu tekrar eski azametine sahip olabilirdi.

Bulunduğu konum itibariyle devlet sırlarını bilme durumunda olan Turgut Özal, Lozan’da, “hilafetin beş yıl içinde ilgası” sözünün verildiğini açıklamıştı..

Lozan, Selanikli’nin İstanbul’da İngilizler’le yaptığı gizli anlaşmanın aleniyete dökülüşüne, resmiyet kazanmasına sahne oldu..

Gizli İngiliz-Selanikli anlaşması, (ufak tefek rötuşlarla) açık ve aşikâr İngiliz-Türk anlaşmasına dönüştü..

Devletler arası anlaşma halini aldı.

*

Selanikli’deki potansiyeli ve yeteneği fark eden İngiliz Hariciyesi (Dışişleri Bakanlığı) ve istihbaratı (gizli servisi), ona, Anadolu’ya geçip yeni bir meclis toplamak suretiyle millete dayanma iddiasıyla ortaya çıkmasını ve yeni bir devlet kurmasını, böylece Osmanlı Devleti’nin altındaki halıyı çekerek onun yıkılmasını sağlamasını teklif ettiler..

Ve Selanikli bunu memnuniyetle kabul etti.

İşte, Selanikli’nin Erzurum Kongresi gecelerinden birinde hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e (kendisine göre gerçekleşmesi kuşkusuz olan) zaferden sonra cumhuriyet ilan edileceğini, Osmanlı saltanatına son verileceğini büyük bir özgüvenle müjdelemiş olmasının nedeni, İngilizler’in ona vermiş olduğu garantiydi..

Yunan’ı durdurma garantisi de vermişlerdi. 

Ancak Yunanistan’da Alman yanlısı Kral Konstantin’in başa geçmesi planları bozdu, bu yüzden Selanikli Yunan ordusu ile çarpışmak zorunda kaldı.. 

Yoksa (başlangıçtaki İngiliz-Selanikli anlaşmasına göre) sadece TBMM’yi kurması ve kendisine biat etmeyip Osmanlı Devleti’ne bağlı kalanları Hıyanet-i Vataniye Kanunu ile asıp kesmesi, Anadolu'da kişisel otoritesini kurması, İngilizler ile müttefikleri tarafından yeni bir devlet kurmuş adam olarak "tanınması" için yeterli olacaktı.

*

Selanikli, İngilizler’le başka hususlarda da anlaşmıştı: Türkiye, Batı uygarlığı ve çağdaşlığını ithal edecek, tesettür kaldırılacak, Latin harfleri alınacak, sarık yasaklanarak şapka halka dayatılacaktı.

Selanikli’ye, Osmanlı Devleti ile bir barış antlaşması yapılmayacağı, ipe un serilip barış görüşmelerinin çıkmaza sokulacağı (Ki Amerikan mandası tartışmalarıyla bu gerçekleştirildi), nihaî anlaşmanın kendisiyle yapılacağı garantisi verilmişti.

Nitekim, tam da Selanikli’nin Ankara’ya adım attığı 27 Aralık 1919 günü Erzurum’da (Selanikli’yi himaye etmekte olan) Kâzım Karabekir’i ziyaret eden (Lord Curzon’un yeğeni) Yarbay Rawlinson, İngiliz Dışişleri Bakanlığı adına Karabekir’e, İngiltere’nin, barış masasında muhatap olarak (o sırada durumu iç güveysi Sarı Çizmeli Mustafa Ağa’dan hallice olan) Selanikli’yi ya da onu temsil eden birini görmek istediğini tebliğ etmiş bulunuyordu.

İngiliz, önceden anlaşmadığı ve ne yapacağını bilmediği “sapı silik”, elinde fiilen bir güç bulunmayan bir adamı böyle taltif etmez.

*

Selanikli’nin laflarına dönelim..

Görüldüğü gibi, şöyle diyor:

"- Bu dakikada siz de düşünürsünüz ki verilmiş bir kararım varken onu niçin hemen tatbik etmiyorum? Ben de hemen söyleyeyim ki ağır ve kati bir kararın doğruluğuna inanmak için vaziyeti her köşesinden mütalâa etmek lazımdır. Ağır ve kati bir karar tatbik edilmeye başlandıktan sonra: ‘Keşke şu tarafını bu tarafını da düşünseydim. Belki bir çıkar yol bulurduk, yeniden bunca kan dökmeye, bunca can yakmaya ihtiyaç kalmazdı’ gibi tereddütlere yer kalmamalıdır.”

Lafa bakın, hem karar vermişmiş, hem de kararın doğruluğuna henüz inanmamışmış.

Karar vermişsen, doğruluğuna inanmışsındır, doğruluğuna inanmamışsan, yani “vaziyeti her köşesinden mütalaa etmek lazımgeldiğini” düşünüyorsan, o zaman da henüz karar vermemişsin demektir.

Lafının devamı, aslında karar vermediğini, başka “bir çıkar yol” aradığını gösteriyor:

“Ağır ve kati bir karar tatbik edilmeye başlandıktan sonra: ‘Keşke şu tarafını bu tarafını da düşünseydim. Belki bir çıkar yol bulurduk, yeniden bunca kan dökmeye, bunca can yakmaya ihtiyaç kalmazdı’ gibi tereddütlere yer kalmamalıdır.”

Evet, aslında “bir çıkar yol” arıyor, ve bu çıkar yol, ülkenin selameti ve istiklali ile igili çıkar yol değil, kendi kişisel istikbaliyle ilgili yol.

İddia ettiği gibi, memleket için “bir çıkar yol” aradığını, “Kendi derdi gönlümün billah gelmez yâdına” diye düşündüğünü kabul edelim.. Aradığı yol, dediğine göre, “kan dökmeyecan yakmaya ihtiyaç bırakmayan” bir yol..

Böyle bir yol var: Düşmanla anlaşır, istediği tavizleri verirsin, ne kan dökülür ne de can yakılır.

*

Ancak, Selanikli kan dökmeme ve can yakmama hassasiyetine, iç politikada sahip değildi..

Harbiye nazırı (savunma bakanı) olabilmek, arkadaşlarına da hükümette koltuk bağışlayabilmek için ihtilal komitesi (terör örgütü) kurmayı düşünebiliyor, Kara Kemal’le Sadrazam Tevfik Paşa’yı kaçırma planları yapabiliyor, gerekirse Padişah Vahideddin’i öldürmeyi bile aklından geçirebiliyor..

Kan dökmeyecan yakmaya ihtiyaç bırakmayan yol arayalım” demiyor.

Evet, Selanikli aslında İngilizler’le “kan dökülmesini, can yakılmasını” gerektirmeyen bir anlaşma yapmıştı..

Bu, büyük ölçüde de gerçekleşti.. Selanikli İtalyanlar’la savaşmak zorunda kalmadı.. Kendiliklerinden çekip gittiler..

Fransızlar’la da savaşmasına gerek kalmadı.. Maraş, Urfa ve Antep’te Fransızlar’la millet kendisi savaştı.. Ardından Selanikli ile Fransızlar, Misak-ı Millî’yi ayaklar altına alıp çiğneyerek Ankara Antlaşması’nı imzaladılar.

Şayet millet Fransızlar’ı Maraş, Urfa ve Antep’ten kovmamış olsaydı, Selanikli Misak-ı Millî sınırları içindeki Halep’i Fransızlar’a bağışladığı gibi, bu şehirleri de onlara bırakabilirdi. (Kemalistler’e göre Ankara Antlaşması büyük bir zafer, çünkü böylece TBMM Hükümeti Fransızlar tarafından “resmen tanınmış” oluyordu.. “Resmen tanınma” zaferi için Urfa ve Antep de feda edilebilirdi.)

Doğal olarak Selanikli İngilizler’le de savaşmadı.. Öyle anlaşmışlardı.

Bir tek Yunan sorun çıkardı.

Alman yanlısı Kral Konstantin Yunanistan’da tahta oturunca Venizelos’un İngilizler’e vermiş olduğu sözleri tutmadı, Ege’deki “Milne Hattı”nı çiğneyip geçti, Ankara’ya doğru yürüdü, böylece kan dökülmesine ve can yakılmasına sebep oldu.

*

Selanikli sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bundan başka, beraber çalışacak olanlar, yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına inanmalı idiler. İşte benim mütareke sırasında dört beş ay İstanbul'da kalışım, sırf bunun içindir.”

Gerçekten de İngilizler, Osmanlı bürokrasisinin, siyasetçilerinin, subaylarının ve aydınlarının “Selanikli tarafından yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına” inanmaları için ellerinden gelen herşeyi yaptılar.

Ocak 1919 sonlarından itibaren (Ki artık Selanikli ile anlaşmış durumdaydılar) Osmanlı’nın dişli budaklı adamlarını tutuklayıp Malta’ya sürmeye başladılar. (İsmail Canbulat, Kara KemalFethi Okyar ve Rauf Orbay da bu sürgünler arasındaydı.. Bunların sürülmeleri, Selanikli’nin çılgın darbe planlarının ve Minber gazetesinde sergilediği İngiliz yağcılığının Malta’ya sürgün edilip unutturulması anlamına geliyordu.)

Tabiî Selanikli’ye dokunulmadı..

Bu, başlangıçta Selanikli’nin alternatifsiz kalmasına, “rekabetsiz” ortamda ümitlerin bağlandığı odak haline gelmesine hizmet etti.. 

Daha sonraki süreçte ise, bu mahkum ve sürgünlerin (görünüşte "Selanikli’nin itiraz ve protestoları, resti sayesinde serbest bırakılmış" kişiler olarak) onun karşısında minnettar, borçlu, ezik ve boynu eğik kalmaları sağlandı. 

Fil terbiyesi yöntemi.. Siyah elbiseliler döver, beyaz elbiseliler kurtarır.

*

Kara listeler, Selanikli’nin İstanbul’a gelişinden iki ay dört gün sonra, 17 Ocak 1919’da gündeme geldi.. 

Tutuklamalar ise 30 Ocak’ta 27 kişi ile başladı: 

“İstanbul’daki işgalci İngiliz makamları, 25 Ocak-20 Nisan 1919 günleri arasındaki üç aylık dönemde yakalanmaları için 223 kişinin adını resmen İstanbul Hükümetlerine vermişlerdir. 23 Ocak-14 Mart 1919 arasında 100 kişi, 15 Mart-7 Nisan 1919 arasında 61 kişi, 8-9 Nisan 1919’da 18 kişi, 10-20 Nisan 1919 arasında 44 kişinin tutuklanması istenmiştir.” 

(Mehmet Akif Bal, “İşgalcilerin Milli Mücadele’yi Kadrosuz Bırakma Çabası: Malta Sürgünleri”, Türk Dünyası Araştırmaları, C. 132, S. 261, Kasım-Aralık 2022, s. 339.)

Tutuklama ve sürgün uygulaması daha sonra da devam etti: 

“… İstanbul’dan gönderilen üst düzey sürgün sayısı … Mart 1919’dan Kasım 1920’ye kadar 144 kişiye ulaşmıştır.” (A.g.m., s. 352.)

Bu süreçte Selanikli’ye dokunulmadığı gibi, İngilizler’in Doğu Karadeniz’deki bir “tertib”inin sonucu olarak olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya geçmesi “İngiliz vizesi”yle sağlanmıştır..

Lord Curzon’un yeğeni Yarbay Rawlinson’un Karabekir’e, İngiltere adına, barış masasında karşılarında muhatap olarak Selanikli’yi görmek istediklerini tebliğ etmiş olması sebepsiz değildir.

*

Evet İngilizler, Osmanlı bürokrasisinin “Selanikli tarafından yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına” inanmaları için akla gelebilecek herşeyi yaptılar.

Mesela, TBMM’nin kurulmasının arefesinde İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ı (milletvekilleri meclisini) kapatıp dağıtarak, bazı mebusları (milletvekillerini) tutuklayarak, TBMM için araziyi hazırladılar, onu rakipsiz ve alternatifsiz hale getirdiler.

Meclis-i Mebusan’ın tutuklanmayan üyelerinin önemli bir bölümünün “doğal üye” olarak TBMM’ye katılmaları, bu yeni meclisin hem Osmanlı bürokrasisi hem de millet nezdinde itibar kazanmasını, meşru görülmesini sağladı.

İngilizler, “Selanikli tarafından yapılandan başka bir şey yapılmak ihtimali kalmadığına” inanılması için ayrıca Harbiye Nezareti’ni (Savunma Bakanlığı’nı) ve Osmanlı Genelkurmay’ını da bastılar ve kapattılar.. Osmanlı Devleti’nin kurumları felç edildi.

Böylece, Anadolu’daki bütün ordu mensupları (rütbesiz erinden paşasına kadar) yönünü Ankara’ya çevirmek, ondan gelecek emirleri beklemek durumunda kaldılar.

Aynı durum vali ve kaymakamlar için de varitti.

İngilizler, Osmanlı bürokrasisine ve Anadolu halkına, “Selanikli tarafından yapılandan başka birşey yapılmak ihtimali kalmadığına” inanma dışında bir seçenek bırakmadılar.

*

Selanikli şunu da diyor:

“Bu geçirdiğim zamanın bir kısmını da hazırlıklara ayırdım. Tahmin edersiniz ki fikir hazırlıkları, seferberlikte asker toplamak için davul zurna ile temin edilemez. Fikir hazırlıklarında tevazuyla çalışmak, kendini silmek, karşısındakine samimi bir ilham etmek lazımdır."

Hazırlık dediği, laflarına bakılırsa, fikrî hazırlık..

Karşısındakine samimiyetle ilhamda bulunma”dan söz ediyor.

Fakat laflarının bütününe bakılırsa ortada samimiyetle ilhamda bulunma değil, samimiyetsizce sır saklama var.

Nitekim, Falih Rıfkı’nın (yukarıda alıntı yapmış olduğumuz) kitabının önceki sayfalarında yer alan şu ifadeleri, bu yazı dizisinin önceki bölümlerinde aktarmıştık:

“Günler geldi, geçti. Mustafa Kemal ve bazı arkadaşları şu kanaate vardılar ki Vahdettin'i öldürmekten, hükümeti düşürmekten esaslı bir netice almaya imkân yoktu. Nihayet [kendilerinin belirleyecekleri] yeni hükümdar ve yeni hükümet de düşman süngüleri karşısında bulunmak vaziyetinden kurtulmuş olmayacaklardı [Selanikli’nin ifadesiyle]:

“- Bununla beraber bu temaslarımda devam ediyordum. İçlerinden bir kısmında saf bir vatanperverlik hissinin coşkunluğundan başka, ne fikir, ne de tedbir kabiliyeti vardı. Bir kısmının hâlâ hasis (bayağı, adi) politikacılık menfaatlerinden başka düşündükleri yoktu. Kendi kendime şu kararı verdim: Münasip bir zaman ve fırsatta İstanbul'dan kaybolmak, basit bir tertiple Anadolu içine girmek, bir müddet isimsiz çalıştıktan sonra, bütün Türk milletine felaketi haber vermek!

"İçimde çok dikkatle gizlediğim bu sırrı vakti gelmedikçe kimseye söylemedim. Böyle bir karar vermemişim gibi, herhangi temaslara devam ettim….” (s. 128-129.)

*

Gerçekte, ortada tevazuyla çalışma yoktu.. Gurur, kibir ve enaniyetle ihtilal komitesi (terör örgütü) oluşturma hadsizliği, çılgın planlar yapma sorumsuzluğu vardı.

Kendini silme yoktu, ne yapıp edip, gerekirse Padişah’ı da öldürüp hükümette bakan olma ihtirası vardı.

Karşısındakine samimiyetle ilham verme yoktu, “içinde çok dikkatle sır saklama”, olduğundan farklı görünme, karar vermemiş gibi davranma vardı.

Selanikli herkese başka türlü konuşuyor, “binbir surat” gibi herkesin karşısına bir başka yüzle çıkıyordu:

“Temas ettiklerim arasında eski İttihatçılardan [İttihat ve Terakki Partisi’nden], yahut, İtilafçılardan [Hürriyet ve İtilaf Fırkası/Partisi mensuplarından], işgal kuvvetleri ile beraber çalışanlardan birçok kimse vardı. Her biri ile büsbütün başka türlü görüşüyordum.” (Falih Rıfkı, a.g.e., s. 127.)

*

Evet, İngilizler, önlerine geleni tutuklayıp Malta’ya sürerken, “içinde çok dikkatle sakladığı sırlar” bulunan Selanikli’nin “basit bir tertip”le Anadolu’ya geçmesini sağladılar.

İçinde, “çok dikkatle saklanması gereken” sırlar vardı.

Çok dikkatle saklanması gereken sırlar..


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."