UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN
KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 82
“Şimdi size mahrem bir buluşmadan bahsedeyim.”
Bunu
diyen, Selanikli yalan ve palavra şampiyonu zampara Atatürk.
Fakat,
benim dediğimi de varsayabilirsiniz
İşte
mahrem (gizli saklı) buluşmanın hikâyesi:
“Şimdi size mahrem bir buluşmadan
bahsedeyim: Süleymaniye sokaklanndan birinde hoş bir ev... Buraya vakitsiz ve
teklifsiz gitmiştim. Kim olduğumuzu bilmeksizin bizi evin içinde gören hizmetçi
kız:
"- Ne istiyorsunuz, beyefendi hazır değil!"
diyordu. Kızcağıza:
"- Hele bizi misafir odasma al, bir taraftan
beyefendi de hazır olur!" dedim. Odaya girdik. Hizmetçi kıza fazla bir şey
söylemeye lüzum kalmadan, ev sahibi beyefendi güler yüzü ile içeri girdi:
"- Ne haber., ne haber., bu ne
baskın?"
“Kimdi, tahmin ediyor musunuz: İsmet Bey! (İsmet İnönü).
"- Vaktim dar, sana hikâyeyi kısaca
söyleyeyim, dedim" ve her şeyi anlattım:
"- Ben yerleşinceye kadar sen de bana
yardım edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin!
"- Veda etmek üzere ayağa kalktım,
ellerimi tuttu:
"- Biraz daha konuşsaydık.."
dedi. İstanbul'da kaldığım kadar benimle mümkün olduğu kadar az alakalı
görünmesini de rica ettim.”
(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke
Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı
Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 138-9.)
Neden
az alâkalı görünmesi gerekiyorsa?..
Kendisi,
“resmen” millete ihanet ve İngiliz
emellerine hizmet anlamına gelen bir görevi (güya içinde başka niyetler
besleyerek, kendisini görevlendirenlere oyun
oynayacak şekilde) kabul ediyor, ve İsmet İnönü de daha beş ay önce Harbiye
Nezareti’nin (Savunma Bakanlığı’nın) müsteşarı
olarak hizmet vermiş bir Osmanlı subayı..
Evet,
“resmen” millete ihanet ve İngiliz
emellerine hizmet anlamına gelen bir görevi (güya içinde başka niyetler
besleyerek, kendisini görevlendirenlere oyun
oynayacak şekilde) kabul ediyor.
Fakat
gerçek, Osmanlı Padişahı’nın ve Hükümeti’nin, kendisiyle ilgili
görevlendirmeyi, İngilizler’in tehdidi yüzünden, içlerinde başka niyetler besleyerek (ve de bir “devlet sırrı” olarak) yapmış
olmaları..
Selanikli
hainin bu görevi, içinde başka niyetler besleyerek ve kendisini
görevlendirenlere oyun oynayacak şekilde kabul ettiği doğru..
Fakat
bunu, “İngilizler’e ve İngiliz işbirlikçisi Osmanlı devlet erkânına karşı”
yapmıyor.
Tam
aksine, İngilizler hesabına Osmanlı Devleti’ne karşı yapıyor.
Devletine,
milletine ve vatanına ihanet ediyor.
Devletini,
milletini, dini ve imanı satıyor.
Sırf
kendi istikbali için..
*
İnönü’yü
ziyareti “mahrem buluşma”ymış, ve de İnönü’den kendisiyle az alâkalı
görünmesini istemişmiş.
Neden
az alâkalı görünmesi gerekiyorduysa?..
Ancak,
Selanikli zampara hain “mahrem buluşma”lara alışkındı.. İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) Türkiye şefi
(kendisini İngiliz Büyükelçiliği’nin rahibi gibi görünerek kamufle eden) Robert Frew (Fro, Fru) ile defalarca
böyle gizli saklı mahrem görüşme yapmış ve İngilizler tarafından satın
alınmıştı.
Nutuk’unda,
bu ajanla “bir iki defa” görüştüğünü itiraf etmiş durumda..
İlginç olan şu ki, Nutuk’un bir
yerinde “bir defa”, başka bir
yerinde ise “bir iki defa”
görüştüğünü söylüyor.
“Yalancının hafızası” meselesi..
Yalancının iyi bir hafızasının olması gerekir
demişler, fakat insan hadi diyelim ki hayatında sadece bir defa yalan söyledi,
o yalanı belki aklında tutabılir ve yahanında tutarlı olmayı başarabilir. Fakat
Selanikli gibi bütün hayatı yalan dolan dolandırıcılık olunca buna hafıza mı
dayanır!
Ajan
Frew ile yaptığı bu “mahrem” görüşmelerden (eski samimi dostu, ilk başbakanı) Rauf Orbay ile yaveri Cevat Abbas da
haberliler, hatıratlarında bahsediyorlar.
Orbay,
hainin Frew ile “müteaddid” defalar görüştüğünü söylüyor. Cevat Abbas ise “fasılalı tarihlerde”..
*
İnönü’ye
“Vaktim dar, sana hikâyeyi kısaca
söyleyeyim” demiş ve “herşeyi” anlatmış.
Herşey
dediği, Samsun havalisi için yapılan görevlendirme.. “Herşeyi” anlattığı için “Ben yerleşinceye kadar sen de bana yardım
edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin!” demeyi de unutmamış.
Şimdi
biraz geriye gidelim.. İnönü ile daha önce yaptığı bir görüşmeye:
“Sırdaşlarımdan birini size haber vereyim: Bir
gün İsmet Bey'i (İsmet İnönü), davet ettim. Şişli'deki evimde beni
yalnız bulan İsmet Bey:
"- Gene ne var? dedi. …
"- Ne haber dedim.
"- Tahmin edeceğin gibi...
"- Şuradan bana bir Türkiye haritası
bulup masaya açar mısın? Üzerinde konuşacağım. …
"- Ne yapacaksın? diye sordu. …
"- Mesela, dedim, hiçbir
sıfat ve salahiyet sahibi olmaksızın Anadolu'ya geçmek ve orada
milleti uyandırarak kurtulma çarelerini aramak için en müsait mıntaka ve beni o
mıntakaya götürecek en kolay yol hangisi olabilir?
"Yüzüme baktı, tekrar neşeli ve ümitli
güldü:
"- Karar verdin mi? dedi.
“- Şimdilik bundan bahsetmeyelim, bana
memleketi, milleti ve orduyu anlayıp bilen, vaziyeti yakından gören, tehlikede
şüphesi olmayan bir arkadaş gibi cevap ver!
"İsmet Bey masanın kenarındaki sandalyeye
ilişti ve derin derin düşünmeye başladı. O sırada ben salonun içinde
dolaşıyordum. Bana sesleninceye kadar gezindim. Birdenbire ayağa kalktı,
gülerek:
"- Yollar çok, mıntıkalar çok! dedi.
"Bazı ziyaretçilerin geldiklerini haber
verdiler. Haritayı kapamaya vakit kalmadan içeri giren tanıdıklarla başka
bahislere daldık. Bir hayli müddet soma gene İsmet Bey'le yalnız kaldık:
"- Ne yapacağını bana ne vakit
söyleyeceksin?
"- Zamanında!"
(Atay, a.g.e., s. 129-130.)
Bunun öncesinde (Rauf Orbay’ın hatıratında anlattığı,
Selanikli’nin de Falih Rıfkı’ya itiraf etmiş bulunduğu gibi) kafadarlarıyla ihtilal
(darbe) örgütü kurmaya kalkışan komitacı (çeteci, terörist) Kemal,
(Ki, İttihatçıların İaşe Nazırı/Bakanı Kara Kemal gibi bir kulağı
kesikle çılgınca “Sadrazam Tevfik Paşa’yı kaçırıp hükümet darbesi gerçekleştirme”
planları bile yapmış durumdaydı), hangi dağda hangi kurt ölmüştüyse birdenbire
değişmiş, istihbarat (gizli servis) eğitimi ve terbiyesi almış
bir adam gibi sakin, durmuş oturmuş, ketum, ihtiyatlı ve ağzı sıkı biri haline
gelmiş bulunuyordu.
İsmet İnönü ile o minvalde konuşuyordu.
Gerçekten de “hızlı eğitim”den geçmiş durumdaydı. Ajan Frew
tarafından “hızlandırılmış eğitim”e tabi tutulmuştu.
*
Selanikli mütareke (Birinci Dünya Savaşı sonrası ateşkes)
döneminde (13 Kasım 1918 – 16 Mayıs 1919 tarihleri arasında) İstanbul’da bulunduğu altı
ayın ilk iki ayını, İngilizler’le görüşme ve pazarlıklarla geçirmiş
durumdaydı.
İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul
şefi Robert Frew ile defalarca görüştüğünü gözönünde
bulundurduğumuzda, üçüncü görüşmede her konuda mutabakata varıp el sıkışmış
olduklarını kabul edebiliriz.
Selanikli’nin ajan Frew ile en az üç
defa görüşmüş olması gerekiyor.
Selanikli’nin İngiliz yetkililerle (valilik talebiyle) görüşme teklifini İngiliz
gazeteci Ward Price’a iletmesinden sonra İngiltere Büyükelçiliği konuyu
değerlendirmeye alıp hummalı bir çalışmaya girişmiş olmalıdır.
Bunun Padişah Vahideddin’in ve Osmanlı Hükümeti’nin kendilerine
yönelik bir yoklaması, sondajı ya da oyunu olup olmadığını
anlamaya çalışmışlardır.
Her ne kadar Selanikli’nin bir diğer tecrübeli ajan Aubrey Herbert’le eskiye dayanan bir
samimiyeti bulunuyorduysa da, muhbir ve elemanların taraf değiştirmesi,
ajanların “çift taraflı ajan” (double
agent) haline gelmesi her zaman mümkündür.
Dolayısıyla, İngiliz istihbaratı, İstanbul’daki
ajanlarından Selanikli hakkında bilgi toplamalarını, son durumunu öğrenmelerini
istemiştir.
Böyle bir araştırma sonucunda, Enver’le rekabet eden
bir İttihatçı olduğu, büyük büyük ihtiraslarının ve muazzam
bir makam mevki sevdasının bulunduğu, gençliğinden
itibaren kafayı çekme müptelası olduğu ve kadınlarla hoşbeşe ve dansa düşkünlüğü ile
tanındığı, (Falih Rıfkı’nın dile getirdiği üzere) İttihatçılar’ın onu “sarhoş,
sefih, ahlâksız, haris (hırslı, ihtiraslı) ve fırsatçı” olarak
nitelendirdikleri teyit edilmiş, ve böylece muhtemelen “Tamam, bu tip tam
bize göre, kullanılmaya müsait, kişilik olarak buna elverişli” hükmünü
vermiş olmalıdırlar.
Bunun ardından Frew, Selanikli’yi bizzat
kendisi ölçüp tartmak, tanımak, test etmek, sorular yöneltip konuşturmak istemiş,
bunun için onunla ilk “başbaşa gizli” görüşmesini gerçekleştirmiştir.
Bu hazırlık çalışmaları yapıldıktan sonra konu, ayrıntılı bir
raporla Londra’ya, İngiltere Dışışleri Bakanlığı’na,
yani İngiliz Hükümeti’ne arzedilmiştir.
İşin bu aşaması birkaç haftayı bulmuştur.
*
Elçiliğin gönderdiği raporu hem Lord Curzon hem
de Dışişleri Bakanlığı’ndaki Türkiye uzmanları dikkatle
okumuş, daha sonra bu konudaki mütalaalarını dile getirip bu kullanışlı
şahıstan nasıl istifade edilebileceği konusu üzerinde kafa yormuşlardır.
O sırada İngiliz Savaş
Kabinesi’nin "Türkiye politikasından sorumlu Doğu Komitesi Başkanı" olan
ve kafasında hem İslam dünyası hem
de Türkiye ile ilgili bir gelecek vizyonu bulunan Lord Curzon,
ajan Frew’dan, Selanikli’ye şu gibi hususları sormasını istemiştir:
“Kendilerinin (İnönü’nün 1973 yılında itiraf
etmiş bulunduğu gibi) destekleyecekleri (sahte) bir istiklal
mücadelesi başlatabilir mi, Anadolu’da bir millet meclisi toplamak
suretiyle ‘millet iradesi’ kalkanının ardına sığınarak Osmanlı padişahına
ve hükümetine başkaldırma cesareti ve becerisi gösterebilir mi, bu meclisi topladıktan sonra (Türkiye halkını temsil
eden o meclis kararıyla) Osmanlı padişahını artık tanımadığını, saltanatı
kaldırdığını ilan edebilir mi, yönetim
şekli cumhuriyet olan yeni bir devlet kurduğunu açıklayabilir
mi, Hilafet kurumuna son verebilir mi, yeni devletin başkentinin
Anadolu’da olmasını sağlayabilir mi, Türkiye halkına Curzon ilke ve
inkılaplarını dayatmak suretiyle bir batılılaşma hamlesi başlatabilir mi?
Türkiye’nin İslam dünyasından uzaklaşmasını, kültür olarak Batı’ya
yönelmesini ve ‘uygarlaşması’nı temin edebilir mi? Hepsinden önemlisi, bütün bunları yaparken sanki
bunları (TBMM’deki vekilleri vasıtasıyla) bizzat Türk milleti istiyormuş,
Türkiye halkı yapıyormuş gibi gösterebilir, olayın gerisindeki ‘İngiliz aklı’nı
perdeleyebilir mi?”
İşte, Frew ile Selanikli arasında
gerçekleşen ikinci “başbaşa gizli” görüşmede bu sorular
etrafında fikir alışverişi yapılmış olmalıdır.
Selanikli, kendisine güveninin tam olduğunu,
İngilizler’in de ona güven duyması gerektiğini, Osmanlı bürokrasisini, subaylarını
ve Türkiye halkını iyi tanıdığını, onları nasıl idare edeceğini ve idealleri
doğrultusunda nasıl “gaza getirip” kullanacağını, bu aldatılmaya müsait safderun adamları nasıl aldatacağını çok iyi bildiğini söylemiş olmalıdır.
"Ben bu aptal adamları suya götürür susuz getiririm" gibi birşeyler demiş olması ondan beklenir.
*
Böylece konu, Lord Curzon’un önüne ikinci kez
gitmiştir..
O, Selanikli kullanışlı tipe gereken desteğin verileceğini,
Fransa ile İtalya’nın da (gerekirse mecbur bırakılarak) ikna edileceğini müjdelemiş,
bu yönde garanti vermiş olmalıdır.
Ve bütün bunların akabinde Frew ile
Selanikli’nin üçüncü “başbaşa gizli” görüşmesinde artık planın
netleşmiş olduğu düşünülebilir.
Buna göre, İngilizler Selanikli’yi adamdan
saymayan ve dolayısıyla “istiklal mücadelesi” sırasında ve sonrasında ona sorun
çıkaracak, ayak bağı olacak dişli budaklı kişileri tutuklayıp Malta’ya
sürecek, İttihatçı örgütlenmesini dağıtarak araziyi
temizleyecekler, böylece onun önünün açılmasını sağlayacaklardır.
Ayrıca, Selanikli’nin Anadolu’ya usturuplu
bir biçimde intikali temin edilecek, bunun için bir bahane oluşturulacaktır
(Samsun vakası).
Burada en önemli husus, Selanikli’nin
İngilizler’le anlaşmış ve onların desteğini alarak
yola çıkmış olduğunun kimse tarafından bilinmemesi, bunun bir “sır”
olarak saklanmasıydı.
*
Bütün bunlardan sonra sıra, Osmanlı Devleti’nin
yönetim kademesini aldatmaya geliyor.
Bunun için Selanikli bir yandan, aynı zamanda
Padişah’ın başyaveri ve Harbiye Nazırı (Savunma
Bakanı) Şakir Paşa’nın damadı olan Bahriye
Nazırı (Denizcilik ve Donanma Bakanı) saf Avni Paşa’yı ziyarete giderek oltasını bahre/deryaya atıyor. Kendisini
Hükümet azalarıyla (bakanlarla) tanıştırmasını istiyor. Oltaya ilk yakalanan, İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey oluyor.
Diğer yandan da eski yoldaşı İsmet’i
çağırıyor ve ona şunu diyor:
“Hiçbir sıfat ve salahiyet sahibi
olmaksızın Anadolu'ya geçmek ve orada milleti uyandırarak kurtulma
çarelerini aramak için en müsait mıntaka ve beni o mıntakaya götürecek en kolay
yol hangisi olabilir?”
Bak sen şu hasbî kahramana!
İsmet’i harita başına oturtup yoruyor.. Sanki
kendisi harita okumaktan aciz..
Ancak, maksat başka..
Adam, kendisi için üretilecek sahte kahramanlık
hikâyesinin ilk satırlarının yazılması için “tulumbaya su koyuyor”.
Biliyor ki, İsmet İnönü gidip herkese şuna benzer şeyler söyleyecek:
“Bu Selanikli Mustafa Kemal’i ahlâksız, sefih, haris, sarhoş, fırsatçı, muhteris ve menfaat düşkünü biliyorduk ama
belki de yanıldık, adamın günahını aldık.. Adam hiçbir sıfat (unvan,
makam, mevki) ve salahiyet (yetki) sahibi olmaksızın sırf vatan ve
millet sevdasıyla etkisiz yetkisiz, gariban bir Sarı Çizmeli Mustafa olarak
Anadolu’ya gitmeyi düşünüyor.. Çok şaşırdım, adamın aklı fikri
hükümette koltuk kapmada, bakanlıkta, bunun için dünyayı ateşe verir, memleketi
yakar yıkar, babasını bile satar, elinden gelse anında ihtilal tertipler, darbe yapıp hükümeti devirir diye biliyorduk fakat bugün çok
farklı bir Mustafa Kemal’le karşılaştım.. Allah Allaah, demek ki insanlar
değişebiliyor.. Hayret, vallahi çok şaşırdım.. Olmaz olmaz deme, olmaz olmaz..
Hayat ne garip, her gün yeni birşey öğreniyorsun! Harâbât ehlini hor görme şâkir,
defîneye malik vîrâneler var!”
*
Evet, Selanikli, İngiliz istihbaratından
(gizli servisinden) aldığı “üst akıl”la algı operasyonunu böylece
başlatmış durumda..
Yetenekli adam, her rolün hakkından
gelebiliyor, duruma ve şartlara göre her rolde görünebiliyor, bukalemun gibi
derhal şekil değiştirebiliyor, her role kolayca adapte olabiliyor.
Olağanüstü yetenekli..
İsmet İnönü’nün kulağına birşeyler üfleyerek
(“teşbihte hata olmaz” derler) “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme”
babından Padişah Vahideddin’in, Osmanlı Hükümeti’nin ve Harbiye Nezareti’nin
aklına (kendisiyle ilgili) iş düşürüyor.
Durgun gölete ilk taşı atıyor, biliyor ki o
taşın etkisi dalga dalga etrafa yayılacak. Fısıltı gazetesinin tirajı en yüksek gazete olduğunu biliyor.
Biliyor ki, Şişli’deki evinde doğup büyüyen
palavra kelebeğinin kanat çırpması, Harbiye Nezareti’nde, Osmanlı
Hükümeti’nde ve Osmanlı Sarayı’nda fırtınalara yol açma potansiyeline sahiptir.
Biliyor ki, akıllara şunlar gelecektir:
“Madem Selanikli böyle bir fedakârlıkta
bulunuyor, böyle fedakârca duygular taşıyor, elini hiçbir maddî menfaat beklemeden ve dünyevî hesap gözetmeden taşın altına koyuyor, devletin onu ödüllendirmesi, Anadolu'ya illa
da gidecekse birtakım yetkilerle ve imkânlarla gitmesini sağlaması gerekir.. Aksi,
insafsızlık olur, nankörlük olur, kadirbilmezlik olur. İnsan, hele de böyle
fedakâr bir insan kolay yetişmiyor.. Böylesi yüce gönüllü vatanseverleri her zaman
bulmak mümkün değildir, onların önü açılmalı, fırsatlara boğulmalıdırlar.”
*
Selanikli zampara hain şunu da biliyor
elbette: İngilizler Doğu Karadeniz’i (Samsun havalisini) karıştırıp Osmanlı Hükümeti’nden olayları
yatıştırmak için bir görevli talep ettiklerinde ilk akla gelecek isim, böyle
bir ortamda, kendisi olacaktır.
Bunun olacağından emin, fakat zamanı konusunda kesin birşey
söyleyemiyor.. O yüzden, “Ne yapacağını bana ne vakit söyleyeceksin?”
diye soran İnönü’ye “Zamanında!” diye cevap veriyor.
Zamanı gelecek, o kesin..
Vahideddin ve Osmanlı Hükümeti,
“İngilizler’in Samsun havalisi için yaptığı bu talebi bir fırsata çevirelim, güvendiğimiz bir adamı
Anadolu’ya olağanüstü yetkilerle gönderelim” diyeceklerdir.
Selanikli zaten Vahideddin’in çok güvendiği yaveri.. Hain için "Âteşîn bir zekâ" diyor.
Üstelik, sıfat (unvan) ve salahiyet (yetki)
sahibi olmaksızın hizmet etmeye hazır bir fedakârlık abidesi..
Kafasında zerre kadar hesapçılık olmayan
hasbîlik heykeli..
Ondan daha iyisi nerde bulunabilir?!
Haa, adamın zaafları varmış, içkiciymiş, işret
düşkünüymüş, ayyaşmış, ahlâksızmış, sefihmiş, zamparaymış, dansçıymış, şuymuş
buymuş.. Üzümün çöpü, armudun sapı dersen ortada adam mı kalır?! Hem, memleket
yangın yeri, şimdi bunları düşünecek zaman mıdır?!
Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır
"netekim".
*
Evet, İngiliz’in sadece sicimi ve anahtarı
değil, istihbaratçılığı da dünya markası.
Bunu en iyi, İsmet İnönü bilir.
Ona sor, ve cevabı versin:
"İstiklâl
mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve
diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün
olmuştur."
(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli
sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası,
İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)