UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN
KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 87
Buradaki değerlendirmelerimizi, Selanikli
Mustafa Atatürk’ün kendi beyanlarını temel alarak yapıyoruz.
Bu “savunma hakkı” tanımaktan daha
fazlasını yapmak anlamına geliyor. “Saldırma ve suçlama hakkı” da tanıyoruz.
Son olarak, Selanikli’nin 15 Mayıs 1919
günü (Samsun’a hareketinden bir gün önce) Osmanlı Genelkurmayı’na ve
Sadrazamlığa (Başbakanlığa, Babıali’ye) yaptığı ziyaretten söz etmiştik.
Aynı gün, Padişah Vahideddin’i de ziyaret
etmiş bulunuyor.
Falih Rıfkı’ya şunları söylemiş durumda:
“… Zat-ı şahaneyi (Padişah’ı)
ziyaret etmek üzere Babıâli'den ayrıldım.
"Yıldız Sarayı'nun
ufak bir salonunda Vahdettin'le adeta diz dize denecek kadar yakın oturduk.
Sağında, dirseğini dayamış olduğu bir masa ve üstünde bir kitap var. Salonun
Boğaziçi'ne doğru açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu: Birbirine muvazi (parallel)
hatlar üzerinde düşman znhlıları! Bordalarındaki toplar sanki Yıldız Sarayı'na
doğrulmuş! Manzarayı görmek için oturduğumuz yerlerden başlarımızı sağa sola
çevirmek kâfi idi. Vahdettin hiç unutmayacağım şu sözlerle konuşmaya başladı:
"- Paşa paşa,
şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba
girmiştir (elini demin bahsettiğim kitabın üstüne bastı ve ilave etti:) tarihe
geçmiştir."
“O zaman bunun bir tarih
kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükûnla dinliyordum:
"- Bunlan unutun,
dedi, asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa paşa, devleti
kurtarabilirsin!
"Bu son sözlerden
hayrete düştüm. Acaba Vahdettin benimle samimi mi konuşuyor? O Vahdettin ki
ecnebi hükümetlerin yüzüncü derece aletleri ile temas arayarak, devletini ve
saltanatını kurtarmaya çalışıyordu, bütün yaptıklarından pişman mı idi?
Aldatıldığını mı anlamıştı? Fakat böyle bir tahmin ile başka bahislere
girişmeyi tehlikeli addettim. Kendisine basit cevaplar verdim:
"- Hakkımdaki
teveccüh ve itimada arz-ı teşekkür ederim. Elimden gelen hizmette kusur
etmeyeceğime emniyet buyurunuz."
“Söylerken, kafamdaki
muammayı da halletmeye uğraşıyordum. Çok iyi anladığım, veliahtlığında,
padişahlığında bütün his ve fikirlerini, temayüllerini, sahtekârlıklarını tanıdığım
adamdan nasıl yüksek ve asil bir hareket bekleyebilirdim? Memleketi kurtarmak
lazımdır, istersem bunu yapabilirmişim. Nasıl hemen hüküm veririm: Vahdettin
demek istiyordu ki hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek mesnedimiz İstanbul'a hakim olanların
siyasetine uymaktır. Benim memuriyetim, onların şikâyet ettikleri meseleleri
halletmektir. Eğer onları memnun edebilirsem, memleketi ve halkı bu siyasetin
doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri tedib edersem
(yola getirirsem), Vahdettin'in arzularını yerine getirmiş olacaktım.
"-Merak buyurmayın
efendimiz, dedim, nokta-i nazar-ı şahanenizi anladım. İrade-i seniyeniz olursa
hemen hareket edeceğim ve bana emir buyurduklannızı bir an unutmayacağım."
"- Muvaffak ol!"
hitab-ı şahanesine mazhar olduktan sonra, huzurundan çıktım.
“Naci Paşa, padişahın yaveri,
fakat benim hocam, derhal benimle buluştu. Elinde ufak mahfaza içinde bir şey
tutuyordu.
"- Zat-ı şahanenin ufak
bir hatırası.." dedi.
“Kapağnın üzerine
Vahdettin'in inisiyalleri (Mehmed Vahideddin olan isminin baş harfleri) işlenmiş
bir saatti.
"- Peki, teşekkür ederim",
dedim, yaverim aldı.
"Sonra, sanki Yıldız Sarayı'ndan
çıktığımızı ve hareket etmek üzere olduğumuzu gizlemek, saklamak ister gibi bir
ihtiyatla, ayaklarımızın patırdısını işittirmekten korkarak, saraydan uzaklaştık.”
(Falih Rıfkı
Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer
Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs
1999, s. 155-6; Falih
Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul: Pozitif Yayınları, s. 201-3.)
Selanikli’nin
bu sözleri, karakterinin anlaşılması bakımından turnusol kâğıdı işlevi görüyor.
Padişah
bunu önce övmüş, taltif etmiş, tabiri caizse gelecekte yapacağını düşündüğü
hizmetler için “gaza getirmek” istemiş. “Paşa paşa, şimdiye kadar devlete çok
hizmet ettin, bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir, tarihe geçmiştir”
demiş.
Aslında
tarihe geçmeyi hak edecek doğru dürüst bir hizmeti yok.
Sonuçta
asker.. Zorunlu vatan hizmeti yapmıyor, maaş alıyor, apolet taşıyor, hizmetinde özel emir eri vs. var (Karlsbad'a, tam da savaş sürerken tedavi bahanesiyle gittiği zaman bile yanında emir eri var, devlet-millet kesesinden), subay olması hasebiyle bir yerlerde
görev yapmak zorunda kalmış. Görev yerlerinden en çok pohpohlananı Çanakkale, orada da fiilî savaş hizmeti üç beş günü geçmiyor. (Orada da "Size ölmeyi emrediyorum" demiş, kendisi hariç.. "Ya birlikte öleceğiz, ya da birlikte zafere koşacağız" dememiş, işini biliyor.) Üstelik savaş bitmeden cepheden ayrılmak istemiş
ve ayrılmış.
Daha
sonra da her yere ayak sürüyerek gitmiş.. Buna “Git Hicaz’ı savun!” demişler,
“Hicaz’dan bize ne ki!” demiş, görevi kabul etmemiş.
“Bari Suriye savunmasında yer al!” demişler, Genelkurmay’a “Suriye’yi boş verelim, askerimizi vatana çekelim!” diye rapor sunmuş ve görevinden istifa edip İstanbul’a gelmiş, Pera Palas Oteli’nin lüks bir odasına postu sermiş.
("Mevzubahis olan vatansa..." diye palavra sıkan adama bak, 400 yıllık Osmanlı eyaleti, 800 yıllık
Türk yurdu olan Suriye’yi vatandan saymıyor. Nerdeyse "Anadolu'dan bize ne, Orta Asya'ya gidelim" diye akıl verecek.. Bunları ben demiyorum, manevî kızı
Afet İnan M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları kitabında anlatıyor.)
*
Daha
sonra, Vahideddin padişah olunca, onun yaveri sıfatıyla Suriye’ye döndü ve
Genelkurmay’a yazdığı raporlardaki düşüncesini hayata geçirdi.
Tek
bir kusurla.. Askerimizi “vatan”a çekmek yerine İngiliz esaretine ve katliamına
teslim etti.. Ölenler savaşırken değil, kaçarken öldüler. Fakat Selanikli esir düşmeden ve ölmeden kaçmayı başardı, becerikli adamdı, İzmir-Kayseri arası kadar bir mesafe olan Nablus-Halep arasını
sağ salim aştı.
Onun
İngilizler karşısındaki beklenmedik kaçışı, gerideki birliklerimizin de
hazırlıksız yakalanmasına ve paniğe kapılmalarına neden oldu. Selanikli’nin yol
açtığı yenilgi, Birinci Dünya Savaşı boyunca dört yıldır İngilizler’e ve
müttefiklerine direnen, Çanakkale’yi geçilmez kılan, Kûtü’l-Amare’de İngiliz’i
perişan eden Osmanlı’nın teslim bayrağı çekmesine yol açtı.
Selanikli’nin o güne kadarki "tarihe geçecek başarıları" işte bunlar!
*
Padişah Vahideddin, gaz verme faslından
sonra buna “Paşa paşa, devleti
kurtarabilirsin!” diyor. Ve de biz millet olarak toptan ahmağız ya,
Selanikli hemen "Bu son sözlerden
hayrete düştüm” yalanını ekliyor.
Çok sırıtkan bir yalan..
Aslında adam yalan söylemeyi de pek iyi
beceremiyor, fakat biz zekâ bakımından millet olarak biraz Aziz Nesin’in
“iltifat”ını hak ediyoruz. Her yalanı yutmaya hazır ve nazır saftirik olursan
seni Selanikli Mustafa Atatürk gibi bir adam bile kandırır, tefe koyar.
Sözde Selanikli, “Acaba Vahdettin benimle
samimi mi konuşuyor?” diye içinden geçirmişmiş.. Sanki “Elleme, vatan
kurtulmasın” diye düşünebilirmiş gibi..
Adam, atalarının mirasçısı.. Diyelim ki sen ağa çocuğusun, baban öldü, yeni ağa oldun, başka ağalar gelip babandan kalan mülkünü işgal etmişler, “İyi olmuş, onların olsun” mu dersin, sivriltilmiş zeka?!..
Mal canın yongasıdır derler, insanın fıtratında malını koruma içgüdüsü vardır. Bunun için “iyi” insan olmak gerekmiyor, iyi kötü herkeste bu duygu bulunur. Dolayısıyla, Vahideddin’in, kötü bir adam bile olsa, vatanın kurtulmasını istememesi düşünülemez.
(Nitekim, zamanında “Suriye’yi boş verelim, bırakalım”
diye Genelkurmay’a rapor üstüne rapor sunan Selanikli, gün gelecek, Hatay için Fransa’yla
papaz olmayı göze alacaktır. Çünkü artık Türkiye, Osmanlı’nın elinden çıkmış,
kendisinin çiftliği haline gelmiştir. En kıytırık köşesi bile “vatan” olma
onuruna erişmiştir.)
Hülasa, Selanikli’nin sözleri, kendisinin ya iflah
olmaz bir aptal, eblehlikte nirvanayı yakalamış bir ahmak, ya da herkesi aptal
yerine koyarak yalan söylemekten kaçınmayan bir süper sahtekâr ve yalancı
olduğunu ispatlar.
Şahsen aptal olduğunu düşünmüyorum. İsteyen düşünebilir.
*
Sahtekâr Selanikli yalanlarını şu şekilde
sürdürüyor:
“O Vahdettin ki ecnebi (yabancı)
hükümetlerin yüzüncü derece aletleri ile temas arayarak, devletini ve saltanatını
kurtarmaya çalışıyordu, bütün yaptıklarından pişman mı idi? Aldatıldığını mı
anlamıştı? Fakat böyle bir tahmin ile başka bahislere girişmeyi tehlikeli
addettim.”
Seni utanmaz sahtekâr seni, ulan sen değil
misin, Suriye’de İngiliz ordusunun karşısından palaspandıras kaçtıktan sonra
hemen Padişah Vahideddin’e telgraf çekip “İngilizler ile behemahal (her ne
pahasına olursa olsun) sulh/barış yapılsın” diyen?! (İnanmayan, MHP'nin genel başkan yardımcısı Prof. Semih Yalçın'a sorsun.. Bir makalesine söz konusu telgrafın metnini almıştı.)
Sen değil misin, istediğin barış için
Mondros Mütarekesi otobanı inşa edildikten sonra hemen İstanbul’a gelip İngiliz
subaylarının yerleştiği Pera Palas Oteli’ne postu serip (İngiliz gazeteci Ward
Price’ın ifadesine göre) İngilizler’e “Türkiye’yi yönetmek için valilere
ihtiyacınız olacak, ben varım!” mesajını veren?!
Sen değil misin, aynı günlerde arkadaşın
Fethi Okyar ile (ömrü iki ay bile sürmeyen) Minber diye bir gazete
çıkarıp orada İngiliz yağcılığı yapan, “İngilizler şöyle iyidir, böyle
centilmendir, medenîdir, iyi dosttur” vs. diye beyanatlar veren?
Sen değil misin, ecnebî İngiliz’in yüzüncü
dereceden değil, birinci dereceden ajanı Robert Frew (Fro, Fru) ile (Ki,
İngiliz gizli servisinin Türkiye şefi idi) gizli saklı başbaşa görüşmeler
yapan, onlarla mercimeği fırına veren?! (Yalancı Selanikli, Nutuk’unun bir yerinde
onunla bir defa, bir yerinde ise iki defa görüştüğünü itiraf etmiş durumda.
Yalancının iyi bir hafızası olmalıdır demişler, Selanikli’nin yalanı o kadar
çok ki, buna hafıza dayanmaz.)
Padişah’ın, "devletini ve saltanatını kurtarmak"
istemesi, bunun için başka devletlerin (ister yüzüncü, isterse de bininci
dereceden olsun) aletleri ile temas kurmaya çalışması ne ayıptır, ne de yanlış. (Bu temas işini günümüzde her devlet gizli servisi marifetiyle sürekli
olarak yapıyor.)
*
Ayıp ve yanlış olan, bir devlet görevlisinin, kendi kişisel
çıkarı için milletine zarar vermeyi kabul etmesidir. Üstlendiği vazifeye, işgal ettiği makama ihanette bulunmasıdır.
İngiliz istihbaratı, o süreçte, Osmanlı
Devleti’ne ve Türk milletine zarar vermek için Osmanlı Devleti’nin “temas
kurulmaya ve satın alınmaya elverişli” aletleriyle temas kurdu.
En başta geleni, Black Jumbo Selanikli
Mustafa Atatürk.
İngilizler’in “Büyük Ortadoğu Projesi”
için Osmanlı Devleti’ni yıkmayı kabul etti. Karşılığında Türkiye’yi çiftliği
haline getirebilmesi şartıyla.
Bunu ben söylemiyorum, Selanikli Mustafa Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı, Türkiye’nin
ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral
İsmet İnönü söylüyor:
"İstiklâl
mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve
diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün
olmuştur."
(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli
sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası,
İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)
Adam daha ne desin!
*
Selanikli yalancıya göre, Padişah
“devletin kurtulmasından” şunu kastediyormuş:
“Vahdettin demek
istiyordu ki hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek mesnedimiz İstanbul'a hakim olanların
(İngilizler ile müttefikleri Fransa ve İtalya’nın) siyasetine uymaktır. Benim
memuriyetim, onların şikâyet ettikleri meseleleri (Doğu Karadeniz’de Türkler
ile Hristiyanlar arasındaki anlaşmazlıkları) halletmektir.”
Padişah Vahideddin bunları, bu palavraları demek istemiyordu. Tam da ağzından çıkan kelimelerden anlaşılanı demek istiyordu.
Onun için, bu sahtekâra olağanüstü yetkiler vermişlerdi. Van’dan Ankara’ya kadar bütün illerin vali ve kaymakamlarına emir verme, onları görevden alıp yerlerine başkalarını atama yetkisine sahipti.
Aynı şekilde bölgedeki bütün askerî birlikler de emrine veriliyordu. Fiilen "Anadolu genel valisi" yapılmış durumdaydı.
Üstelik cebine dünyanın parasını koymuşlardı.
Savunma Bakanlığı’nın yanı sıra İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey de örtülü ödenekten külliyetli bir parayı ona teslim etmişti.
Altına da (o zamanlar memlekette pek bulunmayan) iki otomobil çekmişlerdi.
Ayrıca, sözde basit bir müfettiş olduğu halde maiyetine 30’a yakın adam verilmişti.
Ondan istenen, İngilizler'in arzusunu yerine getirmesi değildi, vatan savunması için gerekli tertibatı yapması, milleti uyandırmasıydı.
Ki bunu Selanikli, TBMM'nin açılışı münasebetiyle 24 Nisan 1920 günü yaptığı konuşmada bu şekilde ifade etmiş durumda.. Sonradan lafı çevirdi, yalan ve iftiralarla, ihanet ettiği Padişah'ı karalamaya başladı.
Padişah, aklınca, İngilizler’in ürettiği bir krizi fırsata çeviriyordu. Gerçekteyse, İngilizler o krizi, Padişah’ın bu şekilde düşünerek (Frew vasıtası ile anlaşmış oldukları) Selanikli yaverini olağanüstü yetkilerle görevlendirmesi için yapıyorlardı.
İngilizler, sahnede Selanikli
ile rol icabı danışıklı döğüş tiyatrosu oynayacaklar, gerçekte ise, İnönü’nün
açıkladığı şekilde, Selanikli’nin zaferi için ellerinden geleni yapacaklardı.
*
Selanikli, “Vahdettin demek istiyordu ki
…” diyerek ona mal ettiği herşeyi bizzat kendisi yaptı. Kendisi düşündü.
Tek mesnedi İstanbul'a hakim olanların,
yani İngilizler’in siyasetine uymaktı. İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon,
başkenti Anadolu’da olan, hilafeti kaldırmış bulunan, İslam dünyası ile
köprüleri atıp Batı’ya yanaşan, yanaşma olan bir yeni Türkiye devleti istiyordu.
Osmanlı Devleti’ni yıkmak için usta işi bir senaryo
yazdılar ve başrolü taşeronları Selanikli’ye verdiler.
Selanikli’nin memuriyeti, onların, yani
İngilizler’in şikâyet ettikleri meseleleri halletmekti. Bunlar nelerdi?..
Samsun’a çıkışının üzerinden daha üç ay geçmeden, Erzurum’da, bunları bir gece
hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya açıkladı: Osmanlı Devleti yıkılacaktı,
cumhuriyet ilan edilecekti, fakat cumhurbaşkanı olma fırsatı başkasına
tanınmayacak, kendisi cumhurbaşkanı (İngiliz’in taşeronu) sıfatıyla millete
Latin alfabesini dayatacaktı. Tesettür (İslamî örtünme) kalkacaktı. Millete
zorla şapka giydirilecekti.
Selanikli daha başka şeyler de
söyleyecekken, Mazhar Müfit bunların olacağına inanmadığı için not defterini
kapatıp yatmaya gitmişti.
Fakat, Selanikli inanıyordu, geleceğe
güvenle bakıyordu, çünkü İngilizler’den güvence almıştı.
*
Utanmadan şunu da diyebilmiş:
“Eğer onları (işgalci
İngilizler’i) memnun edebilirsem, memleketi ve halkı bu siyasetin doğru
olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri tedib edersem
(yola getirirsem), Vahdettin'in arzularını yerine getirmiş olacaktım.”
Bunları yaptı, fakat Padişah’ın arzularını
yerine getirmek için değil, kendi arzuları yerine gelsin, Türkiye kendisinin çiftliğine
dönüşsün diye..
Memleketi ve halkı, "ajan Frew vasıtasıyla
İngilizler’den aldığı talimatlar çerçevesinde oluşturulmuş bulunan siyasetinin" doğruluğuna inandırmak için takiyye yaptı, büyük büyük yalanlar söyledi, devasa
palavralar savurdu, ve de bu hain siyasetine karşı gelen Türkler’i “tedib”
etti.
Bu te’dib ameliyesine, TBMM’nin açıldığı
ilk hafta çıkardığı Hıyanet-i Vataniye Kanunu ile başladı. Bu kanuna göre
vatan, Selanikli’nin arzuları demek oluyordu. Osmanlı Devleti’ne, devlet
başkanına (padişaha) ve Osmanlı Hükümeti’ne sadakatinizi sürdürmeniz durumunda
otomatikman “hain” oluyordunuz ve idamı hak ediyordunuz.
Selanikli, bu te’dib ameliyesi
çerçevesinde on binlerce, hatta yüzbinlerce Türk’ü ve Osmanlı tebasını astı,
kesti, öldürdü.
İngilizler’in arzuları yerine geldi.
Selanikli’nin de..
*
Ve Selanikli, sözlerini şöyle bağlıyor:
"Sonra, sanki Yıldız Sarayı'ndan
çıktığımızı ve hareket etmek üzere olduğumuzu gizlemek, saklamak ister gibi bir
ihtiyatla, ayaklarımızın patırdısını işittirmekten korkarak, saraydan uzaklaştık.”
Araplar’ın şöyle bir atasözü var:
“el-Hainü, hâifün.” Anadolu’da halk arasında bu söz “Hain, hovf olur” şeklini
almış durumda. (“Hain hovflu/hoflu olur” diyenler de var.)
Selanikli, Saray’dan çıkarken tam da bir
haine yakışır psikoloji içindeymiş.
Neyi gizlemeye, saklamaya çalışıyorsun, bu
neyin ihtiyatı behey gafil?
Ayaklarının patırtısını bile işittirmekten
niye korkuyorsun, ayaklarının patırtısından ne istiyorsun?
Fakat korkmakta hakkıydı, çünkü, yağ
çektiği, dalkavukluk yaptığı, ihsanı olan altın saati alıp cebine koyduğu Padişah’ın
mekânından, onu sırtından hançerlemek niyetiyle, bir “ihanet destanı” yazmak
üzere çıkıyordu.
O, bir Brütüs’tü..