CÜBBELİ FELAKET, MANTIKSIZLIK VE İHANETTE ATATÜRK’ÜN İZİNDE

 


General Allenby, Filistin'deki İngiliz ordusunun komutanıydı. Yedinci Ordu Komutanı diye sözünü ettiği kişi de büyük vatan haini Mustafa Kemal Atatürk.. Sofra arkadaşlıkları eskiye dayanıyor. 1913 yılında İngiliz ajanı Aubrey Herbert'in Mustafa Atatürk onuruna verdiği yemekte tanışmışlardı.





Soner Yalçın bir yazısında şöyle diyordu:

“Bir gün…

“Cübbeli” müstear adıyla bilinen İsmailağa cemaatinin önde gelen vaizi Ahmet Mahmut Ünlü telefonla beni aradı:

-“Atatürk konusunda Odatv’ye röportaj vermek istiyorum!”

Şaşırdım. Ben tek söz etmeden ekledi:

-“Milletimizin kafasını çok karıştırıyorlar.”

Barış Pehlivan, Cübbeli Hoca’nın evine gidip röportaj yaptı. Cübbeli dedi ki:

–“Vatanı Mustafa Kemal kurtarmış. Bunu kurtarana nasıl düşman olacaksın? Sevmemenin ne anlamı var?

–“ Hilafeti bile kaldırırken çok üsluplu mesela. O günkü şartları bilmeyen kâr zarar hesabı yapamaz…”

(https://www.odatv.com/yazarlar/soner-yalcin/cubbeli-beni-neden-aradi-konu-ataturk-226328)

*

Evet, Cübbeli zahmet, (sonradan, milleti çocuk yerine koyarak kendisine “baba-dede Türk” makamından Atatürk soyadını seçen) Ali Rıza oğlu Mustafa’yı sevmek gerektiğini düşünüyor.

Ve seviyor.

Nedeni, vatanı kurtarmış olmasıymış..

Ancak, Mustafa Kemal, Cübbeli gibi düşünmüyor.

Mesela, İstanbul’u fetheden Osmanlı hakkında, Cübbeli üslubuyla, “Bu vatan, vatan, ecdadımızın fethettiği vatanlar; bize vatan yapmışlar. Bunu vatan yapana nasıl düşman olacaksın yahu? Sevmemenin ne anlamı var? Yapılan ortada” demiyor.

Şunu diyor (Kültür Bakanlığı‘nın sitesinden aktarıyoruz):

“Egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; görüşme ile, münakaşa ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milleti’nin egemenlik ve saltanatına el koymuşlardı; bu musallat olmalarını altı asırdan beri devam ettirmişlerdi. Şimdi de, Türk Milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, egemenlik ve saltanatını, isyan ederek kendi eline açıkça almış bulunuyor. Bu bir olupbittidir. Söz konusu olan; millete saltanatını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmıyacak mıyız? Meselesi değildir. Mesele zaten olupbitti haline gelmiş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek gerektiği şekilde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir. 1922 (Nutuk II, s. 691)”

(https://www.ktb.gov.tr/TR-96471/turkiye-buyuk-millet-meclisi.html)

*

Tabiî bunlar, sadeleştirilmiş ifadeler.. Aslını da aktaralım:

“Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed olmuşlardı; bu tasallûtlarını altı asırdan beri idame eylemişlerdi. Şimdi de, Türk milleti bu mütecavizlerin hadlerini ihtar ederek, hâkimiyet ve saltanatını, isyan ederek kendi eline, bilfiil, almış bulunuyur. Bu bir emrivakidir. Mevzuubahs olan; millete saltanatını, hakimiyetini bira kaçak mıyız, bırakmıyacak mıyız? meselesi değildir. Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu, behemehal, olacaktır. Burada içtima edenler, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”

(M. Kemal Atatürk, Nutuk, C. 2, İstanbul: Türk Devrim Tarihi Enstitüsü – Milli Eğitim Basımevi, 1969, s. 690-691.)

İmdi, bizler vatanı kurtardı diye Atatürk’ü illa da sevmek zorundaysak, Atatürk’ün kendisi neden bu toprakları bize vatan yapan ecdadı sevmiyor?

Sevmemeyi geçtik, onları tasallut ve tecavüz ile suçluyor?

Atatürk’ün bakış açısını benimsersek, kendisini de tasallut ve tecavüz ile suçlamak zorunda kalırız.

Hem de, Osmanlı ile kıyaslandığında on kat, yüz kat, hatta bin kat fazlasıyla..

Atatürkçülerin işi çok zor, çünkü bu denklemin çözüm kümesi boş.

*

Evet, aramızdan bazıları Atatürk’ün yaklaşımından etkilenerek aynı bakış açısıyla Atatürk’ü de eleştiri konusu yaparsa, onu da tasallut ve tecavüz ile suçlarsa, “Zorla Türk milletinin hâkimiyet ve saltanatına, vazıulyed olmuştur” derse, ne diyeceğiz?

“İşte gerçek Atatürkçü bu” mu diyeceğiz?

Atatürk’ün bizzat kendisi, yukarıya aldığımız sözlerinin ilk cümlelerinde, kendisine bu suçlamanın yapılmasına imkân verecek bir mantık ortaya koyuyor.. Hâkimiyet ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; müzakere ile, münakaşa ile verilmez. Hâkimiyet, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır” diyor.

Zorla alınırsa, hakimiyet ve saltanat konusunda “ilim” geçersizse, “Hayatta en hakiki mürşit ilim” bu bahiste devre dışı kalıyorsa, müzakere ve görüş alışverişine lüzum yoksa, hakimiyet ve saltanat ilimle değil kuvvetle, kudretle ve zorla alınıyorsa, Osmanlı’yı da zor kullandığı için kötülememesi gerekir.

Fakat öyle yapmıyor, kendisiyle çelişecek şekilde, hem hakimiyetin ilimle, müzakereyle değil zorla alınacağını söylüyor, hem de Osmanlı‘yı böyle yaptığı için yerden yere vuruyor.

*

Atatürk’ün laflarının kendi içinde tutarsız, çelişkili ve mantıktan uzak olduğu açık.

Ya da, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya kitabında onun için kullandığı ifadelerle konuşmak gerekirse, Atatürk’ün lafları “terimsiz, tarifsiz ve zikirsiz”, “metodlu ve ilmi bir tefekkür eksikliği”yle malul.

Adam mantıklı düşünmeyi başaramamış. Dinleyici ve izleyicileri ondan da mantıksız oldukları için bunu (Falih Rıfkı gibi birkaç istisna dışında) anlayamamış.

Anlayan birçok kişi de, başı belaya girmesin diye söyleyememiş.

Fakat bugün bunu bir şekilde söylemek, ilim icabıdır. Hakikate saygının gereğidir. Ve millete karşı, tarihe karşı, ecdada karşı bir sorumluluktur, borçtur.

Evet, bir taraftan hakimiyet için ilme, görüş alışverişine gerek olmadığını, işin zorla halledileceğini söyleyen Atatürk, önce Osmanlı’yı tam da bunu yaptığı için suçluyor, sonra da, “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diyerek işi getirip tekrar “zor”a bağlıyor.

Ve bunu da “hakikatin usulü dairesinde ifadesi” olarak nitelendiriyor.

Peki, hakikatin “Kemalist zulüm için usulü dairesinde ifadesi” nasıl yapılmalıdır?

*

Atatürk Osmanlı’yı sevmek zorunda değilse, biz neden Atatürk’ü sevmek zorunda olalım?!

Sırf Atatürk düşmanlığıyla suçlanmamak için herkes Atatürkçü olmak, Atatürk’ün saçmasapan, mantıksız her lafına iman etmek zorunda mı?!

Atatürk’ü, Atatürkçülerin istediği gibi yalan dolan, hurafe ve efsanelere göre değil de bilimsel şekilde olduğu gibi tanımak ve tanıtmak yanlış mı?!

*

Cübbeli, söz konusu röportajında şöyle diyor:

“Şimdi, burada bir vatan toprağındayız; burada bu insan uyumamış, yememiş, içmemiş. Bu bir fedakarlık ister. Kaç yaşında vefat etti… Çok yaşamış bir insan değil. Cepheden cepheye hizmet etmiş… O günkü şartlarda, o günkü zorluklar içerisinde bunu yapmış.”

Uyumamış, yememiş, içmemiş değil.. Gayet güzel yemiş içmiş.. Fakat o bahse girmeyelim..

Vefatının erken olmasına gelince..

Pek de erken sayılmaz..

Cübbeli yaşlandı.. İnsan yaşlandıkça, bütün yaşları erken görmeye başlar.. Başlıyor.. (Kendimden biliyorum.)

Fatih Sultan Mehmet kaç yaşında vefat etti?.. 49.. Yavuz Sultan Selim 51-52.. Abdülmecid 39.. I. Ahmet, IV. Murat vs. çok daha genç yaşta hayatlarını yitirdiler..

*

Cepheden cepheye hizmete gelince.. Bu, o dönemin şartlarından kaynaklanıyor.

Önce Balkan Harbi, sonra Birinci Dünya Savaşı, ardından da İstiklal Harbi yaşanınca, sadece Mustafa Kemal değil, bütün bir subay kadrosu ve askerler cepheden cepheye koşmak zorunda kaldılar.

Yüzbinlerce insan hayatını kaybetti.. Mustafa Kemal, o yüzbinler arasında yer almıyor.

Ve her zaman cepheden cepheye hizmet de etmedi, bazen cepheyi terk etti.. Çanakkale’de de böyle, Filistin’deki ilk görevi sırasında da böyle.. Pera Palas Oteli’nin odasında vatan kurtarmayı Filistin’de cephede bulunmaya tercih etti. Ardından da hastalığını bahane edip taa Karlsbad’a gitti.. Neymiş, oranın kaplıcası varmış..

Evet, cepheden cepheye hizmet lafı abartılı.. Palavradan mamul ilkokul ezberi.. (Bu Cübbeli bildiğim kadarıyla ilkokul mezunu, ortaokul diploması bile yok. Kabak kafa, bu konuda ilkokul ezberiyle kalmış. İlkokul diplomasıyla yetinmek, hatta tümden diplomasız olmak ayıp değil de, ilkokul ezberiyle ahkâm kesmek, ayıp.. Ayıptan da öte rezalet ve kepazelik.)

*

Selanikli Mustafa Atatürk, cepheye gitme konusunda biraz çekimserdi, o, balolar düzenlenen muhitlerde gösterişli kıyafetler giymiş halde kadınlarla dans ederek askercilik oynamayı tercih ediyordu..

Birinci Dünya Savaşı sırasında Hicaz’ı savunmak için görevlendirilmek istendiğinde reddetmişti. İngilizler’le “behemahal sulh” (her ne pahasına olursa olsun barış) yapılmasını istiyordu.

İstiklal Harbi’nde bile cepheye gitmemek için kırk takla attı.. Yunan ordusu, Kütahya-Eskişehir muharebelerinde ordumuzu yenip Polatlı’ya, Ankara’nın burnunun dibine kadar geldiğinde, cepheyi terk edip Kayseri’ye kaçma kararı almıştı. TBMM bunu kabul etmedi, ve askere moral vermek için kendisinin de bizzat cepheye gitmesini istedi.

Peki, “Mevzubahis olan vatansa …” türünden artistik laflar üretmeyi marifet bilen Selanikli bu talep karşısında ne yaptı dersiniz?.. Cepheye gitmeyi kabul etmedi.. Evet, etmedi.. Tam dört gün boyunca (rakamla 4) Meclis’te cepheye gidersin gitmezsin tartışması yaşandı.

Selanikli baktı ki, cepheye gitmezse karizma balonu tümden patlayacak, fısss diye hava kaçıracak, sonunda gitmeye razı oldu.. Fakat şartları ağırdı.. Birincisi, cepheye gitme fedakârlığı göstermesi karşılığında TBMM’nin bütün yetkileri ona devredilecekti. Falih Rıfkı Atay’ın tabiriyle diktatör yapılacaktı. İkincisi, bir yenilgi durumunda ondan asla hesap sorulmayacaktı.

Yani Selanikli, gerçekte, “Mevzubahis olan benim konumum ve istikbalimse vatan teferruattır, canı cehenneme” modunda bir adamdı. Karakteri bu.

Cübbeli sefalete göre, bu adamın ömrü cepheden cepheye hizmet ile geçmişmiş..

Oysa, diktatör olarak gittiği Sakarya Savaşı sırasında da cephede durmadı, “Attan düştüm, kaburgam kırıldı” diyerek (Gerçekten kırılmış gibi görünüyor) gelişmeleri cephe gerisinden takip etti.

*

Aslında cephelerde fazla görünmemesi kimi zaman hayırlı olmuş durumda. Çünkü bazen cephede hezimetin garantisi oldu. Filistin’de İngilizler’in önünden palaspandıras yıldırım hızıyla kaçarak, Osmanlı’nın dört yıldır devam ettirdiği, pes etmediği savaşın (Birinci Dünya Savaşı’nın), yenilgiyle bitmesine yol açtı.

Oysa İngilizler ve müttefikleri Çanakkale’yi geçememiş oldukları gibi, Kûtu’l-Amare’de de mağlup olmuş ve epeyce bir esir vermişlerdi. Herşeyi batıran, Filistin’e tekrar giden Selanikli oldu.

Çanakkale’de yaptıkları da yüzlerce sayfalık bir kitabın sayfalarından bir sayfadır. Orada yüzlerce subay arasında sıradan bir subaydı. Şayet sonradan devletin başına geçmemiş olsaydı, onun ismi de diğer subaylarınki gibi unutulur giderdi.

Sakarya Savaşı sırasında da boş durmadı, geri çekilme (Kaçma ya da ricat, artık ne derseniz) emri verdi, fakat Fevzi Çakmak’ın bu emrin ifasını ertelemesi sonucu (salgın hastalık, ishal ve açlık sıkıntısı çeken) Yunan ordusunun da yavaş yavaş çekilmekte olduğu anlaşıldı.

General İshal ile Mareşal Açlık elele verip Yunan ordusunu mahvettiler.

Böylece, Sakarya Savaşı, Selanikli’nin sakarlığından ve firar tutkusundan zarar görmeden zaferle bitmiş oldu.

Ve Selanikli, teamüllere aykırı olarak üç rütbe birden atlayarak mareşal unvanını aldı. Mareşal Açlık’ın apoletlerini söküp kendi üniformasına diktirdi.


CÜBBELİ FELAKET, MANTIKSIZLIK VE İHANETTE ATATÜRK’ÜN İZİNDE

  General Allenby , Filistin'deki İngiliz ordusunun komutanıydı. Yedinci Ordu Komutanı diye sözünü ettiği kişi de büyük vatan haini Must...