ELMALILI HOCA’NIN PENCERESİNDEN GÖRÜNEN CÜBBELİ MANZARASI: TAĞUT AVUKATLIĞI VE ŞİRK SÖZCÜLÜĞÜ

 








Cübbeli Ahmet, bir zamanlar, Habertürk TV’nin Türkiye’nin Nabzı Özel programında, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın tefsiri Hak Dini Kur’an Dili için şunları söylemiş bulunuyor:

“[Atatürk’ün] Elmalılı Hamdi Yazır’a tefsir yazdırması, Buhari‘yi tercüme ettirmesi.. Bana karşı olanlar” kötü niyetle tercüme ettirdi” dediler. Ben de “şu anda kadınlarımız çarşaf giyiyorlar. Ben de gidiyorum Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirine… Atatürk buna müdahale etmemiş. Şimdi bile Diyanet Buhari‘yi tolere edemiyor. Atatürk tümünü tercüme edene dememiş, ‘şu hadis ne biçim hadis’ dememiş. Biz bunlardan din adına yararlanıyoruz. Şu andaki ilahiyatçıları Atatürk’ün yazdırdığı tefsirlerle susturuyorsunuz.”

(https://www.haberturk.com/ahmet-mahmut-unlu-haberturk-te-sorulari-yanitliyor-2559404)

Behey paslı ve kirli yağdanlık, isteyen kadın, ABD’de de, Avrupa’da da çarşaf giyiyor. Bu bir lütuf mu?

Elmalılı Hamdi Yazır hoca tefsir yazmış da, peki Avrupa’da olsa, evine kapanıp tefsir yazamaz mıydı?!

Yayınlatmak ise, sadece para meselesi..

Şu anda da, isterseniz ABD’de veya Avrupa’da Elmalılı tefsirini aynen basarsınız. Kimse birşey demez.

Selanikli Atatürk “Şu hadîs ne biçim hadîs?” dememişmiş..

Ancak, Kâzım Karabekir‘in ve Atatürk’le sohbet etmiş başkalarının beyanlarından anlıyoruz ki, Mustafa Atatürk, başka birileri “Şu hadîs ne biçim hadîs?” deme imkânına kavuşsun diye, böyle bir tepki vermemiş, hadîslere müdahale etmemiş kabul edilmelidir.

Merhum Elmalılı’nın tefsirinin yazdırılmasına gelince..

Mustafa Atatürk’ün, merak ettiğinden bazı bölümleri okuduğunu biliyoruz, fakat hepsini okumadığı, sadece bazı ayetlerin tefsirini okumakla yetindiği kesindir.

*

Asıl önemli olan şu:

Merhum Elmalılı hoca, sırf şapka giymiyor diye insanların alenen asıldığı, idam edildiği bir yönetim sırasında hakkı açıkça yazmaktan kaçınmadı..

Şapka giymiyor diye adam asmak, çorap giymiyor diye idam etmekle aynı şeydir. İlkçağ ilkelliği, vahşeti ve zorbalığıdır.

İslam’da mesela kadınlar için başörtüsü emri vardır, ayetle sabit..

Peki, başını örtmeyen kadının cezası nedir?

İslam tarihinde, başını örtmüyor diye asılan ya da hapse atılan kadın var mı?!

Erkeklerin de, adab-ı muaşereti umursamayıp açılıp saçılsalar bile, vücutlarının göbekten diz kapağının altına kadar olan kısmını örtmeleri farzdır. Örtmezse cezası nedir peki? İdam mı edilir?

Hayır.

Yine, İslam’da “Vayy, bu adam sarık sarmamış, hadi idam edilsin” şeklinde bir olay yaşanmış mıdır?

Yaşanmamıştır..

Böylesi bir ilkellik, geri kafalılık ve vahşet, “Cumhuriyet fazilettir” mottosu mucibince Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tek parti döneminin fazilet hanesinde kayıtlı.

*

Evet, demiştik ki, Merhum Elmalılı hoca, sırf şapka giymiyor diye insanların alenen asıldığı, idam edildiği bir yönetim sırasında hakkı açıkça yazmaktan kaçınmamıştır.

Cübbeli gibilere gelince..

O vahşet günleri geride kaldığı halde, Atatürkçülük yapıyor, hakkı batıla karıştırıyor.

Ve, Selanikli diktatör hakkında şunları söylüyor:

“Ben Atatürk’e hiçbir zaman dindar, namazlı abdestli adam demiyorum. Bu kişi vatanın kurtarılmasında çok büyük emek ve hizmetler sarfetmiş. sarfetmiş. Vatanın kurtarıcısı Cumhuriyetin kurucusu diyorum. Aleyhinde konuşmamak lazım diyorum.”

“Dindar, namazlı abdestli adam” demiyormuş..

Yok bir de deseydin…

Peki, “Şapka için adam astırmıştır, Şeriat düşmanlığı yapmıştır” niye demiyorsun?

*

Aleyhinde konuşmamak lazımmış, çünkü vatanı kurtarmışmış..

Bu lafınla, merhum Elmalılı’nın ifadelerine göre, şirke düşmüş olduğunun farkında mısın (Bkz. Hak Dini Kur’an Dili, Neml Suresi tefsiri): 

“Şunu da unutmayalım ki, Çanakkale, Sakarya, İnönü zaferleri, İzmir’in düşman işgalinden kurtarılması, Avrupalıların İstanbul’dan çıkarılmaları hamdolsun yüce Allah’ın zamanımızda gösterip tanıttığı İslâmi âyetlerdendir. Bu savaşlarda Türkiye müslümanları öyle bir sıkıntı ve ilhas ile Allah Teâlâ’ya sığınarak çalışmışlardı ki “Onlar mı hayırlı, yoksa kendine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren mi?” (Neml, 27/62) âyeti aynen ortaya çıkmıştı. Fakat bütün bunların meydana gelişinden sonra “Bil ki sen, ölüleri işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olan sağırlara da daveti duyuramazsın” (Neml, 27/80) buyurulduğu üzere duymak istemeyen kalpsizler, sağırlar, körler, İslâm’ın artık bütün vaadleri olmuş bitmiş, gelecek için görevi kalmamış olduğunu iddia ederek müslümanlığı körletmek, Allah’ı unutup şirk yollarına gitmek istiyorlar.”

Merhum Elmalılı hocanın şu ifadeleri ise daha açıktır (Bkz. Hak Dini Kur’an Dili, Rum Suresi tefsiri): 

“Bu noktada insanların, üzerine yaratılmış olduğu fıtratın başka değil, yalnız, Allah’a yalvarmak olduğunu göstermek için buyuruluyor ki: “Bununla beraber insanlara bir sıkıntı dokunduğu zaman bütün o güvendiklerinden ve her şeyden geçip, yalnız yaratan Rablerine gönül vererek hep O’na yalvarırlar." Nitekim Çanakkale, Sakarya, Afyon savaşları sırasında biz Türkler hep böyle olmuştuk. Demek ki fıtrat dini (yaratılışa uygun din) sadece Allah dinidir. Her zaman, baki sağlam din yalnız odur. Böyle iken sonra O, “onlara tarafından bir rahmet tattırıverince; o sıkıntıyı açıp bir nimet ihsan ediverince de ne bakarsın içlerinden bir kısmı, o Rablerine ortak koşuyorlardır”. Şükredecek yerde tutarlar da bu, şundan oldu, bundan oldu, benden oldu, senden oldu diyerek Allah’ın lütfunu başkalarına isnad etmeye kalkarlar.

34- “Ki kendilerine verdiğimiz nimeti küfran ile, nankörlükle karşılamak için; haydin yaşayın, zevk edin bakalım, yarın bileceksiniz.”

35- “Yoksa biz onlara bir ferman indirmişiz de O’na ortak koşmalarının caiz olduğunu o mu söylüyor?” Hayır öyle bir kitap ve delil indirilmemiştir. Fakat onlar yukarıda söylendiği şekilde bilgisizce hevaları ardında gitmişler, keyiflerine hoş gelene veya gözlerinin korktuğuna tapmışlardır."

*

Evet, bu Cübbeli, “Allah’ın lütfunu başkalarına”, Atatürk’e isnad ediyor.

Allahu Teala’nın lütfunu unutuyor da, Ali Rıza’nın oğlu Selanikli ölmüş Mustafa Atatürk’ü “kurtarıcı” ilan ediyor. 

“Vatanın kurtuluşu ondan oldu” diyor, onun için “Vatanın kurtarıcısı Cumhuriyet’in kurucusu diyorum” diyerek, tazimle konuşuyor.

Vatanı sözde kurtarmış olduğu için Allahu Teala'ya, Kur'an'a ve Peygamberi'ne savaş açma hakkını ona tanıyor.

Ve, “namazsız abdestsiz olduğunu” söylediği adamın bu (Allahu Teala’nın lütfunu gözardı eden) “vatan kurtarıcılığı”ndan hareketle, onun Allahu Teala’nın yüce kitabı ile son peygamberi Hz. Muhammed s.a.s. hakkındaki çirkin ve menfur sözlerini görmezden gelerek “Aleyhinde konuşmamak lazım” fetvasını veriyor.

Mustafa Atatürk Allah’ın Kitabı ve Rasulü hakkında küstahça ve hadsizce zırvalar savurmuş olsa bile onun aleyhinde konuşulmaması lazımmış.

Vay akılsız vay!

Bir Bel'am'ımımız eksikti, o da senin sayende tamamlanmış oldu. 


FİRAVUNLARI TANRI YAPMANIN DİĞER ADI: İBN ARABÎ VAHDET-İ VÜCÛDÇULUĞU





(Baş tarafı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2026/06/edebiyat-paralayan-sahte-tasavvufculuk.html)


ORKHAN MUSAKHANOV’UN “ES-SİNDÎ’NİN VAHDET-İ VÜCÛD REDDİYESİNİN ELEŞTİRİSİ”NİN ELEŞTİRİSİ - 9


Hayât es-Sindî’nin Fethu’l-Vedûd ‘alâ Vahdeti’l-Vücûd isimli eseri şöyle devam ediyor:

“Firavunun Ben sizin en yüce rabbinizim [Nâzi‘ât, 79/24] sözünü tasdik ettiler ve putperestleri [gerçekte putlara değil] ancak Allah’a ibadet eden kıldılar ve dediler ki: “Firavun tahakküm ve güç sahibi olduğunda Ben sizin en yüce rabbinizim [Nâzi‘ât, 79/24] [dedi,] yani nisbetlerden bir nisbetle her şey rab’tır. Yani [nisbetlerden bir nisbetle rab olan Firavun şöyle dedi: (çevirenin ilavesi)] ‘ben sizin aranızda zâhirdeki tahakkümde bana verilen şey sebebiyle [tahakküm/hükmetme nisbetiyle, münasebetiyle] sizlerin en yüce rabbinizim.’” Yine dediler ki: “Sihirbazlar Firavunun dediği sözdeki doğruluğunu bildiklerinde onu ikrar ettiler ve şöyle dediler: Hüküm ver, sen hüküm verici değilsin [sen ancak bu dünya hayatında hüküm verirsin Tâhâ, 50/72.]” Şöyle dediler: “Firavunun Ben sizin en yüce rabbinizim [Nâzi‘ât, 79/24]. Her ne kadar Firavun Hakk’ın ‘ayn’ı ise de suret Firavuna aittir. [“Firavun’un suretinde konuşan gerçekte Allah’tır” dediler.]” (104)

104’üncü dipnot şöyle:

“104. Hayât es-Sindî bu kısmı birebir İbn Teymiyye’den iktibas etti. Fususu’l-Hikem’in (s. 216) metni şöyledir: “Firavun tahakküm ve güç sahibi olduğunda -her ne kadar meşru şeriatta zulmetse de- Ben sizin en yüce rabbinizim [Nâzi‘ât, 79/24] dedi. Her ne kadar nisbetlerden bir nisbetle her şey rab olsa da ben zâhirde tahakkümde bana verilen şey sebebiyle onlardan yüceyim. Sihirbazlar Firavunun dediği sözdeki doğruluğunu bildiklerinde onu inkâr etmediler ve şöyle dediler: Hüküm ver, sen hüküm verici değilsin, sen ancak bu dünya hayatında hüküm verirsin. [Tâhâ, 50/72] Devlet senindir. Firavunun Ben sizin en yüce rabbinizim [Nâzi‘ât, 79/24]. Her ne kadar Firavun Hakk’ın ‘ayn’ı ise de suret Firavuna aittir.”

Olay şu (Tâ-Hâ Sûresi):

70. (Mûsâ'nın değneği, sihirbazların ipleriyle değneklerini yutunca) sihirbazlar hemen secdeye kapandılar ve, "Hârûn ve Mûsâ'nın Rabbine inandık" dediler.

71. Firavun, "Demek, ben size izin vermeden önce ona (Mûsâ'ya) inandınız ha! Şüphe yok, o size sihiri öğreten büyüğünüzdür. Şimdi andolsun, sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve mutlaka sizi hurma dallarına asacağım. Hangimizin azabı daha şiddetli ve daha kalıcıymış, mutlaka göreceksiniz."

72. Sihirbazlar şöyle dediler: "Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla tercih etmeyeceğiz. Artık sen vereceğin hükmü ver. Sen ancak bu dünya hayatında hüküm verirsin."

73. "Şüphesiz ki biz; günahlarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri affetmesi için, Rabbimize inandık. Allah'ın vereceği mükâfat daha hayırlı ve daha kalıcıdır."

Ayetlerden de anlaşılabileceği gibi, İbn Arabî sahtekârı  “Sihirbazlar Firavun’un dediği sözdeki doğruluğunu bildiklerindediyerek gerçeği tersyüz ediyor. 

Firavun’u asıl tasdik eden kendisi, fakat bunu sihirbazlara malediyor.

Sihirbazlar Firavun'un dediği sözdeki doğruluğunu bildiklerinde onu (yani rabliğini) inkâr etmediler” diyerek yalanını ikiye katlıyor. 

Çift katlı yalan.

Göz göre göre yalan uydurmak ancak bu kadar olur.

Durum onun iddia ettiği gibi olsaydı, Firavun da, "Bunlar benim sözümdeki doğruluğu biliyorlar ve de beni inkâr etmiyorlar" diye düşünür ve onlara "Şimdi andolsun, sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve mutlaka sizi hurma dallarına asacağım" demezdi.

Bu kararı almasının nedeni, onların artık kendisinin sözlerini tasdik etmediklerini, onu inkâr ettiklerini kesin bir biçimde biliyor olması.

Görüldüğü gibi, İbn Arabî adlı kitap yüklü eşek, resmen Müslümanlar'la dalga geçiyor.

Deccallerden (çok yalancılardan) bir deccal.

Alim ve arif diye bilinip de bu alçağa kulak verenlere ne demek gerekir bilmiyorum.

*

Güya Firavun, “Her ne kadar nisbetlerden bir nisbetle her şey rab olsa da (ve o herşey arasında sihirbazlar da bulunduğu için, onlar da nisbetlerden bir nisbetle rab olsa da) ben zâhirde tahakkümde (hükmetmede) bana verilen şey sebebiyle onlardan yüceyim (en yüce rab durumundayım)” demek istemiş.

Bunu demek istemiş olması mümkün değildir.

Çünkü o takdirde, sihirbazların "Hârûn ve Mûsâ'nın Rabbine inandık" demelerini dert etmemesi gerekirdi.. Zira ona göre zaten "nisbetlerden bir nisbetle her şey rab".. Bu durumda "Varsın bir tane rab fazla olsun, bana zararı ne!" diye düşünmesi lazım gelirdi. 

Böylece, İbn Arabî kalpazanı, Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini inkâr eden bir münkire dönüşmüş oluyor:

“(Yahudiler) hahamlarını, (hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i Allah'dan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden pek münezzehtir!

İbn Arabî’ye göre, anılanlar zaten “nisbetlerden bir nisbetle” rab durumundalar. Ve Meryemoğlu Mesih de, “zahirde hikmet ve peygamberlikle kendisine verilen şey sebebiyle” diğerlerinden daha “yüce rab” olma durumunda.

Ayrıca bu hahamlar ve rahipler, Hakk’ın “ayn”ı durumundalar, gerçekte Hakk’ın (Allah’ın) ta kendisiler. Sadece “suret” bunlara ait. (Zırvaya bak, ne demekse?)

*

Firavun bile rab olursa (Ki İbn Arabî eşeği "Her ne kadar Firavun Hakk’ın ‘ayn’ı ise de suret Firavun'a aittir” diyor) Meryemoğlu Mesih haydi haydi olur.. 

Allah (haşa) ete kemiğe bürünmüş, Firavun diye görünmüş.. 

Fakat, İbn Arabî eşeğine göre, Allah'ın suretleri arasında savaş var, bir sureti diğer suretine savaş açıyor. Firavun, Allah'ın "ayn"ı olduğu halde, "Hârûn ve Mûsâ'nın Rabbine (yani Allah'a) inandık" demeleri yüzünden sihirbazları cezalandırıyor.

Bu mantıksızlık ve saçmalıkta nirvanayı yakalamış zırvaları, eğer kalem tutacak bir eli olsa, bir eşek  bile yazamazdı. "Ben bir eşşekoğlu eşşekken böyle bir zırvayı nasıl yazabilirim, bana uyar mı, eşşekliğin şanına şerefine bu rezalet yakışır mı?!" derdi.

Diyelim ki yazdı, diğer eşekler bunun yüzüne tükürür, bir daha insan içine (pardon, hayvan içine) çıkamazdı. Utancından ölürdü.

*

İşte, İbn Arabî sapığının vahdet-i vücutçuluğu böyle birşey. 

Nitekim (Mahmut Erol Kılıç ve Ekrem Demirli gibi şaşkınların dolmuşuna binen, gazına gelen) Dr. Kübra Zümrüt Orhan, “Ehl-i Tasavvufun İbnü’l-Arabî’ye Yönelik Tenkitleri: Alâüddevle Simnânî Örneği” başlıklı makalesinde (Cumhuriyet İlahiyat Dergisi, 2019, 23 (2): 631—649) şunu diyor:

“… İbnü’l-Arabî, hakîkî varlığın, bir başka ifâdeyle kendisine vücûd denebilecek yegâne varlığın Hak olduğunu “Vücûd [varlık] Hakk’ın aynı olunca...”, “O mevcûdâtın aynıdır zira vücûd O’dur”, “Hak, Vücûd’dur, eşyâ [şeyler, mevcudat] ise vücûdun sûretleridir” ve benzeri cümlelerle sık sık tekrar etmektedir.”

Evet, İbn Arabî sapığına göre Firavun, Allah’ın suretlerinden bir suretmiş. Fakat bu sadece görünüşte böyleymiş, gerçekte Allah’ın “ayn”ı imiş, ta kendisiymiş.

Alın size vahdet-i vücudçuluk!.. Bu da küfür değilse, küfür nasıl birşeydir?!

*

(Burada şu noktaya dikkat çekmeyi gerekli görüyoruz:

Selefîlerin de, tasavvuf ehlinin de hepsini toptan reddetmiyoruz. Halid-i Bağdadî k. s. da itikatta selefi idi.. İmam Matüridî ile İmam Eş’arî’den önce yaşayan selef de ne Matüridî idi, ne de Eş’arî..

Ancak, selefi geçinenlerin bir kısmının selefi, maalesef Hz. Ali döneminin Haricîleri.

Tasavvufçuların bir kısmı resmen sapık olduğu gibi, selefîlerin bir kısmı da o durumda.. Çünkü selefleri, Haricîler; dolayısıyla, selefîlik iddiaları yanlış da değil.

O selef durumundaki Haricîler’in bir kısmı gerçekten de sürekli ibadet eden abid adamlardı, içlerinden bazılarının ağzı laf da yapıyordu, her söyledikleri yanlış da değildi, fakat birçok şeye kafaları basmıyordu. Sakalları uzun, akılları kısa geri zekâlı hödüklerdi.

Hz. Ali'yi küfre düşmekle suçlayabilmişlerdi. 

Günümüzün selefîlerinin bir kısmının geri zekâlılık ve ahmaklıkta o dönemin Haricîler’ini bile geçmiş oldukları görülüyor. 

Tanınmalarını sağlayan alamet-i farikaları ise, tasavvuf ehlini toptan reddediyor olmaları.

Bunlar İbn Teymiyye'yi de istismar ediyorlar. Gerçekte İbn Teymiyye tasavvuf karşıtı değildir ve tasavvuf anlayışı, Seyda Mehmed Emin Er'in ifade ettiği gibi, düzgündür.)


ELMALILI HOCA’NIN PENCERESİNDEN GÖRÜNEN CÜBBELİ MANZARASI: TAĞUT AVUKATLIĞI VE ŞİRK SÖZCÜLÜĞÜ

  Cübbeli Ahmet, bir zamanlar,  Habertürk TV ’nin  Türkiye’nin Nabzı Özel programında, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın tefsir...