CÜBBELİ KOMEDYEN, KUTUPLAŞMA OLMASIN DİYE ATATÜRKÇÜLÜK/KEMALİSTLİK YAPIYORMUŞ

 











İddiasına göre, bu Cübbeli alametin (kıyamet alameti), Atatürk güzellemesi yapması, “Atatürk’ün aleyhinde konuşulması caiz değildir” diyerek kabak kafasından fetva uydurması, memlekette kutuplaşma olmasın diyeymiş.

Hepimiz Atatürkçü olursak, memlekette kutuplaşma olmayacakmış.. Kutuplaşma olmaması için hepimiz Atatürk meddahı haline gelmeli, hiçbirimiz onun aleyhinde tek kelime etmemeliymişiz.

Evet, Cübbeli, “Bizim ne yapmak istediğimizi ve memleketin önümüzdeki süreçte yaşaması muhtemel bulunan kutuplaşma tehlikesine karşı hangi tedbirleri almamız lazım geldiği hususunda neleri öngördüğümüzü” edebiyatı yapıyor. (https://www.cubbeliahmethoca.com.tr/tr/basinduyuru/ataturk-ile-ilgili-aciklamalarimdan-rahatsiz-olanlari-rahatlatma)

Mekkeli müşrikler de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e böyle diyorlardı:

Tamam, istediğin gibi müslüman ol, fakat putlar aleyhinde konuşma, kutuplaşmaya yol açma!. Senin yüzünden kardeş kardeşe, baba oğula, karı kocaya hasım oldu. Allah’a bildiğin gibi ibadet et, ki biz de atamız İbrahim ile İsmail’in Allah’ına inanıyoruz, hac yapıyoruz, Kâbe’ye hürmet ediyoruz.. Fakat tutup Lat, Uzza, Hübel ve Menat putları aleyhinde konuşup da ikilik ve fitne çıkarmaya, milli birlik ve beraberliği bozmaya ne lüzum var!

“Birlik ve beraberlik olacaksa, hepimiz putlarımızı bir tarafa atalım, misli ve dengi bulunmayan tek Allah’a ibadet edelim, böylece bütün kutuplaşmalar son bulsun” demiyorlardı.

*

Selanikli Mustafa Atatürk, daha cumhuriyetin ilk yıllarında, 10 yıl süren bir savaşlar silsilesinden çıkmış yorgun ve fakir memlekette, ilk iş olarak, yurtdışından dünyanın parasını ödeyerek heykeltraşlar getirtip heykellerini dikmiş adam.

Memlekette salgın hastalıktan geçilmiyor, yeterli hastane yok, bu tutmuş her yere bir heykelini diktirmek için seferberlik başlatmış.

Kendisi için putperestçe şiirler yazan dalkavukları sofrasında millet kesesinden ağırlamış, onları milletvekili vs. yaparak ödüllendirmiş.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem için şurda burda ağza alınmayacak laflar etmiş, bu tür hezeyanları tarih ders kitabı diye okutulan paçavralara yazdırmış, adamlarını böylesi saygısızlıklarda bulunmaları için cesaretlendirmiş, o sayede kendisinin ekstradan fazla birşey söylemesine gerek de kalmamış. (Yazan pek fazla kimse çıkmaması, Karabekir’e söylediklerini başkalarına da söylememiş olması anlamına gelmiyor.)

Selanikli, Batılılaşma yanlısı zihniyet için Türk tarihinde çağ açıp çağ kapayan bir ulu önderdir, İslam açısından ise, tağutun ta kendisidir:

“Dîn(e girme)de zorlama yoktur; îman küfürden hiç şüphesiz iyice ayrılmıştır. Artık kim tâğûtu (Allah'ın yerine tuttukları herşeyi) inkâr edip Allah'a îmân ederse, böylece hiç kuşkusuz kopmayan çok sağlam kulpa tutunmuştur! Allah ise, Semî' (hakkıyla işiten)dir, Alîm (herşeyi bilen)dir.” (Bakara, 2/256)

*

Cübbeli gibi tipler, dediklerine göre, kutuplaşma olmasın diye az biraz Kemalist oluyorlar, fakat nedense Kemalistler, kutuplaşma olmasın diye bir gıdımcık bile İslamcı/Şeriatçı olmayı kabul etmiyorlar.

Tam aksine, İslamcılara “İslamcı (İslam taraftarı) olmayın, Kur’an’da İslamcılık diye bir tabir mi var?” diyerek akıl veriyorlar.

“İlla da “ci”li “cı”lı birşey olacaksanız milliyet-çilik (ama başka değil, Türk milliyetçiliği) var, devrim-cilik var (İslam devrimciliği değil, Atatürk devrimciliği), ulusal-cılık var, halk-çılık var, toplum-culuk var, milli görüş-çülük var, ülkü-cülük var, var oğlu var; biz Atatürk-çü, ülkü-cü, sol-cu, şucu bucu olalım, fakat siz din-ci olmayın, sade suya tirit dindar olun, dincilik çok ‘nalet’ birşey!” diyorlar.

Onların kutuplaşma olmasın diye İslamcı olmalarından geçtik, İslam’a saygısızlıktan bile vazgeçtikleri her zaman görülmüyor.

Onlar İslamcı olmuyor, fakat bu Cübbeli tuluat müsveddesi Kemalist oluyor. Az biraz..

*

Fethullah da böyleydi, dünyada kutuplaşma olmasın diye dinler arası diyalog yapıyordu.

Cübbeli fırıldak henüz yolun başında, Fethullah gibi ustalaşmak için alması gereken daha çook yol var, o şimdilik yerli-milli takılıyor.

Küresel aşamaya geçmek için önce takipçi sayısını çoğaltması, devlette kök salması lazım.

Fakat bunu başarması imkânsız, çünkü Fethullah’taki stratejik zekâ ve teşkilatçılık kabiliyeti bunda yok, sütçü beygirinden yarış atı performansı beklenemez.

Dolayısıyla küresel lige çıkması hayal, ömrü yerel milli ligde Atatürkçülük goygoyculuğuyla heder olup gidecek.

Atatürkçülük putunu boyayıp cilalama, tozunu alma “yerli milli” hizmetiyle yetinmek zorunda.

Küresel lig onun için hayal.

*

Allahu Teala Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde Yahudi ve Hristiyanlar’ın din adamlarını rabler edindiklerini bildiriyor.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde, Avrupa’da dinde reform, protestanlaşma ve laiklik (siyasal dinsizlik) ile birlikte “rableştirilen papazlar”ın yerini parlamentoların (ulusal meclislerin) ve parlamenterlerin (milletvekillerinin) aldığını söylüyor.

Evet, milletvekilleri (ve onları güden siyasal parti liderleri) laik demokrasi dininin müminlerinin rableştirilmiş din adamlarıdırlar (bir tür papazlarıdırlar).

Bertrand Russell’ın şu cümleleri konuyu çok iyi özetliyor:

“… Modern biçimde, mutlak otoriteye ve geleneğe körü körüne baş eğmeye iyice karşı çıkan Locke‘la başlar bu [liberalizm doktrini/öğretisi]. [Bu doğrultuda] Daha dört başı mamur bir başkaldırma, Katolikliğin Kilise’ye [Kilise kurumuna] ve dahası, bazen, Tanrı’ya verdiği yeri Devlet’e veren bir devlete tapınma öğretisine varmıştır. Hobbes, Rousseau ve Hegel, bu kuramın ayrı görünüşlerini temsil eder [bunlar, ortaya attıkları görüşleriyle, devlet kurumuna tanrı/mabud, vatandaşlara da kul/abd rolü veren kişilerdir]. Adı geçen kişilerin öğretileri, Cromwell, Napoleon ve modern Almanya’da [bu satırların yazıldığı dönemdeki nasyonal/milliyetçi sosyalist Nazi Almanyası’nda] pratik olarak gözlenebilmiştir. Komünistlik, kuram [teori] olarak bu tür felsefelerden çok uzaktır [devlet kurumuna karşıdır]. [Ancak] uygulamada devlete tapınma sonucu olan topluluk türüne çok benzer bir türe doğru itilmiştir.”

(Bertrand Russell, Batı Felsefesi Tarihi, C. 1, çev. Muammer Sencer, 6. b., İstanbul: Say Y., 1997, s. 103.)

 Şu sözler de Russell’a ait:

“[Batı’da Reform hareketi ve Protestanlığın ortaya çıkışı ile birlikte benimsenen laik anlayışı sonucu] Uygulamada Devlet, daha önce Kilise‘ye ilişkin hakkın [Kilise'ye tahsis edilen hakkın] kendinde olduğunu ileri sürmüştür [Kilise gibi vicdanlar üzerinde baskı kurmakta, kendisini, kimin neye ne ölçüde inanacağına karar verme konumunda görmektedir]. Hakkın [laik ruhbanlar/papazlar olarak kabul edilebilecek devlet yöneticileri-bürokratları tarafından] zor yoluyla alınması [gasbedilmesi] demekti bu.”

(A.g.e., C. 1, s. 101.)

 *

Cübbeli Ahmet gibilerin “rableştirilme” geleneği açısından şanssız olduklarını kabul etmek gerekiyor.

Ortaçağ Avrupası’nda din adamı olarak arz-ı endam etselerdi rableştirilen taifeden olmaları mümkündü, fakat Batı taklitçisi yerli-milli laik demokrasilerin “milletvekillerini ve sayisî parti liderlerini” rableştiren düzeninde bunlara düşen rol, bu “insan yapımı” putperestlik dininin Atatürk gibi “baş rableştirilmiş” figürlerinin ucuz meddahları olarak çığırtkanlık ya da zangoçluk yapmaktan ibaret.

*

Kulağı delik gazetecilerden Nevzat Çiçek, 2019’da Habertürk ekranlarında “Devlet, cemaat ve tarikatları Atatürk'le barıştırma planı hazırladı” diye konuşmuştu.

İlgili haber şöyle:

“Gazeteci Nevzat Çiçek, devletin "Muhafazakar Kemalizm, Atatürk'le barışık dindarlık" hedeflediğini bunun için cemaat ve tarikatları dönüştürmek istediğini söyledi.

Cemaat ve tarikatların tartışıldığı HaberTürk programında konuşan Çiçek, ilginç açıklamalarda bulundu.

Muhafazakar Kemalizm, Atatürk'le barışık dindarlık

Daha önce yaptığı konuşmalarda "yeni devlet paradigmasının cemaat, tarikat ve vakıflar üzerinde operasyon çekeceğini söylediğini" hatırlatan Çiçek, "yeni devlet paradigmasının" 4 maddelik planını şöyle açıkladı:

1-Muhafazakar bir Kemalizm oluşacak. Son seçimlere, aktörlere bakarsanız izdüşümünü çok rahatlıkla görebilirsiniz.

2-Atatürk'le barışık dindarlık oluşturulacak.

3-Hanefi, Maturidi bir anlayış üzerine yeni bir yorumlama şekli oluşacak.
4-Modern tarikat ve modern cemaatler oluşacak. (…)

Eskiden benim yetiştiğim camia içerisinde burayı darül harp gören bir zihniyet vardı. Derlerdi ki "Burada cuma namazı kılınmaz, burası savaşılması gereken, ele geçirilmesi gereken bir ülke." Azınlık da olsa bunu düşünen radikal insanlar vardı. Sistem de bunun farkına varınca 80'lerden itibaren yavaş yavaş bazı tarikat ve cemaatlere bir kapı açtı. Dedi ki "Hele bir göreyim sizi. Sistemin içerisine girildiğinizde ne yapıyorsunuz." Onlar ne yazık ki malla, kadınla, makamla olan imtihanı çok veremeyince devlet kapıları çok açmaya başladı. İtiraz ettikleri sistemin içerisine entegre olmaya başladılar. Entegre olma sırasında devlet bunların sivilliklerini kaybettiğini gördü. "Burası darülharp" diyenlerin sistemin içerisine girdiğinde sistemin yürütücüsü olduğunu gördü.

Dindarların önündeki en büyük tehlike sivilliği kaybetme tehlikesidir

Devlet, dindarların çoğunu sisteme aldı, içerisine entegre etti. Yurt verdi, vakıf verdi, imkan verdi. Tarikat ve cemaat asli görevinden uzaklaşmaya başladı. Dindarların önündeki en büyük tehlike sivilliği kaybetme tehlikesidir. Eğer bu sivillik sağlanmazsa 30 yıl sonra hiç kimse çocuğunu ne bir tarikata gönderir ne de bir cemaate gönderir."

(https://www.risalehaber.com/devlet-cemaat-ve-tarikatlari-ataturkle-baristirma-plani-hazirladi-360880h.htm)

*

Aslında “Muhafazakar Kemalizm, Atatürk'le barışık dindarlık” projesi 27 Mayıs 1960 darbesiyle birlikte başladı. Kadir Mısıroğlu, bu konuya farklı kitaplarında yeri geldikçe değiniyor.

Bu gelişme, ABD – Sovyetler Birliği kutuplaşmasının yaşandığı (İkinci Dünya Savaşı sonrası) Soğuk Savaş dönemi şartlarının bir ürünüydü.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında müttefikleri Fransa ve İtalya ile birlikte Ortadoğu’yu yeniden dizayn eden İngiltere, Selanikli Mustafa Atatürk’e Türkiye’yi tümden dinsizleştirme ev ödevi vermişti. Selanikli’nin yaptığı “devirim”ler salt kendisinin bozuk zihniyetinden kaynaklanmıyordu, ayrıca bir de eline tutuşturulmuş program vardı.

Selanikli onlara borçluydu.. Heykellerini onlar sayesinde diktirebiliyor, Dolmabahçe’de onlar sayesinde adı konulmamış padişahlık yapabiliyordu. İngiltere ona “vatan kurtaran kahraman aslan” madalyası takmıştı, bunun da minnet borcunu ödemesi gerekiyordu.

Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde, şu sözleri boşuna sarfetmiş değildi:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Selanikli İngiliz vizesiyle Samsun'a çıktığında kafasında tek bir plan vardı: Memleketi sözde düşman işgalinden kurtarma bahanesiyle önce yeni bir millet meclisi (parlamento) oluşturmak, ardından bir "meclis hükümeti" tesis etmek, ve böylece yeni bir devlet yapılanmasının (paralel devletin) temellerini atmak.

Samsun'a varışından sadece ikibuçuk ay sonra, Erzurum'da, hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya'ya kendisinin gelecekteki cumhurbaşkanlığını ve yapacağı "devrimleri" müjdelemişti. M. Müfit'in not defterinde kalması, kimseye söylenmemesi kaydıyla.

Kesin ve emin konuşuyordu, çünkü İngilizler garanti vermişlerdi, fakat bunu hempalarına söylemedi. (Ya da Mazhar Müfit bunu hiç açıklamamayı gerekli gördü.)

Bunu açıklama şerefi İsmet İnönü'ye kaldı.

İngilizler ona, kendileri ve müttefikleri (Fransa ve İtalya) adına garanti vermişlerdi, asla üzerine yürümeyeceklerdi (Fakat işbirlikçiliği deşifre olmasın diye lafta kalan göstermelik bir düşmanlık sergileyeceklerdi). Yunan'ı da İzmir dağlarında tutacaklar, ileriye yürümesine izin vermeyeceklerdi (Ki bunu Milne Hattı ile yaptılar). Sonra da Selanik Yunan'ın üzerine yürüyecek, dostlar alışverişte görsün kabilinden birkaç küçük çatışmadan sonra İngiltere ile müttefikleri devreye girerek tarafları barıştıracaklardı.

Filmin (ya da tiyatronun) uzamasına ve beklenenden daha kanlı hale gelmesine, (İngilizler'in 1917 yılında savaş tehdidiyle tahttan indirmiş oldukları Almanya yanlısı) Kral Konstantin'in, oğlunun erken ölümü yüzünden 1920 yılı sonlarında tekrar kral olması neden olmuştu. 

İngilizler'in istediği, dünya siyasetinde artık, İslam dünyasının liderliğini yapan bir Türk devletinin olmamasıydı. Ayrıca Türkiye'nin devlet başkanı İslam halifesi unvanını da taşımamalıydı.

Ancak bunu Osmanlı Devleti'ne ve Osmanlı Hanedanı'na kabul ettirmenin mümkün olmadığını biliyorlardı.

O yüzden, Osmanlı Devleti'nin yerini alacak (imparatorluk mazisini reddeden, başkenti Anadolu'daki bir şehir olan) yeni bir Türk devleti kurulmalıydı. 

İhaleyi, (İstanbul'da İngiliz gizli servisinin Türkiye şefi Robert Frew ile defalarca gizli saklı başbaşa görüşmeler yapan) Selanikli Mustafa Atatürk kazandı.

İngilizler’in, Selanikli’ye taktıkları “vatan kurtaran kahraman aslan” madalyasının bedeli olarak ona verdikleri ev ödevileri arasında, Türkiye’de İslam kültürünün köküne kibrit suyu dökme de vardı.

Türk öyle terbiye edilmeliydi ki, Osmanlı dönemindeki zihniyetine bir daha asla dönememeliydi.

*

Türkiye’nin imdadına Hitler’li Almanya ve İkinci Dünya Savaşı yetişti. Birinci Dünya Savaşı’nın galibi İngiltere artık ABD’nin himayesine muhtaç “Kendisi muhtac-ı himmet bir dede, nerde kaldı gayriye himmet ede!” formatında bir yatalak devletti.

Dolayısıyla İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Kemalist Türkiye’ye verdiği ev ödevlerinin peşine düşemedi. Türkiye’ye artık ev ödevini ABD ve CIA vermeye başlamıştı.

Onlar da, komünist ve ateist Sovyetler Birliği karşısında ABD ile barışık bir ılımlı dindarlığı gerekli görüyorlardı.

İşte, 1960 sonrasında Selanikli ile Müslümanları barıştırma projesi böylesi bir vasatın gereği olarak gündeme geldi. 1980 sonrasında ise, Nevzat Çiçek’in dikkat çektiği şekilde proje “level” atladı, kapsamı ve boyutları değişti.

*

Cumhuriyet ilan edildiği sırada tarikat ve cemaatler tam anlamıyla “sivil”di.. Devlet henüz istihbaratıyla onların içine sızmış değildi.

Ayrıca, Osmanlı bakiyesi yaşlı başlı dindar insanlar ve kanaat önderleri, cumhuriyeti ilan ettiği sırada henüz 42 yaşında olan Selanikli Mustafa Atatürk’ü adamdan saymıyorlardı.

Bırak onları, İttihatçılar bile (Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında belirttiği gibi) Selanikli’yi “sarhoş, sefih, ahlâksız, gözü hiçbir şeyle doymayan haris ve fırsatçı” biri olarak görüyorlardı.

Aradan 80 yıl geçtiğinde, 2000’li yıllar geldiğinde ise, artık Selanikli’yi adamdan saymayan o eski kuşağın yerinde yeller esiyordu. Yeniler, altı yaşından itibaren Selanikli güzellemeleriyle beyinleri yıkanmış olarak yetişen, Selanikli’yi adeta yemez içmez (ihtiyacı olmadığı halde yiyip içen), tuvalete gitmez, ıkınıp sıkınmaz, yellenmez insanüstü bir varlık olarak görmeye başlamış bir nesildi.

Bunların bütün hayatı Selanikli’ye “rabıta” üzerine kuruluydu..

Okudukları ders kitaplarının başında, ellerindeki paralarda, mektuplara yapıştırdıkları pullarda, gitmek zorunda kaldıkları okulların önlerinde ve sınıflarında, çalıştıkları ya da işleri düştüğü için uğradıkları devlet dairelerinde, şehirlerin en büyük meydanlarında sürekli olarak Atatürk resmi, büstü ve heykeli görerek kesintisiz “rabıta” yapan bu yeni kuşak, istisnalar bir tarafa bırakılırsa, “fena fi’l-Atatürk” olmuş, “Atatürk’te fani olma” mertebesine erişmişlerdi.

Artık Atatürk’ün dindarlaştırılmasından zarar gelmezdi.. Bunun Atatürk’e bir zararı yoktu, yapacağını yapmış, ölüp gitmişti, dindar Atatürk algısının ona yükleyeceği ekstra bir amel yükü mevzubahis değildi.

*

Ancak, toplumun geneli böyle bir dinci Atatürkçülüğe hazır gibi görünüyorduysa da, “derin millet”te Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Bediüzzaman Said-i Nursî, Şeyh Said ve Abdülhakîm Arvasî rh. a. gibi zatların muhalefetini temel alan ve Necip Fazıl Kısakürek’ten Kadir Mısıroğlu’na uzanan bir çizgide birçok müslüman aydın tarafından seslendirilmiş olan bir anti-Kemalizm de vardı.

Bu dip akıntıya ket vurmak ya da yönünü değiştirmek kolay değildi.

Bunun için “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” taktiği devreye konuldu.

Ölüm, Haydar Baş belası gibilerin (pazarlık için el yükseltme maksatlı) akıllara ziyan abartılı Atatürkçülüğüydü..

Sıtma ise, Cübbeli zayiat, Yaşar Nuri Öztürk ve Mustafi İsyanoğlu gibi isimlerin (farklı damak zevklerine göre hazırlanmış) görece ılımlı Kemalizmleriydi.


TEFTÂZÂNÎ’NİN ÖĞRENCİSİ ALÂEDDİN EL-BUHARÎ’YE GÖRE İBN ARABÎ

 






Kelam ilminin otoritelerinden Sa‘düddîn et-Teftâzânî’ye izâfe edilerek hicrî 1294 yılında İstanbul’da basılan Risâle fî vaḥdeti’l-vücûd adlı eserin gerçekte öğrencisi Alâeddin Muhammed b. Muhammed el-Buhârî’nin Fâḍıḥatü’l-mülḥidîn ve nâṣıḥatü’l-muvaḥḥidîn adlı eseri olduğu, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Teftâzânî” maddesinde belirtiliyor.

Abdülmelik Yangın, bu eser hakkında bir yüksek lisans tezi hazırlamış durumda (Alâeddin el-Buhârî’nin Fâdıhatü’l-Mülhidîn Adlı Eseri ve Vahdet-i Vücûd Nazariyesine İlişkin Eleştirileri, İstanbul: Marmara Üniv. Sosyal Bil. Enstitüsü, 2012).

Yine, Mervenur Tiryaki de (Alâeddin el-Buhârî’nin İbn Arabî ve Vahdet-i Vücûd’a Yönelik Eleştirileri” adlı bir yüksek lisans tezi yazmış bulunuyor (Çanakkale: Onsekiz Mart Üniv. Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, 2021).

Alâeddin el-Buhârî’nin söz konusu eseri, 1294 yılında yapılmış olan baskıdaki gibi Vahdet-i Vücûd Risalesi adıyla ve yine Teftâzânî’ye nisbet edilerek Harun Ünal tarafından tercüme edilmiş durumda (Tevhid Yayınları). Ancak Mervenur Tiryaki, çevirinin Buhârî’nin eleştirilerinin tümünü içermediğini, bilhassa varlıkla ilgili eleştirilere hiç yer verilmemiş olduğunu söylemektedir (Tiryaki, a.g.e., s. 6).

*

Her iki yüksek lisans tezi de Buharî’nin eserini, onda bulunacak ayrıntı düzeyindeki hatalardan hareketle itibarsızlaştırarak İbn Arabî’yi aklama çabası gibi bir izlenim vermektedir.

Bununla birlikte, Tiryaki’nin tezindeki şu ifadeler, iki tarafın yaklaşımlarının anlaşılması bakımından yararlı:

“Buhârî’nin İbn Arabî ve vahdet-i vücûd düşüncesine karşı yönelttiği eleştirilerin kelami paradigma ile tasavvufi paradigma arasındaki ontolojik [varoluşsal] ve epistemolojik [bilgi felsefesi/anlayışı eksenli] farktan kaynaklandığını görmek mümkündür. Zira kelami ontoloji kadim [varlığının zamansal başlangıcı olmayan, zaman üstü] ve hâdis [sonradan olan] farklılığı, bir başka ifadeyle Tanrı-âlem dualitesi [ikiliği] üzerine bina edilmiştir. Buna mukabil vahdet-i vücûd sistemi varlığı teke indirgeyen ve Tanrı-âlem ilişkisini farklı varlık kategorileri şeklinde değil aksine tek varlığın -ki bu Tanrı’dır- farklı taayyünleri [belirlenimleri] şeklinde izah eden katı monist [tekçi] bir sistemdir. Her iki disiplini birbirinden ayıran bir diğer temel ayrım epistemik [bilgi anlayışı eksenli] farklılıktır. Kelamcıların epistemolojik kaynakları duyu, akıl ve haberdir. Sûfiler bu bilgi kaynaklarına bir diğer bilgi kaynağı olan keşif ve müşahedeyi eklemekle kalmaz, bu tarz bilgi edinme kaynağını vahyin yanında yegâne ve en üstün bilgi kaynağı olarak kabul eder. Dolayısıyla kelam ve felsefe arasındaki hem ontolojik hem de epistemik bu farklılıklar beraberinde çatışmayı doğurmaktadır.” (A.g.e., s. 79.)

Durum buysa, daha fazla laga luga etmeye gerek yok.. Tanrı-âlem dualitesini [ikiliğini] kabul etmediğin zaman sende iman kalır mı?!

İki yaklaşım arasındaki farklılığın ontolojik [varoluşsal] ve epistemolojik [bilgi felsefesi/anlayışı eksenli] mahiyette olduğunu söylemek ise malumu ilam kabilinden tumturaklı laf kalabalığıdır. Totolojidir. Ölümü yaşamın olmaması şeklinde tanımlamak gibidir.

Bu ifadelerdeki temel hata, bütün sufîleri vahdet-i vücutçu gibi gösteriyor olması.. Sufîlik vahdet-i vücutçuluk olarak başlamamıştır ve vahdet-i vücut düşüncesini savunanların çoğu sufî geçinen sapıktır.

Vahdet-i vücutçu olarak bilinenlerin hepsinin de vahdet-i vücut tabirinden kastı aynı değildir. İçlerinden bazılarının vahdet-i vücud yorumu tevil edilebilir ve Tevhid inancıyla bağdaştırılabilir, fakat birçoğununki saf ve som küfür ve şirktir. Yukarıda geçen “vahdet-i vücûd sistemi varlığı teke indirgeyen ve Tanrı-âlem ilişkisini farklı varlık kategorileri şeklinde değil aksine tek varlığın -ki bu Tanrı’dır- farklı taayyünleri [belirlenimleri] şeklinde izah eden” şeklindeki ifade bunun örneğidir. Böylece Allahu Teala, Halik (Yaratan, Yaratıcı) olmaktan çıkmaktadır.

*

Öte yandan, Kelamcıların “bilgi” için esas aldıkları “akıl, duyusal algılar (beş duyu) ve doğru haber”in geçerliliği Kitap ve Sünnet’le isbat edilebilir, fakat keşf ve müşahedenin geçerliliği için aynı şey söz konusu değildir. Delilsiz hurafedir.

Keşf ve müşahedenizi vahyin yanında yegâne ve en üstün bilgi kaynağı kabul etmeniz, vahyi heva ve hevesinize göre yorumlama kapısını açmanız anlamına gelir.

Burada bir sorun da şudur: Neyin müşahedesi?.. Neyin keşfi?..

Vahdet-i vücutçuların sapıkları, Allahu Teala’nın zatını müşahededen söz edebilmektedirler. Sonra da sözde bu müşahedelerine dayanarak yukarıda aktardığımız türden zırvaları dile getirebilmekte, Allahu Teala’nın zatı hakkında konuşmaktadırlar. Halbuki, zihnine Allahu Teala’nın zatı diye gelen hiçbir teorik açıklama ya da düşünce, Allahu Teala’nın zatıyla ilgili olamaz. Hz. Ali’nin dediği gibi, “Aklına Allahu Teala diye ne gelirse, Allahu Teala onun dışındadır, onunla ilgisizdir”.

Allahu Teala’nın zatını müşahede etmişmiş, hadi ordan!

Kuantum fiziğinden hareketle madde hakkında söylenenleri Allahu Teala’nın zatına uyarlayanlara da rastlanabiliyor. Kuantum teorisi çerçevesinde hakkında yorum yapılan nesne, olay ve olgular sonuçta Allahu Teala’nın yarattığı şeylerdir. Bu konularla ilgili olarak zihninizde oluşturduğunuz teori ve kavramları da Allahu Teala yaratıyor. Allahu Teala'nın zatı hakkında “mutlak varlık” ya da “enerji” gibi ifadeler kullanmak da doğru değildir. Allahu Teala’nın varlığı ve birliği anlaşılır, fakat zatı hakkında ne akıl yürütülebilir ne de “Şöyledir, böyledir” diye konuşulabilir. 

O yüzden, vahdet-i vücud edebiyatına kendilerini kaptıranların büyük ekseriyeti sapıtmaktadır. Çünkü Allahu Teala'nın zatı hakkında konuşup duruyorlar.

*

Tiryaki sözlerinin devamında şunu da diyor:

“Bu bakımdan Buhârî, Tanrı’yı mutlak vücûd olarak adlandırmasından dolayı İbn Arabî’yi şiddetle tenkit eder. Oysa kanaatimizce mantık ve gramer üzerinden yapılan bu tartışmalar, özünde kavramlara yüklenen anlamların farklılığından kaynaklanmaktadır. Şöyle ki sûfiler birtakım benzerliklerden hareket ederek ikinci akledilirlerden olan mutlak vücûd kavramını ilâhi zata isim yapmışlardır. Ancak Buhârî’nin, zihnî ve külli bir kavram olan vücûdun ilâhi zat ile özdeşliğini hakikat düzeyinde bir özdeşlik telakki ederek sûfileri tenkit ettiği görülmektedir.” (Tiryaki, s. 79.)

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin ifade ettiği gibi, vahdet-i vücut hakkında konuşanların çoğu, sözlerinin ne anlama geldiğinin farkında bile değildirler. “Uydum hazır olan kalabalığa” diyerek sürüklenip gitmekte, moda lafların peşinde sürüklenmektedirler. Tiryaki’nin bu sözlerinin durumu da aynı.

Mutlak vücud “ikinci akledilirler”den ise, zihnî ve küllî kavram ise, o, senin akıl yürütüşüne bağlı bir kavram demektir. Artık bunun ardından bir de vahdet-i vücuddan söz etmen gereksiz hale gelir, çünkü o da zihnîdir. Bu durumda vahdet-i vücud düşüncesine ya “tavşanın suyunun suyu” kabilinden “üçüncü akledilir” demek ya da onu “ikinci akledilir”in çeşitlenmesi saymak durumundasın.

Bütün bunlarda kesin olan ise, yapılanın bir “akıl yürütme” olduğu, mükaşefe ve keşfle bir ilgisinin bulunmadığıdır. Nitekim Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de bu noktaya dikkat çekiyor, vahdet-i vücutçuların zırvalarının Eski Yunan felsefesinden alınma lüzumsuz hezeyanlar olduğunu belirtiyor.

*

Buhârî’nin, zihnî ve külli bir kavram olan vücûdun ilâhi zat ile özdeşliğini hakikat düzeyinde bir özdeşlik telakki ederek sûfileri (vahdet-i vücutçuları) tenkit ettiğini söylerseniz, söz konusu vahdetçilerin “hakikat” edebiyatının palavra olduğunu kabul etmiş olursunuz. Söyledikleri hak ve hakikat değilse, geriye batıl olma durumu kalıyor demektir.

Vahdet-i vücud düşüncesini, Allahu Teala dışındaki varlıkların varoluşlarının Allahu Teala’sız düşünülemeyeceği, onların varlığının Allahu Teala’nın varlığının bir eseri olduğu şeklinde anlarsanız buna itiraz edilemez. Fakat mahlukatın varlığını Allahu Teala’nın varlığının bir parçası gibi düşünür ve bunu Eski Yunan’ın “sudur” düşüncesi ile birlikte ele alırsanız, bunun savunulabilir bir yanı olamaz.

Her halükarda vahdet-i vücud diye bir tabiri kullanmak bid’attir. Kitap ve Sünnet’te geçmediği ve birileri tarafından icat edildiği için, muhtevasının kişiden kişiye değişmesi de kaçınılmazdır.

*

Bu durum, yukarıda geçen “ikinci akledilir” (el-ma‘kûlâtü’s-sâniye) tabiri için de geçerli. 

Prof. Dr. Ömer Mahir Alper, “Akledileni Akletmek: İslâm Mantık Geleneğinde ‘İkinci Akledilirler’in Yorumu ve Osmanlı’da Alımlanması Üzerine Bir İnceleme” başlıklı makalesinde (Nazariyat İslâm Felsefe ve Bilim Tarihi Araştırmaları Dergisi, 1/2, Nisan 2015) şöyle diyor:

“Son olarak Osmanlı dönemiyle ilgili şunu kaydetmek gerekir ki, ikinci akledilirler sorununa yaklaşım noktasında, yukarıda incelenen el-Fevâ’idü’l-Fenâriyye hâşiyelerinde iki farklı çizginin varlığı göze çarpmaktadır. Bunlardan biri, Şirvânî’nin taraf olduğu Bulgarî çizgisi; diğeri ise Kara Halil’in taraf olduğu Kul Ahmed çizgisidir. Acaba farklı meseleler söz konusu olduğunda da böyle bir çizgiden bahsedilebilir mi? Genel olarak böyle bir çizgiden bahsedilebilirse; bu çizgi içerisinde başka kimler yer almakta ve bu çizgi, nereye kadar uzanmaktadır? Bu ve benzeri sorulara cevap verebilmek için yeni araştırmaları beklemek gerekecektir.” (s. 66.)

Bu satırlar, Prof. Alper’in uzun makalesinin son paragrafı.. İstersen sen de bir üçüncü çizgi icat edebilir ya da var olan iki çizgiden birine kafana göre bir çentik atabilirsin.

*

Abdülmelik Yangın’ın tezinde Alâeddin el-Buhârî hakkında şu bilgiler veriliyor:

… Alâeddin el-Buhârî, ilim tahsîlini tamamladıktan sonra ilk seyahatini Hindistan’a yapmıştır. Sehâvî, onun, Hindistan’ın Kalburca kentinde uzun süre kaldığını, burada akâid ve tasavvuf dersleri verdiğini nakleder. Hatta ülkenin kralı da ondan ders almıştır.

“Kalburca’da iken gayet meşhur olmuş ve birçok kesimden arkadaş ve talebe edinmiştir. İbn Hacer, H. 831 yılında Alâeddin el-Buhârî’ye Kalburca Kralı tarafından, fakirlere verilmek üzere, büyük miktarda bir paranın gönderildiğini söyler. Alâeddin el-Buhârî daha sonra Mekke’ye gitmiştir. Burada birçok kimseye ders vermiştir.

“Mekke’de kısa bir süre kalan Alâeddin el-Buhârî, buradan uzun yıllar kalacağı Kâhire’ye geçer. Kâhire’de her mezhepten çok sayıda öğrenci yetiştiren el-Buhârî, devrin idârecileri ile de irtibat kurmuş, onlara sürekli nasihatte bulunmuştur.

“Alâeddin el-Buhârî’nin Kâhire’de ne kadar kaldığı zikredilmemekle beraber H. 831 yılında Molla Fenârî ile “Elhamdu lillâh” cümlesi üzerine yaptığı tartışmadan sonra Mısır’dan ayrıldığı vâkidir. Mısırdan ayrılma sebebi olarak da Sehâvî şu hâdiseyi nakleder: “İlim meclislerinin birinde Alâeddin el-Buhârî, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’yi eleştirmiş ve tekfîr etmişti. Mecliste bulunanlardan Kâdı Şemsüddin el-Bisâtî, buna karşı çıkmış İbnü’l-Arabî’nin bazı lafızları te’vîl edilirse tekfîr edilemeyeceğini belirtmişti. Alâeddin el-Buhârî, mutlak vahdeti (el-vahdetü’l-mutlaka) kabul edenlerin kâfir olduğunu söylerken, el-Bisâtî muhâtabının vahdet-i mutlakayı anlamadığını ileri sürüyordu. Bunun üzerine Alâeddin el-Buhârî çok sinirlendi ve eğer Sultan, el-Bisâtî’yi kâdılıktan azletmezse Mısır’dan ayrılacağına dair yemin etti.”

“El-Bisâti daha sonra bu görüşlerinden vazgeçmiş, Sultan da onu kâdılıktan azletmemişti. Fakat Alâeddin el-Buhârî yine de Mısır’dan ayrılmıştır. Alâeddin el-Buhârî, H. 831 yılında Mısır’dan ayrıldıktan sonra Mekke’ye gitmiş, hac farîzasını yerine getirdikten sonra hacılarla birlikte Şam’a gitmiştir. İbn Tolon, Alâeddin el-Buhârî’nin Şam’a geldikten sonra Sâlihiye semtine yerleştiğini nakleder. Burada iken H. 836’da zi’l-ka’de ayının yirmi beşinde Sultan Eşref Baybars onu ziyarete gelmiş, el-Buhârî ona çok şiddetli nasihatler etmiştir. Sultan, bu ziyaretten sonra içkinin yasaklanmasını emretmiştir. Alâeddin el-Buhârî, H. 837 yılında Sâlihiye’den Mezze semtine taşınmış, vefatında kadar burada kalmıştır.

“Sehâvî, onun hakkında, “Fıkıh, Usûl-ü Fıkıh, Arapça, Mantık, Cedel, Me’anî, Beyân Bedî’ gibi ilimlerde çok ileriydi.” der. İbn Hacer de edebiyatta çok mâhir olduğunu kaydeder. Alâeddin Buhârî, Eş’ariyye mezhebine tabi idi. Bu noktada hocası Teftâzânî’nin izinden gitmiştir. Hem içinde yaşadığı çevre hem de yanında okuduğu hocaları onun tedris faaliyetlerininin yanı sıra eserleri üzerinde de etkili olmuştur.

“Tahkîkini yapmış olduğumuz Fâdıhat’ül-mülhidîn’de tamamen Eş’arî geleneğini sürdürmüştür. Bu eserinde ayrıca Gazzalî’yi birçok yerde zikretmiş ve eserlerine atıfta bulunmuştur. Bu noktada onun tasavvufta Gazzali ekolünü takip ettiğini söyleyebiliriz.

“Alâeddin Buhârî’nin hayatını ele alan kaynaklar, onun ilk eğitimini babası ve dayısı Abdurrahman Kışlâkî’den aldığını nakleder. Babası hakkında kaynaklarda bilgi yoktur. Dayısı ise Kadı Beyzâvî şârihi olarak geçmektedir. En meşhur hocası ise Sa’deddîn Teftâzânî’dir.”

(A.g.e., s. 2-4.)

*

Alaeddin el-Buhârî söz konusu eserinde şunları söylüyor:

“… Füsûs sahibi Muhiddîn Arabî, büyük bir çığırtkanlıkla ve aşırı bir hamakatle, çirkin bir davranışla haddini aşmış, kendi adî varlığını, kararmış gönlüyle aşırı giderek, Hz. Adem (a.s.) ve ondan sonra gelip de o çizgide gidenlerden üstün kabul etmiştir. Çünkü kendi adî nefsini (varlığını), dini kemale erdirme ve bitirme bakımından, bir binayı tamamlayan altın kerpiç ya da tuğla mesabesinde tutarken, peygamberlerin sonuncusu olan bizim Peygamberimiz (s.a.v.)’i de, binadaki gediği kapatan gümüş kerpiç ya da tuğla olarak değerlendirmiştir.

“Böylece bu sapık kişi, değil sadece peygamberleri, aynı zamanda alemlerin Rabbi olan yüce Allah’ı da yalanlamış bulunmaktadır. Çünkü bu sapık adamın iddiasına göre, alimlerin ve beşerin efendisi olarak gönderilen Hz. Peygamber (s.a.v.)’le din kemale ermemiştir. Oysa Hz. Peygamber Arap ve Arap olmayan herkese peygamber olarak gönderilen bir peygamberdir.  İşte bu peygamberin gönderilmesiyle birlikte kesin olarak -İbn Arabi’ye göre- tamamlanmamış ve bir eksiği, gediği kalmış olan dinin, kapatılması gereken ya da yerine konması icab eden iki tuğlası ya da kerpici bulunuyor. Bu açık gediği kapatacak olan iki tuğladan biri gümüş, diğeri de altundan olan tuğladır. Gümüş tuğla, kendisiyle peygamberlik kapısı kapanan peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. Altun tuğla için ise, yine bu adam kendisini işaretle, velayet yani evliyalık mertebesi kendisiyle sona eren, -kendi iddiasına göre- zatını göstermektedir.

“Oysa bu sinsi ve de sapık adamın kendisi, bu haliyle şüphe uyandıran, çirkin ve iğrenç davranışıyla yalancı peygamber olan Müseylemetü’l-Kezzab’ı da geçmiştir. Çünkü Muhiddîn Arabî, yalnızca yalancı Müseyleme’nin çizgisinde kalmakla yetinmemiş, “Ben peygamber (s.a.v.) ile eşit bir peygamberim” gibi bir şeyle yetinmemiş, daha da ileri giderek, mülhidlerin ve dinsizlerin, kalbi ve gönlü kararmış olanların önde gelenleriyle, kendisinin velilerin sonuncusu olarak isimlendirilmesine dek gitmiştir. Böylece adamları onu velilerin sonuncusu olarak değerlendirirlerken,  İbni Arabî’yi herkesten ve Peygamber (s.a.v.)’den de üstün kabul etmiştir. Peygamberlerin sonuncusuna karşı olanların bu durumlarından ötürü Allah’ın laneti onların üzerine olsun…

“Ayrıca bu melankolik adam,  bu kara sevdaya tutulmuş kişi, bu afyon yutmuş adamın durumunun, aşağılık zındıklarca revaç bulması da bir takım rüyalara dayanmaktadır ki, bu rüyaları da ancak geri zekalılar ve bunamış olanlar doğrularlar.  İbn Arabî’nin ‘Füsûs’ adlı paçavrasının dibacesinde (önsözünde  ve takdiminde) yer aldığına göre, kendisi, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i rüyada görmüş, Hz. Peygamber (s.a.v.), bu adama rüyasında, ‘Füsûs’ adlı kitabı vermiş ve bunu her tarafa yaymayı kendisine söylemiştir…..

“Şimdi sen hiç duydun mu ki, herhangi akıl sahibi bir insana, böyle zındıklık içeren, hem akla ve hem de  şeriata aykırı olan, baştan sona dek batılla dolu olan böyle bir kitabı Hz. Peygamber vermiş olsun? Bu, hiç olacak birşey mi ki? Bu kitap verilecek ve bununla, asıl olan  Şeriat yani Kitap ve Sünnet baştan sona geçersiz kılınacak, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ölümünden altı yüzyıl sonra gelen sözüm ona bir kitap baş köşeye oturtulacak, hem de bu kitap rüya yoluyla verilmiş olacak öyle mi? Yani Hz. Peygamber (s.a.v.) ‘Füsûs’ denen bu saçma kitapla, dinini, hem de 23 yıl gibi bir zaman süresince hayatının sonuna dek, her türlü sıkıntı ve güçlüğe, suikastlara katlanarak yaydığı dinini yıkacak bir kitabı, rüyada tavsiye edecek ve yayılmasını, halk arasında yaygınlık kazanmasını isteyecek?!….

“…‘el-Mevakıf  adlı eserin sahibi Adudulmilleveddîn diye tanınan Adududdin Abdurrahman b. Rükneddîn (1281-1355) -Allah derecesini illiyînde yüceltsin-‘e ‘Füsûsu’l-Hikem’ adlı kitabın sahibi olan  İbn Arabî’nin  ‘Fütûhât’ adlı kitabı hakkında sorulduğunda,  şu cevabı vermiştir: ‘Siz Mekke sıcağında başı dönmüş kuru mizaçlı bir Mağribînin peşine mi takılmak istiyorsunuz, ki durmadan yediği, kuru ot yani afyondur, afyon yutup durmaktadır. Yediği şeyler küfürden başka bir şey mi ki?’…. 

“Diğer taraftan eğer bunlara yüce Allah’ın apaçık âyetleri okunup, kendilerinin kesinlikle açık bir dalâlet ve sapıklık içinde oldukları belirtilince konudan yan çizerler. Dosdoğru olan yoldan saptıkları aktarılınca, tıpkı yayın oktan çıkıp gittiği gibi, bunların da İslâm dininden çıktıkları anlatılınca ve tüm peygamberlerin, dayandıkları semavi kitapların ifade ettikleri gerçeklerden uzak düştükleri söylenince, hemen konuşmanın seyrini değiştirirler.  İşi başka yönlere çekmeye, haktan sapmaya, doğruları tersyüz etmeye, tevile gitmeye kalkışırlar. Dine bu yalan yanlış ifadelerle ta’n etmeye, dil uzatmaya yönelirler. Yine ilahî ve semavî kitaplarda yer  alan hükümlerin yorumunu kendi sapık ve dinsizlik içeren mezhepleri çerçevesinde yaparlar.  İslâmî kurallara, akideye, tefsir bilginlerinin icmaına aykırı görüşler sergilerler. ... Oysa Hz. Peygamber  (s.a.v.)’den sahih olarak rivayet olunan bir hadise göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: ‘Doğrusu kim, kendi görüşüne dayanarak Kur’ân’ı tefsir ederse, kesinlikle küfre girmiş olur.’

“… Ayrıca bu tasavvufçu geçinen kimselerin kitaplarının ve risalelerinin aşırı bir şekilde takvayı, kalbi Allah’tan başka her  şeyden arındırmayı salık vermeleri, tavsiyeleri, samimiyetlerinden olmayıp, kendi murdar ve iğrenç görüşlerini bunlar arasında verebilmek, sunmak ve yaymak içindir. Zındıklıklarına, batıl görüşlerine bir kılıf uydurmaya yöneliktir. Tıpkı felsefecilerin batıl ve yanlış görüşlerini, sakat düşüncelerini, peygamberlere indirilen sayfalar ve kitaplar meyanında sunmaları gibi… Çünkü bununla selim olan kalbleri aldatsın istemektedirler. Böyle bir işi başardıklarında da,  şu iddia ile ortaya çıkarlar: Bu yola yani  tasavvuf yoluna, felsefî görüşlere davet edenler, aslında dinsiz zındıklar değiller. Bunlar samimi ve doğru olan muvahhitlerin (birleyenlerin) ta  kendileridirler. Böylece dinsizliği ve ilhadı irşad gibi gösterirler, böyle inanırlar, zındıklığı da doğruluk ve dürüstlük olarak kabul ederler ve inanırlar….”

(http://www.islah.de/menhec/men00010.pdf)

Alaeddin el-Buharî, vahdet-i vücud konusunu ise şu şekilde ele almaktadır:

“… ariflere göre, ‘Fena fi’t-Tevhid’de fani olmak anlamında izmihlal, yok oluş değildir. Bu fani oluş, adeta, güneşin ortaya çıkmasıyla, yıldızların nurunun, aydınlığının kaybolması gibi bir şeydir. Şimdi buna bakarak, eşyanın hakikatı yoktur, bu durumda eşya adeta seraba ve hayale benzer, demek ayrı bir  şeydir. Bir kimsenin, yıldızların  ışığı ortadan yok oldu gitti diye kalkıp, bu yıldızlar gerçekte yokturlar, bunlar sadece birer serap ve hayalden ibaret şeylerdir demesi birbirinden tümüyle farklı şeylerdir.

“Bu durumda böyle düşünen, söyleyen ve kabul edenlerin beyinsizliğine, aklını yitirdiğine karar verilir…. Çünkü bunların inançlarına göre, kainattaki aynlar (şeyler), yani gökler, yer ve bu ikisi arasında yer alan herşey, haricî mevcutlar (varlıklar)’dır. Kainattaki tüm bu  şeyler, Allah’ın ilminde sabit olan aynlardır. Allah ise, bunlara göre mutlak vücut (varlık) olup, hariçte değildir. Aksine hariçte görünen şeyler tamamen hayalden ve seraptan ibarettir. Dolayısıyla bunların taayyünleri de, yani kesin birer ayn (şey) oluşları da, bilimsel (bilişsel, zihinde olan) bir taayyündür, yoksa bunlar aynî anlamda, bir taayyün değildir….

“… bu, nass ile sabit olan hükmü de inkar anlamını taşır. Çünkü yüce Allah’ın kavli şöyledir.

“ ‘O’nun zatından başka her şey yok olacaktır.’ (Kasas: 28/88)

“İşte bu şahısların sapık görüşleri kabul edilirse, … bu âyetin bir manasının olmaması gerekir. Çünkü bu şeyler yani kainat önce gerçekleşmiş olmalı ki, bu ayet sonradan bunların helakinden, ortadan yok olmasından söz etmiş olabilsin. Çünkü helak oluş, ortadan yok oluş, ancak o  şeyin önce gerçek bir  şekilde var olmasından, tahakkukundan sonra ve hariçte yani yüce Allah’ın zatının dışında gerçekleşmiş olmalarından sonra sözkonusudur….

“Bu kesim, bu alanda kesin deliller sunmaktan acze düştüklerinde, öncelikle keşif ve ayan olayını ileri sürerek inkara gitmişlerdir…..

“İkinci olarak da, kendilerinin batıl ve saçma hallerini, korkunç denebilecek ibarelerle, dehşet saçan iftiralarla sunmalarıdır. Onların bu yaptıkları şeylerin benzeri ne Kitap’ta, ne de sünnette yer almadığı gibi, konuya gerçekçi bir  şekilde yaklaşan İslâm âlimlerinden de böylesine konuşan birileri çıkmış değildir…. sırf şaşılıklarını örtbas etmek, zındıklıklarını gizlemek, bunların batıl olduklarının kesin görüşlerle ortaya çıkmasını önlemek için bu yola başvurmuşlardır. Ancak gerçekçi bir kafayla düşünüp bunların manalarına vakıf olduktan, bunların esaslarına ve dayandıkları  şeylere muttali olduktan sonra, bu durumda tüm bu şeylerin akıl ve şeriatçe kabul edilebilir bir yanlarının olmadığını görebilirsin….

“Bir de bu adamlar, aklın ve akıl sahibi kimselerin üzerinde mutabakat sağladıkları şeyleri de inkar ederler. Çünkü akıl sahipleri, ‘Yüce Allah’ın hakikati ve künhü, akıl ile idrak olunamaz, anlaşılamaz’ konusunda mutabıktırlar. Nasıl olmasın ki? Seçkin zatlardan rivayete göre, onlar  şöyle demişlerdir: ‘Seni, tanımak gerektiği gibi, tanıyamadık.’… Yani muhakkikler bunun muhal olduğunu, böylece belirtmiş olmaktadırlar….

“Bu zındıkların kibirlilik yapmalarında kendileri için bir çıkış yolu kalmayınca, iğrenç bir şekildeki muhallerinden tutunacakları bir dalları olmayınca sapıklıklarından bir çıkış yolu bulamayınca, hemen bir başka yola başvuruyorlar. İşte bu yol keşf yoludur. Zaten öteden beri bunların bağlı bulundukları ilk felsefecilerin de adeti budur. Bunlar bir şeyin altından çıkamadıklarında, aciz düştüklerinde, delil ve  burhan ortaya koyamadıklarında, ileri sürdükleri ve ortaya koydukları saçmalıklarına delil olarak hemen mükaşefeyi, keşif yolunu ileri sürerler.

“Oysa ortada bilinen bir gerçek vardır ki, keşif denen manevî olay, ancak gerçekleri ve hakikatleri ortaya koyar. Yoksa keşif denen şey, şeriatleri yıkan bir  şey olamaz. Hakikatleri reddedemez. Bunların ileri sürdükleri ve savunduklarıysa tamamen zındıklıktan, sapıklıktan, batıl ve anlamsız sözlerden ibarettir. Muhal olan şeylerdir…..

“Bütün bu söylenenler, meydana gelen yanılmalar, vesveseler ve  şeytanın bu gibi kimseleri aldatma esasına göre ele alınmıştır. Bu türden adamların, henüz bir ilim sahibi olmaksızın güya mücahede ile uğraşıyoruz, şöhrete kavuşacağız diye yaptıkları şeylerdir….

“Dolayısıyla Allah’ın kalblerini mühürlemediği, gözlerine perde indirmediği her akıl sahibi kimse çok iyi bilir ki bu zındık ve dinsizlerin imanları yoktur. Bunlar … ahiret gününe iman etmiş değillerdir….

“… Çünkü bunların ahirete imanları, bildirilen gerçeğin ve vasfının aksine bir inanıştır….

“Hiç dürüst bir inanca sahip olan bir müslümanın, bu zındıkları tasavvuf ehli diye adlandırması mümkün olabilir mi? Bu kâfirlerin, tasavvufun değerini yitirmesine neden olan zındıkların, sözde tasavvufçuların hiç tasavvuf ehli diye adlandırılmaları mümkün olabilir mi ki? Oysa gerçekçi düşünen, dürüst müslümanlara göre tasavvuf, peygamberî ahlâkla ahlaklanmak, tertemiz ve pırıl pırıl olan Muhammedî  şeriata bağlanmaktır. Bunu hem ilim ve hem amel noktasından böyle anlamak ve böyle  götürmektir. Yoksa muattıla denen sapık zındıkların, sofistlerin ve dehrîlerin görüşünden kaynaklanan bir tasavvuf değil. Çünkü bu dinsizlerin yaptıkları, onların küfürlerini, dinsizliklerini keşif adıyla artırmak oluyor….

“… Bunlar ne akla dayalı delilleri, ne de nakle dayalı kanıtları kabul ederler. Hiçbirisini kabul etmeyip hepsini reddederler….

“Tarikat erbabından tahkim ehli olanlara göre, ilim yani bilgi sahibi olmak, hal ehli olmaktan çok daha üstün ve değerlidir. Çünkü hal ehli olmak, ilahî nurların tecellisi sırasında, salikin nefsinde meydana gelen bir keyfiyettir….

“Ancak, gerçek tarikattan habersiz olanlar, hal ehli olmanın ilim ehli olmaktan üstün olduğunu ileri sürerler. Çünkü bunlar cahil kimselerdir, tarikatın da ne olduğunu bilmeyenlerdir. Diğer taraftan bu adamlar, ‘hal ehli olmak ilim ehli olmaktan üstündür’ diye savunurlarken, kendilerinin uzletinin ilim olduğunu ileri sürerler. Oysa bunların ilimden uzak kalmaları, hal ehli olmanın da ne olduğunu bilmemeleri, bir de bu teklif dünyasında (sorumluluk dünyasında) en büyük hicaplarla kaplı bulunmayı bilmemelerindendir….

“Aslında keşif noktasında, müteşabihlerin olabileceği hususu gözardı edilmemelidir. Çünkü bu, ariflerin kalblerini bir bakıma denemedir. Nitekim şeriatte varid olan müteşabihler de, ilimde rüsuh sahibi olanların (ilimde yüksek payeye erenlerin) kalblerini bir denemedir…. Bunlar ‘fena fittevhidde fani olduktan sonra’, sarhoşluk hallerinin de devam etmesiyle, ağızlarından öyle sözler çıktı ki, bu sözler hülûl ve ittihad gibi manaları içeriyordu. Çünkü ibarelerle, yazıyla o yaşanan hali anlatabilme, olayı yazıya döküp anlatma imkanı olamadığından, bunun imkânsızlığından dolayı çok yanlış anlaşılan sözler sarfeder oldular…. Ancak bunlardaki bu manevî sarhoşluk denen kendinden geçme olayı kaybolunca, durumu normal akıl ile değerlendirme noktasına gelince -ki akıl dünyada yüce Allah’ın doğruyu tartan terazisi ve ölçüsüdür-, hemen sözlerinin ne denli tehlikeli anlamlar taşıdığını görüp, bunu reddetmişler, kabul etmemişlerdir. Hatta dahası var, şuurları, kendilerinden böylesine tehlikeli bir sözün çıkmasını yadırgayıp reddetmiştir. Bundan dolayı şu gerçek ifadeleri söylemekten geri durmamışlardır. Demişlerdir ki, ‘Bu türden sözler sarfetmek, gerçekte küfürdür, sapıklıktır’. Hemen yaşadıkları durumları yazıyla ve sözle anlatabilmenin güç ve zor olduğunu söyleyerek mazeretlerini açıklamışlardır….

“Ancak bunların açık kavramlarının isbatı (ortaya konulması) noktasında sarahatle (açıklıkla) konuşup buna (hallerine) delil göstermeye kalkışmaları halinde, o zaman tevil götürmeyen ve mecaza da yorumlanmayan anlamda hakikat manasında kullanılmaları muhkem olmuş olur. Bu da tıpkı dinsiz yani mülhid vahdet-i vücutçuların açıkça ‘Allah, mazharlarda yayılan mutlak vücudun kendisidir’ gibi söyledikleri açık ifadelerdir. Daha sonra bu saçmalıklarını isbat noktasında mugalatalarını birleştirerek ve telfik yaparak burhan gibi göstermeleridir. Daha sonra da bu saçma temele dayanarak:  ‘Puta tapan herkes aslında Allah’a kulluk ediyordur. Nitekim kim ilahlık davasına kalkışırsa, o kimse bu davasında doğrudur’ gibi saçmalıklarda bulunmuşlardır.

“İşte durum bu manada muhkem olduktan, mesele sarahatle ve açıklıkla dile getirilip, buna ayrıca bir delil ikameye kalkışıldıktan sonra, bu kimselerin sözlerinin yorumu kabul edilmez, onlar için herhangi bir cevaza yol bulunmaz. Artık bundan böyle, bu dinsizleri savunmaya kalkışanların, onları temize çıkarmaya çalışanların tüm savunma ve çalışmalarının batıl olduğu gerçeği ortaya çıkmış bulunuyor. Yani kimilerinin: ‘Bu sözler herkesin, halkın anladığı gibi vahdet-i vücud değildir, esasen bunların kendilerince bir takım yorumları var ki, bunu da ancak havassdan olanlar yani özel ekipten olanlar anlayabilir’ türünden sözlerinin de bir anlamı yoktur.”

*

Alaeddin el-Buharî keşfi (itikad/inanç alanında delil olmamakla birlikte) tümüyle inkâr ve reddetmez.

Ona göre, “Aslında keşif noktasında, müteşâbihlerin olabileceği hususu gözardı edilmemelidir”. Çünkü, ona göre bu, ariflerin kalplerini bir bakıma denemedir. Nitekim şeriatte varid olan müteşabihler de, ilimde rüsuh sahibi olanların (ilimde yüksek payeye erenlerin) kalplerini bir denemedir, sınamadır.

Demek istediği şu: Nasıl âyetler muhkem (anlamı açık) ve müteşâbih (benzetmeli, anlamı açık olmayan) âyetler olarak ikiye ayrılıyorsa, keşifler de bu şekilde ikiye ayrılabilir.

Mesela Allahu Teala’nın “yed”inden (Yed, “el” diye adlandırdığımız organdır) söz eden âyet, müteşâbih âyetlerdendir ve bundan hareketle, “Demek ki Allahu Teala’nın bizimki gibi eli var” denilemezse. Böylesi müteşâbih âyetlerin ya hiç tartışma konusu yapılmaması, ya da usûlüddîn çerçevesinde “tevil” edilmesi, yorumlanması gerekirse, ve .bunu yapabilecek olanlar da nasıl, Âl-i İmran Suresi’nden anlaşıldığı üzere, ancak ilimde rüsuh sahibi âlimlerse, işte, keşiflerin de bir kısmı, müteşâbih âyetler gibi, tevili gerektiren bir mahiyet taşıyor olabilir.

*

Ancak, burada şu hususu belirtmek gerekir: Keşfler, değil müteşâbih, muhkem nitelikte olsalar bile, dinî konularda delil olmazlar.

Hiç kimse, bir başkasının keşfini delil olarak almak zorunda olmadığı gibi, keşf tek başına, keşfin sahibi olan kişinin kendisi için bile, dinî hususlarda “inanç” açısından delil olmaz.

İnanç alanında keşfin, şayet Kur’an ve Sünnet’le bildirilen hususları teyit ediyorsa, bunun, keşif sahibinin imanını kuvvetlendiren bir keramet (Allahu Teala’nın ikramı) olduğu düşünülebilir. Aksi durum söz konusu ise, o keşf, bir aldanmadan (belki Şeytan’ın iğvasından) ibarettir denilebilir.

Keşf, dünyevî hususlarda bile, tek başına delil olmaz. Mesela bir kadı ya da hâkim, yargılama yaptığı sırada, (keramet kabilinden) keşfiyle kimin haklı, kimin haksız olduğunu kesin olarak anlasa bile, hükmü zahirî delillere, yani görünüşe göre vermek zorundadır.

Bazen bir şahsın keşfine itibar edilerek hareket edilse bile, bunun, Şeriat’e aykırı olmayan bir hususla ilgili olması gerekir. Mesela, Fatih Sultan Mehmet, İstanbul kuşatmasına, Akşemseddin k. s.’nun keşfine itibar ederek devam etmiştir. Ancak, İstanbul’u kuşatmak ve fethetmeye çalışmak, Şeriat’e göre haram ya da günah olan birşey değildir.

Bununla birlikte, salâh-ı hâli bilinmeyen kişilerin dünyevî konulardaki keşf ü keramet iddialarına itibar edilmesi durumunda mahcup duruma düşmek mümkündür. Mesela Babür Şah, hatıralarını anlattığı Babürname’de bu yönde bir örnek vermekte, tasavvuf ehli birkaç kişinin zafer vaat ettikleri bir komutanın lüzumsuz yere savaşa girip mağlup olduğunu aktarmaktadır. Ancak, doğrulanan keşf örnekleri de vardır. Mesela Barbaros Hayrettin Paşa, hatıratında bu yönde örnekler aktarmaktadır.

Keşf kapsamında değerlendirilebilecek olan rüyalar da benzer şekilde inanç konusunda delil olmazlar, fakat dünyevî konularda doğru bilgi veriyor olabilirler. İşte bu yüzden birçok kimse, istihare namazı kıldıktan sonra rüya görmeyi de bekler. (Rüya görülmesi şart değildir.)

Mesela Çanakkale’de Nusret mayın gemisi personelinin, İngiliz donanmasının en önemli gemilerinin batmasına neden olacak şekilde, alışılmışın dışında bir mayın döşeme yöntemini uygulamış olmasının nedeni, rüyada bunu Peygamber Efendimiz s.a.s.’in emretmiş olmasıydı. Böylesi bir durumda, rüyayla amel edilebilir.

Bazı cahillerin, son dönemde, sırf Fethullah Gülen’e inat olsun diye “Rüyayla amel edilmez” diye fetva uydurduklarını görüyoruz. Rüya ile, şeriate aykırı olması durumunda amel edilmez, yoksa kişi, istihare sonucunda gördüğü rüya ile amel edebilir. Esas olan Şeriat'e uygunluktur. 

*

Sadede dönersek, Alaeddin el-Buharî’nin naklettiği şekilde, müteşâbih denilebilecek hâlleri ya da keşifleri yaşayanların, sekr (sarhoşluk) diye adlandırılan cezbe hâlleri sırasında bazı yanlış sözler söylemeleri mazur görülse bile, o hâllerin galebesinden sıyrıldıkları zaman, sözlerine tevbe etmeleri gerekmektedir.

Benzer şeyleri İmam Gazalî ve diğer alimler de söylemiş durumdalar.

Evet, nefs terbiyesi ya da nefsin hâlleri ve ahlâkî hasletler gibi konularda mutasavvıfların sözlerinden yararlanılabilirse de, itikad/akaid/inanç konularında, otorite konumdaki Eş’arî ve Matüridî âlimlerin ve bu âlimlerin izlerinden gittikleri selefin üzerinde ittifak ettikleri hususlara dikkat etmek, onların ittifak ettikleri konularda aykırı görüşler ortaya koyan İbn Arabî gibi sapıkların “kendilerinden menkul sözde kerametlerine” aldanmamak gerekir.

*

Alaeddin el-Buharî, ariflere göre, “fena fi’t-Tevhîd”in, tevhidde (birleme’de) fani olmanın, yok oluş demek olmadığına dikkat çekmektedir. Bu fani oluş, adeta, Güneş’in ortaya çıkmasıyla, yıldızların aydınlığının kaybolması gibi bir şeydir.

Buna bakarak, vahdet-i vücudçular gibi, “Eşyanın hakikati (gerçek bir varlığı, aslı, esası) yoktur, bu durumda eşya adeta seraba ve hayale benzer” denilemez. Gündüz yıldızların ışığı ortadan yok oldu gitti diye bir kimse kalkıp, artık görülemeyen yıldızlar için, “Gerçekte yokturlar. Bunlar sadece birer serap ve hayalden ibaret şeylerdir” diyemez.

Bu noktada, Matüridî ve Eş’arî akaid kitaplarının tamamının, “Eşyanın -şeylerin, varlıkların- hakikatleri sabittir” hükmüyle başlıyor olması önem taşımaktadır. Ehl-i Sünnet itikadının en temel esaslarından biri budur.

Alaeddin el-Buharî’ye göre, vahdet-i vücud anlayışı, savunan ve kabul edenlerin akılsızlığına işaret eder. Ona  göre, bu türden adamlar, yeterli ilim sahibi olmaksızın güya mücâhede ile uğraşan, şöhrete kavuşmak için böylesi sözlerin peşine düşen kimselerdir. Bunlar, zındık ve dinsizdirler, imanları yoktur. “Çünkü herhangi bir şeye, özüne uymayan şekilde inanmak demek, imansızlık anlamındadır.” Böylesi mülhidlerin “Allah’a inanıyoruz” gibi sözleri iman değildir.

*

Bununla birlikte, Alaeddin el-Buharî’nin şu sözleri yanlış anlaşılmaya ve istismar edilmeye müsaittir:

“Aslında keşif noktasında, müteşabihlerin olabileceği hususu gözardı edilmemelidir. Çünkü bu, ariflerin kalblerini bir bakıma denemedir. Nitekim şeriatte varid olan müteşabihler de, ilimde rüsuh sahibi olanların (ilimde yüksek payeye erenlerin) kalblerini bir denemedir.”

Gerçekte bütün hayat bir denemedir, bir imtihandır.

Ayrıca müteşabih ayetler, sadece ilimde rüsuh sahibi olanlara değil, bütün Müslümanlara hitap ediyor, dolayısıyla herkes için bir denemedir.

Denenenler sadece ilimde rüsuh sahibi olanlar değil.

Ancak, müteşabih ayet de sonuçta dinin bir parçasıyken (edille-i şer’iyyenin ilki kapsamında girerken), birilerinin keşfinin dinde (delil olma cihetinden) herhangi bir yeri yoktur. Çünkü keşf, edille-i şer’iyyeden (şer’î delillerden) değildir.

Dolayısıyla herhangi bir kimse keşfini dinî açıklama ve tartışmalarda delil olarak ileri süremeyeceği gibi, itikadını da o keşfi üzerine bina edemez. Çünkü Şeriat’e mugayir keşfi kendisi için bile delil değildir.

Şeriat’e (ilgisiz olmaları cihetiyle) mugayir olmayan keşflerinin de doğruluğundan emin olamaz. Çünkü keşf, kendisinde yanılma ve hata ihtimali olmayan bir olay değildir.

Keşf, (şayet Şeriat'e aykırılık yoksa) keşf sahibinin imanının kuvvetlenmesini sağlayan bir keramet (Allahu Teala'nın ikramı) olarak değerlendirilebilir. Onun ötesinde bir faydası bulunmamaktadır.

*

Kişi keşfini kaynak göstererek dinî bilgilere ekleme yaparsa, bid'at ihdas etmiş olur. Bu, şer'î delillerden dörtüncüsü olan kıyas-ı fukaha ya da içtihat gibi değildir. Çünkü içtihat, Kitap ve Sünnet'e dayalı olarak yapılır, keşfte ise böyle birşey yoktur. 

Ayrıca keşf sahibi olduğunu söyleyen kişinin içyüzünü de tam olarak Allahu Teala'dan başka kimse bilemez.

Nitekim İbn Arabî'nin de geçmişi karanlık.. Mazisi ile ilgili bütün bilinenler (okuduklarımdan anladığım kadarıyla) kendi anlattıklarından ibaret.. "Ben bu adamı Endülüs'ten tanıyorum, şöyle biriydi, ailesi de şöyleydi" diyen tek bir kişi bile yok. İbn Arabî'nin İbn Rüşd'le görüşmesi gibi hikayelerinin de uydurma olduğu açık. Rahat yalan söyleyebildiği, Mekînüddin'in güzel kızı Nizam'a olan nefsanî ve şehvanî ilgisine (Hz. Yusuf aleyhisselam bile "nefsini temize çıkarmak"tan kaçınmışken)  "Allah aşkının tezahürü" etiketini yapıştırmasından da belli. 

Şerefsiz soytarının özrü kabahatinden büyük. 

Belki de bir yahudiydi, nerden bilelim.. (Ulaşım ve iletişimin bu kadar geliştiği şu çağda bile bazı kimseler yeni bir kimlik, yeni bir isim ve yeni bir özgeçmiş uydurarak başka yerlerde boy gösterebiliyorlar. İstihbaratçılardan da, polisten kaçan suçlulardan da böyle şeyler yapanlar var. Yeni kimliklerinin hakkını da verirler. Misal, Lawrence..)

Yahudiler (Marx, Freud, Darwin vs. örneklerinde görüldüğü gibi) icat çıkarmada, tahrif ve tahripte mahir kurnaz adamlardır.


CÜBBELİ KOMEDYEN, KUTUPLAŞMA OLMASIN DİYE ATATÜRKÇÜLÜK/KEMALİSTLİK YAPIYORMUŞ

  İddiasına göre, bu Cübbeli alametin (kıyamet alameti), Atatürk güzellemesi yapması, “ Atatürk’ün aleyhinde konuşulması caiz değildir ” d...