İngilizler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngilizler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"HAKİKİ İNGİLİZ DOSTU" OLARAK SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK

 








UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 15

 

Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde, elimizdeki birtakım verilerden hareketle, Selanikli Mustafa Atatürk’ün İngilizler’le (ajanlık/casusluk olarak da yorumlanabilecek) gizli bir işbirliği içine girmiş olduğu sonucuna varılabileceğini ifade etmiştik.

Bu sonuca varılmasını gerektiren veriler olarak da şu iki hususu saymıştık:

Birincisi, Selanikli Erzurum Kongresi sırasında bir gece güvendiği kafadarları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e “gizli gündem”ini, geleceğe dönük hesaplarını açıklamış, böylece hem Osmanlı Devleti’ne, hem Anadolu insanına, hem de silah arkadaşlarına karşı takiyye yaptığını, yalan söyleyerek onları aldattığını ortaya koymuş bulunuyor.

Daha sonraki “devrim”li yıllarda da, geçmişte aralarında geçen bu konuşmayı Mazhar Müfit’e keyifle hatırlatmaktan da geri kalmamış.

*

İkinci husus ise şu: Lord Curzon’un yeğeni Yarbay Rawlinson Erzurum’a gelip Kâzım Karabekir’e, barış yapma aşamasında karşılarında Osmanlı Devleti’ni değil, Anadolu’da oluşturulacak yeni bir hükümetin başına geçmesini bekledikleri Selanikli’yi görmek istediklerini açıklamış bulunuyor.

İngiltere olarak gelecekte görmek istedikleri tablo, tam da Selanikli’nin sonradan yaptığı şeyler.

Ayrıca, Selanikli’nin kafadarlarına açıkladığı “gizli gündem”i ile Rawlinson’nun açıklamaları arasında da, mutlu bir tesadüf eseri olarak paralellik var.

*

Bunları yan yana koyup, Selanikli’nin Samsun’a çıkmadan evvel İstanbul’da İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Rahip Robert Frew (Fro) ile başbaşa gizli görüşmeler yapmış olduğu gerçeğini üstüne eklediğimizde, tabolda eksik gedik kalmıyor.

Tablonun sahiciliğini noter olarak tasdik etme şerefi ise, 1973 yılında Cumhuriyet’in ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle konuşmuş olan İkinci Adam İsmet İnönü’ye ait:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Evet, İngilizler, Selanikli’yi sonuna kadar desteklediler.

Desteklemiyor gibi yaparak.. Usturuplu bir şekilde.

Çünkü açıkça destekleseler onun “hain bir işbirlikçi” gibi görünmesine sebep olacaklar..

O yüzden, son ana kadar aralarında bir danışıklı dövüş yaşandı.

İngilizler İstanbul Hükümeti aleyhine (son tahlilde Selanikli'nin Anadolu'daki konumunu güçlendiren) adımlar atıyor (Selanikli'yi "sarhoş, haris, sefih, ahlâksız, fırsatçı" kabul edip onu Vahideddin'in aksine adamdan saymayan devlet adamlarının tutuklanıp Malta'ya sürülmeleri, Meclis-i Mebusan'ın yani Osmanlı parlamentosunun kapatılması, Osmanlı Savunma Bakanlığı ile Genelkurmayı'nın işgal edilip çalışamaz hale getirilmesi), Selanikli ise, esas itibariyle kendisinin "hakimiyet" otobanına asfalt döşeyen bu icraata karşı göstermelik sert protestolarda bulunuyor, Anadolu'da tribünlerden alkış ve puan topluyordu.

*

23 Temmuz – 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında gerçekleşen Erzurum Kongresi’nin son günü Selanikli ile “uzun” bir görüşme yapan (Lord Curzon’un yeğeni) Yarbay Rawlinson’un, kongrenin bitiminden dört gün sonra, 11 Ağustos tarihinde İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği raporunda yer alan şu sözlerini nasıl yorumlamak gerekir:

“Konferansın (kongrenin) son günü Mustafa Kemal’le iki saatten fazla görüştüm. Sonuç olarak görüşüm şu: Bu hareketin büyük bir başarı sağlaması için fırsat var.” 

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 46.)

Adam, bir İngiliz olarak “tehdit”ten söz etmiyor, “fırsat”tan bahsediyor.

Selanikli’nin “büyük başarı”sı için, neredeyse Selanikli’den fazla heyecan duyduğu anlaşılıyor.

İkinci Adam İsmet İnönü’nün sözünü ettiği İngiliz desteğinde Rawlinson’un bu raporunun büyük etkisinin bulunduğunu kabul edebiliriz.

Öyle anlaşılıyor ki, Selanikli Rawlinson’u, “hareketinin başarılı olacağına” ikna etmiş, ona müjdeli haberler vermiş.

Peki, Rawlinson'un sözünü ettiği "bu hareket”ten kastı ne?

Selanikli'nin Rawlinson’a brifing vererek arzettiği "hareket"i, Erzurum Kongresi sırasında karanlık bir gece yarısı kafadarları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya açıkladığı “gizli gündem”i olabilir mi?

Şu soru önem taşıyor: 

Selanikli için Rawlinson’a “Başarılı olursam cumhuriyet ilan edip Osmanlı Devleti’nin ocağına incir dikeceğim, sizin çağdaş uygarlığınızı memlekete taşıyacağım, mesela kullandığınız Latin harflerini, giydiğiniz şapkayı millete dayatacağım, tesettüre/örtünmeye son vereceğim, memleketi balo ilericiliğiyle tanıştıracağım” demekte ne mahzur olabilir ki?

Bilakis, İngiliz’in desteğini almasını sağlar.

Dolayısıyla, Selanikli ile Rawlinson’un iki saati aşkın görüşmelerinde bu minvalde sohbet edip muhabbeti koyulaştırmış olmaları “hayatın olağan akışı” açısından sorunsuz görünmektedir.

*

Şunu da unutmayalım:

Rawlinson’un raporunda “bu hareket” deyip geçmesi de, Selanikli’nin “bu hareket”in münderecatı ve muhteviyatı konusunda daha önce İstanbul’da İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Rahip Robert Frew ile görüş alışverişinde bulunmuş olduğunu, dolayısıyla Rawlinson’un ayrıntıya girmesine gerek kalmadığını düşündürüyor.

Selanikli'nin (Nutuk'undaki kendi itirafı ile de sabit olduğu üzere) İngilizler'in Türkiye'deki en üst düzey ajanı ile bir kere de değil, defalarca başbaşa gizlice görüşmüş olmasının herhalde bir "hikmet"i bulunmalıdır.

Selanikli'nin bu adamla samimiyeti niçin bu kadar ilerlettiğini sormayalım mı, ne dolaplar çevirdiklerini merak etmeyelim mi?

Osmanlı'nın ileri gelenlerini (yaklaşık 600 kişiyi, altı değil, 60 değil, 160 değil, 600) tutuklayıp Malta'ya süren İngilizler'in Selanikli'ye niçin dokunmadıkları, niçin Anadolu'ya geçmesine izin verdikleri konusu üzerinde düşünmeyelim mi?

Ajan Frew Selanikli ile başbaşa gizlice defalarca görüştüyse herhalde onunla ilgili bir tahkikatı, bir değerlendirmesi, ve de hükümetine sunduğu bir raporu olmalıdır.

“Asılacaksan da İngiliz sicimiyle asıl” diyenler doğru demişler, İngiliz sicimi sağlam.. Adamı yarı yolda bırakmaz.

*

İngilizler’in, Samsun’a gitmesi için vize verdikleri Selanikli ile “Anadolu’ya gidip yeni bir hükümet kurması” konusunda anlaşmış oldukları, Amiral Calthorpe’nin tam da Erzurum Kongresi sırasında hükümeti için hazırladığı raporunda yer alan şu ifadeden de anlaşılıyor:

Anadolu’da müstakil (bağımsız) bir hükümet kurulmasına mani olunamaz!” (Dilipak, s. 46.)

Adamlar Anadolu’da ilerde bağımsız bir hükümet kurulacağını nerden biliyor olabilirler?

Kehanetlerinin kaynağı ne, hangi müneccimler?

Ve de kimlerin mani olamayacağını düşünüyorlar?

Amiral Calthorpe’nin bu raporundan iki ay sonra, Sivas Kongresi’nin akabinde İngiliz Yüksek Komiseri Amiral J. de Robeck, ağzı kulaklarında bir üslupla Lord Curzon’a şu müjdeyi verecektir: “Mustafa Kemal’in tesiri gittikçe artıyor.” (Dilipak, s. 51.)

Üç ay sonra, 1919 senesinin Aralık ayı geldiğinde ise, İngiltere adına sahnede boy gösteren General Milne, basına şu demeci verecektir:

“Mustafa Kemal hareketinin bastırılması şüphesiz pek çok istenir (çok istenilen birşeydir). Fakat çok büyük kuvvet gerekmektedir. İğneleme politikası büsbütün ahlâksızlık olur.” (Dilipak, s. 54.)

Yunan’ı durduran Milne Hattı’na adını vermiş olan General’in bunları söylediği sırada takvim yaprakları 26 Aralık 1919’u göstermektedir.

Selanikli’nin elindeki kuvvet nedir peki?

Koskoca bir hiç.

O kadar zayıftır ki, bir süre sonra (elinin altında savaş tecrübesi bulunmayan köylülerden başka kimse olmayan) Çapanoğlu'nun Yozgat'tan gelip Ankara'yı basmaması için Çerkez Ethem'e yalvarmak, karşısında süt dökmüş kedi gibi süklüm püklüm oturmak, onun azarlarına katlanmak zorunda kalacaktır. (Tabiî bunu unutmayacak, ilerde hesabını soracaktır.)

O gün için önem taşıyan kuvvet, Karabekir’in kuvvetidir.. Ve de Selanikli’nin Anadolu’daki tek dayanağı odur. Nitekim Nisan 1920'de Karabekir'e telgraf çekerek Ankara'ya bir miktar kuvvet göndermesini istemiş bulunuyor (Dilipak, s. 65.)

Evet, Selanikli, General Milne’nin bunları söylediği tarihten bir gün sonra, 27 Aralık 1919'da Ankara’ya ulaşacaktır.

Aynı gün, yani Selanikli’nin Ankara’ya vardığı tarihte Erzurum’da bir başka önemli tarihî olay yaşanmaktadır: Karabekir-Rawlinson görüşmesi. (Bkz. Yavuz Özdemir, “İngiliz Yarbayı Rawlinson-Mustafa Kemal Görüşmeleri”, Atatürk Dergisi, Cilt: 2, Sayı: 1, Şubat 2010, s. 69-70.)

Rawlinson, Karabekir’e, Lord Curzon’un İngiltere adına verdiği mesajları iletir.

Şöyle (Karabekir’in anatımıyla):

Anlattıklarının hülasası şunlardır, Lord Curzon diyor ki:

“a) Şimdiye kadar sulh (barış) yapmadığımızın sebebi Türkiye'de şimdiye kadar kuvvetli bir hükümet görmediğimizdendir. Hakiki İngiliz dostu olacak simalarla anlaşmak istiyoruz. Mustafa Kemal Paşa sulh konferansında bulunsun veyahut sulh mukarreratına (kararlarına) mutabık kalsın.

b) Endişemiz Türkiye'nin yine bir gün İngiltere'nin düşmanları tarafına geçivermesidir. Padişah hükümeti bunu yapabilir. Artık krallık ve imparatorluk modası geçmiştir. Birçok debdebe ve masraf yerine millet kendi işini kendi gören cumhuriyete taraftardır. Bizim de padişahı hükümet ve siyasete karıştırmayıp halife olarak istediği yerde oturmasına taraftar olmaklığımız.

c) Gerçi İstanbul bir Türk şehri olarak kabul olunmuştur. Ancak Çanakkale İtilaf Devletleri [İngiltere, Fransa ve İtalya] tarafından işgal olunacak --ihtimal İstanbul etrafında İtilaf askeri bulunur--. Zaten Türkiye bir Asya devletidir. İstanbul bir köşedir. Anadolu'nun idaresi ve terakkiye sevki (ilerlemeye yöneltilmesi) İstanbul'dan gayri [İstanbul dışında] mümkündür. Bu hususta ne düşünüyorsunuz? Mesela Bursa'da olacak bir hükümet serbesttir.”

(Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 41-42.)

*

“A” şıkkından şunu anlıyoruz: İngilizler, Selanikli Mustafa Atatürk’ü “hakiki İngiliz dostu” olarak görüyorlar.

Bu da, Selanikli’nin daha Samsun’a çıkmadan önce İstanbul’da İngilizler’le anlaşmış olduğunun bir başka kanıtı..

Barış görüşmelerini niçin geciktirmişlermiş?

Sözde karşılarında “kuvvetli bir hükümet” görmedikleri için..

Halbuki, isteklerini dikte etmeleri için karşılarında zayıf bir hükümet bulunması onlar açısından arayıp da bulamayacakları bir şans.. Gerçek bir avantaj..

Gerçekte karşılarında "kuvvetli" bir hükümet değil, kendilerinin güdümünde “hain ve satılmış bir hükümet” (ya da "aldatılmış şaşkın bir hükümet") görmek istiyorlar.

Fakat bunu açıkça söylemeyecek kadarcık diplomatik zekâya sahipler.. (O zekâ eksikliği, Türkiye'nin eşi bulunmaz tarihçi kabul edilen ukala tarih ezbercisi şovmenlerine ait bir meziyet.)

Selanikli TBMM’yi açıp başına geçince, sanki İstanbul’da artık “kuvvetli bir hükümet” kurulmuş gibi hemen barış görüşmeleri tiyatrosunu başlatacak, Sevr Antlaşması ölümünü millete göstererek ardından gelecek Lozan Antlaşması sıtmasına razı olunmasının altyapısını hazırlayacaklardır.

Ki General Milne, söz konusu basın açıklamasından sadece iki hafta sonra, 10 Ocak 1920 tarihinde hazırladığı raporunda, kendi hükümetine, izlenecek yol haritası konusunda (Ki "esnek", duruma göre revize edilen bir yol haritası) bu yönde taktikler veriyordu:

Şartları ağır bir barış Mustafa Kemal’i güçlendirir. Bugünün bir başka önemli yanı Hakimiyet-i Milliye gazetesinin yayına girmesi. Artık dış dünya ve içerideki cepheler dünyayı bu pencereden seyredecektir ve Mustafa Kemal’in hakimiyetini perçinleyecektir.” (Dilipak, s. 55.)

*

General’in bu lafları, İngilizler’in (İstanbul’da anlaştıkları) Selanikli’nin eline tutuşturdukları strateji ve taktikleri özetliyor.

İlk fırsatta bir gazete çıkarması, her tarafa beleş göndermesi, böylece kamuoyu oluşturması aklını vermişler. Öyle anlaşılıyor.

Gazetenin adı da ilginç: Hakimiyet-i Milliye.

Ne Cihad, ne İstiklâl-i Milliye, ne Millî Mücadele, ne Felah-ı Vatan (vatanın kurtuluşu), ne Salah-ı Vatan (vatanın iyiliği), ne Millî Müdafaa (ulusal savunma), ne Hürriyet-i Milliye..

Sanırsınız ki Fransızlar “millet egemenliği” adına Kral Louis’ye başkaldırıyorlar.

Dervişin fikri neyse zikri odur (o sayılır) demişler ama, tersi de çoğu zaman doğrudur: Zikri neyse fikri de odur.

Adam, Erzurum Kongresi gecelerinden birinde hempalarına açıkladığı “gelecek” için lazım olan temelleri atmakla meşgul.

*

Evet, “Beni sömürge valisi yapın, size hizmet edeyim” dediği İngilizler buna, “Daha iyisi var” demişler ve onun için bir yol haritası hazırlamışlar.

Buna göre, Anadolu’ya ilk başta “Anadolu genel valisi” konumunda “Padişah yaveri” olarak gidip millet üzerinde otorite kurmalı, fakat sonrasında Padişah’ın sırtına tekmeyi vurabilmek için yola Osmanlı Devleti memuru olarak değil, “milletin temsilcisi” gibi devam etmeli.

Dolayısıyla, milleti ürkütmemek için bir yandan Osmanlı Devleti’ne, padişah-halifeye bağlılık nutukları atar ve bu yönde yeminler ederken, diğer yandan “hakimiyet-i milliye” (millet egemenliği) söylemini bayrak yapması, bir motto olarak vird-i zebanı haline getirmesi gerekiyor.

Tabiî pratikte bu, Milne’nin ifade ettiği gibi, “Mustafa Kemal hakimiyeti” anlamına geliyor.

Reklamlarda millet hakimiyeti, teslimatta “hakiki İngiliz dostu” Selanikli hakimiyeti.

“Ne kaa ekmek, o kaa köfte” hesabı, “millet egemenliği” söylemi ne kadar güçlenirse “Selanikli hakimiyeti” yelkenlisi o kadar rüzgâr alıyor.

Şurası bir gerçek, İngiliz oyun kurdu mu iyi kuruyor.

*

Karabekir'in ifadelerindeki “b” şıkkına gelelim..

Bu şık İngiltere’nin “gelecek” vizyonunu ortaya koyuyor.

Osmanlı Devleti’ni ve Osmanlı hanedanının uhdesindeki halife-padişahlık rejimini İngiltere’nin geleceği açısından “tehdit” olarak görüyorlar.

Geleceğe güven ve huzurla bakabilmeleri için Türkiye’de cumhuriyet ilan edilmesi ve Osmanlı Devleti’nin yıkılması gerekiyor.

Sözde “millet kendi işini kendi görecek”, özde ise millet, Selanikli’nin çıkardığı Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu cinayet aleti olarak kullanan hukuksuz ve kanunsuz İstiklal Mahkemeleri’nin kurduğu darağaçlarının gölgesinde  “İngiliz’in işini görmek için kendi devletini, Osmanlı Devleti’ni yıkacak”tır.

İngiliz ilke ve inkılapları, Atatürk ilke ve inkılapları adı altında millete dayatılacaktır.

*

Gelelim “c” şıkkına..

Bu şık da, General Milne’nin açıklamasının aksine, İngiltere’nin Selanikli’yi durdurmak gibi bir niyet taşımadığını, tam aksine, onun Anadolu’da “yeni bir hükümet” kurmasını istediklerini belgeliyor.

“Müstakil” (bağımsız) bir hükümet..

Buradaki bağımsızlık İngiliz’den bağımsızlığı değil, Osmanlı’dan bağımsızlığı ifade ediyor.

*

Olaya Selanikli cephesinden bakıldığında “dehanın muhteşem yürüyüşü”nden söz etmek mümkün olabilir.

Fakat Osmanlı Devleti açısından bakıldığında ortada bir ihanetin,işgalci düşman devletler hesabına yapılmış bir casusluğun” ve “devleti yıkma” teşebbüsünün bulunduğundan söz etmek gerekebilir.

O günkü şartlarda (Ki, henüz barış antlaşması imzalanmadığı için “savaş hali”nden söz etmek gerekiyor) bu suçların cezası idam..

Nitekim, 23 Nisan 1923’te TBMM’yi açan Selanikli, bir hafta sonra Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu çıkararak, TBMM’nin otoritesini “tanımayan”ları (Evet, sadece “tanımayan”ları, Osmanlı Devleti'ne sadakati sürdürenleri) asıp kesmeye, idam etmeye başlamıştı.

Dolayısıyla, (Osmanlı Devleti zaviyesinden bakıldığında) düşman işgal güçleriyle casusluk ilişkisi içine girerek devletine isyan eden Selanikli’nin hak ettiği ceza, idam olma durumundaydı.

Casusluk yapan adamın cezası, savaş şartlarında idamdır.

*

(Malum olduğu üzere bir Mustafa Sagir olayı var.. 

Önce İstanbul’a gelen, ardından da Ankara’ya geçip yerleşen bu Hint kökenli şahıs, İngilizler hesabına casusluk yapma suçlamasıyla idam edildi. 

Olaya geniş açıdan bakıldığında ve farklı ihtimaller hesaba katıldığında, İngilizler’in, Selanikli’nin “güvenilirliği”ni artırmak için bu Hintli serseriyi kurban verip vermedikleri sorusunun akla gelmemesi imkânsızdır. 

Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmiyorsa, deve gelecek yerden hindi yumurtası haydi haydi esirgenmez.. 

İstihbarat servislerinin, ajanlarının/işbirlikçilerinin güvenilirliğini sağlamak ya da artırmak için bu tür hileler yaptıkları bilinen birşey.)


VAHİDEDDİN'İN SUÇU

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 14

 

Kâzım Karabekir Paşa’nın yazdıklarından, Selanikli Mustafa Atatürk’ün bir ara halife olma hevesine kapıldığı anlaşılıyor.

Osmanlı hanedanının saltanatına son verilmesi, fakat halifeliğin onlarda bırakılması konusunda anlaşmışlarken iş bu yönde kanun çıkarılmasına gelince Selanikli’nin bir katakulli ile işi oldubittiye getirip hilafet makamını da onların elinden alacak şekilde yasa teklifi hazırlatmasının ardındaki sırrın bu olduğu görülüyor.

Bu hevesinin ardındaki etken, hilafet kurumuna duyduğu saygı değil.. Sadece Türkler’in (Türkiye insanının) değil, tüm müslüman toplulukların lideri haline gelmeyi istemiş olabilir.

İngilizler’in buna müsaade edeceğini düşündüğü anlaşılıyor..

Çünkü İngilizler için önem taşıyan husus, Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılmasıydı.

Ancak, Selanikli’nin hilafeti kendi uhdesine alma niyetinin gerisindeki etken konusunda bir ihtimal daha var.

*

İkinci Adam İsmet İnönü’nün İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuşturdediğini görmüştük (Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60).

İngilizler’in karar verdikleri diğer hususları anlamamızı ise, birincisi Selanikli’nin Erzurum Kongresi sırasında bir gece yarısı hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e açıkladığı gelecekle ilgili kehanetler sağlıyor (Osmanlı saltanatına son verilmesi, cumhuriyet ilan edilmesi, tesettürün kaldırılması, şapka “devrim”i yapılması, Latin harflerinin kabulü).

Meseleyi anlamamızı sağlayan ikinci done ise, Lord Curzon’un yeğeni Yarbay Rawlinson’un (o sıralarda Selanikli’nin tek dayanağı ve destekçisi olan) Karabekir’e İngiltere adına yaptığı açıklamalar.

Karabekir’e verilen mesajlar şunlardı (Bkz. Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 41-42.):

1. İngiltere olarak siz Türkler’le barış yapmak istiyoruz, fakat muhatap olarak karşımızda Osmanlı padişahı ve onun hükümeti değil Mustafa Kemal bulunmalı..

2.  Padişahlık kaldırılmalı, cumhuriyet ilan edilmelidir.

3. Halifelik kurumu siyasî niteliğinden arındırılmalı, hükümet üzerinde hiçbir etki ve yetkisi bulunmayan (non-governmental türde) sembolik bir sivil makama dönüştürülmelidir.

4. İstanbul'un Türkler’de kalmasına razıyız, siz de Çanakkale'nin Müttefikler’de (İngiltere, Fransa, İtalya) kalmasına razı olun.

5. Bununla birlikte İstanbul Türkler’e, başkent olmama şartıyla bırakılacaktır. Başkent Anadolu’daki (mesela Bursa gibi) bir şehir olacaktır.

6. Türkler, gelecekte başkent yapılacak olan şehirde (ileride cumhuriyet ilan edecek) yeni bir hükümet kurmakta serbesttirler. Anadolu'da güçlü bir hükümetin bulunmasını yapacağımız barış açısından faydalı ve gerekli görüyoruz. (Yani “Anadolu’da, İstanbul’daki Osmanlı Hükümeti’nin pabucunu dama atacak bir hükümet kurun, destekleyelim”.)

*

Karabekir, Rawlinson’un bu açıklamalarına eleştirel yaklaştığını, Çanakkale ve İstanbul’a ilişkin laflarına tepki gösterdiğini yazıyor.

Öyle anlaşılıyor ki, Rawlinson’la Karabekir’den önce birkaç defa görüşmüş olan Selanikli, İngilizler’le bu konularda çoktan mutabık kalmış.

Anlaşmış.

Zaten, Samsun’a çıkmadan önce İstanbul’da İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın İstanbul şefi Rahip Robert Frew (Fro) ile başbaşa gizlice birkaç defa görüşmüş olduğu biliniyor.

Karabekir, Rawlinson’la olan görüşmesini hemen telgrafla Selanikli’ye bildirmişken, Selanikli’nin casus Frew ile olan görüşmeleri konusunda Osmanlı Hükümeti’ne bilgi vermesi gibi bir durum yaşanmamış.

Selanikli’nin bu tavrı “yabancı devletler hesabına casusluk” suçuna girer mi girmez mi, bu konuda ben birşey söylemeyeyim.

*

Rawlinson’un Karabekir’e yaptığı açıklamalardan şunu anlıyoruz ki, o gün için İngilizler’in hilafetin kaldırılması gibi bir talebi yok.

Günümüzde bazılarının Siyasal İslam’a (siyaseti de olan İslam’a) karşı olmasına benzer şekilde, siyasal hilafete karşılar.

“Hilafet varsın olsun, fakat İngiliz siyasetinin ayağına taş değdirmesin, arabasının tekerine çomak sokmasın, suya sabuna dokunmayan bir kültürel hilafet olsun” diyorlar.

Buradan hareketle, Selanikli’nin, “İngilizler Osmanlı hanedanından birinin değil de benim halife olmamı kendi siyasetleri için daha elverişli bulurlar” diye düşündüğü sonucuna varılabilir.

*

Fakat, saltanatın kaldırılması görüşmeleri sırasında işler umduğu gibi gitmedi, TBMM’de istediği çoğunluğu sağlayamıyordu.

Karabekir’in muhaliflere destek vermesi ve o günkü başbakan Rauf Orbay’ın bile öfkelenerek “Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?” diye bağırarak tepki göstermesi üzerine geri adım atmak, hilafeti Osmanlı hanedanının uhdesinde bırakmak zorunda kaldı.

Ve, bu arada İngilizler’in hesabı değişti.

Muhtemelen şunu düşündüler: “Bu hilafet Osmanlı ailesinde kaldığında, yarın bir gün onlardan biri siyasete de atılabilir, ve hem devlet başkanı hem de halife olma imkânına kavuşabilir. O zaman da Osmanlı Devleti dirilmiş, yeniden kurulmuş olur.”

Öyle birşey yapılmalıydı ki, Osmanlı Devleti bir daha dirilememeliydi.

Mezarının üstüne beton dökülmeliydi.

*

Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Lozan görüşmeleri sırasında Türkiye’ye, beş yıl içinde hilafetin kaldırılması ev ödevinin verildiğini açıklamıştı.

Yanı sıra Osmanlı hanedanının vatandan kovulması emrini de vermiş olmalılar.

Osmanlı hanedanının Sultan Vahideddin dışındaki üyeleri de onun gibi kaçsalardı, arkalarından ne güzel “teneke çalma” ve “Bunlar sülalece vatan haini, işte kaçtılar, vatanını seven yaban ellere kaçar mı?!” diye tantana çıkarma imkânına kavuşacaklardı.

Vahideddin’in suçu, kovulmayı beklemeden kendiliğinden gitmesi.. (Daha doğrusu, Ali Kemal gibi linç edilip öldürülmeyi kabul etmemesi, katillere “Gelin beni öldürün!” dememesi.)

*

Bu ülkede bazılarının suçu, “Gelin beni öldürün!” dememeleri, seslerini yükseltmeleridir. 


İNGİLİZLER'İN SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'Ü KULLANARAK OSMANLI DEVLETİ İÇİN KAZDIKLARI KUYU






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI - 4 

 

Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde İngiliz Yarbayı Alfred Rawlinson’un Erzurum’da Kâzım Karabekir ile yaptığı görüşmeyi konu edinmiştik. 

Lozan Barış Antlaşması görüşmelerinde İngiliz heyetine başkanlık eden Lord Curzon’un yeğeni olan bu yarbay, Karabekir’e İngilizler’in “anlaşma teklifi”ni getirmiş durumdaydı.

Karabekir’e verilen mesajlar şunlardı:

1. İngiltere olarak siz Türkler’le barış yapmak istiyoruz, fakat muhatap olarak karşımızda Osmanlı padişahı ve onun hükümeti değil Mustafa Kemal bulunmalı..

2.  Padişahlık kaldırılmalı, cumhuriyet ilan edilmelidir.

3. Halifelik kurumu siyasî niteliğinden arındırılmalı, hükümet üzerinde hiçbir etki ve yetkisi bulunmayan (non-governmental türde) sembolik bir sivil makama dönüştürülmelidir.

4. İstanbul'un Türkler’de kalmasına razıyız, siz de Çanakkale'nin Müttefikler’de (İngiltere, Fransa, İtalya) kalmasına razı olun.

5. Bununla birlikte İstanbul Türkler’e, başkent olmama şartıyla bırakılacaktır. Başkent Anadolu’daki (mesela Bursa gibi) bir şehir olacaktır.

6. Türkler, gelecekte başkent olacak şehirde (ileride cumhuriyet ilan edecek) yeni bir hükümet kurmakta serbesttirler. Anadolu'da güçlü bir hükümetin bulunmasını yapacağımız barış açısından faydalı ve gerekli görüyoruz. 

(Bkz. Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 41-42.)

*

Bir önceki bölümde de belirttiğimiz gibi, bu Rawlinson'la, daha önce Selanikli Mustafa Atatürk de defalarca görüşmüş durumda. (Selanikli'nin, İstanbul’da defalarca yalnız başına görüştüğü bir başka isimle, İngiliz İstihbarat Teşkilatı İstanbul Şefi Rahip Robert Frew’la “yol haritası” konusunda prensipte anlaşmış olduğu kabul edilebilir.)

İngilizler’in aynı teklifleri Selanikli Mustafa’ya da yaptıkları ve olumlu cevap aldıklarını, Selanikli’nin Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e açıkladığı “gizli gündem”inden anlayabiliyoruz.

(Bu tür “istihbarat / gizli servis” manevraları saman altında su yürütülerek, karda yürüyüp iz bırakmama çevikliğiyle “gizli” icra edildiği için ancak karînelerle anlaşılabilirler. Selim Edes’in şu meşhur “Rüşvetin belgesi mi olur pezevenk?!” vecizesini hatırlamak, meselenin anlaşılmasına yardımcı olabilir. Fakat Selanikli Mustafa Atatürk olayında daha fazlası var: İtiraflar.. En başta geleni İkinci Adam İsmet İnönü’nün itirafı: İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur. [Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.])

Evet, Selanikli Mustafa Atatürk, Kongre gecesi hempalarına, zaferden sonra cumhuriyet ilan edileceğini, Osmanlı hanedanına gerekenin yapılacağını söylüyor.

Bir yandan da Kongre sırasında milletin önünde Osmanlı Padişahı’na, Müslümanlar’ın Halifesi’ne bağlılık yemini ediyor, esir padişahı kurtarma edebiyatı yapıyor.

Yani yalan söylüyor, takiyye destanı yazıyor.

Son ana kadar da bu takiyyesini ve yalanlarını sürdürmüş durumda.

Düşman olarak hedefe Osmanlı Padişahı’nı koymuş, fakat onu kurtarmaya çalışıyormuş, bu yolda kendisini feda etmeye hazırmış gibi konuşuyor.

Perde arkasında İngilizler’le anlaşmış, fakat onların amansız düşmanıymış gibi rol kesiyor.

Hatta İngilizler'i tehdit ediyor, onlara kabadayılık taslıyor, görüşmelerde sert konuşuyor. (Buna karşılık mesela Fransızlar karşısında çok kibar ve ürkek.. Ayrıntılar için Kurtuluş Savaşı'nın Sansürsüz Tarihi kitabımıza bakılabilir.)

Durum biraz filmlerdeki sahneyi hatırlatıyor: Gözüne girmek istediği kıza hava atmak isteyen bıçkın delikanlı, birkaç serseriyi onun önünde evire çevire döver, sonra kızın bulunmadığı bir yerde ise onlara hizmetlerinin ve emeklerinin karşılığını nakit olarak öder, zararlarını tazmin eder.

*

İkinci Adam İnönü’nün “tarihî” itirafı, İngilizler’in Selanikli Mustafa Atatürk’le anlaşmış olduklarını, ayrıca Fransızlar, İtalyanlar ve hatta Yunan hakkında garanti verdiklerini gösteriyor.

Çünkü İnönü, İngilizler’in diğer müttefikleri “mecbur etmesi”nden söz ediyor:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

Bu mecbur etme Selanikli'nin sarı saçı ve mavi gözünün hatırı için olamayacağına göre, altında bir "Al gülüm, ver gülüm" pazarlığının yatıyor olması gerekiyor.

İngilizler, bu mecbur etme işini "tehdit"le de gerçekleştirmiş olamazlar; işin içinde mutlaka bir "uzlaşarak ikna" boyutu bulunuyordur, ve bu ikna, birtakım maddî ve manevî kazançlar gösterilmeden yapılamaz.

Bu ikna işi "Sarı saçlım mavi gözlüm nerdee, nerdee, nerdesin dost?" diye türkü "çığırılarak" da başarılabilecek birşey değil. 

*

Kararı veren İngilizler.. 

"Mecbur edilme" ise ortakların payına düşüyor.

İngilizler hedefleri belirlemişler, yol haritasını hazırlamışlar, ihaleyi verecekleri partneri ya da işbirlikçiyi (Selanikli’yi) bulmuşlar, ve müttefiklerini de “kabule mecbur” etmişler.

İşte o yüzden Selanikli, Samsun'a çıkarken ve Anadolu'da "cumhurbaşkanlığı" hedefine doğru yürürken müttefikler (Fransızlar ve İtalyanlar) cihetinden rahat..

Anasına yazdığı (ve Salih Bozok'un götürdüğü) mektupta söylediği gibi, netice alacağından emin.. İngilizler buna sağlam garanti vermişler: 

“Pekala bilirsiniz ki ben yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım.”

(Bkz. Salih Bozok, Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor, haz. Can Dündar, 7. b., İstanbul: Doğan Kitapçılık  2006. s: 72-74;  Sadi Borak, Atatürk'ün Özel Mektupları, İstanbul: Kırmızı Beyaz Yayınevi, 2004, s. 253-255.)

Netice görmese vatan savunması için kılını kıpırdatmaz.

Yani "Mevzubahis olan benim alacağım netice ise vatan savunması da teferruattır!"

*

Selanikli’nin önünde tek bir sorun vardı: Bütün bu harala gürele arasında Anadolu’ya, millete kendisini kabul ettirmesi..

Bunun için temelde iki dayanağı vardı: Birincisi Padişah'tan ve Osmanlı Hükümeti'nden aldığı "Anadolu genel valiliği" anlamına gelen olağanüstü yetkiler, ikincisi çaresizlik içinde kıvranan milletin saflığı.

Yunan cihetinden de rahattı, çünkü (İngiliz Generali Milne’nin ismini taşıyan) Milne Hattı ile İzmir önlerinde durdurulmuşlar, İngilizler onlara “Burada duracaksınız, ileriye yürümek yok” demişlerdi.

Dolayısıyla Selanikli, Anadolu’da Yunan’ı hiç dert etmeden rahat rahat kongre tertip edebilir, yeni meclis kurmak için altyapı çalışmalarını aheste aheste yürütebilirdi.

Falih Rıfkı Atay’ın şu sözleri önemli:

“Haziranda [1921] İngiliz nazırları [bakanları], Türk – Yunan harbinde tarafsız kalacaklarını ilân etmişler, İstanbul bölgesine bir Yunan saldırısı yaptırılmayacağı için de teminat vermişlerdir. Daha ileri giderekYunanlıların işi artık müttefiklere emanet etmesi lâzım geldiğini söylemişlerse de Yunanlılar bu teklifi reddettiler.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 82.)

*

Buradan anlıyoruz ki, İngilizler Selanikli’yi Bandırma Vapuru’na bindirip Samsun’a yolcu ederken ona Yunan konusunda da güvence vermişler.

Ona şunları söylediklerini düşünebiliriz:

“Senin görevin, Anadolu’da uygun göreceğin bir şehirde bir meclis toplamak, sonra bu meclisin yeni bir hükümet kurmasını sağlamak, ardından da bu meclis ve hükümet adına bizim muhatabımız olarak bizimle anlaşma yapmak.. Ortak düşmanımız Osmanlı padişahı.. Onun ocağına elbirliğiyle incir dikeceğiz.. Fransızlar ve İtalyanlar açısından rahat ol, onları bunu kabule mecbur edeceğiz. Yunan’ı da İzmir kenarında bir hat/sınır çizip durduracağız.. Ancak, Vahideddin’i vatan haini haline getirmemiz gerekiyor. Bunun için ona, seni geri çağırması için ağır baskı yapacağız. O da ‘Kemal olmazsa Cemal olur, sorun değil’ diye düşünerek seni geri çağıracak, fakat sen dönmeyeceksin. Askerlikten istifa edecek, millete de ‘Padişahımız esir, mecburen böyle yapıyor, ben İngilizler istedi diye vatanı kurtarma davasından geri duracak adam değilim.. Ya istiklal ya ölüm!’ diyeceksin. Bunun üzerine biz Padişah üzerindeki baskıyı artıracağız, böylece o ‘işbirlikçimiz bir hain’ olarak görülecek. Senin tek yapacağın şey, Vahideddin’e isyan ettiğini söyleyerek Anadolu halkını sana karşı harekete geçirecek olan Şeyhülislam Mustafa Sabri gibilerden etkilenenlerin başını ezmek.. Bunun için de Fransız Devrimi'nin Jakobenleri gibi hareket eder, bir İstiklal Mahkemesi icat edip önüne geleni vatan haini diye asarsın, olur biter. Bir meclis toplayıp hükümet kurdun mu herşey hallolur, işin kilit taşı meclis.. Biz bu arada İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ı, İçişleri ve Milli Savunma Bakanlıklarını, Genelkurmay’ı basıp kapatacak, çalışmaz hale getireceğiz, böylece Anadolu’daki mülkî ve askerî yetkililer kuracağın yeni hükümete biat edip tabi olma dışında bir çare bulamayacaklar.”

Evet, eldeki karîneler, İngiliz-Selanikli anlaşmasının böyle birşey olduğunu söylüyor.

Ancak, Yunan’la ilgili hesaplar tutmadı.. 

Yunanistan, İngilizler'in “işin artık müttefiklere emanet edilmesi” talimatına uymayı kabul etmedi.

Sebebi, Yunanistan’da Venizelos hükümetinin yıkılmış, başa genç ve heyecanlı kral Konstantin’in geçmiş olmasıydı..

*

Eğer Venizelos hükümeti yıkılmasaydı, çok büyük ihtimalle Selanikli Yunan’la hiç savaşmadan Lozan barış görüşmelerine başlayacak, "Gâvur" İzmir (ve belki Aydın ve Manisa) Yunan’a, Çanakkale de Müttefikler’e bırakılarak bir barış antlaşması imzalanacaktı.

Bunun bir benzeri Fransızlar’la yaşanmış, onlarla yapılan Ankara Antlaşması ile Misak-ı Millî sınırları içindeki "müslüman" Halep gibi şehirler onlara bırakılmıştı. 

Fransızlar’la Maraş, Urfa ve Antep’te halk kendisi savaştı.. Selanikli diğer (Misak-ı Millî’ye dahil) vatan toprakları için onlarla savaşmaya gerek görmedi.

Onlarla hemen anlaştı..

İtalyanlar da Antalya civarını bırakıp kendiliklerinden çekildiler.

Eğer Yunan sorun çıkarmasaydı, “netice görmese işe başlamayacak” olan Selanikli, Ankara’da TBMM’yi topladıktan sonra rahatça “barış” yapacak, anasına yazdığı mektupta belirttiği gibi serbestçe (İngilizler’in Türkler’e bırakma sözü verdiği) İstanbul’a gidebilecekti.

Evet, Selanikli anasına şunu yazmıştı:

“Daha bir zaman bu suretle Anadolu içinde çalışmakla her şey hallolacaktır. Kariben [yakında] Meclis-i Mebusan [yeni Millet Meclisi, TBMM] toplanacak ve meşru bir hükümet mevki-i iktidara (iktidar konumuna) geçecektir. Ben de ihtimal o zaman İstanbul’a geleceğim.

Bu kolay ihtimal, Yunan’ın (daha doğrusu, Venizelos’un elinden ipleri alan Kral Konstantin’in) oyun bozanlığı yüzünden gerçekleşmeyecektir.

“Evdeki hesap çarşıya uymaz” atasözünün genellikle doğru çıkmak gibi bir özelliği var.

Nitekim papazlar da her gün ve her defasında pilav yemiyor.

*

Biz yine Falih Rıfkı’ya kulak verelim:

“Nihayet Temmuz sıcaklarında Kral Konstantin zarını attı. Umumî seferberlik yapmıştı. … Kral ordulariyle Ankara’ya gidecek ve zaferini orada Mustafa Kemal’e dikte edecekti.

“Yine kara günler geldi. İlk çarpışmalarda ordumuzu yendiler. Eskişehir düştü.”

(Atay, Çankaya III, s. 83.)

Selanikli TBMM’yi toplayıp yeni bir hükümet kurduktan sonra ortaya çıkan tablo bu..

Buradan, şayet İngilizler Selanikli’nin Anadolu’ya geçişinin akabinde Milne Hattı ile Yunan’ı durdurmamış olsalardı neler olacağı anlaşılabilir.

Olacağı şuydu, Anadolu’daki subaylar, ellerindeki kuvvetlerle Yunan’a karşı direnişe geçecekler, sonunda Yunan, en büyük askerî birliğin başında bulunan Karabekir ile kavgaya tutuşacaktı.

Bu durumda da Karabekir, Millî Mücadele’nin doğal lideri haline gelecekti.

Bu kavga gürültü arasında Selanikli'nin yeni bir meclis toplama, hükümet kurma vs. tezgâhlarını hayata geçirmesi de mümkün olmayacaktı. 

*

İngilizler, Selanikli’nin Anadolu’da “meşru” bir meclis kurması için gereken adımları attılar.

İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ı (Milletvekilleri Meclisi’ni), 16 Mart 1920 tarihinde basıp kapattılar.

Zamanlama çok manidar.. İngiliz demiri tavında dövmeyi biliyor.

Ankara’da TBMM’nin toplanacağı 23 Nisan gününden 38 gün (bir ay, bir hafta) öncesi..

Böylece TBMM’yi alternatifsiz ve rakipsiz hale getirmiş oluyorlardı..

“Zaten bir meclis var, ikincisine ne gerek vardı?” diyecek olanların söyleyecek sözü kalmıyor.

Normalda İngilizler’in, “hayatın olağan akışı” göz önüne alındığında, toplarının, tüfeklerinin ve süngülerinin gölgesi altındaki Meclis-i Mebusan’ı yaşatmaları, böylece Ankara’da toplanan TBMM’yi geçersiz ve yetkisiz, gayrimeşru ilan etmeleri, bu iki meclisi birbiriyle tabiri caizse “tokuşturmaları” gerekirdi.

Fakat bunu yapmadılar.

TBMM’ye meşruiyet, hareket alanı ve rakipsizlik kazandıracak şekilde Meclis-i Mebusan’ın başını ezdiler.

Evet, o günlerde Türkiye’de hayat, “olağan akışı”nın dışında yol alıyor, farklı mecralarda seyrediyordu. (Hukuk tahsili görmemiş olanlar genelde bilmezler fakat "hayatın olağan akışı" tabirinin hukukçular açısından önemi "böyük"tür.)

*

Aradaki 38 gün, tutuklanıp Malta’ya sürülmeyen mebuslardan/milletvekillerinden bir bölümünün Ankara’ya gidip TBMM’ye katılmaları için yeterli bir süreydi.

Böylece, TBMM, 172 üyeli Meclis-i Mebusan’ın 80 üyesini resmen (fiilen 68’ini) bünyesine katacak, Osmanlı devlet yapısına dayanan bir meşruiyeti de cebine koyacaktı.

İngilizler, tereyağından kıl çeker gibi Osmanlı devlet teşkilatının içini boşaltıyor, Selanikli'ye, örmekte olduğu ağ için malzeme üstüne malzeme sunuyorlardı. 

İstanbul'daki devlet kadrolarını işsiz güçsüz bırakıyor, "Ya Malta ya Ankara" seçenekleri arasında tercihe zorluyor, herkesi Selanikli'ye biate mecbur ediyorlardı.

Plan öyle başarılı biçimde işliyordu ki, hırs ve ihtiras defterini dürüp kapatmış bir zahid zannedilen Selanikli, Meclis-i Mebusan üyelerini ikbal düşkünü olmakla suçlayabiliyordu.

Falih Rıfkı’yı dinleyelim:

“Mustafa Kemal’in son İstanbul Meclisine güveni yoktu. Kâzım Karabekir’e yazdığı bir telgrafta ‘mebusların ikbal düşkünlüğü yüzünden grupta dayanışma sağlanamadığını, daha fazla hükûmetin aldatıcı politikasına kapıldıklarını’ söylemişti. Bazı vali ve komutanlar da Ankara’nın İstanbul ile ilgi kesilmek emrine karşı, hükûmet İstanbul’da onunla ilgiyi kesmek nasıl olur, yollu tenkitlerde bulunmuşlardı. Bir 23 Nisan akşamı Çankaya’da Atatürk o günün hikâyesini şöyle anlattı idi: ‘İç isyan Ankara kapılarındadır. Başta ben olmazsam tehlikenin hafifleyeceği fikrinde olanlar böyle bir denemenin faydalı olacağını bana kadar işittirdiler. Ben nereye gidebilirim, diye sormaklığım üzerine de, şarka doğru, tavsiyesinde bulunmuşlardı. (Sofrada bulunan Recep Peker’e dönerek) Hatırlar mısın Recep, yeni gelmiştin, sana da fikrini sordum, memleketin menfaati bunda ise fedakârlık etmelisiniz, demiştin. Fakat ben, tarihî bir görevimiz var; Meclisi açmak! Bu görevi yerine getirelim de sonra düşünürüz, cevabını verdim ve Meclisin hemen toplanması için tedbir aldım.”

(Atay, Çankaya III, s. 21).

Meğer adamın (kimsenin bilmediği) "tarihî" bir görevi varmış.

“Memleketin menfaati için fedakârlık etme” de ne demekti ki?

Memleketin menfaati bekleyebilirdi..

Mevzubahis olan, başına Selanikli’nin geçeceği bir meclis ise, memleketin menfaati teferruattı.

Bu, "tarihî" bir görevdi..

Kim ya da kimler vermişti bu görevi ona?

Görünüşe göre, tarih.. Tarih tanrısı..

Ancak, "tarihin verdiği görev"leri anlama yeteneği sadece Selanikli'ye bahşedilmiş bir "olağanüstülük" değildi.

İngilizler de "tarihin verdiği görev"leri keşfedip bulma konusunda maharet kesbetmiş durumdaydılar.

*

Meclis işi tamamdı, fakat Yunan’la ilgili hesaplar tutmamıştı.

Eskişehir bozgunu deyip geçmeyin, ciddi bir yenilgiydi.. Yunan ordusu Ankara’nın ensesindeydi.

Ordu Yunan karşısında tutunamamıştı, Falih Rıfkı’nın verdiği rakamlara göre, 70 bin kişilik ordudan geriye sadece 30 bin kişi kalmış bulunuyordu.

40 bin kişi kayıptı.

Silah, cephane, mühimmat ve erzak bakımından da durum kötüydü.

İşler Selanikli’nin umduğu gibi gitmemişti..

Filistin'deki tecrübelerinden yararlanarak Ankara’yı boşaltıp Kayseri’ye çekilme kararı aldı.. 

Meclisçilik ve hükümetçilik oyununu orada kavgasız gürültüsüz daha rahat sürdürebilirdi.

Memleketin menfaati için şarka (doğuya) gitmeyen Selanikli, şimdi artık (kendi menfaati için) gidebilirdi.

Tarih tanrısı, "Şimdi tarihî bir görevin var, Yunan'la savaşmak" demiyordu.

Selanikli'nin Yunus Nadi gibi bazı has adamı milletvekilleri hemen Kayseri’nin yolunu tuttular, sonradan Kayseri Lisesi olarak hizmet görecek olan tarihî yapıyı yeni meclis binası olarak hazırladılar.

*

Fakat TBMM’nin “Selanikli dalkavuğu” olmayan milletvekilleri Kayseri'ye kaçmayı kabul etmediler.

“Hiçbir yere gitmiyoruz. Burada kalacağız ve savaşacağız. Gerekirse öleceğiz” dediler.

Selanikli baktı ki kendisi gitse Meclis gitmiyor, elinden Meclis de, Hükümet de kayıp gidecek, o yüzden, cepheye gidip savaşmaya çarnaçar razı oldu.

Tam dört gün boyunca TBMM'de "Selanikli cepheye gider mi, gitmez mi" tartışması yaşandı.

Sonunda (Meclis-i Mebusan üyelerini ikbal düşkünü olmakla suçlayan) Selanikli iki şartla cepheye gitmeyi kabul etti.

Birinci şartı şuydu: TBMM’nin bütün yetkileri kendisine bırakılacak, yani “astığı astık kestiği kestik, la yüs’el, sorgulanamaz ve hesap sorulamaz” diktatör olacak.

İkinci şart ise, bir yenilgi durumunda kendisine (kusur ve kabahati olsa bile) suçlamada bulunulamayacaktı.

Polatlı'ya kadar gelmiş olan Yunan yüzünden TBMM "Denize düşen ne bulsa sarılır" hesabı bu şartları kabul etti. 

Ve fedakâr Selanikli, kaptığı diktatörlüğü bir daha hiç bırakmadı.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...