MÜRTED DÜCANE VE FIRILDAK İSMET








"Seyfi Say’ın yazısını okudum geçen gün: Çok sevdiğimiz bir İslâmcı yazar, başka bir İslâmcı yazara söz söylerken tarikata, tasavvufa çatmış. Tarikat, tasavvuf bizim tarihimizin, iliğimizin içinde... Ta Orta Asya’dan başlıyor... Yâni bizi biz yapan, ayrı bir üstün, zarif, merhametli medeniyetin ruhu, esrârı tasavvuf... Tasavvufu sanki yabancılar gibi kötüleyici cümleler kullanmış. Seyfi Say da ona —Allah razı olsun, ağzına sağlık— bir cevap vermiş. 

"Üzüldüm. Yâni, müslüman müslümanla uğraşıyor; radikal, tasavvufla uğraşıyor. Bilmem neci, bilmem neciyle uğraşıyor. Atı alan da Üsküdar’ı çoktan geçmiş oluyor, oradan da öteye gitmeye başlamış oluyor. Berikiler burada birbirleriyle uğraşırken. 

"Bizim ilkokulda bir kitabımız vardı, okuma kitabı. Orada, “İki keçi bir gün pek dar, bir köprüde buluştular, vuruştular...” filân diye böyle şiir şeklinde anlatılıyordu. “’Önce ben geçeceğim, önce sen geçeceksin...’ filân diye birbirleriyle toslaşmaya başladılar. En sonunda ikisi de suya düşüp boğuldular, cezalarını buldular.” diyor. Bu gafletin alâmetidir."

Yukarıdaki ifadeler, İskenderpaşa Cemaati'nin merhum şeyhi Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca'ya ait..

Avustralya'da AKRA FM üzerinden yaptığı 4 Mayıs 1999 tarihli tefsir dersinde yer alıyor (M. Es'ad Coşan, Tefsir Sohbetleri 2, haz. Metin Erkaya, s. 74; https://esadcosankulliyati.com/arsiv/kitap/tefsir/tefsir2.pdf).

*

Söz konusu yazım, İskenderpaşa Cemaati'nin çıkarmakta olduğu Sağduyu gazetesinde yayınlanmıştı. 

Esad Efendi'nin çok sevdiğini söylediği İslamcı yazar, Dücane Cündioğlu'ydu.. Yeni Şafak'ın gözde yazarıydı. Onun "söz söylediği" "başka bir İslamcı yazar" ise İsmet Özel'di.. Millî Gazete'nin şımartılmış gevezesiydi.

Dücane ile ilk karşılaşmam böyle oldu.. 

İkinci karşılaşmamız dört yıl sonra, 2003'te yaşandı. O sırada, düzenli bir işi olmayan, yapayalnız, unutulmuş bir "looser"dım.. Dücane'nin ise altın yıllarıydı.. Kanal 7'nin "yıldız"ı Ahmet Hakan, sunduğu İskele Sancak programının jeneriğinde "büyük düşünür" Dücane'nin görüntüsüne yer veriyordu. Programı seyretmek isteyenler her hafta önce "otorite alim" Dücane'nin suratını görmek durumundaydılar.

Dücane, 2003 yılı ortalarında, "çok evlilik" konulu eski iki yazısını, üstün zekâsı ve derin tefsir bilgisinin verdiği özgüvene dayanarak, tekrar yayınladı.. Ona göre, erkeklere evlilik konusunda dört eş sınırlaması getirilemezdi, Kur'an'dan bunu anlamak mümkün değildi. Erkek için sayı sınırı yoktu, artık Allah ne verdiyse..

E-posta aracılığıyla Dücane'ye, zırvalamakta olduğunu matematiksel bir kesinlikle gösterdim. Mesajlarımı Yeni Şafak'ın diğer yazarlarına da gönderiyordum. 

(Çoğu, Dücane'nin şahsında kendilerinin de aşağılanmış olduğunu düşündüler ve yazılarında bana ima ile "çakmaya" başladılar. Onlarla da e-posta üzerinden muhtelif konularda tartışmak zorunda kaldım. Bu tartışmalarımız yaklaşık bir yıl sürdü. O sırada hepsi de değişik derecelerde Erdoğancı ve AK Parti yanlısıydı. En çirkin tepkiyi "derin" düşünceli Rasim Özdenören vermişti. Dücane'yle bir sorunu yoktu, benimle vardı.)

*

Sağduyu gazetesindeki Dücane'yle ilgili yazıma dönelim..

Esad Efendi rahmetullahi aleyh her ne kadar beni hayır dua ile anmış bulunuyorduysa da, Dücane'ye de "çok sevdiğimiz bir İslamcı yazar" diyerek "rüşvet" vermiş durumdaydı.

Sağduyu'nun genel yayın yönetmeni Coşkun Yılmaz'dı. (Bu Coşkun, şu anda Türkiye Yazma Eserler Kurumu başkanı olan eski İstanbul İl Kültür Müdürü Coşkun..) Ben de yazı işleri müdürüydüm. Gazetenin dizgicileri bana, Coşkun'un, dizilip Esad Efendi'ye fakslanmasını istediği uzun bir mesajını getirdiler. (Sanırım Coşkun, kendisi yapmayıp işi onlara havale ederek bütün gazete personelinin de olaydan haberdar olmasını sağlamak istemişti.) 

Buna göre Coşkun, Dücane ile görüşmüştü ve onun Esad Efendi ile ilgili olumlu ifadelerini işitme bahtiyarlığına erişmişti. Mesela, Esad Efendi'nin (1981 yılında olmalı) Mavera dergisinde yayınlanan tasavvuf konulu röportajını zamanında Dücane'nin kültürlü babası okumuş ve oğluna "Meseleyi anlamış" gibisinden birşey demiş bulunuyordu.

*

Coşkun'un bu işgüzarlığı bana, Dücane'ye verdiğim cevapla ilgili olarak Esad Efendi'ye şikayet edilmiş olduğumu düşündürmüştü. 

Gerçekten de, böyle bir şikayet söz konusu olmasaydı Esad Efendi meseleyi tefsir dersine taşımaz ve Dücane'ye sevgilerini (ve bir bakıma saygılarını) sunmazdı.

Aslında bunu yapmasına hiç gerek yoktu.. Maalesef "dolmuşa bindiriliyordu".

[İskenderpaşa Cemaati, Esad Efendi'nin vefatından sonra tamamen derinlerin güdümüne girdi. 

Esad Efendi'nin (kendisini "doğal lider" zanneden, başkalarının da tarikat şeyhi zannettiği) oğlu Nureddin, Sağduyu Partisi adıyla bir parti kurarak "laik (siyasal dinsiz)" bir siyaset anlayışını savunmaya başladı. 

Partinin sitesinde yazılanlar ortada. "Kişi ikrarıyla muaheze olunur" ve de "itiraf"ın olduğu yerde başka delil ve şahit aranmaz. 

Nureddin'e (açıkça, açıkça olmasa bile hiç değilse "özel" kanallardan) "Saçmalıyorsun" demeyen ve onun "müridi" görüntüsü veren herkese, bir ahiret hayatının ve sorgu sual gününün bulunduğunu hatırlamaları tavsiye olunur.]

*

Türkiye'de "radikal"in tasavvufla uğraştığı doğruydu.. Fakat Dücane radikal değildi, sadece malum odağın yetenekli bulup önünü açtığı bir isimdi.. Düzenin (kadrolu değilse bile kollanan) adamıydı.. Kurnazdı, hedefine, kollanmasını sağlayacak manevralar yaparak yürüme becerisi gösteriyordu. 

(Ki radikal geçinenlerden "aşırı" tasavvuf karşıtlığı yapanların önemli bir bölümü derinlerin adamıdır.. Onlar, düzenin sağ gösterip sol vuran Vehhabîsidir, Suud'un Vehhabîsi değildir. Selefî geçinenlerin birçoğu böyledir.)

Ve Dücane'nin söz konusu yazısı, "bir başka İslamcı yazar"a cevap ya da sataşma değildi.. Aralarında 'düzen'baz tüzük kardeşliği vardı.

1990'ların sonlarının, 2000'lerin başlarının parlak yıldızı Dücane'nin sonraki yıllarda yaldızları dökülmeye başladı.. Eskisi kadar ilgi görmüyordu. Ve o da, "İslamcı düşünür" olarak bilinmenin rantının tükendiğini fark ettiğinden olsa gerek, açıktan heva ve hevesine göre yaşamasına engel olan bu yükten kurtulma yönünde adımlar attı.

*

Kökleri daha "derin" olan İsmet kalpazanı ise düşüncesiz düşünürlük sirkinde yeni numaralar sergilemeye başladı.. 12 Eylül döneminde karaladığı, zoru görünce minderden kaçma anlamına gelen lüzumsuz yazılarını Zor Zamanda Konuşmak adıyla kitaplaştırmıştı. 28 Şubat Süreci'nde tümden arazi olmuş fakat o dönemde yazdığı zırvaları Zor Zamanda Sıvışmak gibi bir adla kitaplaştırmaktan kaçınmıştı. 

İsmet sıradan bir sıvışkan "artiz" değildi, bu işin kurdu bir tiyatrocuydu.. Savaşmayıp sıvışanların çoğunun sıvışmış olduğu hemen farkedilirken o hiç farkettirmeden sıvışmayı, fırtına dindikten sonra da sığındığı delikten kafasını hin bir gülüşle dışarıya çıkarıp etrafı koklamayı, "keklenecek" saftirik avlar aramayı biliyordu. (Buna karşılık Esad Efendi, Muhsin Yazıcıoğlu ve Hasan Celal Güzel o süreçte "savaştılar".)

Fırıldak İsmet'in, İslamcı olarak bilinmenin rantının 28 Şubat'la birlikte bittiğini farkedince bir kurt sinsiliğiyle kurtçuluk deryasına yelken açtığını düşünenler olabilir. Fakat mesele daha "derin".. Küresel İslam karşıtlığı okyanusundaki dalgalar üzerinde sörf yaparak Türkiye'de İslamcılığı bitirmek için ellerinden geleni yapan işbirlikçi odaklar, İslamcıları "ulus devlet"in "ulus"una kanalize etmek için kurda kuzu postu giydirme tezgâhı kurmuş durumdaydılar. 

Geçmişte Türkçe Kur'an mealini Kur'an yerine, Ezan'ın tercümesini de Ezan'ın aslının yerine ikame etmeye çalışmış olan (Protestanlık patentli) reformist laik (siyasal dinsiz) kafanın yeni sürümü, bugün, suret-i haktan gelerek, müslümana müslüman değil Türk olduğunu söyleme aklı veriyor. 

"Kâfirle çarpışmayı göze alan müslümana Türk denir" zırvası seslendirildiği için herhangi bir Türk'ün kâfirle çarpışmayı göze alması mevzubahis değil, fakat kâfirle çarpışmayı gerçekten göze alabilecek saftirik müslümanlara dolaylı olarak "Müslüman olduğunu söylemek, kâfirle çarpışmayı göze almamak demektir, Türk olduğunu söyle" mesajı veriliyor.

İsmet, bu zırvasından hareketle "Türk, teröristtir" demiyor, fakat "Müslüman teröristtir" diye konuşuyor.. Böylece müslümanlıkla ilgili olumsuz bilinçaltı mesaj veriyor. 

Müslüman terörist değildir, fakat İsmet, has halis bir teröristtir.. Zihniyet ve fikir teröristi.


İSMETÇİLİKLE GÖREVLENDİRİLMİŞ (SAHTE İSİMLE YAZAN) BİR "KADROLU" KISMETSİZE YILLAR ÖNCE VERİLMİŞ CEVAP

 




İlk mesajımda, düşüncelerinizi seviyeli bir şekilde ifade etmiş olmanızdan duyduğum memnuniyeti belirtmiştim. Şimdi ortaya çıkan seviyesizlik, doğal olarak, memnuniyetimi ortadan kaldırmış bulunuyor.

Son mesajım oldukça kısa ve netti. Dua, davet (çağrı) ve dava kelimelerinin aynı kökten geldiğini belirtmiş ve sadece bir ayet-i kerime meali aktarmıştım.

Öyle anlaşılıyor ki, ayet-i kerime canınızı sıktı.. Biraz daha canınız sıkılacak ama, şunu söyleyeyim, ancak Allah’a çağıranların yanında yer almak isterim. “Müstakim Türklük” diye uyduruk ve batıl bir davanın peşine düşmekten ise, Allah’a sığınırım.

Ne diyordu Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi’ye: “Bizim davamız, Allah’ın sözünü yüceltme (ila-yı kelimetullah) davasıdır; kuru cihangirlik kavgası değildir.”

Bu müstakim Türklük vs. davalarının iki açıklaması olabilir: Birincisi, böylesi iddiaları ortaya atanlar, neyi savunduklarını bilmeyen kafası karışık insanlardır. İkincisi, bu sahte davalar, sahih İslâmî düşünce hareketlerini, statükonun ve resmî ideolojinin değirmenine dolaylı olarak su taşıyan sulandırılmış hareketler haline getirmek için planlanmış birer toplum mühendisliği projeleridir.

Müstakim Türklük davası yaygaralarının hangi kategoriye girdiğini ...

*

Şimdi gelelim ifadelerinize. ...

Devam ediyorsunuz:

“Günümüzden 16. sene önce(1994. yılında) yayınlatmaya muvaffak olamadığınız -bu kadar İsmet Özel düşmanının arz-ı endam ettiği bir vasatta yayınlatamama iddianızda da bir gariplik olsa gerektir!- yazınızı "bil vesile" takdim etmeye kalkışmanızın sebeb-i hikmeti nedir?”

Sebeb-i hikmeti, İsmet Özel’in de nedense Türklük davası ile ortaya çıkmış olmasıdır. Nasıl yayınlanmadığını söyledim. Aslını öğrenmek gayet kolay; Kenan Çamurcu’ya sorabilirsiniz. Bunu bile düşünemediniz mi?! 

Daha sonra iki başka dergiye daha gönderdim, onlar da yayınlamadı. Sebep aslında aynı.. Fakat aslında şunu sormanız gerekirdi: Neden İsmet Özel, yazımı Kenan Çamurcu kendisine gösterdiğinde tepki koydu, yayınlanmasına engel oldu? 

Şayet düşüncelerine güveniyorduysa, eleştirimizin yayınlanmasına engel olmaz, karşılık olarak bir cevap yazardı. Neden bunu yap(a)madı da, yazımınız yayınlanmasına engel oldu?

Sence bunda bir gariplik yok, değil mi?..

*

Devam ediyorsunuz:

“Üstat "Kalın Türk" kitabının son kısmında der ki; "Kişinin İmanı da, Türklüğü de GEVREYEBİLİR, bu halin güçlendirilmesi matluptur, iyidir." Görünen o ki; Üstat bu zaman zarfında "İmanını ve Türklüğünü" geliştirip, güçlendirmiş. Maalesef sizde "matlup olmayan" bir ruh hali üzre yerinde saymışsınız.”

Başkalarının ruh hali üzerinde yorum yapmak, aslında, daha önceki mesajlarımda dile getirdiğim şekilde, cevap verme noktasında ortaya çıkan aczin sonucudur. Ben de senin ruh halin hakkında bir sürü şey söyleyebilirim, fakat bunu çirkin buluyorum. Çirkinleşmede sana ortak olmak istemiyor, seni çirkin üslubunla başbaşa bırakıyorum.

Ancak, kitabının adına bakılırsa, İsmet Özel de bir “kalın Türk”.. Onun görüşleriyle ilgili yazılarımı “bütünüyle” okursanız, onun gerçekten kalın (kafa dahil her bakımdan kalın) bir Türk olduğunun ispatlandığını görürsünüz.

Senin üstadının, Türklüğünü geliştirip güçlendirmesine gelince... Bir Kürt de, Kürtlüğünü geliştirip güçlendirmeye çalışınca ortaya neler çıktığını işte görüyoruz..

*

Gelelim İsmet Özel’in “iftiharla sunduğun” yazısına...

Özel şöyle diyor:

“1908 yılı bazı bakımlardan dönüm noktasıdır. Bir yeni dönemden, Türkiye'nin sistem içinde az gelişmiş bir ülke olarak yer aldığı tarihi gösteren başlangıçtan söz edebiliriz. Bilhassa o tarihten sonra ülkemizde "az gelişmiş ülke aydınları" zuhur etti. Onlara "münevver" denirdi. Münevverler iştigal sahası olarak kendilerine öyle yerler seçtiler ki, çok geçmeden Türkiye "az gelişmiş aydınlar ülkesi" haline geldi. Okur yazarların omuzları üzerinde Türkiye'ye dünya sistemi içinde yer açan "uhuvvet" reformları yükseldi. Enverland'a Enver İmlâsı geldi. Neler olduysa, iyi-kötü yapılan her şeye aydınlar ön ayak oldu. "Taraflar vardı; tarafların birbiri arasında Türkiye'yle irtibatları bakımından fark yoktu." "Benden sonra tufan" anlayışıyla hareket ettiklerini tahmin etmek kolayınıza gelebilir. Hayır, öyle yapmadılar. Hepsi, "batan geminin mallarına müşteri bulmakla" meşgul oldu. Anlaşılan, epeyce büyük bir gemi batmıştı. 12 Eylül 1980 askerî darbesi Türkiye'de aydının yerine getirdiği vehm olunan işlevi paçavraya çevirdi.”

Yukarıdaki ifadeler, bir İsmet Özel klasiği.. İsmet Özel’i İsmail Kara, en özgün İslamcı düşünür ilan etmişti.. Hayır, İsmet Özel, Türkiye’deki İslamcılık olarak adlandırılan düşünce akımının en büyük şarlatanıdır. 

*

Aslında, daha önce gönderdiğim yazılarda, fikir olarak boş olduğunu, Allah’ın izniyle, matematiksel bir kesinlikle göstermiştim.

Fakat İsmet Özel, bundan daha fazla birşeydir.. Hiçbir zaman risk almaz.. Yazıp söyledikleriyle bir yandan üst perdeden atıp tutar, fakat tehkileli sulardan acaip bir kurnazlık ve ustalıkla uzak durur..

Kurnazca Enver’den bahsediyor.. Peki Mustafa Kemal nerede?.. Bu kurnaz, Mustafa Kemal hakkında ne düşünüyor?... Bugün ortada Enver imlası yok ki... Enver’e Mustafa Kemal de karşıydı, hatta en büyük rakibiydi...

Vatandaş, 1908’de başlayan Meşrutiyet’i diline doluyor, oradan ustaca 1980’e atlıyor.. Daha önce gönderdiğim yazılarda geçtiği gibi, İsmet Özel, aptalların sayıca çok olduğunu düşünüyor. Nasıl olsa, sayıca çok olan bu aptallar, onun kurnazlığının farkına varmayacaktır.

Kaldı ki, 1908 gerçekte bir başlangıç değil, bir sonuçtur.. Adam, bunu da bilmiyor veya bilmezden geliyor..

*

Özel’in aşağıdaki ifadeleri ise, kendisinin aynadaki görüntüsünden ibaret. Aslında kendisini anlatıyor:

“Çeyrek asır var ki Türkiye gemisi yüzer görünüyorsa, bu görüntü "Lumpen Intelligentsia"(batı özentisi güruh) yakıtıyla sağlanabiliyor. Sistemin bile isteye türettiği, doğrudan veya dolaylı olarak "yetiştirdiği" bu insanlar kendilerine ister akademik çevrelerde, isterse basın-yayın piyasasında yer açmış olsunlar, "samimi oldukları konuda ciddiyetlerini koruyamıyorlar; bir şekilde ciddiyet kespettikleri zaman ise samimiyetlerinden söz etmek mümkün değil." Okur-yazar takımı "kendi etti, kendi buldu," derseniz, yanıldınız. "Ne ekmişti ki aydın zümre, ektiğini biçmiş olsun?" Aydın zümrenin aşağı istikamette geçirdiği değişim onların takipçileri, hayranları eliyle gerçekleşti. Bir yükselme vuku bulsaydı sebebin aynı elden doğduğunu söyleyecektik. Çünkü değişim için gerekli gizli güç takipçilerdedir. "İbreyi harekete onların neyi kabul veya redd ettikleri geçirdi." Tıpkı üretim birimlerini satış bölümünün yönlendirmesi gibi "söz piyasası da köşeyi dönmekle şartlandırılmış takipçilerin sultasında şekillendi.”

Evet, takipçilerin sultası...

İsmet Özel, yaptığı şeyin farkında olduğu için, durumunu çok güzel anlatıyor:

Türkiye'de bir tavır olarak başkaldırı göremezsiniz." Yerküre üzerinde; "Türkiye söz söyleyenden ziyade kendisine söz dinletilenlerin etkin olduğu yegâne ülkedir." Normal olmayan bir tarzda ilerlemesine sebep olan hususiyetlerinden birincisi budur. "Başka bütün ülkelerde muhalefetin açtığı yolu, Türkiye'de muvafakat açar." Bu sebeple takipçi konumunda olanları kafeslemeyi kim başardıysa Türkiye'nin hakkından gelmeyi başaran da hep o olmuştur. Söz dinleyenlerin gücünden çekinildiği için Türkiye'de gerçekler "malı götürenlerin" işine yaradığı kadar ve ancak o zaman ortaya sürülür veya dökülür.”

Ancak bu kadar güzel anlatılabilir.. Türkiye’de bir tavır olarak başkaldırı göremezsiniz.. Siz, tutup adamın laflarının boş olduğunu delilleriyle ispatlarsınız, derginin yayın yönetmeni ise, eleştirilen kişiden izin alma ihtiyacı duyar. 

Neden? 

Çünkü bir tavır olarak başkaldırı yok.. İsmet Özel, takipçi konumunda olanları kafeslemeyi başardığı için, siz, sesinizi duyuramazsınız. İşte bu nedenle, yine Özel’in söylediği gibi, “Türkiye’de gerçekler, ‘malı götürenlerin’ işine yaradığı kadar ve ancak o zaman ortaya sürülür veya dökülür”. 

Malı götüren İsmet Özel, Milli Gazete’de niçin yazdığını açıklarken, mal götürmekle olan ilişkisini samimi bir şekilde itiraf etmişti. Bilenler biliyor...

Devam ediyor İsmet Özel:

“Bugün bir bunalım içindeysek, bu bunalımı takipçilerin kendilerini "üstün nitelikten kaçma" suretiyle takipçi olma hevesine kaptırmaları doğurmuştur.”

Evet, aynen böyle.. Ne de olsa takipçilik kolay; kafa konforunuzu bozmanız, düşünmeniz, kafa yormanız gerekmiyor.. Üstadınız adına sağa sola hakaret edince, “kalın”lığınızı göstermiş oluyorsunuz.

İsmet Özel’in yukarıdaki sözlerinin hemen ardından sarfettiği laflar ise, sadece ellerinin değil, kafasının da titrediğini, biraz daha titreyip kendisine gelmeye ihtiyacının bulunduğunu ortaya koyuyor:

“Artık onlar "hasm-ı câlî"(sahte düşman) terkibini işitmez, işitecek olsa da umursamaz. Takipçi olmak soylu olmayı, bir soyu, bir boyu olmayı gerektirir. "Takipçilikten, takipçiliğe mahsus üstün niteliklerden vazgeçmek ise apaçık soysuzluk emaresidir." Böylesi kabuller altında bu yazıyı titrek bir elle yazıyorum.”

Devam ediyor İsmet Özel:

“Artık, yalnız Türkiye'de değil, bütün dünyada okur diye adlandırılan kalabalık, yazılan şeyler "boş bir gevezelik" olmadığı taktirde asla okumayacak olan bir güruhtur.”

Böylece, Ali Yaşar Altındal gibilerin neden İsmet Özel okudukları da ortaya çıkmış oluyor.

Burada da bırakmıyor Özel:

“Yazı dünyasının hiyerarşisi kasıtlı olarak yok edildi. Beteri de gecikmedi: Bir zamanların takipçileri "kendilerine duydukları saygıyı" kaybettiler. Nicedir yazı dünyasına "tribünlere oynamak" tavrı hükmediyor. Bu furya beni de sürüklesin mi? Ben bu yazıyı yazma sıkıntısına, "Türkiye'nin güme gitmesi için uğraşanlar karşısındaki savaşın" ne yapıp yapıp verilmesi gereğine inanmasaydım, girmezdim.”

Hiyerarşiden kastettiği, Kenan Çamurcu üzerindeki etkisiyle yaptığı sansür türünden şeyler olmalı.. Tribünlere oynamaya gelince, daha önce gönderdiğim yazılarda geçtiği gibi, gerçekte İsmet Özel, “Benim şiirimdeki siyasi terminoloji aptallar içindir” diyebilmiş biridir. Ona göre, aptalların sayısı çok olduğu için onlara prim vermek (tribünlere oynamak) gerekmektedir. Yukarıdaki “Bu furya beni de sürüklesin mi?” ifadesi ise, yalancılık ve gösterişçilikten, sahte dürüstlük gösterisinden başka birşey değil..

Aslında, Özel’in bir sonraki cümlesi, gerçekte tribünlere oynamanın da ötesinde, sansasyon üretmeye uğraştığının itirafı niteliğinde:

“Yazdıklarımın sansasyon düşkünü düşük zevat dışında kimin işine yarayacağını kestiremiyorum.”

Bu, Ali Yaşar Altındallara yönelik bir iltifat: Sansasyon düşkünlüğü...

Özel’in son cümleleri ise şöyle:

“Milliyetçilikle, milliyetçilik diye yutturulan ve semeresi Türklerin esaretiyle sonuçlanan şey arasındaki farkı algılayamamış insanlar nereden icazet almış olurlarsa olsunlar karanlıktır. (Murat Belge'nin Şahitliği Caiz Değil – yazısından alınmıştır) merdivenşiir dergisi- Eylül-Ekim 2006- Sayı:10”

Bu sözlerin ne anlama geldiği açık.. Milliyetçiliğin iflasını kabul etmemiz istenmiyor.. Bize deniliyor ki; bakma sen böyle olduğuna, aslında bu milliyetçilik değil, milliyetçilik diye yutturulan birşey... Asıl milliyetçilik başka; mukaddes mi mukaddes... Sen milliyetçilikten vazgeçme..

Yutarsanız tabiî.


SEN NEDEN İÇİNDEKİ NETANYAHU ŞEYTANINA YOL VERDİN?

  “ İran neden çıldırdı? ” diyor. Hayır, bunu diyen Netanyahu ya da Trump değil.. İçinde devasa bir Netanyahu nezaketi ve Trump aklı taşıy...