hz. adem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hz. adem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

EVRİMCİ “MÜSLÜMAN”LARLA NASIL TANIŞTIM, NASIL TARTIŞTIM




2000’li yılların başlarıydı.

Düzenli bir işim yoktu, ve borçluydum.. Talep eden olursa tercüme, tashih ve redaksiyon gibi işler yapıyordum.

Bir gün Üsküdar’daki Yeni Valide Camii’nin müezzini Hafız Hamza Hoca aradı, meal yazıp bastırmış olan bir hocanın benimle görüşmek istediğini söyledi.

Bir akşam evime geldiler.. Hocanın adı Salih Parlak’tı.. 2001 yılında bastırmış olduğu meal "Bilgi Toplumuna Doğru Kur'ân-ı Kerîm Meâl-Tefsiri" adını taşıyordu.

Büyük boy bin 200 sayfaydı.

İlahiyatçı Salih Parlak’ın benden istediği, eserini redakte etmemdi.

Eseri inceleyip katkı sunup sunamayacağıma karar vereceğimi söyledim.

Karar vermem zor olmadı.

Yaptığı çalışma tefsir usûlü bakımından kabul edilemez nitelikteydi.

Istılahat/terminoloji bakımından da arızalıydı.

Ayrıca yazarın modern bilmin verilerine aşırı güveni vardı. Ve bu güvenden evrim teorisi de bir ölçüde nasipleniyordu.

Bu güven sadece fen bilimleri alanıyla da sınırlı değildi. Yazar seküler sosyal bilimlerin etkisi altında laikleşmiş bir dil kullanıyordu.

Hamza Hoca’ya telefon edip kitap üzerinde çalışamayacağımı söyledim.

*

Evrim teorisinin müslümanlaştırılması ya da İslam’ın Darwincileştirilmesi anlamına gelen bir çalışmayla ilk kez karşılaşıyordum ve bir daha da karşılaşacağımı zannetmiyordum.

Yanılmışım.

2010 yılında bu yönde bir “ortak çalışma” yapma teklifi aldım.

Buna gelmeden önce başka şeylerden söz etmem gerekiyor.

2003 yılı Ocak ayı sonlarında, “İslamcı” bir gazetenin bir muhabiri benimle görüşmek isteyecek, bir zaman sonra bunun (istihbaratçıların tabiriyle) bir “sahte bayrak” (false flag) olayı olduğunu düşünecektim.

Muhabir, iki yıl önce 4 Şubat günü Avustralya’da şüpheli bir trafik kazasında hayatını kaybetmiş olan Esad Efendi‘nin vefatının yıldönümü vesilesiyle onunla ilgili bir yazı dizisi hazırlamaktaydı. Server Holding‘ten, merhumla ilgili bilgiler alabileceği kişilerin isimlerini istemiş, onlar da (söylediğine göre) verdikleri listenin en başına benim ismimi yazmışlardı (Bu sözünü unuttuğundan olacak, röportaj için yanıma geldiğinde elindeki listeyi bana gösterecekti, ismim ilk sırada değildi).

Tam da bu yazı dizisinin yayınlandığı sıralarda Arslan BulutYeniçağ gazetesinde “Türk istihbarat kaynakları“na dayanarak merhum hakkında “çok ilginç” iddialar ortaya atacak, Esad Efendi’yi (CIA’le işbirliği içinde geleneksel “trafik kazası” yöntemiyle) şehit etmiş olan İngiliz gizli servisinin “operasyonunun içyüzünü” ve gayesini tüm ayrıntılarıyla anlatacaktı.

Bunun yanı sıra Nurettin de, 4 Şubat gününün gecesinde düzenlenen anma programında, babasının “müphem bir çarpışma neticesi şehid” düşmüş bulunduğunu duyuracaktı. Aynı sıralarda Nurettin, Arslan Bulut’un müjdesini verip dünyaya duyurduğu gibi, yeni bir siyasal parti kurmuş bulunuyordu: Sağduyu Partisi.

Çok sonraları, evime kadar gelip benimle röportaj yapmış olan bu muhabirin, benim Esad Efendi’ye, Nurettin’in “konumuna” ve Cemaat’e ilişkin “o günkü” düşüncelerimi öğrenmek için gönderilmiş “sahte bayraklı” bir “haberci” olabileceğini düşünecektim. Çünkü, bu tür röportajlar esnasında söylenen “kayıt/yayın dışı” (off the record) sözler bazen röportajın kendisinden çok daha önemli ve bilgilendirici olabiliyordu. Ve bana söz konusu muhabir bu nitelikte sorular da yöneltmiş bulunuyordu.

Yedi yıl sonra, 2010 senesinde, Boğaz kenarında GASM’da (Gemi Adamları Sınav Merkezi) çalışırken söz konusu muhabirin bir haberi dikkatimi çekecekti. Çalıştığı yer artık İslamcı bir gazete değildi, yabancı bir dergiydi: Newsweek.

Muhabir, PKK‘nın önde gelen isimlerinden, benim gibi Gürünlü olan Mustafa Karasu ile röportaj yapmış bulunuyordu. Habere göre, “sözde alevi kimliğiyle” sahabeye dil uzatan “Hüseyin Ali” kod adlı Mustafa Karasu, “PKK’nın İslam dinini iliklerine kadar yaşayan Kürt vatandaşlarımızdan ne kadar uzak bir örgüt olduğunu” da gözler önüne seriyordu. Muhabir, “Karasu, ‘Bizler Ömerleri ve Osmanları sevmeyiz’ diyerek mezhepçi tarafında dikkatimi çekmeye gayet gösteriyor” diye yazıyordu, fakat benim tahminime göre, söz konusu muhabir, Karasu’yu bu şekilde konuşması için provoke etmiş olmalıydı.

Bundan, o sıralarda GASM‘ın yan taraftaki sınav yapılan bölümünde çalışan ve beni sıkça ziyaret etmeye başlamış olan T. G.‘ye söz etmiş bulunuyordum. T. G., üniversitede araştırma görevlisiyken Denizcilik Müsteşarlığı’na geçmiş olan bir uzmandı. İngilizce’si iyi olduğu için Avrupa Birliği ile ilgili projelerde görev almıştı ve şimdi de GASM’daydı. Ona, “Bu haberden gizli servis operasyonu kokusu geliyor” demiştim, “PKK’nın içine bir ‘Sünnî-Alevî’ ihtilafı ya da ‘nifakı’ sokma gayesiyle hazırlanmış gibi görünüyor”. Ona, bunun yanlış olduğunu, böylesi bir çatışma başladığında bunun sadece PKK içinde kalmayacağını, diğer Kürtler’e ve hatta bütün Türkiye’ye yayılabileceğini söylemiş bulunuyordum. “Bir kıvılcım, bir çıngı; bir ev yakar”dı ve de “komşunun evini kundaklarsan seninki de yanabilir”di.

Evet PKK gaddar bir terör örgütüydü, fakat onunla mücadele bu şekilde “kendi ayağına kurşun sıkma” anlamına gelebilecek bir “ahmaklık”la yapılmamalıydı.

T. G. bir süre sonra, İslam’a olan ilgisinden dolayı akrabalarının dışladığı Adıyamanlı “İslamcı Alevî” bir mimar arkadaşına benden bahsetmiş olduğunu, onun benimle mutlaka tanışmak istediğini söylemiş bulunuyordu. Görüşmek için, istediğim zaman, istediğim yere gelebilirdi. Israr üzerine, bir akşam iş çıkışı, yolumun üstündeki Beşiktaş iskelesinde üçümüz buluşmuş, bir çay bahçesinde oturup konuşmuştuk. “İslamcı Alevî” M. Y.’nin elinde Murat Menteş‘in İletişim Yayınları’ndan çıkmış bir kitabı bulunuyordu. Murat’ı, 1998 yılı yazı bir ara çalıştığı Sağduyu Gazetesi‘nden hatırlıyordum, kültür ve sanat sayfasını hazırlamaktayken fedakârlık yapıp işini İbrahim Tenekeci’ye bırakıp ayrılmış durumdaydı.

İslamcı Alevî M. Y. bana, evrim teorisinin Kur’an’da yer aldığını gösteren bir kitap yazmak istediğini, bunun evrimci çevrelere İslam’ın sevdirilmesi bakımından faydalı olacağını, bu konuda kendisine en azından tavsiyelerde bulunma babından yardımcı olmamı arzuladığını söylemiş bulunuyordu. İstersem kitabı birlikte de yazabilirdik. Ayrıca İslamî konuları benimle ayrıntılı bir biçimde daha geniş bir vakitte konuşmak istiyordu.

Sonraki günlerde bir akşam Kadıköy’de Boğa Meydanı yakınlarındaki evinde üçümüz yine bir araya gelecek, gece geç saatlere kadar konuşacaktık. Adıyamanlı İslamcı Alevînin kitaplığı çok zengin değildi, 150-200 kadar kitap mevcuttu. Bu, mesleği mimarlık olan, “İslamcılık”la da yeni tanışmış bir kişinin tartışmalı bir konuda “dinî” mahiyette kitap yazmaya heveslenmesini açıklayabilecek bir entelektüel zemine karşılık gelmiyordu.

Bununla birlikte, söz konusu “İslamcı alevî”nin biyografisi, ona sempati duymamı sağlayacak öğeleri fazlasıyla taşıyordu. Bir Alevînin, hayatının belli bir aşamasında Sünnî olmaya karar verip bütün bir geçmişinin üstüne çizgi çekmesinin, “mahalle“siyle karşı karşıya gelmeyi ve sosyal çevresini yitirmeyi göze almasının onun için ne kadar zor ve trajik birşey olacağını anlayabiliyordum.

Bu tür bir toplumsal afetin, “sosyal deprem”in yıkıntıları altında yalnız kalmanın ne denli yıpratıcı birşey olduğunu yaşayarak öğrenmiştim. Böylesi şeyleri, yaşamamış olanlar asla anlayamazdı, anladıklarını sansalar bile.. “Yağmur bu kadar inceyken / Ağır açan bir gül kadar hafifken merhamet / Ölüm çok ağır Allah’ım / Ölüm çok ağır affet” dizelerini ancak küçük bir çocukken babasını yitirmiş olan Hüseyin Atlansoy gibi biri “hissederek” yazabilirdi.

Evet, “İslamcı Alevî”nin yalnızlığı, akrabaları tarafından dışlanmış olması benim için çok derin ve ince bir anlam taşıyordu. Aynı zamanda Adıyamanlıydı, benimle aynı coğrafî bölgeye ait kabul edilebilirdi.

Ayrıca, artık İslamcılığın bittiğinin söylendiği, çok az sayıda kişi dışında kimsenin kendisini “İslamcı” olarak görmediği bir zaman diliminde rüzgârın estiği yönün aksine doğru yürümeyi göze alabilmesi de benim için değerli bir tutumdu.

Fakat, “İslam ve evrim” kitap projesi saçmalıktı.

Ancak, bu saçma kitap projesi, bir zaman sonra Mustafa İslamoğlu tarafından “Yaratılış ve Evrim” adıyla hayata geçirilecekti. Müfessir geçinen, meal yazıp pazarlayan Mustafa, Hz. Adem’in “beşer” adı verilen ve “insan“dan başka bir tür olan “hayvansı“ların neslinden geldiğini ileri sürüyordu. Mustafa’nın “zırva”larını çürütmek için kitap yazmak gerekmiyordu. Yazdıklarını sadece üç (rakamla 3) cümle ile “boşboğazlıkların çöp tenekesi”ne atmak mümkündü. Âl-i İmrân Suresi’nin 59’uncu ayet-i kerimesinde “Şüphesiz Allah katında İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir: Onu topraktan yarattı. Sonra ona ‘Ol’ dedi. O da hemen oluverdi” buyuruluyordu. Bu durumda, Mustafa’nın “zırva”sı, Yahudiler gibi, Hz. Meryem’in Hz. İsa’yı haşa gayrimeşru biçimde bir adamın çocuğu olarak dünyaya getirmiş olduğuna inanmayı gerektiriyordu. Çünkü Hz. İsa’nın durumu Hz. Adem’in durumu gibiydi, ve onun babası vardı.

Bu “manyakça” tezi savunabilmiş olan Mustafa, bir zamanlar “Yahudileşme Temayülü” diye bir de kitap yazmış durumdaydı. Müslümanlar arasında yahudileşme temayülü bulunduğunu bizzat kendi “dönüşüm”ü ile ispatlamayı başarmıştı. 

Barbaros Hayrettin Paşa, hatıratında, savaştığı hristiyanların öfkeli hallerini tasvir için, “Kâfirdiler, yahudi oldular” ifadesini kullanıyordu. Mustafa “sapıtmada evrim” merhalelerini, ara duraklara uğramadan hızla atlamış, doğrudan “yahudi” gibi inanma moduna geçebilmişti.

Sonraları, söz konusu “İslamcı Alevî”nin “biyografi“sinin, beni “İslam ve evrim” konulu “saçma” bir kitap yazmaya “yönlendirmek” için özel olarak kurgulanmış olduğunu düşünecektim. Zamanla fark edecektim ki, istihbaratçılar, “eleman”larının “hedef şahıs”lara yaklaşması için “ortak paydalar, ilgi alanları ve benzerlikler icat” ediyorlardı. Hedef şahsın ilgi alanları, kişilik özellikleri, geçmişindeki travmatik olaylar, sevdiği ve nefret ettiği noktalar, zaafları, arayışları, eksikliğini hissedip ihtiyaç duyduğu şeyler, hassasiyetleri ve zihinsel kodları belirlenip analiz ediliyor, taktikler böylesi bir stratejik anlayış çerçevesinde oluşturuluyordu. Hobileriniz, fobileriniz, sevdiğiniz renkler, beğendiğiniz mekân ve yapılar, ilgilendiğiniz spor dalları, kültürel ilgileriniz, arkadaş çevreniz, sık uğradığınız yerler, yemek alışkanlıklarınız ve içecek tercihiniz bile dikkate alınıyordu.

Mesela, siz eğer İbn Haldun konulu kitap yazmışsanız, sizinle özel bir dostluk kurmak ve güveninizi kazanmak isteyen kişi, bulunduğunuz ortama elinde Mukaddime‘nin tercümesi olduğu halde gelebiliyordu. Siz eğer Seyyid Kutub‘un “Ente hurrun” şiirini beğeniyorduysanız, başkasıyla konuşurken bir punduna getirip sizin duyacağınız şekilde sözü o şiire getirebiliyorlardı. Veya sevdiğiniz bir şairin beğendiğiniz mısralarını okuyabiliyorlardı. Siz falanca yönetmenin veya aktörün filmlerini beğeniyorduysanız ondan bir replik aktarabiliyorlardı. Siz sahaf raflarını tarayıp beğendiğiniz kitapları alıyorduysanız, size yaklaşmak isteyen kişi de bir gün elinde böylesi sahaf tozu yutmuş kitaplar olduğu halde çıkıp gelebiliyordu. Siz Mümtaz Turhan’ın 1969 yılında basılmış Kültür Değişmeleri adlı kitabından elinizde iki tane bulunduğu için birini herhangi bir kimseye hediye etmişseniz, size yaklaşmak ve güveninizi kazanmak isteyen kişi, bir zaman sonra aynı kitabın aynı tarihli baskısıyla arz-ı endam edebiliyordu. Siz bir öğünü simitle geçiştiriyorduysanız karşınızdaki de aynısını yapabiliyordu. Kahve seviyorsanız kahveyi sevebiliyor, maden suyu içiyorsanız onlar da onu içebiliyorlardı. Sevdiğiniz yemekler ve tatlılar için bile aynı şey geçerli olabiliyordu. Kılık kıyafette ve beden dilinde bile “aynalama tekniği“ne başvurulabiliyordu.

Bu “benzerliğin cazibesi”, aslında yeni keşfedilmiş birşey değildi. Biliniyordu ki insan, suret ve manada kendisi gibi olanı, kendisine benzeyeni benimserdi. Onlarla olmak isterdi, onlarda kendisini, kendi dünyasını ve iç âlemini bulurdu, bulacağını düşünürdü. Bu, Mevlana’nın Mesnevî‘si ve Şeyh Sadî’nin Bostan ve Gülistan‘ı gibi klasik kitaplarda da vurgulanan bir husustu. Mevlana şöyle demiş bulunuyordu:

“… İki kişi birbiriyle uzlaştı, birbirine sataştı mı, hiç şüphe yok, aralarında bir kadr-i müşterek vardır.

“Kuş ancak kendi cinsinden olan kuşlarla uçar. Kendi cinsinden olmayanla sohbet âdeta mezara girmedir” diye cevap verdi.

“Bir hakîm dedi ki: “Yazıda bir kargayla bir leyleğin beraberce koşup uçmakta olduğunu gördüm.

“Hayret ettim, bakalım aralarındaki kadr-i müştereke ait emare bulabilir miyim, diye hallerini araştırmaya koyuldum.

“Hayretle yanlarına yaklaşınca gördüm ki ikisi de topal!”

Böyleydi.

*

Biz İslamcı Alevî mimar M. Y. ile olan maceramıza dönelim.

Söz konusu görüşmelerimizden sonra bana şöyle bir e-posta göndermişti:

Seyfi Hocam selamlar

öncelikle düşüncelerinizi paylaştığınız için teşekkür ederim. Darwinizm ile ilgili düşüncelerinize kesinlikle katılıyorum. Bu noktada bilimsel bir iddianın, kamunun ortak tartışma platformunda yer ve biçim kazanması gereken bir savın, bu şekilde kişileştirilmesi sonucundaki ''izm'' li her türlü şirke karşı durmak bilimselliğin gereğidir düşüncesindeyim. Evrim kuramı ile ilgili bilim dünyasının tutumundan bende rahatsızlık duymaktayım. Bu noktada naçizane üzerinde çalışmakta olduğum tez ile birlikte, özellikle bu kavramsal tartışmalar çerçevesindeki düşüncelerimide sizinle paylaşmak isterim. Değerli zamanınızdan benim için ayırabileceğiniz bir kaç saatlik bir süre eminimki çalışmam için ışık tutucu bir rol oynayacaktır.

Çalışmamın şablon niteliğindeki bir özetini size gönderiyorum. Zaman bulupta göz atabilirseniz sevinirim.

Saygılar 

O gün ona önce şöyle bir cevap yazdım:

To:...@yahoo.co.uk

Wed, Jul 21, 2010 at 3:10 PM

Selam…

M. Bey kardeşim,

Gördüğüm kadarıyla, evrim teorisi ile (bir müslüman olarak) Kur’an ayetlerini uzlaştırmaya, aralarında bir çelişki olmadığını göstermeye çalışıyorsun.

Bilimsel bir tez çalışmasında, “giriş” düzeyinde şu özellikler aranır:

1. Kavramsal çerçeve:

Çalışmanın temel kavramları bize açıklanmalıdır. Mesela “Türkiye’de Sosyal Değişme” başlıklı bir çalışma yapıldığını düşünelim. Yazar bize Türkiye’den neyi kastettiğini açıklamalıdır. Sadece Türkiye Cumhuriyeti’ni mi, yoksa Alparslan’la başlayan Türk egemenliğini mi kastediyor? Ayrıca “sosyal değişme”yi de tanımlamalıdır. Sosyal değişmeden ne anlamalıyız, bunu açıklamalıdır. Zaten bildiğimizi varsaymamalıdır. Böyle varsaydığında, çalışma bilimsellik özelliğini yitirir.

Senin de, öncelikle “müteşabih” ve “muhkem” kavramlarını tanımlaman gerekir. (Bu konuda senin için en büyük kaynak TDV İslam Ansiklopedisi olacaktır.) Bilim sözkonusu olduğunda kelimelerin bir sözlük, bir de terim (ıstılah) anlamı vardır. Mesela tarîk, yol demektir, tasavvuf terimi olarak belirli bir tasavvufî hareket anlamını taşır. Bu ikisi aynı şey değildir. Müteşabih kelimesinin de sözlük anlamı ile Kur’an’daki terim anlamı farklıdır. Normalde her müteşabih (benzetmeli) ifade, tefsir terimi olarak müteşabih değildir. Ekte Elmalılı'nın Ali İmran 7-9 tefsirini gönderiyorum.

Ayrıca, “evrim”i de tanımlamalısın. Evrimden neyi kastettiğini açık bir şekilde anlatmalısın.

2. Yöntem:

Çalışmanın yöntemi açıklanmalıdır. Yöntemlerden biri, literatür taraması yapmadır. Bir diğeri (fen bilimleri için daha bilimseli), doğrudan gözlem ve deney yapmaktır. Sosyal bilimlerde ise anket, soruşturma, alan araştırması vs. yöntemleri vardır. Görüldüğü kadarıyla senin yöntemin literatür taraması. Bu durumda, yararlandığın, temel aldığın eserlerin adını vermen gerekir. Bu, hem evrim konusu, hem de tefsir için geçerlidir.

Öncelikle, Kur’an ayetlerini tefsir bakımından “tefsir usulü” bilmek gerekiyor. Bu konu ilahiyatlarda başlı başına bir ders olarak okutulur. Kur’an ayetleri, birincisi Kur’an’ın bütünlüğü göz önüne alınarak, ikinci olarak da hadîslerle tefsir edilir. Herhangi bir ayetle ilgili hadîsleri ihmal eden bir çalışma, tefsir ilmi (Kur’an’ın anlaşılması bilimi) açısından bilimsel değerden yoksundur. Çalışmanda yararlandığın bütün ayetler için tefsir kitaplarına bakman gerekir. Genel olarak tefsir kitapları iki ayrı kategoriye ayrılmaktadır: 1. Rivayet tefsirleri: Konuyla ilgili hadîsleri, daha önceki ümmetlerden (Hristiyan ve Yahudi) nakledilenleri vs. toplayan tefsirler. Hadîsler açısından en önemlisi İbn Kesîr tefsiridir. Tercümesi yayınlandı. 2. Dirayet tefsirleri: Akıl esas alınarak, günün bilgi birikimi çerçevesinde yapılan tefsirler. Elmalı tefsirinin iki özelliği birden kendisinde topladığı söylenebilir.

3. Çalışmanın amacı ve önemi:

Böyle bir çalışmaya niçin ihtiyaç duyuluyor, bu açıklanır. Çalışmanda bu var.

4. Çalışmanın kapsamı:

Konunun sınırları açıkça belirtilir. Mesela evrim konusu bütün canlılar için mi ele alınıyor, yoksa belirli bir canlı türü için mi?

5. Hipotez:

Çalışmanın hipotezi belirtilir. Mesela senin çalışmanda hipotez, Kur’an’da evrim teorisinin var olduğu veya evrim teorisinin temel tezleri ile Kur’an ayetlerinin çelişmediği olabilir. Hipotezin açıkça ifade edilmesi gerekir.

Çalışmanın gerçekten bilimsel olması için, baştan kabul edilen bir düşünceye göre deliller aranmaması, eldeki delillere göre hipotezin test edilmesi, sorgulanması gerekir.

Senin çalışman için düşünürsek, ifadelerinde, evrim teorisyenlerinin ortaya attıkları tezlerin kesin bilimsel gerçek gibi kabul edilmesi durumu var. Eğer böyle kabul ediyorsan, neden öyle kabul ettiğini açıklamalısın. Ayrıca evrim teorisine yöneltilen itirazları da cevaplandırman gerekir.

Şahsen bu konuda Harun Yahya (Adnan Oktar) grubunun yazdıklarının önemli olduğunu düşünüyorum. Fakat onlar, işi “madde”nin varlığını bile kabul etmeme noktasına vardırdılar. Bu konuda Harun Yahya’yı eleştiren bir yazı kaleme almıştım. Ekte gönderiyorum. Fakat onların evrim konusundaki eleştirileri görmezden gelinemez. Onların bu konudaki yaklaşımının özü, “Evrim Aldatmacası” adlı kitaplarında var. Ekte gönderiyorum. Buradaki temel argümanlara ikna edici cevaplar verebiliyorsan mesele yok, veremiyorsan yapacağın çalışmayı dikkate almayacaklardır. Evrimciler, Kur’an ayetleri ile ateistleri kandırmaya çalıştığını, müslümanlar da, iyi niyetle faydasız ve kısmen yanlış bir işe giriştiğini düşüneceklerdir.

Burada senin çalışmanla ilgili en önemli sorun şudur: Hz. Adem’in doğrudan topraktan yaratıldığı Kur’an’da açıkça belirtilirken bunu evrim teorisiyle uzlaştırmak nasıl mümkün olacaktır?

İkincisi, Allahü Teala Hz. Adem’i ve Hz. Havva’yı Cennet’ten yeryüzüne indirmiştir; bu da meselenin ayrı bir boyutu. Topraktan yaratıldı ama yeryüzü yaşamı sonradan başladı.

Kanaatimce, evrim teorisi ile Kur’an ayetlerinin uzlaştırılması mümkün değil.

Ayrıca, Big Bang gibi teoriler de, “yaratılış”ı tam olarak açıklayabilecek teoriler değildir. Çünkü bu teoriler, ışık esas alınarak yapılan araştırmalar sonucunda oluşturulmaktadır. Kur’an, göğün yedi kat olduğunu bildiriyor. Bu konuda modern bilmin söyleyebildiği hiçbir şey yok. İkinci olarak, Mülk Suresi’nde, “en yakın gök”ün, yani birinci kat göğün yıldızlarla/kandillerle donatıldığı belirtiliyor. Yani modern bilim aslında sadece birinci kat gök hakkında konuşmaktadır. Diğer katlardan haberi yok. Ayrıca Arş ve Kürsî var. Hadîslerde, yedi kat göğün Arş’ın yanında büyüklüğünün, bir çöldeki yüzük kadar olduğu belirtiliyor. Arş da (yedi kat gök ile birlikte) Kürsî’nin yanında, yine bir çöldeki yüzük kadar.. Yani modern bilimin Big Bang teorisi, güneş sistemi büyüklüğündeki bir arazide bir karıncanın, yüzük büyüklüğündeki yaşam alanıyla ilgili kanaatinden hareketle, bütün varlığın yapısını çözdüğünü/bildiğini düşünmesine benzemektedir.

Şayet bu çalışmaya devam etmek istiyorsan, sana şunu önerebilirim:

İmam Gazalî’nin zamanındaki felsefe ile ilgili olarak yaptığı çalışmaya benzer bir çalışma yapabilirsin. O dönemde felsefe, din ve edebiyat bilimleri dışında kalan bütün fen ve sosyal bilimleri kapsıyordu. İmam Gazalî, Filozofların Tutarsızlığı kitabıyla, felsefenin bir kısmının yararlı, bir kısmının boş, bir kısmının da batıl (yanlış) olduğunu göstermeye çalıştı. Sen de, evrimcilerin görüşlerinin bir kısmının Kur’an’a uygun, bir kısmının ilgisiz, bir kısmının da çelişir durumda olduğunu ortaya koyan bir çalışma yapabilirsin.

Bilmukabele selam ve saygılar…

Ertesi gün ise, “çalışmanın şablon niteliğindeki özeti” hakkındaki düşüncelerimi yazmıştım:

To:...@yahoo.co.uk

Thu, Jul 22, 2010 at 12:52 PM

M. Bey kardeşim,

Şayet ilk gönderdiğim “Darwinizm’e Farklı Bir Bakış” başlıklı yazım ile Elmalılı’nın “müteşabih” konusundaki açıklamalarını okuduysan, hangi noktalarda seni eleştireceğimi zaten anlamışsındır.

Bununla birlikte, bazı hususları belirtmek istiyorum.

Öncelikle Elmalılı’nın müteşabih ayetlerle ilgili tefsirinin mükemmel olduğunu belirtmeliyim. Elmalılı, felsefe tarihine ve Batı felsefesine de vakıf bir isim. Fransızca’dan felsefe tarihi ile ilgili bir kitabı “Metalib ve Mezahib” adıyla tercüme etmiş bulunuyor.

Muhkem-müteşabih ilişkisi konusunda Elmalılı şunu söylüyor:

“Binaenaleyh kitap, bütünlüğü içinde ele alındığı zaman bu hikmetli üslup ile müteşabihatın muhkemata dönüşmesi bakımından, o asla irca edilmesi bakımından hepsi muhkem demektir: "Bunda hiç şüphe yoktur." (Bakara, 2/2) ve "Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmıştır." (Hûd 11/1) âyetleri bunu açıklar. Bunun aksine bu hikmete aykırı olarak müteşabihat kitabın anası farzedilir de muhkem olan âyetler müteşabihat ile te'vil edilirse, yani müteşabih âyetler esas kabul edilirse, o zaman da kitabın hepsi müteşabih olmuş olur.”

Daha önce de yazdığım gibi, her benzetmeli (teşabühlü, müteşabih) ifade, tefsir terimi olarak müteşabih değildir. Nitekim Elmalılı şöyle diyor:

”Âyetlerinin fasılaları, uyumları ve daha başka birbirine benzer tekrarları ve edebî sanatları açısından teşabüh ve sıralama muhkemliğe karşı değildir, belki aynı şekilde muhkemliktir.”

Yani Kur’an’daki yaratılışla ilgili benzetmeler müteşabih değildir.

Müteşabih, anlaşılması bakımından da iki kısma ayrılır. Elmalılı şöyle diyor:

“Bu gibi âyetlerin bazısını bugün anlayamayanlar yarın anlayabilirler. Bazısını da Allah'dan başka kimse bilmez ki, tam anlamıyla müteşabih işte budur. Ahiretle ilgili izahlar kısmen böyledir.”

Elmalılı’nın, sana gönderdiğim metindeki şu uyarısı önem taşıyor:

“Usûl-i Tefsir ilminde bunlar bütün uygulamalarıyla ve ayrıntılarıyla açıklanmıştır. Özellikle kanun ve hukuk meselelerini anlamak için bu usul ilmi, en zaruri bilgi şartlarındandır.”

Senin de öncelikle tefsir usûlü okuman gerekiyor. Bu konuda iki ders kitabı okumuş biri olarak bunu söylüyorum.

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor: İnsanların yaratılışı vs. ile ilgili ayetler müteşabih değildir.

Nitekim Elmalılı şöyle diyor:

“Müteşabihat için bir de şu taksim vardır: Lafız cihetinden müteşabih, mânâ cihetinden müteşabih, her iki cihetten müteşabih.”

Yaratılışla ilgili ayetler, her iki açıdan da müteşabihin kapsamına girmez. Mana bakımından müteşabihi Elmalılı şöyle açıklıyor:

“Mânâ bakımından müteşabih olanlar Allah'ın sıfatlarıyla ahiret hayatına ait olan âyetlerde olduğu gibi, duygularımız ve düşüncelerimizle onların benzerlerini algılamaya imkanımız olmadığından dolayı, tasavvurlarımızla dahi kavramaya yetişemeyeceğimiz mânâlardır.”

Ayrıca Elmalılı’nın şu ifadeleri de önemli:

“Esbab-ı Nüzul'de zikredildiği üzere hıristiyanların İncil'deki (baba) mecazını, gerçek anlamıyla peder; Kur'ân'daki "O'nun Meryem'e ilka eylediği bir kelimesi ve O'ndan bir ruhtur" (Nisa, 4/171) müteşabih âyetine, Allah'dan doğmuş bir ruh mânâsı vererek ve Hak Teâlâ'nın doğma ve doğurma gibi üreme şekillerinden münezzeh, hayy ve kayyûm, azîz ve hakîm hâlik ve barî-i musavvir bulunduğu hakkındaki muhkemata bakmayarak, Allah'a çocuk isnat etmeleri; yine bunun gibi, yahudilerin gibi hurûf-i mukattaa denilen başlıkları "ebced hesabı" ile te'vil ederek bunlardan Muhammed ümmetinin ömrünü, kıyametin kopacağı zamanı çıkarmaya kalkışmaları da bu türden bir olaydır. Bunlar ya heva ve heveslerinden başka bir şeyde hak ve hakikat tanımazlar, ya da din deyince herhangi bir hakikatle ilgisi olmayan bir oyuncak anlarlar. Din meselesinin kayıtsız şartsız hakka uymak demek olduğunu bilmek istemezler. Bu konuda muhkem olan isbat yoluna yanaşmazlar ve onlarla amel etmekten hoşlanmazlar da durmadan zihinleri şüphelere ve vehimlere sürüklemek için yalnızca hayal ürünü olan şeylerde, rumuz ve sembollerde, muamma ve müteşabihatta boş ve havaî şeyler ararlar; müteşabihatı, şüpheye basamak yapmak için muhkemata üstün tutarlar. Yine bunun gibi, birtakım mülhidler de vardır ki, dinin hiç anlaşılmaz ve anlaşılınca hükmü kalmaz gizli ve sır dolu bir özü olduğu iddiasıyla bütün muhkematı müteşabihata irca etmeye çalışırlar. Her şeyi kuşkulu hale getirmek, hep garip ve acaip şeylerden bahsetmek, en belli gerçekleri bile birer efsane gibi göstermek isterler ki, bunlar bilinen yolda yürümekten hoşlanmazlar. Diğer bir kısımları da kendi bilgileri herşeyi çözmeye yetermiş gibi, kâinat düzeninde, geçmişte ve şimdiki halde veya sonsuza dek sürecek olan gelecekte sanki hiç bilinmedik birşey yokmuş gibi, müteşabihatın hakikatını kökünden red ve inkâr eder; anlamadığı, anlayamayacağı bir hakikat işitirse, ona hurafe, efsane, esatir deyip geçerler ki, bunların hepsi kalbin kaypaklığından, çarpıklığından ve haddini bilmezlikten ileri gelir. Bunlara karşılık ilimde rüsuh sahibi (uzman) olanlar, eğilmez, eğrilikten hoşlanmaz, ilim yolunda sağlam, bildiğini ve bilmediğini seçebilen, bildikleri sayesinde bilmediklerinin önemini mümkün mertebe çözebilen ilim erbabı da şöyle der: biz bu kitaba inandık, muhkemi ve müteşabihi ile hepsi Rabbimiz katındandır. Hepsi haktır ve gerçektir. Hakikaten böyle temiz akıl, güzel dikkat ve kavrayış sahiplerinden başkası da hakkiyle düşünemez, kendi zihnindekini bile iyice seçip net olarak düşünemez, muhkematı esas olarak hafî, müşkil, mücmel gibi te'vili mümkün olan müteşabihatı bile doğru dürüst te'vil edemez. Bu konuda te'vil ve ictihat başkalarının değil, muhkematın mertebeleri ile müteşabihatın mertebelerini seçebilen, te'vili caiz olup olmayanları ayırabilen, fitneden, kendisini ve herkesi baştan çıkarmaktan sakınan, haddini bilen, ilâhî bilgiye havale edilmesi gerekenleri O'na havale eden, kâmil iman sahibi, ilim yolunda kuvvetli, temiz ve ince akıllı, doğru düşünmesini bilen ve seven, hasılı hikmete mazhar olmuş rasih âlimlerin hakkı vardır, bu işe ancak öyleleri yetkilidir. Bunlar muhkem ve müteşabih hepsinin hakikatına iman ederler ve önünü sonunu hesaba katarak iyi düşünürler.”

Elmalılı’dan bunları aktardım, fakat yazdıklarının tamamını dikkatli bir şekilde okuyup anlamak gerekiyor.

Senin ifadelerine gelince.. Şöyle diyorsun:

“Akabinde ise inançlı çevrelerin, bilimsel çalışmalara ve materyalist çevrelerin de Kuran’a karşı oluşturdukları bağnazlık, bu durumun ana sebebini oluşturmaktadır.”

Burada öncelikle “bilimsel” kavramı üzerinde durmak gerekiyor. Neyin bilimsel olduğu konusu bilgi teorisi ve bilim felsefesinin (epistemoloji) alanına girer. Aslında bilimsel çalışmalara karşı bağnazlık da bilimsellik tutkusunun sonucudur. Çünkü belirli bir dönemdeki bilimi gözünde büyütüp kutsallaştıranlar, onun yanlış olduğunu ortaya koyan yeni tespitler karşısında sarsılırlar. Çünkü iman ettikleri bilim, yanlış çıkmıştır. Müslüman, meseleye böyle bakmaz. Müslüman için mutlak doğru, Kur’an ve sahih Sünnet’teki kesin (anlamı açık) bilgilerdir. Dolayısıyla müslüman, bilim konusunda bağnaz olamaz.

İkinci olarak, evrim teorisi bilimsel değildir. Evrim teorisi, faraziyeler, varsayımlar üzerine kurulmuş bir inançtır. Bilim-kurgu türünden bir senaryodur. Bunun neden böyle olduğunu “Darwinizm’e Farklı Bir Bakış” adlı yazımda kısaca anlatmaya çalıştım.  

Yazın şöyle devam ediyor:

“Bilimsel düşünce ve araştırmalar insanın da diğer canlılar gibi türleşme sonucu oluşmuş bir hayvan türü olduğunu göstermektedir.”

Şakir Kocabaş’ın Wittgenstein’dan ilham alarak yazdığı bir kitap var: İfadelerin Gramatik Ayrımı. Senin yukarıdaki ifaden, bilimsel değil, deyim yerindeyse “inançsal” bir ifadedir. Bilimsel düşünce ve araştırma olarak sunulan verilere inandığını göstermektedir. Aslında “bilimsel düşünce ve araştırmalar” bize birşey göstermez; bilimsel düşündüğünü ve bilimsel araştırma yaptığını söyleyen insanlar bize birşeyler söylerler ve bunun “bilimsel” olduğunu iddia ederler. Evrim teorisine gelince, bu teoriyi savunanların düşünce ve araştırmaları “bilimsel” değildir. Neden böyle olduğunu, ilgili yazımda açıklamaya çalıştım.

Sözlerinin devamı şöyle:

“Bu bilimsel tespite din camiası içerisinden bir grubun önderlik ettiği bir kısım insan şiddetle karşı çıkmakta ve insan dahil bütün mahlukatın birdenbire ve olduğu gibi, bir yaratıcı tarafından oluşturulduğuna inanmaktadır.”

Bu ifadeler yanlış. Hiç kimse bütün mahlukatın birdenbire yaratıldığını iddia etmiyor. Kur’an’da “altı gün” ifadesi geçiyor ki, bu bildiğimiz “dünya günü” değil. Herkes biliyor ki, Hz. Adem yaratılmadan önce melekler ve cinler yaratılmış durumdaydı. Dünya da yaratılmış ve insanın yaşayabileceği bir hale gelmişti. Ancak, ben de aralarında olmak üzere birçok insan, türlerin birdenbire yaratıldığına inanıyor. Yani, insan türü birdenbire yaratılmıştır. Ancak, Hz. Adem’in yaratılışı bile bir süreç içinde olmuştur. Ondan Hz. Havva yaratılmıştır. İnsan nesli de ikisinden türemiştir.

Fosillerle ilgili araştırmalar, türlerin bütün mükemmelliğiyle birlikte bir anda ortaya çıktığını ortaya koymaktadır. Harun Yahya bu konuda epeyce malzeme toplamış bulunuyor. Bütün türler bir anda bir arada yaratılmamış fakat her tür farklı zamanlarda kâmil haliyle yaratılmıştır. Bunun en açık örneği Hz. Adem’dir.

Sözlerinin devamı şöyle:

“Bilim dünyası bilimsel bulgular ile birdenbire ortaya çıkışı reddederken, Yaratan fikrine de karşı bir hale gelmiş, inançlı çevreler de “maymundan gelmedik” söylemi çerçevesinde bilimsel yönteme karşı bir hale gelmiştir.”

Bilim dünyası – inançlı çevreler ayrımı yanlış. Bilim dünyası içinde “inançlı” insanlar bulunduğu gibi, evrime inanan insanların hepsi bilim adamı kategorisine girmiyor.

Bilim dünyasının türler açısından birden bire ortaya çıkışı reddettiği iddiası da yanlış. Harun Yahya’nın atıfta bulunduğu fosil araştırmacıları farklı konuşuyor.

Müslümanlar için de mesele “maymundan gelmeme” meselesi değil. Maymun yerine “at, deve” vs. denilse de durum değişmez. Kur’an’da maymundan gelindiğini gösteren bir ayet olsaydı, müslümanlar bunu sorun yapmazlardı.

Şöyle devam ediyorsun:

“Bu durumu oluşturan çatışmanın iki önemli sebebi vardır: Birincisi kendilerini inançlı insanların temsilcisi olarak isimlendiren bir grubun kendi egolarına ve yanılgılarına esir düşmeleri, ikincisi ise bilimsel düşünmekle övünen diğer bir kesimin koskoca bir camiayı tek söylem altında toplayan dar görüşlü ve bilime yakışmayan tavırlarıdır.”

Bu iddianı ispatlaman gerekir. Yani bir grubun kendi egolarına esir düştüklerini söylüyorsan, onların tezlerini tek tek çürütmen, yanlışlığını ortaya koyman gerekir. Açıkça söyleyeyim, “Harun Yahya’nın  ‘Madde’ ile İmtihanı” başlıklı yazıda Harun Yahya’nın hata ve çelişkilerini ayan beyan ispat ettiğimi düşündüğüm halde, yine de ona karşı böyle bir üslup kullanmaktan kaçındım. Bu durumda senin böyle bir suçlama yöneltebilmen için, öncelikle onların tezlerindeki çelişki ve hataları göstermen gerekir. Aksi takdirde, yaptığın sübjektif suçlamayı o çevreler sana da yöneltebilirler. Egolarına ve yanılgılarına esir düşme, bizim dışımızdakilere özgü bir özellik midir? Biz, daha yaratılıştan bundan muaf mıyız? Böyle bir bakış açısı, asıl bizim, egomuza esir düştüğümüz anlamına gelir.

Şöyle devam ediyorsun:

“7,5 milyon yıl önce:

‘’ Şu iğreti hayatın durumu gökten indirdiğimiz bir suya benzer: İnsanların ve davarların yedikleri yeryüzü bitkisi onunla karışmıştır. Nihayet toprak, takılarını kuşanmış, süslenmiştir. Toprağın sahipleri onun üzerinde egemen olduklarını sanmaktadırlar. Tam bu sırada emrimiz ona gece veya gündüz ulaşmıştır. Ve onu, sanki dün yerinde yokmuş gibi biçip atmışızdır. Derin derin düşünen bir topluluk için ayetleri böyle ayrıntılı olarak veriyoruz. ‘’ Yunus suresi 24. Ayet.

“Evrim türlerde coğrafi zorlamalar ile gerçekleşir. Bölgesel iklimdeki ve besin miktarındaki ani değişimler süreç içerisinde türlerin fiziksel yapısını değiştirir. Yunus suresi 24. Ayette coğrafi ani değişimler anlatılmaktadır.”

Bu yazdıkların, tefsir usûlü açısından yanlış.. Ayet ile evrim konusu arasında hiçbir ilişki yok..

Devam ediyorsun:

“İki önemli yeryüzü hareketinin, insansılar diye adlandırılan, iki ayak üzerinde devinebilen insansı maymun grubunun evrimleşmesinde etkili olduğu düşünülmektedir;

‘’ Yeri yayıp döşedik, ona kuvvetli dağlar diktik ve içinde ölçülü/ahenkli her şeyden bitirdik. ‘’ Hicr suresi 19. Ayet.

“1. Hindistan yarım adasının bundan elli milyon yıl önce, Asya anakarası ile çarpışmaya başlaması, Himalayalar denilen sıra dağların oluşmasına sebep olmuştur. Milyonlarca yıldır devam eden bu süreç Dünya iklim döngüsünü değiştirmiştir.

“2. Türkiye’den başlayarak İsrail ve Kızıl Deniz’i geçtikten sonra, Etiyopya, Kenya ve Tanzanya’dan kıvrıla kıvrıla ilerleyerek Mozambik’e kadar uzanan iki tektonik levha, anakarasal kabuğun derinliklerindeki devinimler sonucu birbirinden ayrılmıştır.

“Bu iki önemli yeryüzü hareketi Doğu Afrika’daki yağmur ormanlarının on milyon yıl önce seyrelmesine ve bozulmasına sebep olmuştur. Yaklaşık 7,5 milyon yıl önce orman örtüsünün seyrelmesine bağlı olarak değişen çevre koşullarının baskısı altında ortaya çıkan insansı maymun benzeri bir yaratık iki ayak üstünde yürüme yetisi kazanmıştır (Moleküler veriler insansıların 7,5 milyon yıl önce ortaya çıktığını gösteriyor olsa da ilk varsayımsal insansı fosili 5 milyon yıllık bir kafatası parçasıdır. Tanzanya’nın Laetoli bölgesinde 3,5 milyon yıl öncesine ait çene parçaları ile ayak izlerinin ortaya çıkarılmasına kadar elde edilen buluntular gerçekten çok küçük parçalardan oluşuyordu). İki ayak üzerinde devinebilme yeteneği insan evriminin ilk temel sıçrayışını oluşturmaktadır.”

Bu yazdıkların da birkaç sorun içeriyor: Birincisi, ayetle sonraki yazılanlar arasında bir ilişki, mantıksal bağ yok. İkincisi, “Yaklaşık 7,5 milyon yıl önce orman örtüsünün seyrelmesine bağlı olarak değişen çevre koşullarının baskısı altında ortaya çıkan insansı maymun benzeri bir yaratık iki ayak üstünde yürüme yetisi kazanmıştır” şeklindeki ifade, delilden yoksun bir yakıştırma, bir kurgudan ibaret. O gün Beşiktaş’ta, “delil” konusuna değinmiş olmam tesadüf değildir. Coğrafya ile ilgili bilgilerin kesin doğru olduğunu kabul edelim.. İnsansı denilen varlıkların ortaya çıkışı ile bu coğrafya olayları arasında kurulan ilgi, delilden yoksundur. Üçüncü olarak, bu ifadelerin, “bilim adamı” denilen evrimcilerin ifadelerine, sanki peygamber hadîsiymiş gibi itimat ettiğini gösteriyor. Bu, bilimsel bir yaklaşım değildir, bir inanç biçimidir. Tam aksine, onların ifadelerini sorgulamak gerekir. Bilimsellik budur.

Devam ediyorsun:

‘’Peki, yüzüstü kapanarak yürüyen mi daha düzgün gider yoksa dosdoğru yol üzerinde dik ve düzgün yürüyen mi?’’

‘’De ki: "Sizi oluşturan O'dur. O size, işitme gücü, gözler ve gönüller verdi. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!"

‘’De ki: "Sizi, yeryüzünde yaratıp yayan O'dur. O'nun huzurunda haşredileceksiniz.’’  Mülk suresi 22, 23, 24.

“Ayetler.

“Mülk suresi 22. Ayette doğruluk yolunda olmanın önemi ile birlikte, dik yürüyen tek tür olan insanın fiziksel durumu anlatılmaktadır. 23 ve 24. Ayetlerde geçen ‘’sizi oluşturan O’dur’’ ve ‘’sizi yeryüzünde yaratıp yayan O’dur’’ ifadelerinde, evrimsel bir atak olan iki ayaklı hareketin İlahi bir takdir ile gerçekleştiğinin anlatımı bulunmaktadır. İnsan iki ayaklı hareketi sebebi ile yeryüzünün bütün coğrafyalarında yaşayan bir türdür. 24. Ayette geçen ‘’yayan O’dur’’ ifadesi bu yayılışın anlatımını yapmaktadır.”

Ayetlerden hareketle vardığın sonuçlar tefsir ilmi açısından geçersiz ve yanlıştır. Bu, bir.. İkincisi, dik yürüyen tek tür insan değildir. Tavuklar da iki ayak üstünde ve dik yürüyor. İki ayak üstünde yürümek evrimsel bir atak da değildir. Basitçe düşünecek olursak, neden evrimsel atak bazılarına torpil geçiyor da bazılarını yüzüstü yerde bırakıyor? Böyle bir atak matak yok. Allahü Teala bazısını öyle, bazısını da böyle yaratmıştır; hepsi bu.. Yeryüzünün bütün coğrafyalarında yaşama insana özgü de değildir. Mesela kuşlar her yerde yaşar..

Devam ediyorsun:

“Fosil kayıtlarına Lucy diye geçen, bu günkü Etiyopya’da bulunan 3,5 milyon yıllık fosil (Australopithecus aferensis) kalıntıları bilinen en eski insansı fosil kalıntısıdır. İnsansılar denilen bu grubun geliştirdiği en önemli evrimsel yenilik iki ayak üzerinde devinebilmeleridir ( 2 ayaklı devinimin tahmini ilk evrimi 5 ila 8 milyon yıl önce gerçekleşmiş olmasına rağmen eldeki en eski fosil kalıntısı lucy’dir). Bu geçiş aşamasını açıklamaya yönelik bir çok varsayım ileri sürülmüş olsa da en mantıklı öneri besin sağlama biçimi ile ilgilidir.”

Söylediğin gibi, birçok “varsayım” ileri sürülmüş.. Besin sağlama biçimi “en mantıklı” olanıymış.. Aslında hepsi varsayım.. Varsayım üzerine kurulan bilim, varsayım ve zan olmaktan öteye gitmez.. Dolayısıyla, evrim teorisi gerçekte bilimsel kesinlikten yoksundur. Mesele bu kadar açık..

İkinci olarak, Harun Yahya’nın konuyla ilgili olarak şu yazdıklarına cevap bulmak gerekiyor:

“Lucy kandırmacası (Australopithecus afarensis)

“Lucy, 1973 yılında Donald Johanson tarafından Etiyopya'daki Afar bölgesinde bulunan ve bu bölgeden hareketle Australopithecus afarensis olarak adlandırılan bir fosildir. Lucy uzun yıllar insanın evrimi senaryosunda aranan kayıp halka olarak gösterilmiştir. Ancak son bilimsel bulgular nedeniyle artık evrimci kaynaklar tarafından da itibar görmemektedir. Son dönemlerde Australopithecus'un  insanın atası sayılamayacağı, ünlü Fransız bilim dergisi Science et Vie'nin Mayıs 1999 sayısında kapak konusu olmuştur. Dergide "Adieu Lucy" (Elveda Lucy) başlığı kullanılarak, Australopithecus türü maymunların insanın soy ağacından çıkarılması gerektiği yazılmıştır. St W573 kodlu yeni bir Australopithecus fosili bulgusuna dayanılarak yazılan makalede şu cümleler yer almaktadır:

“Yeni bir teori Australopithecus türünün insan soyunun kökeni olmadığını söylüyor... St W573'ü incelemeye yetkili tek kadın araştırmacının vardığı sonuçlar, insanın atalarıyla ilgili güncel teorilerden farklı; hominid soy ağacını yıkıyor. Böylece bu soy ağacında yer alan insan ve doğrudan ataları sayılan primat cinsi büyük maymunlar hesaptan çıkarılıyor... Australopithecuslar ve Homo türleri (insanlar) aynı dalda yer almıyorlar, Homo türlerinin (insanların) doğrudan ataları, hala keşfedilmeyi bekliyor. (Isabelle Bourdial, "Adieu Lucy", Science et Vie, Mayıs 1999, no. 980, ss. 52-62.)

"ELVEDA LUCY"
“Bilimsel bulgular Australopithecus sınıfının en ünlü örneği sayılan "Lucy" hakkındaki evrimci varsayımları da temelsiz bıraktı. Ünlü Fransız bilim dergisi Science et Vie, Şubat 1999 sayısında "Elveda Lucy" (Adieu Lucy) başlığını atarak bu gerçeği kabul ediyor ve Australopithecus'un insanın atası sayılamayacağını onaylıyordu.”
 

Devam ediyorsun:

“1,6 MİLYON YILLIK FOSİL

“1984 yılında Kenya’daki Turkana Gölü’nün batı yakasında bulunan 1,6 milyon yıllık Homo erectus fosili yüzyıl içerisinde ortaya çıkarılan en iyi fosillerden birisidir. Neredeyse tam bir iskelet biçiminde çıkarılan ‘’Turkana’lı oğlan’’ yeni bir homo cinsinin üyesidir. Homo habilisten, homo erectusa evrimleşme biçimi belirsizdir. Ya doğrusal bir geçiş olmuş ya da benzer birkaç türden bir tanesi olarak Homo erectus ortaya çıkmış olabilir.”

Bu konuda Harun Yahya şöyle diyor:

“Turkana Çocuğu fosili

“Afrika'da bulunan Homo erectus örneklerinin en ünlüsü, Kenya'daki Turkana Gölü yakınlarında bulunan "Narikotome homo erectus" ya da "Turkana Çocuğu" fosilidir. Bu fosilin sahibinin 12 yaşında bir çocuk olduğu ve büyüdüğü zaman yaklaşık 1.83 m. boyunda olacağı saptanmıştır. Fosilin dik iskelet yapısı günümüz insanınınkinden farksızdır. Amerikalı paleoantropolog Alan Walker, "ortalama bir patolojistin bu fosilin iskeletiyle bir insan iskeletini birbirinden ayırmasının çok güç olduğunu" söyler. (Boyce Rensberger, The Washington Post, November 19, 1984.) Çünkü Homo erectus günümüz insanının bir ırkıdır.

“Nitekim evrimci Richard Leakey bile Homo erectus'un günümüz insanı ile olan farklılığının ırksal farklılıktan öte bir anlam taşımadığını şöyle ifade eder:

“Herhangi bir kişi farklılıkları fark edebilir: Kafatasının biçimi, yüzün açısı, kaş çıkıntısının kabalığı vs. Ancak bu farklılıklar bugün değişik coğrafyalarda yaşamakta olan insan ırklarının birbirleri arasındaki farklılıklardan daha fazla değildir. Böyle bir varyasyon, topluluklar birbirlerinden uzun zaman aralıklarında ayrı tutuldukları zaman ortaya çıkar. (Richard Leakey, The Making of Mankind, Sphere Books, London, 1981, s. 62.)”

Devam ediyorsun:

‘’Hatırla o zamanı ki Rabbin meleklere, "Ben, kupkuru bir çamurdan, değişken, cıvık balçıktan bir insan yaratacağım." demişti.’’

"Onu, amaçlanan düzgünlüğe ulaştırıp öz ruhumdan içine üflediğim zaman, önünde hemen secdeye kapanın." Hicr suresi 28 ve 29. Ayet.

“Hicr suresi 28. ayette insan yaratılışının kimyasından bahsederken, 29. ayette geçen ‘’amaçlanan düzgünlüğe ulaştırılıp’’  ifadesi insanın süreç içerisinde, belirlenen fiziksel bir noktaya ulaşması durumunu tanımlamaktadır.”

Burada da aynı şekilde tefsir usûlü açısından geçersiz bir çıkarım var. Burada mesele salt yaratılışın “kimyası” değil, aynı zamanda biyolojisi..

Devam ediyorsun:

“Bakara suresi 30,31,32,33. ayetlerde Allah’ın, Hz. Adem’e dil yeteneğini vermesi durumu anlatılır. 30. ayette geçen ‘’orada bozgunculuk etmekte olan, kan döken birini mi atayacaksın?’’ ifadesi yeryüzünde var olan homo saphiens türünün, dil yeteneğinden önceki, besin zincirinin en üstünde bulunan ve gelişmiş fizyolojik yetenekleri ile vahşi bir şekilde yaşayan durumunu anlatmaktadır. 31. ayette geçen ‘’Ve Adem’e isimlerin tümünü öğretti’’ ve 33. ayette geçen ‘’ Ey Adem, haber ver onlara onların adlarını.’’ ifadeleri Hz. Adem aracılığı ile insanın dil yeteneğine ulaştırılması anlatılmaktadır. 36. ayette Şeytan’ın yoldan çıkarması sonucunda cennetten çıkarılan Hz. Adem’in ve insanoğlunun yeryüzüne inişi anlatılmaktadır. 37. ayette geçen  ’Bunun üzerine Âdem, Rabbinden bazı kelimeler öğrenip belledi de O'na yöneldi’ ifadesi yeryüzünde dilin ilk kullanımının anlatımını yapmaktadır.”

Yeryüzüne iniş meselesi, bunun yeryüzündeki bir evrimle ilgisinin bulunmadığını tek başına göstermektedir.

Elmalılı, “isimler” konusuyla ilgili olarak geniş bilgi veriyor. Aşağıya ilk paragrafı alıyorum:

“31-Cenab-ı Allah onlara bu cevabı verdi bir taraftan da Âdem'e bütün o isimleri öğretti. Ya o isimleri Allah kendi koyup Âdem'in ruhuna nakş ve ilham etti veya Âdem'e bunları gerektiğinde koyup kullanacak bir özel yeteneği haiz bir ruh üflemeyi takdir etti ki, önceki zahir (açık), ikincisi muhtemeldir. Talim ile (yani öğretmek ile) bildirmek herkesin bildiği şeydir. Bundan Hz. Âdem'in dilin esası olan isimleri birdenbire bir anlatma ile bilmiş olmayıp, terbiyenin sırrı hükmünce bir yetenek ile az çok bir tedriç (azar azar ilerleme) içinde belleyeceği anlaşılır. Ve burada, bu öğretimin geçmişinin takdiri ve bizzat Âdem'in kendine özgü sıfatı açıklanıyor ki, bu sıfat beşer türünün mahiyet ve ilk fıtratı demektir. Zira Âdem bu türün ilk ferdidir ve türe ait duyguların aslı ondan miras kalmıştır.”


DEVLET, ŞERİAT/HUKUK, VAHİY VE AKIL

 








Müslümanların (ümmet-i Muhammed’in s.a.s.) tek bir devletinin ve tek bir imamının (halifenin, devlet başkanının) bulunması gerekmektedir:

“İmam Eş’arî, Müslümanların imamının sadece bir tane olacağını belirtir. Çünkü birden fazla olması caiz olsa, buna bir sınır getirilemez ve bu, son tahlilde imametin iptali, ortadan kaldırılmasıdır. Öyle ki iş, herkesin kendi ailesinin imamı olması noktasına kadar varabilir.”

(Abdülhakim Nas, İmâmet Probleminin Sünnî Literatüre Girişi ve Bâkıllânî’ye Göre İmâmet, yüksek lisans tezi, İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1998, s. 52.)

Kavimleri/ulusları büyük birer aile olarak düşünmek mümkündür. Türkler söz konusu olduğunda Türkmenler’den, Uygurlar’dan, Özbekler’den, Kırgızlar’dan, Azeriler’den vs. bahsettiğimizde de bunların bir tür büyük birer aşirete/kabileye karşılık geldiğini söylemek mümkün olabilir..

Bu tür parçalanma ve bölünmelerin sonu gelmez.

Evet, Müslümanlar’ın birlik olup tek devlet haline gelmeleri gerekmektedir. (Müslüman olmayan dilediği gibi düşünebilir.)

*

Bu “tek”lik olgusu çerçevesinde şu hususa da dikkat etmek gerekir: Tarikat şeyhleri ve alimler için (bütün Müslümanların önderi anlamında) “zamanın imamı” tabiri kullanılamaz.

Çünkü, tek değildirler. Müslümanların bir zamandaki imamının tek olması gerekir.

Hadîste belirtilen her asırda gelecek olan müceddidler de bu anlamda imam değillerdir. Çünkü müceddidleri tecdidden önce bilme durumu yok.

Bir alim için ancak eserler verdikten sonra (ve genelde ölümünün ardından) müceddid değerlendirmesi yapılmaktadır.

Müceddidin şahsı değil tecdidi önemlidir.

*

Hz. Peygamber s. a. s. şöyle buyurdu:

“İmamlarınızın en hayırlıları sizi seven ve sizin sevdiklerinizdir. En şerlileri ise size kin güden sizin de kin güttüğünüz, sizi sevmeyen ve sizin de onları sevmediğiniz, sürekli birbirinize lanet ettiğiniz emirlerinizdir.”

(Bunun üzeriniz sahabe “Ya Rasulallah bu durumda onlarla savaşmayalım mı?” sorusunu yöneltince de şöyle buyurmuştur:)

“Hayır! Size namazı ikame ettikleri sürece onlarla savaşmayın.”

(Müslim, Kitâbu’l-imâre, 1855. Diğer bir rivayete göre de “Namaz kıldıkları sürece” buyurulmuştur: Müslim, Kitâbu’l-imâre, 1854.)

Böylesi hadîslerden hareketle şu sonuca varılmıştır:

“Ulema, kâfir birinin imametinin sahih olmadığı ve küfre düşüren bir harekette bulunduğunda onun azledileceğini söylemiştir. Aynı şekilde namazı kılmayı ve insanlara namazı emretmeyi bıraktığında da azledilir.”

(Abdulbaset İbrahimoğlu, Günümüzde Cihat Hadislerinin Anlaşılması, doktora tezi, Bursa: U. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2022, s. 75.)

“İmam Şâfiî, fısk ve zulüm sebebiyle halifenin yetkisinin düşeceğini kabul eder. Çünkü fasık velayet hakkına sahip değildir …”

(Mehmet Sever, Sa’dettin Taftâzânî’nin İmamet Anlayışı ve İlk Dönem Siyasi Olayları Değerlendirişi, yüksek lisans tezi, Samsun: O. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2012, s. 85.)

Güç yetmeme durumu başka:

“Ancak İmam-ı Azam’a göre, (fasık babanın kızını evlendirmesinde olduğu gibi) fasıkın da velayeti caizdir. Ona göre fasık emire, daha büyük mazarrat ortaya çıkacaksa onu tahtından indirmek üzere isyan etmemek daha iyidir. Ancak bu, İmam’ın [İmam-ı Azam’ın] isyancıları suçlaması anlamına gelmemektedir.” (Sever, s. 86-7)

İmam-ı Azam bunu (fasık da olsa) müslüman devlet başkanı için söylüyor. Küfre düşen bir devlet başkanı için değil.

Kâfirin velayeti hiçbir şekilde caiz değildir.

*

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki “zamanın imamı” adı altında imamlık tekelini elinde bulunduran ya da imamlığın tapusunu Rasulullah s.a.s.’den almış sorgulanamaz (masum) kişilerin varlığından söz edilemez.

İmamlar (halifeler, devlet başkanları) masum olsalardı, onlar için namazı terk gibi büyük günah olan bir durumun ortaya çıkması ihtimalinden söz edilemezdi.

Çünkü hadîse göre, imam (halife) namazı terk de edebilir, yani onun için masumiyet diye birşey söz konusu değildir, ve bu durumda imamet ehliyet ve liyakatini yitirmiş olur.

Evet, söz konusu hadîs, “masum imam” inancının batıl olduğunu ortaya koymaktadır:

Ehl-i Sünnet uleması, hadislerden deliller getirerek, fasık, facir ve zalim de olsa “beş vakit namazı kılan” imama (halifeye) itaat edilmemesinin (isyan edilmesinin) uygun olmayacağını savunmuşlardır. Ancak bu, masiyet (günah, zulüm) olan emirlerine de itaat edilmesi anlamına gelmemektedir. Bununla birlikte imamın (halifenin) küfrü benimseyip kâfir olması ya da beş vakit namazı terk edecek kadar dinî yaşayıştan uzaklaşması durumunda onun azledilmesinin, görevinden uzaklaştırılmasının gerekli olduğu konusunda müttefiktirler. Özellikle küfür durumunda bu kesinlikle farzdır. (Malikî mezhebine göre bid’atçi imam da makamından indirilir.) Burada kastedilen devletin Şeriat’i reddetmesi ve küfür kanunlarını benimsemesi de değildir, devlet başkanının kişisel olarak kâfir olmasıdır. Öte yandan, Matüridiyye’nin önde gelen isimlerinden Ebu’l-Muîn en-Nesefî, imamın sadece namazı terk durumunda değil, halkın içinde (halktan saklamadan) günah işlemesi durumunda da azledilmesi gerekir. Ayrıca zulüm, halkın mallarını gasbetme, haksız yere adam öldürme ve şer’î hadleri (Şeriat’in ceza kanunlarını) uygulamama da azil nedenidir.

(Selim Özarslan, “Ebû’l-Muîn en-Nesefî’nin İmâmet/Devlet Başkanlığı Anlayışı”, İslâmî Araştırmalar Dergisi, C. 14, S. 3-4, s. 435-6.)

*

Kısaca ifade etmek gerekirse, müslüman bir toplumun devletinin İslam devleti (Şeriat devleti), devlet başkanının da beş vakit namaz kılan bir müslüman olması zorunludur.

Ve Müslümanların bunu sağlamak için çaba sarfetmeleri farzdır.

Müslümanların Şeriat (Kur’an ve Sünnet) ahkâmıyla yönetilmesinin gerekli olmadığını, laik (siyasal dinsiz) bir devletin de kabule şayan olduğunu ileri sürmek ise, buz gibi küfürdür.

Çünkü bu, birçok Kur’an ayetini yalanlama, tekzib etme ve inkâr etme anlamına gelmektedir.

Bir müslümana yakışan, Kur’an hükümlerinin değil, (Türkiye için konuşmak gerekirse) Atatürk ilke ve inkılaplarının lüzumsuz olduğunu söylemektir.

Atatürk ilke ve inkılaplarını (Ki “çağdaş uygarlığı” esas almaları bakımından, çağdaşlık tekelini elinde bulunduran İngiliz ve Fransızar’ın ilke ve inkılapları olarak adlandırılmaları yanlış olmaz) kutsal bilip onlardan biri için bile lüzumsuz diyemeyen kişilerin hem Şeriat’i (Allahu Teala’nın koyduğu ilkeleri) lüzumsuz görmeleri hem de kendilerini müslüman saymalarına ise gülünür.

*

İslam devletinde (Şeriat’i gerçekten uygulayan bir İslam devletinde) imama (devlet başkanına) laik (siyasal dinsiz) devletlerde olduğu gibi dokunulmazlık verilmez.

İmam, Şeriat hükümleri karşısında sıradan bir müslümanla aynı konumdadır. “Şura (parlamento, uzmanlar kurulu vs.) şöyle uygun gördü, böyle uygun gördü, zaman bunu gerektiriyor” vs. denilmesi tek başına değer taşımaz.

Taftâzânî’nin ifade ettiği gibi, “Bu ilimde asıl olan Kitap ve Sünnet’e tutunmaktır. İnançla ilgili konularda açıklamaların bu asıllara göre yapılmasıdır. İcma [konsensus, fikir birliği] ve ma’kul [aklî çıkarımlar, akıl yürütmeler], bu asıllarla çelişmedikçe geçerlidir”. (Sever, s. 44.)

İslam devleti meselesi öyle “Olsa da olur, olmasa da olur” türünden birşey değildir:

Taftâzânî, imamet kavramının değerlendirmesini yaparken kendisinden önce yaşamış olan ve birçok konuda da etkisinde kaldığı Fahreddin er-Râzî (ö.606/1210)’nin, “Şahıslardan bir şahsın, din ve dünya işlerinde genel başkanlığıdır” şeklindeki imamet tarifini şöyle değerlendirir: “Bu tarif fıskından, günahkârlığından dolayı imam azledildiğinde ümmetten bu yetkinin ve vazifenin düşmediğini ifade etmek içindir”. Bu tariften anlaşılan imametin [İslam devletini kurmanın, imamet şartlarını taşıyan bir imam seçmenin] müslümanlar için bir sorumluluk olduğudur. (Sever, s. 45.)

Fasık bir imam fıskını kabul edip azledilmesine razı olsa, bir cihetten faziletli bir adam sayılması gerekir.

Pratikte fasık biri, “Her toplum layık olduğu idarecileri bulur, size layık olan da benim” diyecek, “Tencere dibin kara, seninki benden kara” şirretliği sergileyecek, kendisini azletmek isteyenleri bozgunculuk yapmak ve fesat çıkarmakla suçlayacaktır.

(Selanikli Mustafa Atatürk’ün, sadece namazın önemini hatırlattı diye merhum Bediüzzaman’ı “Aramıza ihtilaf verdin” diye suçlaması gibi.. Gerçekte bunu söyleyerek ihtilaf çıkaran kendisi.. Selanikli gibi namaz kılmadığı gibi bir de “emr-i bi’l-maruf” yapılmasına tahammül edemeyenler, Müslümanlar’ın lideri/imamı olamazlar. Adamın durumu ortadayken bunu bile bile Atatürkçülük yapanlar, merhum Abdülhakîm Arvasî’nin ifade ettiği gibi, gizli küfür ve nifaklarını ya da cehaletlerini ortaya sermiş olurlar. Dolayısıyla, bir müslüman asla “Atatürk’ün izindeyiz” diyerek onun siyasetini benimsediğini söyleyemez.)

Hadislerde salih veya fasık fark etmeksizin her imamın arkasında namaz kılınmasının ve her (müslüman) emirle cihat edilmesinin emredilmesinden hareketle aynı kişilerin zulümlerine de (fiilen veya susup onaylayarak pasif) destek verilmesi gerektiği söylenemez

Tam aksine zulme, haksızlığa ve yanlışa güç nisbetinde tepki göstermek gerekir. Bunun en aşağısı da “kalple buğz”dur, bunun daha aşağısı yoktur.

Değil fiilen ya da kavlen (sözle) destek olmak, içten içe hoş görmek ve sempati beslemek bile mevzubahis olamaz.

*

Yanlışlara karşı çıkma konusunda şunu söylemek gerekir: Nassla sabit olan hususlarda “Mevrid-i nassta içtihada mesağ yoktur” ilkesi gereğince herkesin doğruyu söyleme hakkı (ve aynı zamanda sorumluluğu) vardır.

İslam’da mükellefiyet sadece ulema için değildir, herkese terettüb eder.

Bununla birlikte ictihadî konularda söz, usul ilimlerini bilen, Kitap ve Sünnet’e vakıf kişilere bırakılmalıdır.

Çünkü usul ilimlerini bilmeyenler, ictihad diye kendi heva ve heveslerini öne çıkarırlar. Kitap ve Sünnet’e (bilerek veya bilmeyerek) sırt çevirirler.

Dalkavuk ulema-i sû / kötü alimler de aynı durumdadır.

Çünkü bunlar, Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde belirtildiği şekilde “haramı helal, helali haram” gösteren fetvalar verip nassları (sübutu/varlığı ve delaleti/anlamı kat’î/açık emirleri) devreden çıkararak kendilerini “rab” konumuna getirmektedirler.

*

Burada bir parantez açalım.

Bu şekilde “helali haram, haramı helal yapan” ilahiyatçılar taifesi içinde sakallı, cübbeli tipler de yer alıyorsa da (Ki alâmet-i farikaları devletçi ve “sonradan görme” Kemalist olmalarıdır), böyleleri daha çok tarihselci-modernist soytarılar arasından çıkıyor.

Bunlara göre, Kur’an ve Sünnet’teki emir ve yasaklar “belirli bir tarihe ve coğrafyaya özgü” kabul edilmeli, çağlar üstü ve evrensel oldukları düşünülmemelidir. Dolayısıyla dinde zamana ve zemine göre “güncelleme” yapılmalıdır..

Kulağa hoş gelsin diye buna tecdid adını verdikleri de olur. Böylece tecdid kavramını istismar ederler.

Gerçekte tecdid, yenilik yapmakla değil, yeniymiş gibi canlı hale getirmekle, gündemden düşürülmüş hakikatleri yeniden gündeme taşımakla olur.

Mesela hadis-i şerifte imanların eskiyeceği belirtilir ve tecdid olunması tavsiye olunur. Tecdidin yolu olarak ise, “La ilahe illallah” sözünün (kelime-i tevhidin) çok tekrarlanması gösterilir.

*

İşte tecdid, önensenmez hale gelen ya da sıradan birşeymiş gibi gösterilen büyük dinî hakikatlerin tekrar çok canlı bir şekilde gündeme getirilmesi, hatırlanması, hatırlatılması demektir..

Bize düşen, bunu yapan müceddidleri örnek almak ve onların izinden gitmektir, bid’atçilerin değil.

Tarihselcilik ve güncellemecilik denilen yaldızlı palavra ise, tecdid değil, sabotaj ve suikasttır. Cinayettir.. Dinî emir ve yasakların katledilmesi ve ardından tarih mezarlığına gömülmesi faaliyetidir: “Ve böylece her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık; (bunlar) aldatmak için birbirlerine (bâtıl) sözün yaldızlısını fısıldarlar.(En’âm, 6/112)

Evet, tarihselciler, gerçekte bir yönüyle suikastçi-katil din mafyası, bir yönüyle de dini gömmeye çalışan cenaze levazımatçısı ve mezarlık işçisi durumundadırlar.

Fakat tecdid edebiyatı yapmaktan da geri kalmazlar..

Oysa yaptıkları yenilikler/yenilemeler, din için mezar kazma alanında yapılmış icatlar durumundadır; daha derin kazma, daha parlak mermer kullanma, mezar taşına daha yaldızlı laflar yazma gibi.

*

Söz tarihselciliğe gelmişken, ekran soytarısı ilahiyatçı eblehlerden Prof. Mehmet Okuyan’ın “tarihselcilik” meselesiyle de ilişkili bir zırvası üzerinde duralım.

Bilindiği gibi, kafadarı ve dava arkadaşı Develili Darwin Mustafî İslamolog, dini (İslam’ı) evrim teorisinin peygamberi Darwin’le barıştırmak, Darwin’in zırvaları doğrultusunda tahrif ve tahrip etmek için, egzantrik bir masal icat etmiş durumda.

Buna göre, Hz. Adem aleyhisselam döneminde tam da insan görünümünde (fakat insan değil beşer diye adlandırılması gereken) evrim geçirmiş hayvanlar vardı, Hz. Adem’in oğulları, kızları bunlarla evlendiler.

Sözde bununla, “ensest” olarak kabul edilebilecek bir uygulamayı insanlık tarihinden kaldırmış oluyorlar.

Gerçekteyse, bütün hayatı her türden “ensest” üzerine kurulu olması gereken mevhum ve muhayyel “hayvan-insan”ı, diğer bir tabirle “beşer”i, dedemiz ve ninemiz haline getiriyorlar.

Üstelik, bu “insan-hayvan”ın, (Hz. Adem’in çocuklarıyla evlenmekle tümden “insan” haline gelmedikleri, “hayvan”lıkları sürdüğü için,) evlilik sonrasında bu “ensest” ilişkilerini bırakmış olmaları düşünülemez..

Çünkü bedenen ve görünüş olarak insan olsa da, ruhen hayvan..

İmdi, Hz. Adem diyelim ki kızını böylesi bir hayvan-insanla, yani beşerle evlendirdi ve bu evlilikten kızlar dünyaya geldi, bu beşer damadın kendi kızlarıyla ensest ilişkisine nasıl engel olacaksınız, ey angutlar?

Yine, Hz. Adem’in bir “insan-hayvan”, yani beşer gelini, dünyaya getirdiği oğullarıyla nasıl bir ilişki içinde olacaktır?

Alıştığı önceki hayatını sürdürmeyecek midir?!..

Evliliğinde bile, diğer “insan-hayvan” taifesiyle olan “evlilik dışı zina” alışkanlığı ensestlisi ensestsizi ile devam etmeyecek midir?!

Bu Mustafî İslamolog gibi dangalaklarda idrak sıfır olduğu için böyle açıkça yazmamız, ahmaklara lafın tamamını söylememiz gerekiyor. Bunları adamdan sayıp ekranlara çıkaran ve zırvalarını dinleyip inananlar onlardan da ahmak..

Tabiî burada “insan” ve “hayvan” dışında “beşer” adlı bir “ara form” icat edilmesi tam bir şapkadan tavşan çıkarma hokkabazlık ve gözbağcılığından ibaret.. Çünkü insan dışında beşer diye bir tür yok. Bir başka deyişle insan eşittir beşer..

*

Burada şunu da belirtelim: Allahu Teala Nisa Suresi’nin 1’inci ayetinde “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan Rabbinize itaatsizlikten sakının” buyuruluyor. 

İmdi, kendilerini çok akıllı zanneden bazı ukalalar, hiçbir delile dayanmadan kafadan atarak, “Bu ‘bir tek nefis’ten şunu anlamak lazım, bunu anlamak lazım” diye gevezelikler yapabilirler, fakat Hz. Adem a.s.’dan ve eşinden söz edildiğinde, Havva’nın Hz. Adem’den yaratılmış olduğunu kabul etmek durumundadırlar. 

Aksi takdirde ayeti yalanlamış olurlar. 

Peki, Havva anamızın Adem babamızdan yaratılması, aralarında ya bir “ikiz kardeşlik” ya da (Hz. Meryem ile Hz. İsa a.s. arasındaki “ana-çocuk” ilişkisini akla getiren bir) “baba-çocuk” ilişkisinin bulunduğunun düşünülmesine yol açmaz mı? Bu durumda Adem a.s. ile Havva anamız arasındaki “eş”lik ilişkisini de birileri “ensest” olarak nitelendirmeyecekler midir?.

Ne yazık ki Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Kur’an Yolu adlı tefsiri de bu noktada bir sürü lüzumsuz ve saçma gevezelik içeriyor. Mustafî İslamolog’dan farkları lafı eveleyip gevelemiş, ağızlarındaki baklayı çıkarmaya cesaret edememiş olmalarından ibaret gibi görünüyor.

*

Şunu da söylemeden geçmeyelim: Bu tür saçma gevezelikler, bu akılsız, aşağılık duygusu ruhlarına işlemiş ilahiyatçı taifesinin ensest gibi sapıklıklara olan alerjisinden çok, evrim teorisi yandaşlarına hulus çakmak için sözde “dindarca” bir bahane bulmuş olmalarından kaynaklanıyor.

Ayrıca şunu da belirtelim: Haramlar ve helaller “akıl yürütme” ile değil, Allahu Teala’nın “bildirmesi” ile bilinir. 

Eğer helaller ve haramlar (ve onlara medar olan emir ve yasaklar) akıl yürütme ile belirlenseydi, “akl”a dayanarak “sosyal darwinizm”i ve buna bağlı olarak zekâ ve beden bakımından güçlü olanların akıl hastalarından ve başkalarına yük olan hastalardan daha çok yaşama hakkına sahip bulunduklarını, hatta sadece onların yaşamayı “ellerinin emeğiyle” hak ettiklerini ileri sürenlere, yine, Naziler gibi akıl hastalarına yaşama hakkı tanımak istemeyenlere itiraz etmek kolay olmazdı.

Ayrıca, salt “akl”a dayanıldığında, normların/kuralların pozitivist bir bakış açısıyla tabiatın işleyişinden ve olgulardan istinbat edilmesi durumu ortaya çıkar. 

Böylesi bir durumda mesela bir insanın ateşle bir başkasını yakmasını “hayatın doğal akışı”na müdahale niteliği taşıması ve ortaya çıkan fizikî zarardan hareketle yanlış bir davranış olarak değerlendirmek “aklen” mümkün olsa da, insanların cinsel yaşamına “akıl”dan hareketle sınırlamalar getirmek mümkün olmazdı. Bu yönde aklî deliller getirseniz bile muhatabınız kendince “akıl yürütmeler” yapabilir; bunu engelleyemezsiniz. 

Selanikli Mustafa Atatürk’ün Kâzım Karabekir’e “Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar…. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyız” diyebilmiş olması bunun bir örneğini teşkil ediyor. Adam kendince “akıl yürütüyor”, namussuzluğun zenginleşmeyi ve daha iyi bir hayat sürmeyi sağladığı sonucuna varıyor.

*

Evet, insanları salt akıl yürütmelerle ikna edemezsiniz, çünkü beşer davranışları ve sosyal ilişkiler, ateşin yakması gibi “tartışma” götürmez, akıl yürütmeye ihtiyaç bırakmayan gerçeklikler değil.. 

Mesela bugün laik (siyasal dinsiz) zihniyet çerçevesinde içkili araba kullanmayı yasaklamak mümkün olabilir, çünkü kimse bir sarhoş yüzünden trafikte risk almak istemiyor, fakat böylesi risklerin bulunmadığı durumlar ve ortamlar söz konusu olduğunda onlara içki yasağını (haramlığı) kabul ettiremiyorsunuz. 

Cinsellikte de durum aynı.. Çünkü sınırlamaları gereksiz “tabu” olarak nitelendiren ve özgürlüğüne/haklarına saldırı olarak değerlendiren insanlar her zaman çıkar.

İlahî vahyin devreden çıkarıldığı, sadece “aklın” hüküm sürdüğü bir dünyada insanları sadece “doğal etkenler ya da sınırlar” durdurabilir. Mesela kimse ateşle şurasını burasını yakmaz, kaynar suyla kendisini haşlamaz, böylesi durumlarda “tabiat/doğa” insanları frenler, fakat zararı “doğal” olarak hemen ortaya çıkmayan, aksine zevk veren cinsel ilişkide böylesi bir “doğal fren” yok.. 

İşte bundan dolayı bu LGBT hareketi ve eşcinsellik gibi sapıklıklar ortaya çıkıyor, çıkabiliyor, kimse de “Bu, akla aykırı, o halde yasaklayalım, yasak getirelim” demiyor.. 

Tam aksine, bunu diyenler, “akıl” adına, akılcılık havariliği ile, dini “totaliter bir siyasal tasavvur ve proje” haline getirmekle suçlanıyorlar..

*

Tabiî bunların “akıl” adını verdikleri şey gerçekte akılsızlıktan, heva ve hevese, nefsanî arzu ve dürtülere teslim olmaktan başka birşey değil..

Çünkü “akıl”, insanı hayvandan ayıran garîzedir.  

Bunların “akıl” adını verdikleri şey ise, insanı hayvanlaştıran, insanı hayvan derekesine düşüren özellikler durumunda. 

Mesela pekçok iktisatçı/ekonomist, rasyonel/akılcı bireyi, çıkarını maksimize edip azamîleştirmeye çalışan insan olarak tanımlar.. Oysa bu, hayvanlıktan, hayvan gibi nefsanî arzuların peşinde koşmaktan başka birşey değildir.

Daha kötüsü, aynı iktisatçılar insandaki bu akılsız sözde akılcılığın toplumun çıkarına (toplumsal yarara) pozitif katkı sağladığını ileri sürebilmektedirler..

İşte burası insanın hayvandan aşağı (bel hum adall) hale geldiği yerdir, çünkü insandaki bu maksimizasyon/azamileştirme tutkusu hayvanlarda bulunmadığı için onlar tabiatı/doğayı tahrip ve yaşanmaz hale getirme hayvanlığından uzaktırlar.

Böylesi bir hayvanlık, bildiğimiz hayvanlara değil, sözde aklıyla hareket eden, akılcı geçinen ve akılcılık adına ilahî buyruklara (Şeriat’e) havlayan “hayvandan aşağı” insanımsılara özgü.

*

Konumuza dönersek, Hz. Adem’in çocuklarının evlilikleriyle ilgili olarak “Şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır” diye hüküm vermek, vahyi bırakıp akıl ile hüküm vermektir.

Her ne kadar Mustafî İslamolog gibi dangalaklar sözde “vahye dayalı” bir “namus telakkisi”ni kalkan yapıyorlarsa da, hareket noktaları kendi akılları.. 

Vahiy değil..

LGBT sapıklığı almış başını yürümüş, İstanbul Sözleşmesi denilen cinayet memlekete gelip çöreklenmiş, kanunlar hâlâ bu sözleşme doğrultusunda işliyor, Selanikli’nin “memleketi namussuzlaştırma” projesi altın çağını yaşıyor, ve utanmadan bu Selanikli’ye Twitter hesabından methiyeler düzen Mustafî İslamolog gibi sahtekâr soytarılar sözde Hz. Adem’in çocuklarının namusunu kurtarıyorlar..

Vay şerefsizler vay!

*

Mehmet Okuyananlamayan’ın, (Ki tanıma bahtsızlığı yaşadığım en aptal ve angut kişilerden biri olduğunu söylemek zorundayım) internette tesadüfen karşılaştığım bir video’sunda, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem döneminde haram ve yasak olan hususların Hz. Adem döneminde de haram ve yasak olduğunu söylediğine şahit oldum.. 

Dolayısıyla, bugünkü yasaklar, Hz. Adem dönemindeki evlilikler için de söz konusuymuş, öyle diyor.

Böyle salakça ve cahilce bir lafı, bir imam hatip ortaokulu talebesi bile söyleyemez, fakat bu dangalak söyleyebilmiş.

Halbuki, Allahu Teala emir ve yasaklarda değişiklikler yapmıştır.

Mesela Âl-i İmran Suresi’nin 50’nci ayetinde Hz. İsa aleyhisselam’ın Yahudiler’e Size haram kılınan bazı şeyleri size helal yapayım diye gönderildim” dediği bildiriliyor.

Bazen de helal olan, haram hale getirilir; cumartesi yasağında olduğu gibi.

*

Bu Mehmet Okuyananlamayan bir de tefsir yazmış..

Kopyala-yapıştır yazarlığının kolaylaştığı günümüz bilgisayar çağında tefsir yazmak çok zor birşey değil, çünkü elde bir sürü tefsir var, okuma yazması olan herkes, şu kitaptan biraz, bu kitaptan biraz birşeyler kopyalayıp yapıştırarak, cümleler üzerinde ufak tefek tasarruflarda bulunarak kolayca bir eser ortaya çıkarabilir.

Evet, günümüzde sabırlı, gayretli ve kalemi işlek birinin bu yöntemle her hafta bir cilt kitap üretmesi mümkün.

Ama, mesela bir Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca gibi tefsir yazmak zor.

Selanikli diktatörün şapka giymeyenleri bile astırdığı bir zamanda onun gibi laiklik aleyhinde ifadeler kullanabiliyor musun, bunun dinsizlik demek olduğunu söyleyebilir musun, mesele burda.

Onun gibi, Allahu Teala’ya şirk koşulmasından söz ederken Sakarya Savaşı’nı, Çanakkale’yi örnek verip, “Allahu Teala’nın yardımını unutup ‘Zafer şundan oldu, bundan oldu’ diyerek şirk koşuyorlar, müşriklik yapıyorlar” diyebiliyor musun?..

Evet, bu şekilde (o an için) başkalarının söylemediği, söyleyemediği, ya da akıl edemediği hakikatleri yazacaksan buyur yaz, fakat söylenmişi aynen tekrarlayacaksan, Türk’e Türk propagandasına benzer şekilde herkesin bildiği ve de kimsenin itiraz etmediği risksiz gerçekleri tribünlere oynayarak tekrarlayacaksan, buna lüzum yok..

Fakat bu Mehmet Okuyananlamayan olayında durum daha vahim..

Çünkü bu adamda birincisi akıl ve mantık yeterli değil, angut bir tip, zekâ eksikliği ile malul.. (Niyeti bahsine girmiyoruz, orası Allahu Teala’ya karşı sorumluluğu.)

İkincisi, adamda “fıkıh usulü”ne, tasavvuf alanına ve usulüddin’e (Kelam ilmine, ve bu çerçevede epistemolojiye / bilgi felsefesine ve bilim felsefesine) vukufiyet diye birşey yok..

Böyle birinin Kur’an’ı doğru anlayabilmesi mümkün değildir.

Fakat mesela merhum Elmalılı, bu alanların hepsine hakkıyla vakıf..

Fransızca’dan felsefe kitabı bile tercüme etmiş.. Fıkıh usulüne hakim. Kelam ve tasavvufu iyi biliyor..

Dolayısıyla yazdığı tefsir bir şaheser durumunda..

Bu Mehmet Okuyananlamayan soytarıya gelince..

Durumu, sınavda kopya çeken kurnaz fakat akılsız öğrencilerinki gibi..

Öğrenci, kopya çekip yazılı kâğıdını doldurup tam not alabilir de, bu, dersi biliyor olması anlamına gelir mi?!..

Şurdan burdan derleyip kitap yazmak da bilmek ve anlamak (dinde fakih olmak) değildir.

Dirayetsiz rivayet o kadar önem taşımaz.

Bu Mehmet Okuyananlamayan gibi tipler arasıra “dirayet” gösterisi de yapıyorlarsa da, bu, yapılanı bozma, saçmalama anlamına geliyor. Batılı bir akademisyenin öğrencisine söylediği sözde olduğu gibi: “Ne yazık ki yazdıklarından doğru olanlar yeni değil, yeni olanlar da doğru değil.”

*

Meselenin tarihselci soytarılıkla ilgisi şu:

Şayet Hz. Peygamber s.a.s. ile vaz’ edilen son şeriati Hz. Adem döneminde de geçerli sayarsanız, tarihselcilerin iddialarının tam aksi noktada durmuş, “Şeriat hükümleri, emir ve yasaklar hiç değişmez, evrenseldir, her çağda ve coğrafyada mutlak biçimde aynıdır” demiş olursunuz.

Fakat bunlar öyle bir “ilahiyat dansözlüğü” icat etmişler ki, oraları buraları bazen titreyip oynayarak tarihselci mesajlar veriyor, bazen de tam aksi yönde açılıp saçılıyor.

Konuya göre bazen sıkı tarihselci, bazen de fanatik anti-tarihselci hale gelebiliyorlar.. 

O kadar ki, bunların mutaassıp anti-tarihselciliği çerçevesinde Allahu Teala bile şeriatte değişiklik yapamıyor; evet Allahu Teala bile, Hz. Adem’in çocukları ile sonraki nesillere evlilik hükümleri bakımından farklı emirler verme, farklı yasaklar getirme hakkından mahrum.

*

Şeriat (emir ve yasaklar) değişir, değişebilir, fakat değişiklik yapma yetkisi şâri’nindir (şeriati koyanındır).

Modern hukukta da böyledir (Ki Şeriat, İslam hukuku demektir), yasa koyma yetkisi TBMM’de (parlamentoda) olduğu gibi, onu değiştirme ve yürürlükten kaldırma yetkisi de yine TBMM’dedir.

Başka biri buna kalkışırsa yetki gasbı içine girmiş olur, suçtur.

Mesela vatandaşlar, “Bu yasa bizim aklımıza uymadı, değiştirelim” diyerek değiştiremezler.

Hatta, hukukçu oldukları halde hâkimler de bunu yapamazlar, hukukçu olmayan adamların yaptıkları yasaları (aptalca bile olsa) uygulamakla yetinme durumundadırlar.

Aksi yönde hareket etmenin hukuk usulüne ve mantığına aykırı olduğunu kabul ederler.

Evet, Hz. Peygamber s.a.s.’in tebliğ ettiği İslam Şeriati son şeriattir ve kıyamete kadar geçerlidir; onda değişiklik düşünülemez.

Değişiklik gerekseydi Allahu Teala yeni peygamber ve yeni kitap gönderirdi.

Tarihselcilik (Prof. Mustafa Öztürk adlı beş para etmez tipin durumunda görüldüğü gibi) küfürdür, maskeli inkârcılıktır (Mustafa’nın diğerleriyle arasındaki fark, bunun münafıklığı becerememesinden ibaret; diğerleri münafıklıkta maharet kesbetmişler, küfürlerini saklamayı iyi biliyorlar, gerektiğinde ustaca kıvırıyorlar).

Ancak, tarihselciliğin tam karşıtı kutuptaki, Allahu Teala’yı bile şeriatte değişiklik yapamaz konumda görme sapkınlığı da, en az tarihselcilik kadar batıldır.

*

Konudan uzaklaştık, esasa dönelim..

Evet, insanlar için (Allahu Teala’nın açık emirlerine aykırı olarak) kanun/yasa yapıp kural koyanlar, “rablik” taslayan birer tağut hükmündedirler.

Böyle yapanların bağımsız bir kişi veya kurul/komisyon olmaları, millî irade (millet iradesi, demokrasi) adına konuşmaları veya diktatör konumunda bulunmaları, durumu değiştirmez.

Nitekim, büyük âlim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde (yukarıda atıfta bulunduğumuz) Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini açıklarken, Hristiyanlar’ın “rab” edindikleri ruhbanlarının yerini laiklikle birlikte parlamentoların (millet meclislerinin) aldığını söylemektedir.

Türkiye’de “rab” edinilenlerin başını (Ali Rıza ile Zübeyde’nin ölmüş oğlu) Selanikli Mustafa Atatürk çekmektedir.

O, “demirbaş rab” durumunda..

Devletçi putperest zümre tarafından “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez rab” ilan edilmiş.

Bir de “değişken rabler” var.. Bunlar seçimlerle gelip gidiyor.

*

Yukarıda, bir İslam devletinde dinden dönen (küfre düşen) ya da namazı vs. terk edip fasık hale gelen imamların (devlet başkanlarının) azledileceğini ifade etmiştik.

Benzer bir durum laik (siyasal dinsiz) demokrasilerde de söz konusu..

Örnekler üzerinden gidelim.. Mesela Başbakan Adnan Menderes laik-Kemalist rejimin “fasığı” (günahkârı) olma suçlamasıyla koltuğundan indirildi.

Fakat bu yeterli görülmedi.. Hapse atıldı..

Bu da yeterli görülmedi, idam edildi.. Darağacında sallandırıldı..

İki bakanı ile birlikte..

Celal Bayar da onun “mesai arkadaşı” olması hasebiyle (“Bir fasıkla nasıl yoldaşlık edersin!” kabilinden) sigaya çekildi, ipten kendisini zor kurtardı.

İkinci bir örnek, Prof. Necmettin Erbakan..

Kurduğu Milli Nizam Partisi, Kemalist-laik rejime “iman”ının sağlam olmaması suçlamasıyla kapatıldı.

Bundan ders aldı, Milli Selamet Partisi’nde falso yapmamaya çalıştı..

12 Eylül darbesinden sonra Refah Partisi’ni kurdu ve zaman geldi başbakan oldu.

Kemalist-laik rejimin kâfiri ya da fasığı olmakla suçlanmamak için çok dikkatli hareket ediyor, şifreli bir “kuş dili” konuşuyordu.

Fakat Kemalist-laik rejimin (kendilerini devletin gerçek sahipleri ve birinci sınıf vatandaş kabul eden) radikal ve fanatik müminleri, ellerindeki “iman ölçer” aletlerin yardımıyla “niyet okuma” konsültasyonları yaptılar ve Erbakan için “Kemalist-laik rejimin münafığı” teşhisini koyarak onu siyasî yasaklı hale getirdiler.

Ona, “Sen laik (siyasal dinsiz) rejimin münafığı olduğun, imanın samimi olmadığı için değil başbakan, bakan bile olamazsın. Hatta milletvekili bile olamazsın.. Hatta hatta kıytırık bir beldenin belediye başkanı bile olamazsın.. Hatta hatta hatta mahalle ya da köy muhtarı bile olamazsın.. Ne yapalım senin makine mühendisliğini, Almanya’da yaptığın doktorayı, önemli olan Selanikli’ye samimi iman” dediler.

Erbakan tecrübeliydi, kendisi siyasî yasaklı olsa da arkadaşları ve talebelerine Fazilet Partisi’ni kurdurdu..

Ancak, laik (siyasal dinsiz) rejimin ayrıcalıklı sahipleri bu defa (başka bir gerekçe bulamadıkları için, tavşanın suyunun suyu hesabı) “Fazilet Partisi, Refah’ın devamı sayılır” diyerek onu da kapattılar.

*

Laik-Kemalist rejim Ali Rıza ile Zübeyde’nin ölmüş oğlu Selanikli Mustafa’ya imanı bu kadar önemserken, bir İslam devletinin Allahu Teala’ya imanı önemsememesi, bir kâfirin İslam devletinin başkanı olmasına izin vermesi düşünülemez.  

Laik (siyasal dinsiz) rejimin müminleri (ölüp gitmiş, cesedi çürümüş bir şahsın) Atatürk ilke ve inkılapları adını verdikleri (don, kilot, atlet, çorap, şort devrimi vezninde şapka devrimi gibi saçmalıkları da içeren) işgüzârlıklarına aykırılığı “siyasetten men” gerekçesi kabul edecekler, fakat bir İslam devleti (Müslümanlar’ın devleti) Allahu Teala’nın ilkelerine (Kur’an ve Sünnet’e) aykırılığı önemsemeyecek, bu da olamaz.

*

Yukarıda Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetine atıfta bulunmuştuk.

Söz konusu ayet-i kerimede, Yahudi ve Hristiyanlar’ın hahamlarını ve papazlarını rabler” haline getirmiş oldukları bildirilmektedir.

Sebebi, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in önceden hristiyan olan Adiyy bin Hatem r. a.’e açıklamış olduğu üzere, onların (Allahu Teala’nin indirdiği hükümlere aykırılığı açık olan) fetvalarına itibar edip helali haram, haramı helal kabul etmelerinden ibarettir.

Merhum Elmalılı Hoca’nın dile getirdiği gibi, parlamentoların (millet meclislerinin) Allahu Teala’nın emirlerine aykırı kararlarına da aynı şekilde değer verenler (ya da mesela Selanikli Mustafa Atatürk gibi “Biz ilhamımızı gökten indiği sanılan kitaplardan değil hayattan alıyoruz” diyenler), Allahu Teala’yı bırakıp başka şeyleri (insanları ve/veya nesneleri) “rab” edinen müşriklerdir.

Selanikli’nin rab kabul ettiği şeyin “hayat” olduğu görülüyor, başka birçok kimsenin rabbi de, (Atatürk ilke ve inkılapları adı verilen kararları ve icraatı Allahu Teala’nın hükümlerine [Şeriat’e] tercih ettikleri için), Selanikli..

Bunun gibi, “Tamam Allah’a inanıyoruz, müslümanız, fakat devlet işleri farklı; devlet birşeyi emrettiği zaman ona, Allah’ın emrine aykırı bile olsa itaat etmek ve saygı duymak gerekir” diyenler de müşriktir.. Putperesttir.. 

Böylelerinin rabbi de devlettir (devlet adı verilen siyasetçi ve memur-bürokrat taifesidir).

*

Tartıştığımız konuyla ilgili olduğu için meşru kelimesi üzerinde de durmak gerekiyor.

Meşru ve meşruiyet/meşruluk (meşrutiyet değil) kelimelerini hukukçular ve siyaset bilimciler çok kullanırlar.

Meşru kelimesi şeriat kelimesiyle aynı kökten türemiştir ve “şeriate/hukuka uygun olan” demektir.

Ancak günümüz hukukçuları meşru kelimesini kullanırken bununla İslam Şeriati’ne (İslam hukukuna) uygunluğu kastetmiyorlar.

Yürürlükteki anayasa ve yasalara uygunluğu kastediyorlar.

Burada bir tutarsızlık ortaya çıkıyor, çünkü, meşru kelimesini kullandıklarına göre, anayasa ve yasalar için “Bizim beşerî (insan yapısı) şeriatimiz” demeleri gerekirken, bu tabiri asla kullanmıyorlar.

Bu durumda, bu yasalara uygun davranış için “meşru” nitelemesini de yapmamaları, bu kelimeyi kullanmamaları gerekir.

Aynı şekilde, meşruiyet kelimesini de lügatlerinden çıkarmaları icab eder.

Asıl tutarsızlık ve çelişki ise, bazı ilahiyatçıların de meşru ve meşruiyet kavramlarını bu laik (siyasal dinsiz) rejimin İslam Şeriati’ne aykırı hükümleri için kullanabiliyor olmaları.

Tevbe Suresi'nin 31'inci ayetinde açıklanan şirk olgusunu akla getirecek şekilde “Şu meşrudur, bu meşru değildir” filan şeklinde ifadeler kullanıyorlar; kasıtları İslam Şeriati’ne uygunluk değil, mevcut yasalara uygunluk..

Meşru kelimesini öyle kullanıyorlar ki, söz konusu yasaların hükmünü, İslam’a aykırı oldukları halde, sırf “devletin yasası” olmaları itibariyle “meşru” kabul etmekte oldukları izlenimi ortaya çıkıyor.

Bu tavrın “şirkten arınmış” olduğunu söylemek mümkün değildir.

Böylece “şirk dili”ni benimser hale gelmiş olduklarının ya farkında değiller ya da şirke düşmeyi umursamıyorlar.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...