ahkamın değişmesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahkamın değişmesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İSLAM'I DEĞİL ANAYASA'YI GÜNCELLEYİN! YEMİNİNİZİ GÜNCELLEYİN!




Prof. Dr. Faruk Beşer’in Yeni Şafak’ta yayınlanan bir yazısının, “fıkhın önemli ölçüde değişebilir”, yani güncellenebilir birşey olduğu düşüncesini şuuraltımıza yerleştirmek ve bilgimizin “kesinliğinin” bulunmadığına, dolayısıyla bilgimize güvenmememiz lazım geldiğine bizi inandırmak için yazılmış olduğu anlaşılıyor.

Yazı şöyle:

Fıkhın değişenleri ve değişmeyenleri

Fıkıh sürekli değişen hayatı vahye göre ya da hiç değişmeyene göre anlama demek olduğundan zaten değişkendir. ‘Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişebileceği inkâr olunamaz’ anlamındaki Mecelle maddesi bunu söyler. Değişmeyen naslardır. Zaten hiç kimse nasla sabitlenmeyen bir konuda her zaman aynı şeyi anlamaz. Bu sebeple de mutlak anlamda objektif bilgi olmaz. Belki resim bir ölçüde objektif olabilir. Obje ve objektif kelimeleri de zaten fotoğrafçılıkla ilgili kavramlardır. Fotoğrafın bir ölçüde objektif olması da sadece o an için öyledir.

Önemine binaen sık sık dile getirdiğimiz bir husus vardır: İslam’ın hükümleri iki çeşittir; biri hiçbir zaman ve mekân için değişmeyen/sabite hükümler, diğeri de zamana ve mekâna göre değişen hükümler. Akide ve ibadetler konusundaki hükümler birinciye misaldir. Din deyince anlaşılan da budur. Böyle hükümlere taabbudî hükümler denir. Yani bunların böyle olması salt bir iman ve ibadet meselesidir, bunlar aklın anlayabileceği ve çözebileceği meseleler değildir. Bir konuyu akıl anlamayınca orada içtihat ve görüş beyanı da olmaz. Çünkü içtihat akılla yürütülen bir eylemdir. Resulüllah zamanında cin diye bir şey var idiyse şimdi de vardır. O zaman öğle namazının farzı dört rekât idiyse şimdi de öyledir.

Böyle konularda özü itibariyle zamanla bir değişiklik olmaz. Böyle taabbudî konularda sonradan ortaya çıkacak her türlü değiştirme, ekleme ve çıkarma, dinin özüne akılla müdahale sayılır. Dolayısıyla bu ekleme ve çıkarmalara bid’at denir. Bid’at, Allah’ın dininde kulun rötuş yapmaya kalkışmasıdır. Bu sebeple Resulüllah (sa), “Her bid’at dalalettir ve her dalalet de cehenneme götürür. Kim bizim işimizde, yani dinin esasatında yeni bir şey ihdas ederse onun yaptığı reddedilir” buyurmuştur.

Dünyaya; mesela ticarete, devlet yönetimine, siyere yani uluslararası ilişkilere, tedaviye dair hükümler anlık yaşanan durumlara ilişkin hükümler olduğu için o durumlar değişince onları düzenleyen hükümler de değişir. Bu iki alana prensip hükümler, düzenleyici hükümler de denebilir.

Durum böyle olmakla beraber, akide için diyemesek bile ibadetlerle ilgili hükümlerin uygulanmasında ve detaylarında da zamanla değişmeler olabilir. Aslında ibadetlerin özü de hiç değişmez ama onu kuşatan şartlar değiştiği için ibadette bu değişen şartlara ilişkin yeni hükümler ortaya çıkabilir. Mesela iğne ya da astım spreyi, göz damlası, insülin orucu bozar mı bozmaz mı tartışmaları yeni ortaya çıkan durumlardır. Bu ibadetin değişmeyen özü şudur: Orucu bozan şey sadece yeme içme ve cinsel ilişkidir. Yeni bir durum ortaya çıkınca fakih ancak, mesela iğne yaptırmanın yeme içme cinsinden olup olmayacağını tartışır ve ulaştığı sonuca göre hükmünü verir.

Önceden yeni ayın başlangıcı hilali görerek tespit edilirken şimdilerde hesapla tespit edilmesi de böyledir. Keza kadının yanında mahremi yokken sefer müddeti yola tek başına çıkması da buna örnek verilebilir.

Böyle konularda meselenin püf noktası şurasıdır: Resulüllah (sa); “Kadın yanında bir mahremi yokken yolculuğa çıkmasın” buyururken bunu değişmeyen taabbudi bir hüküm olarak mı duyurdu, yoksa bunun akılla kavranabilen ve zamanla değişebilen bir sebebi/illeti var mıdır? Bu tespit edilebilirse hükmün değişip değişmeyeceği de tespit edilmiş olur. Nitekim fakihlerin kahir ekseriyeti, kadının tek başına uzun bir yola çıkamaması, onun kişiliğine ve kadınlığına gelebilecek muhtemel tehlikeler sebebiyle olduğunu söylemişlerdir. Eğer bu kanaate varırsa günümüzün fakihi şöyle diyebilir: Bugün bir kadının Almanya’dan uçağa binip Ankara’ya gelmesinde böyle bir tehlike yoktur, o halde bu yolculuğu caizdir.

Aynı şekilde Resulüllah “Yeni hilali gördüğünüzde oruca başlayın, tekrar gördüğünüzde orucu bitirin” buyururken fakih, yeni ayı tespit için hilali görme bizatihi maksud bir ibadet midir, yoksa sadece yeni ayın tespitinin bir aracı mıdır meselesini düşünür. Eğer bir tespit meselesi olduğu kanaatine varırsa bunu daha kesin yapabilen bir yöntemin, yani hesabın da yeni ayın başlangıcını belirleyebileceğine hükmeder. Bir başka fakih de aksini düşünebilir. Her biri diğerine saygı duyar ve doğru olanın, diğerinin söylediği olabileceğini de hesaba katar.

Bu ilmi arayış sürdükçe fıkıh da gelişir ve değişmeyen öze göre değişen detaylar sürekli anlaşılmaya çalışılır. Ama aklın ve içtihadın ürünü olan bilgiler hiçbir zaman kesinlik kazanıp sabite/değişmez hale gelmez. Buna rağmen içtihatlarla amel etmek kaçınılmazdır. Çünkü hayatta yapılanların çok azı zorunlu/kesin bilgiye dayanır.

*

Yazıdaki bold/koyu ifadeler bizzat yazarın kendisine ait..

Öyle bir yazı ki, içinde taşıdığı hataların çetelesini tutsanız uzun bir liste yapar.

Birileri, Batı düşüncesinden etkilenerek bir “değişim de değişim” teranesi tutturmuş gidiyorlar.

Dini heva ve hevese uydurmak için cazibedar ve büyülü “değişim” kavramı, iyi bir mazeret teşkil ediyor.

Hayat sürekli değişiyormuş..

Tabiî ki değişiyor.. Ama insanın tabiî ihtiyaçları değişmiyor.

İnsanların hepsi doğuyor, büyüyor, ölüyor. Bu değişmiyor..

Beslenme ihtiyacımızda değişen birşey yok.

Aslında, hayatın değişen yönleri, değişmeyenlere göre çok çok önemsiz ve cüz’î durumda.

*

Beşer, yazısının daha ilk cümlesinde, Fıkıh’ın temel özelliği olarak, “değişkenliği” gösteriyor.

“Fıkıh … değişkendir” diyor.

Fıkhın bizzat kendisi aslında değişken değildir. Değişken olan, sadece sınırlı sayıdaki bazı fıkhî hükümlerdir.

Makasıd-ı şerîa hiçbir zaman değişmez.

Şu satırlar önemli:

“Allâme Zahid el-Kevserî’nin bu husustaki tespiti de çok önemlidir: Zamanın, mekânın değişmesi ile hükmün değişmesi, hükmün değişik hâllere göre tafsilâtından ibarettir. Yoksa zamanın değişmesi ile mutlak mânâda hükümlerin değiştiğini düşünmek, ilâhî nizamı insan ürünü kanunlar seviyesine indirmek demektir.” (Kevserî, Makalât, s. 87).”

(Ergün Çapan, “Kur’an’ın Evrenselliği ve Tarihselci Yaklaşım”, Yeni Ümit Dergisi, Yıl: 15, S. 58, Ekim-Kasım-Aralık 2002; http://www.yeniumit.com.tr/konular.php?sayi_id=58&konu_id=45&yumit=bolum3)

*

Gelelim Beşer’in, “Hiç kimse nasla sabitlenmeyen bir konuda her zaman aynı şeyi anlamaz. Bu sebeple de mutlak anlamda objektif bilgi olmaz” sözüne.

Düşünmeden yazıp konuşmak diye herhalde buna denir.

Hiç kimse nasla sabitlenmeyen bir konuda her zaman aynı şeyi anlamasaydı, “icma” diye birşey de olmazdı.

Yani Beşer’e göre, edille-i şeriyyede “icma” diye bir fasıl aslında yokmuş. Çünkü nasla sabitlenmediğinde herhangi bir konuda aynı şeyi anlamak mümkün olmuyor.

Beşer, “Bu sebeple…” diyerek, bu yanlış “iddia”sından hareketle bir başka hükmü, sözde ispatlamış oluyor. Bu sebeple “mutlak anlamda objektif bilgi olmaz”mış.

Aslında bu, septisizmden/şüphecilikten ve agnostisizmden/bilinemezcilikten başka birşey değildir.

*

Bir defa, Ehl-i Sünnet uleması (Kelam/itikat âlimleri), mutlak ve objektif bilgiye ulaşmanın mümkün olduğu konusunda müttefiktir.

Mutlak anlamda objektif bilginin bulunmaması iddiası, Eski Yunan sofistlerine ve bu zamanın postmodernistlerine aittir.

Konunun teferruatına burada girmeyelim.

Mesele şu: Faruk Beşer, neden bu batıl fikirleri İslam adına ortaya sürüyor?

İslam adına eleştirilen birilerinin yanlışları için “Öyle de olur, fıkıh değişkendir, zaten bilgi mutlak anlamda objektif olmaz, sizin bilginiz de mutlak anlamda objektif değildir, birilerini eleştirip keyiflerini bozmayın” demek istemiyorsa, bunları niçin yazıyor?

*

Fıkıh değişkendir” şeklindeki zırva, “Helal bellidir, haram da bellidir” diyen Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlamak anlamına gelir.

Helal belli, haram da belli ise, fıkıh değişken olamaz.

Yok, fıkıh gerçekten değişkense, o zaman da helal ve haram belirsiz ve değişken hale gelir.

Peki Beşer bunu bilmez mi?

Bilir, fakat bazen unutmak işine geliyor.

Çünkü, Yeni Şafak’ta “Dinin temeli sayılan dört hadisi şerif” başlığı altında yayınlanan başka bir yazısında şunları söyleyebilmiş durumda:

… Hem bir fıkıh, hem de bir hadis âlimi olan Ahmed bin Hanbel otuz bin hadis içeren Müsned‘ini yedi yüz elli bin hadisten seçerek oluşturmuştur….

İşte bu muhteşem âlim bunca hadisi eleyip otuz binini yazdıktan sonra diyor ki, aslında İslam’ın tamamını üç hadis üzerine oturtabilirsiniz.

İkinci hadisi şerif: “Kim bizim bu işimizde sonradan bir şey ihdas ederse o reddolunur”. Resulüllah’ın ‘bu işimiz’ dediği şey dinin akılla kurulmayacak olan yönü, yani ibadetler ve akide tarafıdır. İşte bu alanda sonradan farklı bir uygulama ya da inanç ortaya konursa bu bidat olur, kabul edilmez. Bu sıralama aynı zamanda âlimlerin bidat konusunda nasıl dikkatli olduklarını da gösterir.

Üçüncü hadisi şerif: “Helal bellidir, haram da bellidir. İkisinin arasında şüpheli şeyler vardır ve insanların çoğu bunların hükmünü bilmez. İşte bu şüpheli şeylerden kaçınabilenler dinlerini de haysiyetlerini korumuş olurlar. Bu şüpheli alanda dolaşanlar ise harama düşebilirler. Tıpkı hayvanlarını bir koruluğun etrafında otlatan çobanın durumu gibi. Hayvanları her an o koruluğa girebilir. Dikkatli olun, her kralın bir özel koruma alanı olduğu gibi, Allah’ın da böyle bir koruluğu vardır. O’nun koruluğu haram kıldığı şeylerdir. Dikkat edin, vücutta bir et parçası vardır ki, o sağlam olursa bütün beden sağlam olur, o bozuk olursa bütün beden bozuk olur. İşte o kalptir”.

*

Bu Faruk Beşer’e alim ve fıkıhçı demek, ilme ve fıkha haksızlık olur.

Adam ne yazdığının bile farkında değil.

“Dinin akılla kurulacak/kurulmayacak yönü”nden bahsediyor ama, anlaşıldığı kadarıyla kendisi akıl bakımından biraz fakir. Hem “Helal bellidir, haram da bellidir…” hadîsini yazıyor, hem de bu “belli olan” helal ve haramların itikat ve ibadetin ötesine uzandığını akledemeyecek kadar zihin melekeleri dumura uğramış.

Ey fakih, bu helal ve haramlar “akılla kurulabilir” mi?!

*

İslam’a ilişkin olmadığı için çok önemli bir hata değil, fakat obje ve objektif kavramlarının fotoğrafçılıkta kullanılıyor olması, bunların, onun söylediği gibi, esas itibariyle fotoğrafçılığa ait olması anlamına gelmez.

Sadece bu ifadeleri bile, Beşer’in aslında, içinde obje ve objektif kelimesi geçen cümleler kurma liyakat ve salahiyetinin bulunmadığını göstermektedir.

Bu akılları fikirleri kimden alıyor, onu da bilmiyoruz.

Fakat kendisinden “Mihriban” türküsünü dinlediği İbrahim Kalın’ı tanıtırken onun fotoğrafçılık hobisine dikkat çekmiş olması hafızamızda.

*

Beşer’in şu sözleri de bir facia..

Diyor ki:

İslam’ın hükümleri iki çeşittir; biri hiçbir zaman ve mekân için değişmeyen/sabite hükümler, diğeri de zamana ve mekâna göre değişen hükümler. Akide ve ibadetler konusundaki hükümler birinciye misaldir. Din deyince anlaşılan da budur.”

Din din olalı, acaba böyle bir zulüm görmüş müdür!

Beşer’in, önce “din”in ne anlama geldiğini öğrenmeye ihtiyacı var.

Tavsiyem, TDV İslâm Ansiklopedisi‘nin “Din” maddesini okumasıdır.

Söz konusu maddenin ilk cümleleri şöyle:

Dil alimleri, din kelimesinin Arapça deyn kökünden masdar veya isim olduğunu kabul ederler. Cevherî dinin “adet, durum; ceza, mükafatitaat” şeklinde başlıca üç anlamını verir ve terim olarak dinin bu son anlamdan geldiğini belirtir (es-Sıhah, “dyn” md.). Ragıb el-İsfahanî sadece “itaat” ve “ceza” (karşılık) anlamlarını kaydetmiştir (el-Müfredat, “dyn” md.). İbn Manzûr bunlara “hesap” ve “İslam”ı da eklemiş, … (Lisanü’l- ‘Arab, “dyn” md.). Zebîdî, ayet ve hadisler yanında Arap şiirinden aldığı çeşitli örneklere dayanarak din kelimesinin yirminin üzerinde anlamını ve terim olarak iki ayrı manasını zikreder (Tacü’l- ‘Arûs, “dyn” md.) Mütercim Asım Efendi ise dinin otuzu aşkın anlamından söz etmiştir. Bunlardan dinin terim anlamı­nı yakından ilgilendirenler şunlardır: Ceza ve karşılık, İslam, örf ve adet, zül ve inkıyadhesap, hakimiyet ve galibiyet, saltanat ve mülkiyethüküm ve ferman, makbul ibadet, millet, şeriat, itaat (Kamus Tercümesi, “dyn” md.). 

Görüldüğü gibi, Faruk Beşer, kaşla göz arasında, abrakadabra ya da alavere dalavere ile “din”i tam da laiklerin ya da laikçilerin, resmî düzen yandaşlarının istediği şekilde tanımlıyor.

Vatandaşa göre, din denilince, akaid ve ibadetler anlaşılırmış..

Peki ya Şeriat?

Peki ya saltanat (siyasal otorite) ve mülkiyet (hakimiyet, egemenlik)?

Peki ya hesap (muhakeme, mahkeme, yargılama)?

Peki ya ceza? Ceza hukuku?

Peki ya itaat?

Peki ya hüküm ve ferman?

Bunlar yok..

*

Beşer, böyle yazıyor. Çünkü laiklerin/laikçilerin ve bu güruhun elindeki “derin devlet”in din tanımında bunlar yok.

Böylece Beşer, din tanımında bile Allahu Teala’ya değil, İslâm Ansiklopedisi’ndeki “din” tanımı çerçevesinde “derin devlet”e “itaat” ediyor.

Tabiî, Faruk Beşer’in bu noktada, “Cevherî’ymiş, Ragıp’mış, şuymuş buymuş, bunları geç. Bunlar nas değil, dolayısıyla burada mutlak anlamda objektif bilgi yok” demesi mümkün.

O zaman, söz konusu ansiklopedi maddesindeki şu ifadeleri de aktaralım:

Kur’an ı Kerim‘de din kelimesi doksan iki yerde geçmektedir; ayrıca üç ayette de (et-Tevbe 9/ 29; es-Saffat 37 / 53; el-Vakıa 56/86) değişik türevleri yer almış­tır. Bu ayetlerde dinin başlıca şu anlamlarda kullanıldığı görülür: Zül, yönetme-yönetilme, itaat, hüküm, tapınma, tevhid, İslam, şeriat, hudûd, adet, ceza, hesap, millet.”

*

Görüldüğü gibi, Faruk Beşer aslında naslara göre değil, heva ve hevesine, daha doğrusu Türkiye’nin laik/laikçi “derin devleti”nin heva ve hevesine göre yazıp çiziyor.

Açıkça yalan söylüyor. Dini tahrip edip bozuyor.

Muhterem, senin yazında, yukarıda sıralanan anlamlar içinden sadece tapınma (ibadet) ve tevhid (akaid) var.

Yönetme-yönetilme, şeriat, ceza, hesap, itaat ve hüküm bahislerini ustaca bir manevrayla devre dışı bırakıyor, insanların din anlayışını bozmaya çalışıyorsun.

Bunlar basit gerçekler. Ama senin yıllarca yazdığın gazetede olsun, başka yerlerde olsun, artık bu basit gerçekleri insanlar, ender istisnalar dışında, açık ve net bir şekilde söylemiyor.

*

En doğru-düzgün yazıp konuşan bile, karmaşık, çetrefil, anlaşılması zor, sağ kulağını sol eliyle tutar şekildeki dolambaçlı ifadelerle meseleyi çıkmaz sokaklara taşıyor, sözde birilerini eleştirmiş gibi yaparak günü kurtarmaya uğraşıyor. Bu arada karşı cepheye de laf atarak “Bakın düşmanlarınıza da laf çakarak aslında size hizmet de ediyorum” demeye getiriyor. “Sınırlı sorumlu” yazılarına izin verilmesinin bedelini bu şekilde başka insanlara zulmederek ödüyor.

Evet, giderek, bu toplumda, açık, net ve büyük harflerle söylenmediği için, en basit gerçekler unutturuluyor.

Sözde “dindar” yayın organlarında bile, müslümanların din anlayışı, din düşmanlarının “din” tanımı çerçevesinde şekillendiriliyor.

Ve, anlı şanlı ilahiyatçılar, bu “laikleştirme/sekülerleştirme” operasyonunda, dini asıl özünden uzaklaştırıp, (heva ve heveslerini, yetmedi birtakım şahısları tanrılaştıran “derin devlet”in istediği şekilde) tahrip etme ameliyesinde kendilerine verilen rolü ifa ediyorlar.

*

Bu ülkenin Anayasa’sındaki akla ziyan “değişmez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” dogmatizmi, fanatizmi, statükoculuğu ve zihniyet donukluğunu tartışmıyorlar da, bunun yerine insanlara dinin “değişebileceğini”, yani fıkhın kula kul olunan düzenlerle bir sorununun bulunmayabileceğini anlatıyorlar.

Bu ülkede, bir fakülteyi bitirdiğinizde, kamuda bir görev aldığınızda, milletvekili olduğunuzda, ya da mesela cumhurbaşkanı seçildiğinizdefalanca şahsın İslam akaidine ve şeairine tamamen zıt ilkelerine bağlılık yemini yapmak zorunda olmanız konusunda hiçbir şey söylemiyorlar; bunun da değişebileceğini, hatta değişmesi gerektiğini hiç dile getirmiyorlar, fakat din bahsine sıra gelince, olağanüstü cesur ifadeler kullanıyorlar.

İlla da birtakım ilkelere bağlılık yemini gerekiyorsa, neden bu ilkeler Allah ve Resulü’nün ilkeleri değil diye hiç sormuyorlar.

Böyle bir yemin, din ve vicdan hürriyetine aykırı değil midir?

Aykırı değilse, o zaman buyursun laikler, Kur’an ve Sünnet’teki ilkelere bağlılık yemini etsinler.

O yeminleri etmediğiniz zaman bu ülkede anayasal hiçbir hakkınızı kullanamıyorsunuz, sadece seçen olabiliyorsunuz, seçilen olamıyorsunuz. Sadece yönetilen oluyorsunuz, yöneten olamıyorsunuz.

Şimdi bunun adı nedir? Eşitlik ve adalet midir?

Bu hürriyet midir?

Kölelik bu değilse, kölelik nasıl birşeydir?

*

İlahiyatçılarımız bunları hiç sormuyorlar.

Ve Diyanet İşleri..

Diyanet İşleri, hiçbir hutbede şeriatin asıl anlamının ne olduğunu asla anlatmıyor.

Şeriat karşıtlığı ya da düşmanlığı yapmanın küfre düşmek olduğunu açıklamıyor.

Bunun yerine laik/laikçi derin devletin izin verdiği sınırlar içinde devlete bağlılığı tahkim eden hutbeler okutuyor, hatta “devlet” için dua ettiriyor.

Ve…

Allahu Teala, bütün bunları görüyor.

Karşılığını da verecektir.

*

“Bununla berâber, çok bağışlayıcı olan Rabbin, rahmet sâhibidir. Eğer onları kazandıkları sebebiyle hemen hesâba çekecek olsaydı, onları elbette çok çabuk azâba uğratırdı. Fakat onlara va’d edilen bir zaman vardır ki, onun ötesinde kaçıp sığınacak bir yer aslâ bulamayacaklardır!” (Kehf, 18/58)


KENDİNİ GÜNCELLE, İSLAM’I DEĞİL!

 



Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında sadece bildiğimiz türden modernist tarihselcilerin iddialarını değil, (Mecelle’de de yer alan) “Ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz” şeklindeki düşünceyi de konu edinmektedir.

Mecelle'de bu ifadeyle neyin kastedildiği şârihler tarafından açıklanmış bulunuyor. Önceki yazılardan birinde bu konuya değinmiştik. Buradan güncellemecilere istedikleri türden bir "ekmek" maalmemnuniye çıkmıyor.

Merhum Tehanevî'nin konuyla ilgili sözleri şöyle:

(Bazıları) İnsanlar arası muâmelelerle alâkalı olan şerî hükümlerin her bir zamanda değiştirilebileceğini zannetmektedirler….

Bunlar, [şöyle düşünmektedirler:] “Maslahat ve zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi İslâm’ın itibâr ettiği bir şeydir. İşte bundan dolayı şerîatlardan birçoğunda nesh [hükümlerin kaldırılıp değiştirilmesi] meydana gelmiştir. Meselâ Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin şerîatıyla, Îsâ aleyhisselâm efendimizin şerîatında Allah’ın kanun olarak koyduğu birçok hükümler nesh olmuş, yani birçok hükümler kaldırılmıştır. Bu, ancak zamanın değişmesiyle, (yani) maslahatların değişmesi sebebiyledir. Bununla beraber Îsâ aleyhisselâm efendimizle, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem efendimiz arasındaki ara 600 seneyi aşmamaktadır. Şu anda ise Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin üzerinde bu müddetin iki katı, hatta daha fazlası geçmiştir. Öyleyse bu kadar uzun bir zamandan sonra maslahatlar nasıl değişemez?!” 

Böyle diyerek, ebedî olan şer’î hükümlere itirâz etmektedirler.

Merhum Tehanevî onların iddialarını bu şekilde mükemmelen özetledikten sonra şöyle cevap vermektedir:

Cevâb: Kanunları yapan [şayet] kâmil, son derece bir hikmet sâhibi zât ise ve [gelecek ve sonradan ortaya çıkacak şeyler dâhil olmak üzere] gaybı bilen biriyse, kıyâmete kadar devam edecek olan zamanların maslahatlarının tamamını içine alacak umûmî kanunları yapmak, onun için mümkündür.

İşte bu noktada tarihselciler ve benzerleri Allahu Teala’ya cehalet isnat etmektedirler.

Onlara göre Allahu Teala geleceği bilmez. Abdülaziz Bayındır (Hayındır daha çok yakışıyor) gibilerin böye dedikleri biliniyor.

Geleceği bilmeyince, geleceğin şartlarına göre hüküm indirmiş de olamaz.

Böylece, Allahu Teala’yı tanıyıp bilememiş oldukları ortaya çıkmaktadır. Marifetullahtan nasipsiz bu kişilerin Allahu Teala hakkındaki bu itikatları küfürdür.

Kur’an’ı hiç mi hiç anlamamış oldukları da buradan anlaşılmaktadır.

*

Akıllarını kullanamadıkları için, bunlara Kur’an’dan delil getirildiği zaman içlerinden bazıları şöyle demektedirler: Allah geleceği yazdıysa bilir, yazmadıysa bilmez.

Kehf Suresi’ni galiba hiç okumamışlar, ya da Kur'an'ı, ondan hiçbir şey anlamadan, zihinlerini hiç yormadan, düşünme zahmetine hiç katlanmadan okumayı çok iyi başarıyorlar. 

Kehf Suresi'nde, Allah katından kendisine ilim (ilm-i ledün) verilmiş olan bir zatın, bir erkek çocuğu durup dururken öldürdüğü, ve buna itiraz eden Hz. Musa a.s.'a, gerekçe olarak, büyüyünce azgın kâfirlerden olacağını, bunun da mümin anne ve babası için iyi olmayacağını söylediği aktarılmaktadır.

İmdi bu olayda Allahu Teala geleceği (çocuğun azgın bir kâfir olacağını, ve ebeveynini saptıracağını) yazmış olsaydı, bu durum gerçekleşirdi. Gerçekleşmediğine göre, yazmamış.. Fakat yazmadığı halde biliyor, ve Musa a.s.’ın yoldaşlık ettiği zata bunu bildiriyor.

Bir başka örnek: Allahu Teala, Hz. Nuh a.s.’a artık kavminden (o güne kadar iman edenler dışında) hiç kimsenin iman etmeyeceğini bildirmişti. İmdi, Allahu Teala bunu yazdıysa, onların kâfir olarak kalacak olmaları kendisinin böyle yazmasından kaynaklanıyorduysa, ve kâfir kalacaklarını salt kendisi böyle yazdığı için biliyorduysa, bu takdirde o kişileri zorla kâfir yapmış demektir. Bu da Allahu Teala'nın haşa zalim olması anlamına gelir. Çünkü onlar, ahirette ellerinde olmayan birşeyden dolayı cezalandırılmış oluyorlar. 

Halbuki Allahu Teala, geleceği, yazdığı için değil, ister yazsın ister yazmasın her halükârda bilir. Geleceği bilmesine bu şekilde kayıt ve şart getirilemez. 

Ve Allahu Teala zalim de değildir. Zalim olan insanlardır, kendi nefislerine zulmederler.

Tarihselcilerin mantık sefaleti bu örneklerden anlaşılabilir.

Şahsen tarihselci taifeden kafası çalışan ve mantıklı düşünebilen birine şimdiye kadar rastlamadım.

Ancak, her çağda insanların çoğunluğu batıla meyletmekte olageldikleri için bunlar kolayca müşteri bulabiliyorlar. 

Tencereler yuvarlanır kendilerine uyan kapakları bulurlar.

*

Konuya dönersek, şer’i hükümlerin zaman içinde değişeceğini düşünenler, aslında Allahu Teala’ya cehalet isnat etmekte, O'nu kemal sıfatlarıyla muttasıf kabul etmemektedirler.

İlk düğme yanlış iliklenince, Allah'a iman sorunlu olunca, gerisi de öyle gidiyor.

Merhum Tehanevî yukarıya aldığımız sözlerini şöyle sürdürmektedir:

Eğer bir kimseye bu husûs karışık ve içinden çıkılmaz hâle gelir ve “Bizim Şerîat’la amel ettiğimiz zaman şiddetli bir darlığa düştüğümüz müşâhede edilen şeylerdendir. Bu da şu hükümlerin bu zamana münâsip düşmediklerini göstermektedir” derse, biz buna şöyle deriz:

Bu hükümlerin zor olduğu ancak insanların tamamı onlarla amel etmeye teşebbüs edip de sonra da zorluğa düştükleri zaman sâbit olabilir.

Bunu da hiçbir kimse isbât edemez. Hâlbuki [mevcut] zorluk için gerçek[ten var] olan bir sebeb şudur: Şerîat’ın hükümleriyle amel edenlerin, amel etmeyenlere oranı cidden çok azdır. Bu azlık [yüzünden] her ne zaman ahkâm-ı şer’îyeyle bir [bir devlet, toplum veya bireyler tarafından] amel edilirse yeryüzünün sakinlerinin çoğunluğu ona ters düşmekte ve karşı çıkmaktadırlar. Yâhut da onunla amel etmemektedirler. Tabiatıyla [Şeriat’i uygulamak isteyenler için böylece] zorluk ve daralma vâki olmaktadır. İşte bu yüzden zorluğun sebebi bu hükümlerin kendi içlerinde problemli olmaları değil, ancak, içinde yaşadığımız şu ortamdır [kâfir ve münafıkların itirazı, baskısı ve zorbalığıdır].

Nitekim bir doktor hastaya on ilaç anlatır, [bazen] onlardan hiçbirisi yakınında [yaşadığı beldede] bulunmaz. Öyleyse zorluk, bu vasıftan [ilacın kendisinden kaynaklanan zorluktan] dolayı değil, o köyün tüccarlarının kusuru [ilacı temin etme konusundaki ihmali] sebebiyledir.

Bazen de olur ki, şer’î bir hükümde herhangi bir zorluk bulunmaz, ancak kişi, âcil şahsî maslahatına [çoğu zaman heva ve hevesine, nefsanî arzularına] bir zarar geleceği [endişesi]nden dolayı bu işi müşkil zanneder. Şunda hiçbir şübhe yoktur ki, umûmun maslahatlarının şahsî/kişisel maslahatlara tercîh edilmesi daha lâyık olandır.

Hangi kanun vardır ki, umûmun maslahatlarını gözetmekten dolayı, bu gibi şahsî zararlar [dezavantajlar] kendisinde bulunmasın.

Mesela askerlik olayı pekçok genç için sıkıntılıdır. Fakat bunda toplumun maslahatı bulunduğu için vatandaşlardan bu, zorluğuna rağmen, talep edilir.

Kimse, "Bu kadar insanı askerlikle uğraştırmaya ne lüzum var, hani ne zaman savaş çıktı?! Üretim yaşındaki gençleri, dinamik nüfusu tüketici yapıyorsunuz, topluma yük oluyorlar" da demez.

*

Hükümleri güncelleme, değiştirme ve yenileme meraklısı tipler, o hükümleri değil, kendilerini değiştirmeli, yenilemelidirler.

Kendilerini güncellemelidirler. 

Çok akıllılarsa, bu akıllarını Allahu Teala’nın haşa hatalarını düzeltmek için değil de, fen bilimleri, sanayi ve teknoloji alanında gâvurları geçmek için kullanmaları tavsiye olunur.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...