vatanseverlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vatanseverlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

E-KİTAP: DÂRU’L-İSLÂM VE DÂRU’Ş-ŞİRK

 

https://archive.org/details/darul-islam-ve-darus-sirk


DÂRU’L-İSLÂM VE

DÂRU’Ş-ŞİRK

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

DEVLET KURUMUNU KUTSAL KABUL ETME VE FAŞİST ŞEFE TAPMA REJİMİ 5

DEVLET, REJİM, VE ÇAĞDAŞ DÜZENLERE ÖDENEN İDEOLOJİK VERGİ 15

ÜMMET, ULUS, DEVLET 25

İSLAM’IN İSTİMLAK EDİLİP KAMULAŞTIRILMASI, DEVLETLEŞTİRİLİP MİLLÎLEŞTİRİLMESİ 31

“MEVZUBAHİS OLAN VATANSA GERİSİ TEFERRUATTIR” DİYENLERİN “DEĞİŞTİRİLEMEZ, DEĞİŞTİRİLMESİ TEKLİF DAHİ EDİLEMEZ” TEFERRUATI 40

OSMANLI’NIN DEVLET FELSEFESİ 45

VATAN SEVGİSİ VE İMAN 50

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN “DEVLETÇİ”Sİ, İSLAM DEVLETİNİN İNKÂRCISI 57

TANRILIK TASLAYAN DEVLET 62

NE MEVZUBAHİS OLDUĞUNDA GERİYE KALAN HERŞEY SANA TEFERRUAT GÖRÜNÜYORSA, İŞTE SENİN ASIL TAPTIĞIN ODUR 71

İSLAM ŞERİATİ’NİN UYGULANMADIĞI BİR ÜLKE, İSLAM ÜLKESİ OLABİLİR Mİ? 80

AHLÂKA SAVAŞ AÇAN AHLÂKÇILIK 84

İSLAMSIZ DARU’L-İSLAM 90

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN SÖZDE REJİM KARŞITI BAĞLILARI 99

DEVLETİN BEKASI, MİT VE DAVUTOĞLU 106

KUNG FU SİYASETİ: BELEDİYELERİN BEKASI 110

AHLÂKSIZ AHLÂKÇILIK, “DİN”SİZ DEVLETÇİLİK 113

“BİZ EŞKIYAYIZ AMA IRZ DÜŞMANI DEĞİLİZ” 117

HALİÇ SİMONLARI VE ÖRGÜTÜN BEKASI 132

VATANSEVERLİKÇİLİK 135

VATANSEVERLİKÇİLİK İDEOLOJİSİ (PATRIOTISM): HER ALÇAĞIN EN SON SIĞINAĞI 146

“DEĞER”SİZ LİDER KULLARI, VATANDAŞLAR, VE KÖPEKLER 147

ÇAĞIN VATANSEVERLİK PUTPERESTLİĞİ 156

DEVLETÇİ PUTPERESTLİK HADSİZLİĞİ 160

DEVLET, REJİM VE MÜSLÜMANIMSI FAŞİSTLER 163

İBN ARABÎCİ DEVLETÇİLİK 168

ERBAKAN’DAN ERDOĞAN’A… 171

EHL-İ SÜNNETÇİLİK PROTESTANLIĞI (REFORMA TABİ TUTULUP GÜNCELLENMİŞ EHL-İ SÜNNETÇİLİK) 175

DEVLET ARAPLAR’IN PUTLARI GİBİ KUTSAL VE DOKUNULMAZ, TARTIŞMA ÜSTÜ.. SÜNNÎLİK İSE TEHDİTMİŞ 183

DEVLETÇİLİKLE GELEN ŞİRK 195

ŞERİAT’İN HÜKÜMSÜZ OLDUĞU YERDE ŞERİAT MAHKEMESİNİN HÜKMÜNÜ BEKLEMEK 207

BANA HER FAŞİZM SENİ HATIRLATIYOR! 215

DEVLET VATANDA ŞERİK KABUL ETMEZ, PEKİ ALLAHU TEALA?.. 221

ASR-I SAADET SİMÜLASYONU VE TUHAF NOSTALJİ 225

FAİLİ MEÇHUL, AZMETTİRİCİSİ MALUM 236

BİR MESLEK VE GEÇİM KAPISI VE BİR SUÇ DOKUNULMAZLIK ZIRHI OLARAK VATANSEVERLİKÇİLİK 241

DEVLETİ AYAĞA DÜŞÜRMEK 250

VAHİY VE İNSAN AKLI, ŞERİAT VE LAİKLİK 259

İNANÇLARI DEVLETÇİLİK, MEZHEPLERİ VATANPERESTLİK, TARİKATLARI YERLİLİK-MİLLİLİK 261


BİR MESLEK VE GEÇİM KAPISI VE BİR SUÇ DOKUNULMAZLIK ZIRHI OLARAK VATANSEVERLİKÇİLİK

 





Osmanlı’nın son sadrazamlarından Said Halim Paşa Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce bilirdi. Birçok makalesini Fransızca ve İngilizce dillerinde kaleme almış bulunuyor.

Buhranlı bir dönemde, 1913-1916 yılları arasında sadrazamlık yapmıştır ve yazdığı Buhranlarımız adlı kitabı değerlidir.

Bu kitabında, 1876 yılında Birinci Meşrutiyet’i ilan edenlerin bir anayasa hazırlamak suretiyle milletin hak ve hürriyetlerini değil, kendilerinin menfaatlerini garanti altına almak istediklerini belirtir.

Aynı durum aslında İkinci Meşrutiyet için de fazlasıyla söz konusu.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün Ankara’da TBMM adıyla topladığı meclis ile, takiyyesini konuşturarak hazırlattığı "dindar, Şeriatçı" anayasa için de benzer şeyleri söylemek mümkün.

Nitekim, Nutuk’unda, cumhuriyetin (yani kendisinin cumhurbaşkanlığının) ilanı için nasıl sinsi bir politika izlediğini, muhaliflerini aldattığını ve takiyye yaptığını açıkça itiraf etmiş bulunuyor.

*

Yani anayasanın öneminden bahsedip meşrutiyet, cumhuriyet, vatan millet Sakarya edebiyatı yapanların laflarına hemen inanmamak gerekiyor.

Asıl maksat, memur taifesinin (silahlı ve silahsız bürokratların, siyasetçilerin) ya da onların arasındaki "fırsatçı, haris, ahlâksız, sarhoş, menfaat düşkünü, muhteris ve sefih" tiplerin menfaat şatolarını sağlam temeller üzerine bina etmek istemeleri olabilir.

Nitekim Said Halim Paşa, söz konusu kitabında, Osmanlı başkentindeki casus (dış güç işbirlikçisi) ve rüşvetçilerin kendilerini hürriyet yanlısı, müceddit (yenilikçi, yenileyici) ve vatanperver gösterdiklerini belirtiyor.

Casuslukta/ajanlıkta en mahir olanlar kendilerini en vatansever gösteriyorlar. (Casusluğun doğasında/fıtratında bu var: Kendini kamufle etmek için, olduğunun tam zıddı gibi görünmek.)

Paşa ayrıca, elinden doğru dürüst iş gelmeyen beceriksiz memurların ateşli politikacı kesilmelerinden yakınıyor. (Siyaset, memurun istikbalinin sigortasıdır; kolay yoldan terfi almanın, ve de zahmetsizce "taraftar kitlesi" edinmenin yollarından biridir.. Memur, kendisi olarak tek başına kalmaktan, yalnız hareket etmekten korkar, illa bir gruba, kliğe, cemaate ya da partiye yamanacaktır.. "Çağdaş sentetik aşiret"lerden birine kapılanacak, bir "ağa"ya biat edecektir.)

Doğal olarak bu memurların sadaklarındaki en keskin ok, vatanseverlik durumunda.. Keskin ve zehirli ok.

Evet bunların en büyük meziyetleri sarsılmaz vatanseverlikleridir.. Vatan, dillerinden hiç düşmez.. Vatanseverlik onların tekelindedir.. Hiç kimse onlar kadar vatansever olamaz.

Bütün menfaat hesaplarını "mevzubahis olan vatansa" çuvalına doldurur sonra da geriye kalan herşeyi teferruat ilan ederler.

Teferruatın en başında da din ve namus gelir.. Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk'ün Kâzım Karabekir Paşa'ya dediği gibi.

*

Paşa, devlet memurluğu için şu tespitleri yapıyor:

Memur olmak (devlet hizmetinde “emir kulu” haline gelmek); (hak ve hakikate) kayıtsızlığı, tevekkülü (Allahu Teala’ya değil devletlu amirlere tevekkülü), teslimiyeti (düzene/rejime teslimiyeti) ve mes’uliyetten (sorumluluk almaktan) kaçınmak şeklindeki ruh haletini körüklüyor.

Memurlar, üstlerinin gözüne girebilmek, yükselebilmek, ve kendilerini muhtemel eleştirilerden korumak için her türlü fedakârlık ve şahsî teşebbüs (kişisel girişim ve inisiyatif) duygularından uzaklaşıyor, adeta ruhsuz ve vicdansız bir robot gibi çalışmayı yeğliyorlar.

Medenî cesaret ve girişimcilik ruhunu istikbal hesapları için riskli ve tehlikeli görüyorlar.

Amirlerine tam teslimiyet (vefa, sadakat) göstermeyi, doğru düşünceleri samimi bir şekilde dile getirmek yerine üst konumdakilerin hoşuna gidecek açıklamalar yapmayı alışkanlık haline getiriyorlar. (Ancak, amirler düştüğü zaman "Gelen ağam, giden paşam" türküsü "çığırılır".. Falanın filanın değil "devletin memuru" olmaktan bahsedilir, "Devlette devamlılık vardır" diye konuşulur.)

*

Evet, Paşa, devlet memurları için “meslekleri icabı olarak memleketin zararına çalışan bir alay hükûmet memuru” nitelemesini yapıyor.. Lafını esirgememiş, dobra mı dobra.

Ancak o memurlara sorarsanız onlar en vatansever vatandaşlardır, vatanseverliğin şampiyonları, mücessem heykelleridirler.. Damarlarını kesseniz kan yerine vatanseverlik akar.. Kalpleri hep vatan diyerek atmaktadır.

Aslında sevdikleri şey, meslekleridir ve maaş bordrolarındaki rakamlardır.. Meslekleri “vatanda hakim olan, kayıtsız şartsız hakimiyetin sahibi bulunan devlet”in memurluğu olduğu için, meslek icabı hem devletçi hem de vatanseverdirler.

Böylece otorite dalkavukluğuna ve düzene teslimiyetçiliğe vatanseverlik etiketi yapıştırılır.

Merhum vali Recep Yazıcıoğlu gibi istisnalar elbette vardır, fakat azınlık durumundadırlar.

Paşanın sözlerinin aşırılık içerdiği doğru, fakat tümden yanlış da değil.

*

Paşa’nın sözlerinin (bizim yorumlarımız ile karışmadan tam onun kastettiği şekilde) anlaşılması için, orijinal haliyle aktarılmasında yarar var:

“… O halde 93 senesi [1876 yılı] mücedditlerinin [meşrûtî/anayasal yönetim isteyen yenilikçilerin] takip ettikleri hareket tarzının sebep ve hikmeti ne idi? Herhalde şu idi ki, onlar, Kanun-u Esasî [anayasa] gereği olarak kendisine yüklenen vazifeleri milletin yerine getirmekteki aczi sayesinde, bu hak ve hürriyetlerden daha bir çok seneler, milletin değil, kendilerinin istifade edeceklerine kanaat getirmiş bulunuyorlardı. …

“Milliyet mücadeleleri (milliyetçi hareketler), ırk rekabetleri gitgide artarak Osmanlılar arasında bir ülkü birliği bırakmadıDünkü casus ve rüşvetçiler başımıza hürriyetçi, müceddit ve vatanperver kesildiler. İşsiz, geveze ve âdi bir avukat, halkın haklarının şiddetli müdâfii oldu. Aciz ve rüşvet yiyici memurlar ateşli politikacı kesildi….

“Batı toplumlarında pek büyük bir rol oynayan “tarihî asalet” [aristokrasi, derebeyler] Osmanlı toplumunda bilinmez. Osmanlılık âleminde, “burjuva” denilen halk, tamamiyle ehemmiyetsiz bir içtimâî âmildir. Halbuki Avrupa toplumlarında, milletin mukadderatı üzerinde pek büyük bir hüküm ve nüfuza sahiptir.

“Buna karşılık Osmanlı cemiyetlerinde “memurlar” en faal ve münevver bir unsur teşkil ederler. Bu vazife pek parlak ve çekici olduğundan zamanımızda bile her aydın Osmanlının ideali, hükûmet memuru olmaktır.

“Halbuki memurluğa has olan kayıtsızlık, tevekkül, teslimiyet ve mes’uliyetten kaçınmak şeklindeki ruh haleti, memurları her türlü fedakârlık ve şahsî teşebbüs hislerinden mahrum kılmaktadır [Genelde güç sahibi âmirlerine tam teslimiyet gösterir, doğru düşünceleri samimi bir şekilde dile getirmek yerine, üst konumdakilerin hoşuna gidecek açıklamalar yaparlar]. Bu yüzden Osmanlı memur tabakasının, Avrupa’daki asilzade ve burjuva sınıflarının ifa ettikleri vazifeyi yerine getirebilmesi mümkün değildir. Çünkü bizim memurlarımızın aksine olarak, asilzade ve burjuva sınıfı mensupları, hareketlerinde serbest ve müstakilmedenî cesaret sahibi ve müteşebbis kimselerdir. İşi ve mes’uliyeti arar ve severler, fedakârlık hisleri taşırlar.

“Böyle meslekleri icabı olarak memleketin zararına çalışan bir alay hükûmet memurunun, başka yerlerde şahsî teşebbüsleri ile o memleketlerin saadet ve imarını temin eden asilzade ve burjuva sınıflarının sahip oldukları kıymete sahip olamayacakları meydandadır.

“Memurların, asilzadeler ile burjuva sınıfının yerini tutacağını zannetmek, adeta iktisatta tüketim ile üretimi birbirine karıştırmak kadar büyük bir hataya düşmek olur.”

(Said Halim Paşa, Buhranlarımız, haz. M. Ertuğrul Düzdağ, İstanbul: Tercüman 1001 Temel Eser, s. 46, 52, 60-61.) 

*

Türkiye’de iş ahlâkı, meslek ahlâkı gibi kavramlar çok kullanılıyor, fakat ayrıca bir “devlet ahlâkı”ndan ve “memuriyet ahlâkı”ndan söz etmek de gerekli.

Ahlâkın temel ilkesi olarak şu gösterilir: “Sana yapılmasını istemediğin (mesela fikir ve davranışlarında özgürlük ve seçim hakkı tanınmayıp dayatmaya maruz kalma, fizikî ve psikolojik baskıya uğrama gibi) birşeyi başkasına yapma.”

Devletin (Ki pratikte devlet, siyasetçi ve bürokrat taifesi demektir) ve memurlarının da böyle bir ahlâkı kuşanması, kendilerine yapılmasını istemedikleri şeyleri vatandaşlara yapmaktan kaçınmaları gerekir.

Lysander Spooner’ın 1885 yılında ABD Başkanı Grover Cleveland’a yazdığı mektupta yer alan şu satırlar, memurların nasıl bir ahlâk üzere olmaları gerektiği hususuna da ışık tutuyor:

“Beyefendi, herhangi bir devlet rasyonel, tutarlı ve dürüst bir devlet ise, herkesin haklı olarak itaat etmeye zorlanabileceği türden bazı temel, devredilemez ve ebedî ilkelere dayanmak zorundadır. Ve devletin bütün gücü bu tek ilkenin idamesini sağlamak ile sınırlı olmalıdır. Bu ilke adalettir. Herhangi bir insanın hak sahibi olarak diğer insanlara zorla uygulayabileceği veya kendisine karşı zor kullanılarak uygulanmasına rıza gösterebileceği başka bir ilke yoktur.

“Daha önce birer fert olarak yapamadıkları halde ittifak yaparak ve kendilerini devlet olarak adlandırarak hiçbir grubun diğer insanların belirli haklarını ve mallarını ele geçiremeyeceği aşikardır. Fert olarak böyle yapmak konusunda hiçbir hakka sahip olmadığı halde kendilerini devlet olarak sıfatlandıran herhangi bir grup, ne zamanki diğer insanlara ya da onların  mallarına bir şeyler yapar; işte o zaman, eylemlerinin niteliğine göre kendisini mütecaviz, hırsız ya da katil ilan etmiş olur.”

(Coşkun Can Aktan, Özgürlük Felsefesi, Ankara: Hukuk Y., 2017, s. 109-110.)

*

Bediüzzaman Said Nursî rh. a., Mesnevi-i Nuriye adlı eserinde şöyle diyor:

Asabiyet-i cahiliye birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalalet, riya ve zulmetten mürekkep bir macundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti mabud ittihaz ediyorlar.”

(İslam öncesi cahiliyet dayanışması, birbirine dayanıp yardım eden gaflet, sapıklık, gösterişçilik ve karanlıktan oluşan bir macundur. Bunun için milliyetçiler/ulusalcılar, millet/ulus bağını tanrı kabul ediyorlar.)

Ne var ki, milliyetin yanı sıra mabud (tapınılan tanrı) ittihaz edilen başka sosyal olgu ve kurumlar da var: Mesela devlet, mesela vatanseverlik.

Evet, millete mensubiyeti put edinip tapan laikçi (siyasal dinsizlikçi) milliyetçiler ve ulusalcılar ile, devlet kurumunu put edinen faşist zihniyetli Kemalistler, Allahu Teala’nın beka gibi sıfatlarını devletlerine ve milletlerine veriyorlar.

Ağızlarından bir kere bile Allahu Teala’nın adı çıkmaz, fakat sürekli putları olan devletin ismini zikreder, vatan lafını ağızlarından düşürmez, putları adına ona buna sataşır, onu bunu tehdit ederler. 

Osmanlı’daki Batı taklitçisi kişiliksizler, ilk döneme ait îlâ-yı kelimetillah, yani Allah’ın sözünü yüceltme davasını unutup kendi adlarını devlet-i ebed müddet safsatasıyla yükseltmeye, ırkçılık yapmaya, devleti put edinmeye başlayınca, Osmanlı yıkılıp gitti.

Özellikle devlet kurumlarına çöreklenmiş bürokratlar, faşist devlet putçuluğunu körüklemek için çaba sarfeder, faşist puthanenin şamanları ve rahipleriymişcesine yüceltilmeleri karşısında “İstemem, yan cebime koy” tavrı sergilerler.

Çünkü devlet yüceltmeciliği pratikte kendilerinin yüceltilmesi anlamına gelmektedir.

*

Yukarıda Said Halim Paşa’nın memuriyetle ilgili tespitlerini sıralamıştık.

Olayın bir de şu yönü var: Karakter, mizac ve ahlâk bakımından terörist, mafya üyesi, çeteci, kapkaççı, hırsız, tecavüzcü, katil ve soyguncu olmaya yatkın kişiler hasbelkader memur olunca, bu tür cürümlerini vatanseverlik ve devlete hizmet gibi göstererek daha kolay icra ederler.. 

Çünkü kümes tilkiye emanet edilmiş, koyun sürüsünün başına kurt çoban yapılmış, mahalleye bekçi olarak hırsız atanmıştır.

Bunların memuriyet hayatlarının sonunda, sanki işbilir tüccar imiş gibi zenginleştiklerini farkedersiniz.

Kimse onlara rüşvetçilik, yolsuzluk, hırsızlık, görev ve yetkilerini istismar suçlaması yöneltemez, minareye uygun bir kılıfı çoktan dikmişlerdir.

Yaşayışlarından zenginleşmiş oldukları belli olur, fakat servetlerini olabildiğince gizlemeye çalışırlar.

Böyleleri, şayet güvenlikle ilgili görevlerde iseler (asker, polis, istihbaratçı), vazifesini hukuka bağlı kalarak düzgünce yapan meslektaşlarını bile yıldırırlar, karakter bozukluklarını zanlı, tutuklu ve mahkumlara her türlü işkenceyi yaparak sergileme imkânına kavuşurlar, içlerindeki şeytanı ve canavarı vatanseverlik ve devlete hizmet zırhı ile koruma altına alarak her ahlâksızlığı icra ederler.

Bu ahlâksızlıkları niye yaptıkları sorulduğu zaman da “Ama bu bölücü, Kürtçü, şu FETÖ’cü, öbürü dinsiz imansız komünist, diğeri de din istismarcısı yobaz” derler.. Bir de sanki aşiret mensubuymuş gibi kan davası gütmeye kalkışır, sözde görev esnasında zarar görmüş arkadaşları yüzünden yaralanmış yüreklerini soğutmak istiyormuş gibi edebiyat paralarlar.

Dahası zeytinyağı gibi üste çıkar “Yoksa sizde de mi FETÖ’cülük, komünistlik, yobazlık, bölücülük var?” diye hesap sorarlar.

Gerçekteyse kendileri tecavüzcü ırz düşmanıdır, gözü doymaz hırsızdır, rüşvetçiliğin pîridir, cani ruhlu işkencecidir.

Durum buyken, bütün yolsuzluk ve ahlâksızlarını, bütün canavarlık ve gaddarlıklarını, bütün denaet ve şenaetlerini vatanseverlik ve devlete bağlılık boyasıyla boyayarak millete yuttururlar.

Vatanseverlik, işte bu yüzden bu ülkede ve dünyanın her yerinde her alçağın en son sığınağı olmaktadır.


VATANSEVER OLDUĞU İÇİN İSLAMCILIĞI BIRAKMIŞMIŞ

 





Müstear bir adla (Yahya Konuk) yazdığı Bosna'dan Afganistan'a Cihadın Mahrem Hikayesi adlı kitabıyla tanınan bir yazar, gençliğini anlattığı bir kitap yazmış ve İslamcılığı bıraktığını, millet-çi ve devlet-çi olduğunu açıklamış. 

Daha doğrusu hep milletçiymiş, bu da onu vatancı ve/veya devletçi yapmış.

Kendisinden dinleyelim:

... Birileri eşyaya, dekora, mekâna takılır, benim gözüm hep insanda, insanın yüzünde, gözünde oldu. Köylüler. İnsanlar. Benim insanlarım. (...) Benim milletim. (...) Halkım benim, milletim. (...) Halkım benim. Milletim. Onun yanında ben ne mesutum. Onu nasıl da sevdim. En çok onu sevdim. Hep onu sevdim.

Halk sevgisi en sabit, en geniş köşe taşı olarak varlık binamdaki yerini aldı. Bu ifade, hayır, onun kadrini ifadeye yetmedi; o daha dipte, daha merkezde, daha yukarda, daha daha daha ulvî idi, benim sadıklığım ona idi, bağlanışım, aidiyetim, kimliğim, mevcudiyetim ondandı ve ona doğruydu. (s. 23-4)

Milletine hizmet etmen, yani onun dünyasının ve ahiretinin selameti için çaba göstermen, sevgini ifade için yeterlidir. Böylesi ilan-ı aşklar, bazen sevileni borçlu çıkarıp psikolojik baskı altına alma ve minnet altında bırakma anlamına gelir. Mevlana Mesnevî'de (Veled Çelebi'nin tercümesine göre) "Dilin tefsiri gerçi pek aydınlatıcıdır, fakat dile düşmeyen aşk daha aydındır" der.

Bazen de bu tür ilan-ı aşkların muhatabı, sevildiği söylenen kişi(ler) ya da nesne değıildir. Onlar üzerinden üçüncü kişilere mesaj verilir. "Bakın ben sizin sevdiğiniz, yücelttiğiniz şeylere değer veriyorum, sizin safınızda sayılırım" demek gibidir:

Ve (İbrâhîm onlara) dedi ki: “(Siz) ancak dünya hayâtında aranızdaki muhabbet(e vesîle olmasın)dan dolayı, Allah'tan başka birtakım putları (ilâh) edindiniz. Sonra kıyâmet günü bazıınız bazınızı inkâr edecek ve birbirinizi lânetleyeceksiniz. Varacağınız yer ise ateştir; (o gün artık) sizin için hiçbir yardımcı da yoktur!” (Ankebut, 29/25)

İbrahim a.s., kâfir oldukları için, milletini sevmiyordu. Onları da, vatanını da terk etti.

*

Yazarın millete verdiği konum "arızalı". Millete ulviyet (yücelik, yükseklik) izafe etmek doğru birşey değildir. Mesela müslüman olmuş bir Ermeni, Ermeni milletinde bir ulvîlik bulunduğunu iddia eder, "Benim sadıklığım onadır, kimliğim, mevcudiyetim ondan olduğu gibi ona doğrudur" derse, bu söz başka kavimden bir müslüman, mesela bir müslüman Türk için ne ifade eder?

"Müslüman olmuş ama, ırkçılık putunu kırmayı başaramamış" diye düşünmez mi?! 

Hatta, İsmet Özel gibi "Türklük fikriyatçı"ları, "Oğlum sen müslüman olmuşsun ama, sade suya tirit müslüman olmuşsun, kâfirle çarpışmayı göze alan müslümana Türk denir, sen en iyisi Türk ol, Ermeniliği ağzına alma. 'Müslüman Ermeni' olmak birşey değil, Türk ol!" bile diyebilirler. 

*

Yazar, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Allah Teâlâ'ya ihanet edebilirim, ettim de, günah işleyebilirim, işledim de, ama milletime hıyanet edemez, onun hukukunu ihlal edemezdim. 

Allahu Teala'ya ihanet, ona şirk koşmak ve küfrü benimsemektir. Mücerret günah, ihanet anlamına gelmez. (Fakat günahta küfre götüren bir yol vardır. Hem kalbi karartması nedeniyle, hem de zamanla haramları helal görecek hale getirmesiyle.) Beşerî hukukta da benzer bir durum söz konusudur, birçok eylem, devlet nezdinde suçtur, fakat devlete ya da vatana ihanet olarak değerlendirilmez. (Hatta devleti ve dolayısıyla milleti dolandırmış olan bazı tipler için "Herşeye rağmen vatansever adam, devletine sadık" filan denildiği bile olur.)

İşin gerçeği ise şu: Allahu Teala'ya ihanet eden, milletine dünden ihanet eder, edebilir. Misal, Fethullah Gülen.. Türkiye'nin derin devletiyle işbirliği yapmak suretiyle Allahu Teala'ya ihanet etti, ve bu ihaneti onu, millete ihanet noktasına götürdü. İslamî hakikatler söz konusu olduğunda devlet de, millet de teferruattır. Devletin ya da milletin hatırı için hakkı eğip bükmek olmaz.

Eğer milletin Allah yolunda ise, hak yolda ise, Allahu Teala'ya ihanet etmekle milletine de ihanet etmiş olursun. Milletin Allah yolunda değilse, o takdirde de, milletini "bağlanışın" merkezine koyduğun sürece Allahu Teala'ya ihanet durumundasın demektir.

*

Yazar aktardığımız türden birkaç cümle daha yazdıktan sonra "Çokları millete bir şey anlatmaya çalışır, ben milletimi anlamaya çalışırım" diyor. Bu durumda tuğla kalınlığındaki kitapları niye yazmış, anlamak mümkün değil. Bu cümleyi "Çokları Müslümanlar'a bir şey anlatmaya çalışır, ben (gerçek) Müslümanlar'ı anlamaya çalışırım" diye kurabilecek bir pozisyonda olsaydı kendisi için daha iyi olurdu.

Devam ediyor:

... Halkım. Milletim. Çocukluğum, Varlığım. Tandığım bütün elle tutulur, gözle görülür, en maddî, en manevî, en dünyevî, en ilahî güzelliklerin yurdu. Yurdum. Vatanım.

Vatan sevgisi, evet. Deminki cümlelerin tamamı aslında Vatan içindi. Vatan sevgisi bana başat aşk, bana yar oldu daima. Onun olmadığı hiçbir yerde bulunmadım, demiyorum, bulundum ama orada bulunmamam gerektiğini hep bildim ve sonunda olması gereken oldu, ayrıldım. İslamcı ideolojiden kopuşumda bu izleğin de derin izleri vardır. (s. 24-5)

İmdi, İslamcı ideoloji dediğin şey, İslam ise, sen aslında hiçbir zaman gerçekten iman etmemişsin demektir.

Yok, İslamcı ideolojiden kastın, İslam'dan farklı birşeyse, "İslam'ı tutma, İslam taraftarlığı yapma" vs. gibi İslam'ın kendisi değil de İslam'a yöneliş anlamına gelen birşeyse, ve insanlar tarafından üretilen bir ideoloji ya da fikir durumundaysa, o zaman sen kendin, sana uygun gelen bir İslamcılık anlayışı üretebilir ve benimseyebilirdin. (Bu, son tahlilde, farklı bir tebliğ anlayışını ya da yöntemini benimsemen anlamına gelirdi.)

Fakat, İslam'la özdeş sayılabilecek bir İslamcılık, ya da gerçekten İslamcılık denilebilecek (İslam'ı referans alan ve almayı öneren) bir İslamcılık, benimsediğin vatanseverlik ideolojine izin vermiyorsa, doğal olarak senin bir tercih yapman gerekir. Ya İslamcı ideolojiyi seçersin ya da vatanseverlikçilik ideolojisini.. Bu durumda İslamcı ideoloji, İslam'a karşılık gelir. Vatanseverlik denilen şey ise, gerçekte "devletçilik"tir. 

Nitekim yazar, bu minvaldeki sözlerini "... yerim vatanın yanından başkası değildi. Vatanın. Yani Devlet'in" diyerek noktalıyor. Yani vatancılığı aslında devletçilik anlamına geliyor.

*

Yazar sözlerini şöyle sürdürüyor:

İslamcılık vatan sevgisini kırılması gereken bir put olarak gösterip ondan bir arazi gibi bahsetmeye başladığı, onu küstahça ve haince pazarlık yapılabilecek, vazgeçilebilecek, bölünüp parçalanabilecek bir nesne, bir şey olarak gördüğünü izhar ettikten sonra onunla yürünecek yolum kalmadığı bana zahir oldu.

İslam'a uygun olmayan hiçbir şey İslamcılık olamaz. Küstahlık ve hainlik İslam'ın tasvip etmediği özellikler olduğuna göre, İslamcılık da bunu savunamaz. 

Ancak İslam, vatan topraklarına kutsallık da izafe etmez. Onun arazi parçası olduğunu unutmaz, onu put yapmaz. Milletin de, "zalûm ve cehûl" olan insanlardan oluştuğunu görmezden gelmez. Fertleri birer peygamber olmayan, hatta her ferdi müslüman olmayan, hatta müslüman bireylerinin hepsi de müttekî olmayan, çoğunluğu fasık ve facirlerden müteşekkil bir millete ulviyet atfedilmesine izin vermez.

Çocuğunu sevmen doğal karşılanır, fakat sevgin ona ulviyet atfetme noktasına vardığında marazîleşmiş olur.

Kayıtsız ve şartsız bir bağlılık ancak "masum" olana, haktan hiç sapmayana olabilir. İnsanlardan bu vasfa sahip olanlar ise sadece peygamberlerdir, Allahu Teala'nın "elçi"leridir. Bir millet, Allahu Teala'nın kendilerine gönderdiği peygambere tam itaat ettiğinde, o millete sadakatten söz etmek (doğru yolda olduğu için) belki anlamlı olabilir, fakat bu durumda bile sadakat gerçekte peygamberedir. Ve peygamber vasıtasıyla Allahu Teala'yadır.

"Masum" olmayan fertlerden oluşan bu millete gelince.. Bunlar topluluk halinde bir araya gelince ve millet diye adlandırılınca masum hale gelmezler. Çürük elmaları topladığın zaman ortaya sağlam elma çıkmaz, çürük elmalar yığını çıkar. 

*

Vatanı küstahça ve haince pazarlık konusu yapanlara gelince..

Bunu yapanlar, "Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır" diyen palavracılardı.

Millî Mücadele sırasında TBMM, daha önce Meclis-i Mebusan'ın (İstanbul'da İngiliz-Fransız-İtalyan baskısı altında olduğu halde) ilan etmiş bulunduğu Misak-ı Millî'yi (Ulusal Yemin) kabul etmiş bulunuyordu.

TBMM'yi kuranlar, Meclis-i Mebusan'dan daha az vatansever görünmek istemediler.

Misak'a göre, ilan edilen vatan sınırlarından asla taviz verilmeyecekti. Trakya'nın sadece doğusu değil, şu anda Yunan'ın elinde olan batısı da Misak-ı Millî'yi dahildi. Aynı şekilde Halep, Kerkük ve Musul da vatan toprağıydı. Bunlar asla terk olunamazdı. Olunmayacaktı. 

Mustafa Kemal Atatürk de, Misak-ı Millî'yi dilinden düşürmüyordu.

Fakat sonra, kendisi Halep'i tek kurşun atmadan Fransız'a bıraktı. (Maraş, Urfa ve Antep halk tarafından kurtarıldı.)

*

Yazara göre, İslamcılık vatan sevgisini kırılması gereken bir put olarak gösterip ondan bir arazi gibi bahsetmeye başlamışmış, onu küstahça ve haince pazarlık yapılabilecek, vazgeçilebilecek, bölünüp parçalanabilecek bir nesne, bir şey olarak gördüğünü izhar etmişmiş..

İslamcılığın (İslam'a dayanan, İslam'dan delili olan, yani Kur'an ve Sünnet'ten delil getirebilen İslamcılığın) böyle birşey izhar ettiği yok, fakat, İslamcılıkla uğraşanlar, tam da bunu yaptılar, vatanı vazgeçilebilecek birşey olarak gördüler.

Bölünüp parçalanbilecek bir nesne kabul edip bir kısmını Fransız'a, diğer bir kısmını İngiliz'e (Musul ve Kerkük), kalan bir kısmı da Yunan'a (Batı Trakya) bıraktılar. 

*

Sonra da, tehditkâr tavırlarıyla ve Ali Kemal'in linç edilmesi gibi olaylarla gözünü korkuttukları, kaçıp gitmesine neden oldukları gariban Vahideddin'e vatanı satma suçlaması yöneltip onu günah keçisi yaptılar. 

Madem vatan hainiydi, İngiliz'den, İtalyan'dan onun iadesini isteseydiniz, bir mahkeme kurup yargılasaydınız. Hesaba çekip konuştursaydınız. İhanetini itiraf etmesini sağlasaydınız.

Neden bunu yapmadınız?

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Vahideddin'e vatanı satma iftirasında bulunanlara şöyle seslenmişti:

Memleket satmak iftirasıyla kıyas kabul etmeyen bir hakikat olmak üzere kendileri memleketin ruhunu ve namusunu satmışlar.

Ev satmakla evin haremindeki namusu satmaktan hangisi daha ağır bir alçaklıktır?

Aslında Vahideddin'in sattığı hiçbir şey yoktu. Satan adam, karşılığında birşey alırdı..

Vahideddin'in aldığı şey sadece yoksulluk, yalnızlık, aşağılanma, korku, borç, ve tabutuna konulan hacizdi. 

Kaçıp gitmesi, vatanı satmasından, suçlu olmasından kaynaklanmıyordu. Can korkusundandı.

Öldürüleceğini düşünüyordu. 

Bence, yanılmıyordu.

Çünkü, saltanatın kaldırılması bir darbeydi, ihtilaldi. Hukukî hiçbir temeli yoktu. Kanunsuz bir zorbalıktı.

Nitekim Atatürk, Nutuk'unda, bunun bir emrivaki (oldubittiye getirilen iş) olduğunu, TBMM'nin onayının "İhtimal bazı kafalar kesilecektir" denilerek zorla alındığını söylüyor.

Darbelerden sonra ne olduğunu da biliyoruz. Mesela, darbeyle devrilen Adnan Menderes'e ne yapmışlardı?

"Kardeş, çok yoruldun, seni emekli edelim" demediler, astılar.

Atatürk'ün insan hayatına ve canına saygısının ne olduğu da sonraki şapka idamlarıyla zaten iyice anlaşılacaktı.

Vahideddin'in karşısında, millete olan sevgisini millet fertlerini bir şapka için asarak gösteren "emrivaki"ci bir darbeci vardı.

"Kafa kesme"ye hazır, ve bunu milletvekillerine (milletin vekillerine) söyleyen bir darbeci..

Sonradan da Nutuk'unda bunu övünerek anlatan bir "fikri hür, vicdanı hür" edebiyatçısı..

Şapka için adam asan birinden, Vahideddin'e nasıl davranması beklenirdi?

*

Bunların vatan-millet sevgisi ve vatan için ettikleri yeminler böyle birşeydi.. Vatanı bölünüp parçalanabilecek, pazarlık konusu yapılabilecek bir arazi parçası olarak görüp İngiliz'e, Fransız'a ve Yunan'a bırakabiliyorlardı. 

Onlardaki insan (halk, millet) sevgisi, şapka giymeyenlerin asılmasında olduğu gibi pek ateşliydi.

Evet, bu ülke, vatanı bölünüp parçalanbilecek bir nesne olarak görüp bir kısmını Fransız'a, diğer bir kısmını İngiliz'e (Musul ve Kerkük), kalan bir kısmı da Yunan'a (Batı Trakya) bırakanları gördü.

Halkçıydılar, milletçiydiler, devletçiydiler, devrimciydiler, cumhuriyetçiydiler, ve de laikçiydiler.

Bir tek İslamcı değillerdi.

Bununla birlikte, "Misak-ı Millî bahsinde yaptıkları şey, küstahça ve haince bir pazarlıktı" şeklinde cümleler kuranlara rastlamıyoruz.

Vatancılık için İslamcılığı bırakabilen yazar, belki bunu yapan ilk kişi olarak karşımıza çıkar. 


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...