Siyasal İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siyasal İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ATATÜRKİST/KEMALİST AHLÂKSIZLIK İLE FETÖ’CÜ SAHTEKÂRLIK BİRBİRİYLE YARIŞIYOR

 

















Selanikli Ali Rıza ile Zübeyde’nin ölmüş oğlu Mustafa Kemal’in soyunu sopunu tartışanlar var.

Kimisi “Kökeni, kendilerini üstün ırk kabul eden Yahudilere dayanıyordu; sabetayisttir, dönmelerdendir” diyor, kimisi sarı saç mavi gözüyle iftihar edip “Kökeninde Arnavutluk, Slavlık ‘asalet’i var” iddiasında bulunuyor.  

Kimisi Karaman kökenli Türkmen, Türk oğlu Türk olduğunu yazıyor..

Kimisi Malatyalı halis muhlis Türk yapıyor.

Bilmiyorum.. Önemli de değil..

Senin soyunun sopunun bir önemi yok, senin ne olduğun, ne yaptığın önemli.

*

Ancak, Selanikli Mustafa kardeşimizin kendisine tutup Ata-türk soyadını almış olması büyük bir haddini bilmezlik.

Türkoğlu olmak sana şeref olarak yetmiyor mu?!

Neden alay eder gibi kendini Türkler’in atası ilan ediyor, bu milletin mezarlardaki atalarının cümlesinin kemiklerini sızlatıyorsun?

Sen Satuk Buğra Han’ın, Selçuk Bey’in, Tuğrul Bey’in, Oğuz Han’ın, Sultan Alparslan’ın, Kürşad’ın, Bilge Kağan’ın, Fatih Sultan Mehmed’in, Yavuz Sultan Selim’in atası mısın?!

Atatürk soyadını almanda, zımnen, “Hepinizin ninesiyle tanışıyorum” imasının bulunduğunu anlamana yetecek zekâ sende yok mu?

Veya var da, bize el hareketi mi çekiyorsun?

Tamam şerefyab olmak, onurlanmak, kendinde bir asalet görmek istiyorsun.. Buna düşkünsün.. Anladık, fakat bunu, bütün bir milleti aşağılama anlamına gelen bir empati fukaralığı, nobranlık, haddini bilmezlik, bencillik, kibir, tekebbür ve hodbinlikle, yaşlısı genci, alimi cahili, şehidi gazisi, paşası neferiyle bütün bir milleti çocuk yerine koyarak mı yapmak zorundasın?!

Böyle bir garabet dünyanın neresinde görülmüş?!

Bu millete çocuğun muamelesi yapmaya ne hakkın var?!

Tevekkeli değil “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” diye bir icat çıkarmış.

Çocukların çocukça egemenliği.. Babalarının (daha doğrusu babalık taslayan ağalarının) nezareti ve gözetimi altında egemenlik.

Babalık heveslisi, çocuk yerine koyduğu millete bir de çocuk işi bayram bahşetmiş.

*

Selanikli Mustafa’nın kendi nineleriyle tanışmış olmasından mutluluk duyacaklar olabilir.. Ama herkes bunu içine sindiremez.

Kimsenin kimseye atalık, babalık taslamaya hakkı yoktur.

Türkiye’deki Kemalistler/Atatürkistler de, Selanikli gibi haddini bilmez bir topluluk.

Şöyle konuşuyorlar: “Atatürk olmasaydı babanızın kim olduğunu bilemeyecektiniz.”

Bu kafaya göre, şu anda Batı Trakya’da, Makedonya’da, Bulgaristan’da, Kırım’da vs. yaşayan Türkler’in babası belli değil.

Bir tane de Balkan göçmeni çıkıp bu Kemalistlere “Sizin ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu? Lan biz Yunan, Bulgar, Makedon, Sırp, Rus çocuğu muyuz laaan?” diye itiraz etmiyor..

Yok!.. Ses yok, tıs yok.. Pişmiş kelle gibi sırıtıyorlar.

Hatta bunların belki Kemalist olanları da "Atatürk olmasaydı babanız..." diyerek aynı koroya katılıyor.

Vatana bakıyorsun, herkesin babası olduğunu iddia eden biri var.. Tutmuş kendisine Atatürk soyadını almış. 

*

Bazılarının bir “devlet aklı”ndan söz ettiğini görüyoruz.

Türkiye’de devlet akılsızlığı var, aklı yoktur. Varsa da biraz kıttır.

Mesela Selanikli Mustafa Atatürk’ün laflarını alın.. Osmanlı’yı Türk milletine zulmetmiş olmakla suçluyor ve Kemalist devletçiler de hemen tasdik ediyorlar.

Fakat Ermeniler, Rumlar vs. çıkıp “Osmanlı bize zulmetti” dedikleri zaman, “Hayır, bizim atalarımız hiç kimseye zulmetmemiştir” diye konuşuyorlar.

Hani Osmanlı zalimdi?! Tu kakaydı?!

İşte Türkiye’deki devlet aklı böyle birşey..

Akılsızlıktan az birazcık hallice.

*

Türkiye’deki bu devlet akılsızlığı hiçbir suçunu ve hatasını kabul etmez.

Mesela 12 Eylül dönemindeki Diyarbakır Hapishanesi’ni alalım.

O dönemde “Devletin yanlış işleri var.. Diyarbakır Hapishanesi’nde akıl almaz zulümler yapılıyor” diyen biri çıksa, devlete iftira atma, tahkir etme, halkı devlete karşı kışkırtma vs. gibi suçlamalarla tutuklanır, perişan edilirdi.

Dolayısıyla kimseden ses çıkmıyordu.

Yıllar sonra gazetelerde çarşaf çarşaf işkence rezaletleri yayınlandı, kitaplar yazıldı, hatıratlar neşredildi, devlet erkânı da “Türkiye’ye artık hukuk ve demokrasi geldi, işkenceli günleri geride bıraktık” vs. türünden açıklamalar yaptılar.

Benzer şeyler 1990’lı yıllardaki faili meçhuller için de söylendi.

Başta inkâr edildi, sonra kabul edildi.

2000’li yıllar için de aynı şey geçerli..

Meşhur MİT’çi (Ki babası da MİT’çiydi) Mehmet Eymür, 2000’li yıllarda MİT’in başının altından çıkmış bazı gariplikleri atin.org adlı sitesinde yayınlamıştı.

*

Bugünümüze gelelim..

FETÖ’cü olmakla suçlanıp tutuklanan birçok kişiye akıl almaz işkenceler yapıldığı iddia ediliyor.

Bazı tutuklulara tecavüz edildiği, kadınların hamile kaldığı vs. söyleniyor, yazılıp çiziliyor.

Devletluların sicilini ve sabıka kaydını bilmesek, “Kesin iftiradır, Türkiye bir hukuk devletidir, Türk devleti adildir, geleneği olan köklü devlettir, gecekondu devlet değildir, devlet vakarına sahiptir, bunlar olabilemez” diyeceğiz.

Fakat diyemiyoruz.. Görkemli geçmişi buna izin vermiyor.

Şunu biliyoruz: Bugünün devletluları bu iddiaların gerçek dışı olduğunu söyleyeceklerdir.

Gerçek dışı olabilir mi?.. Olabilir, mümkündür.

Gerçek olabilir mi?.. O da olabilir, mümkündür..

Çünkü geçmişte de böyleydi.. İnkâr ediliyor, sonradan gerçek olduğu kabak gibi ortaya çıkıyordu.

*

İmdi, eğer bu iddialar gerçekse, mevcut iktidar, başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere bütün yetkililer suç ortağıdır.

Bu dünyada değilse de ahirette, kendileri tecavüz etmiş gibi ceza görürler.

İşte “kul hakkı” denilen şey budur.

Kâfir bile olsa mazlumun duasına perde yoktur.. Korkmak gerekir.

Adam idamı hak ediyorsa idam da edersin, fakat idamının yanı sıra ona hakaret etmeye, işkence yapmaya, tecavüz etmeye hakkın yoktur.

Hukuk (Ki gerçek hukuku/hakları Şeriat belirler) ne diyorsa onu yaparsın, onun ötesinde birşey yapamazsın.

Yaparsan, zalimsin.. Zalimin önde gidenisin.

*

Eğer dersen “Türk devletinin memurları böyle şeyler yapmaz”..

O zaman şunu derim: Her melaneti işlemekle (kumpasçılıkla, şantajcılıkla, darbecilikle, kasetçilikle, cinayetle vs.) suçladığınız FETÖ’cüler asker, polis, hakim, savcı, MİT’çi, öğretmen vs. değiller miydi?!

Türk devletinin memurları değiller miydi?!.

Demek ki Türk devletinin memurları arasından her melaneti işleyebilenler çıkabileceğini kabul ediyorsunuz.

FETÖ ile ilgili iddialarınız böyle düşündüğünüzün kanıtı. 

O halde, benzer melanetlerin şu anda da yapılıyor olması mümkün.. Olmayacak şey değil.

Dünkülere her istediklerini verip şımartmışsanız, bugünkülere de her istediklerini veriyor olabilirsiniz.

*

Gelelim FETÖ’cülere (Fetullahçı Takiyye Örgütü mensuplarına)..

Bu FETÖ’cülerde (onları temsilen konuşanlarda) bir Şeriatçılık, Şeriat hassasiyeti göremiyoruz.

Varsa yoksa dertleri demokrasi, insan hakları, laiklik, Batı’nın ezber mavalları..

İslam’da Yahudi ve Hristiyanlar’ın beğenmediği ne varsa onları bir şekilde Siyasal İslam ya da İslamcılık diyerek lanetleme derdindeler.

Türkiye laik (siyasal dinsiz) bir devlet olduğu, AK Parti de son tahlilde Kemalist/Atatürkist bir parti olarak politika ürettiği halde (Ki Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Siyasal Partiler Yasası çerçevesinde faaliyet gösteren, İslamcı olmadığını sürekli vurgulayan bir parti), bunu görmezden ve bilmezden gelerek suçu Siyasal İslam’a (kısaca İslam’a) yüklüyor, AK Parti’yi Siyasal İslamcı ilan ediyorlar.

Necmettin Erbakan “Milli Görüş” vs. diyerek bir “kuş dili” icat etmişti.. AK Parti ve lideri Erdoğan öyle değil..

Buna rağmen FETÖ’cüler, AK Parti’yi İslamcı gibi göstererek, onun üzerinden, dolaylı olarak İslam’a kin kusuyorlar.

Böylece yeni efendileri Batılılara “Bakın biz de sizin kadar değilse de az birazcık İslam düşmanıyız” mesajını vermek istemiyorlarsa, bu salağa yatma ve milleti salak yerine koyma numarasını niçin sürdürüyorlar?

Çağdaş uygarlık düzeyi meraklısı Batıcı ve laik Kemalizmle bir dertleri yok gibi görünüyor.

Devletin laikliğini, Kemalistliğini, Batıcılığını sorun yaptıklarını görmüyoruz.

Kıyamet alâmeti şaşkın bir topluluk durumundalar.

Sadakatleri Yahudi ve Hristiyanlar’a, gâvura, fakat yardımı Allahu Teala’dan bekliyorlar.


“SİYASAL İSLAM’DAN MÜSLÜMAN DEMOKRASİYE” İMİŞ..

 




Yeni Şafak gazetesinin iki yazarı, farklı tarihlerde (2016 yılının 29 Mayıs’ı ve 5 Kasım’ı) yazılarına aynı başlığı uygun görmüşlerdi:

Siyasal İslam’dan müslüman demokrasiye”.

Mesaj gayet açık, öz, yalın ve anlaşılır..

Söz konusu yazılar Tunus için yazılmış, Raşid Gannuşi adlı kafası karışık aptalın dönüşüm serüvenini anlatıyor, fakat seçilen başlık, Türkiye’deki “İslamcı” bilinen camianın değişim ya da dönüşüm sürecini de çok güzel özetliyor.

*

Bu ifadedeki niteleme sıfatlarını kaldıralım, geriye şu kalır: 

İslam’dan demokrasiye..

İslam’ı bırakıyor, terk ediyorsunuz..

Ne için?..

Demokrasi için..

İslam, Allahu Teala’nın müslümanlar/müminler için seçtiği, “razı olduğu” din..

Demokrasi ise, eski bir Eski Yunan icadı..

Adamlar, İslam’ı beğenmiyorlar, bunu da, başına bir “siyasal” kelimesi ekleyerek gösteriyorlar.

Bunların demokrasisi, “İslam’ın siyasal olmayan kanadını yasaklamıyoruz, fakat siyasal kanadı olmayacak, onu keseceksiniz, uçabiliyorsa tek kanatla uçsun; İslam’ın siyasalı işimize gelmiyor, ona izin vermeyiz” diyor.

Bu icatlarına bir de utanmadan “müslüman demokrasi” diyorlar..

Utanmadan..

Müslüman demokrasiymiş.. Nasıl müslümanlıksa?!

*

Ey geri zekâlılar!

Ey ahmaklar!

Ey eblehler!

Ey soytarılar!

Müslüman demokrasi” dediğiniz zaman, (demokrasi bir yönetim biçimi olduğu, ve yönetim biçimi de siyasetin/siyasalın ta kendisi demek olduğu için) “müslüman siyaset”ten söz etmiş olacağınızı anlamanızı sizdeki hangi haslet ya da meziyet engelliyor?

Kronik eblehliğiniz mi, paslanmış beyniniz mi, küf tutmuş idrakiniz mi?

Ha “Siyasal İslam” demişsiniz, ha “müslüman siyaset”, aradaki fark nedir?!

Ha “Öğretmen Ali” demişsin, ha “Ali öğretmen”.. Ha “Kaptan Hasan” demişsin, ha “Hasan Kaptan”!..

*

Evet, bazıları tedavi kabul etmez budalalığı, giderilmesi mümkün olmayan geri zekâlılığı yüzünden bu hataya düşüyor.

Ne dediğini bilmezlik sergiliyor.

Ancak, “Siyasal İslam”a karşı “müslüman demokrasi”yi piyasaya sürenlerin hepsi bunu ahmaklığından dolayı yapıyor değil.

Bazıları bu hatayı şeytanî kurnazlığından dolayı bile bile yapıyor.. Hatada örnek olmak suretiyle ahmak müslümanları peşine takıp sapıklık bataklığına götürmek için.

Biliyor ki ahmaklara bir defa “demokrasi” hapını yutturduğunuz zaman geride “müslümanlık” diye birşey kalmayacaktır.

Su ile şarabı karıştırdığınız zaman o artık şarap olur, içilmesi helal su olmaz.. Belki “sulandırılmış şarap” diyebilirsin ama artık o, su değildir.

“Müslüman demokrasi” denilen şey de asla müslüman olamaz.

O, “kulların uydurduğu”nu “Allah’ın indirdiği”ne tercih anlamına gelen şirktir.

Küfürdür.

*

Peki bunların sözünü ettiği “müslüman” demokrasi, “Siyasal İslam”a izin veriyor mu?

Demokrasi gereği Siyasal İslam da, siyasal dinsizlik kadar iktidar olma hakkına sahiptir” diyen bir demokrasi mi bu “müslüman demokrasi”?

Hayır!. Öyle olsa bu “müslüman demokrasi” pazarlamacı ve çerçilerinin “Siyasal İslam”dan vazgeçtiklerini, artık “müslüman demokrat” olduklarını söylemelerine gerek kalmayacak.

Bunların “müslüman demokrasi”si, Siyasal İslam’a iktidar olma yolunu kapatıyor.

Oysa, böyle bir (yasakçı, Siyasal İslam’ı dışlayan, iktidar olma tekelini siyasal dinsizliğe veren) demokrasiyi içlerine sindirebiliyorlarsa, Siyasal İslam’ı da rahatlıkla savunmaları gerekir.

Çünkü, siyasete hakim olan İslam, “Hristiyanlığa da, Yahudiliğe de, başka dinlere de toplumda yer var, fakat bu dinlerin müntesipleri siyasal alanda hristiyan ya da yahudi olarak boy gösteremezler, ancak bizim sistemimize iman etmeleri şartıyla buna izin veririz” diyor.

Yasakçılık” ve “tekelcilik” bakımından senin demokrasin ile İslam (Siyasal İslam) arasında ne fark var?!

Bu demokrasi de, “Siyasal alanda var olmak istiyorsan Siyasal İslam’ı reddedecek, toplumun ‘Allah’ın indirdiği’ ile değil ‘tanrılaştırılmış kulların uydurduğu’ ile yönetilmesi ilkesini benimseyecek, İslam açısından müslüman değil müşrik olacaksın, aksi takdirde sana siyaset yasak” diyor.

*

İşte büyük alim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini açıklarken, çağımızda “parlamentolara ve parlamenterlere” “rablik” atfedildiğini, Batı’da eskinin rableştirilen papazlarının yerini artık parlamentoların (millet meclislerinin) almış bulunduğunu yazmış olmasının nedeni budur.

Yine, İslam'ın İslam Şeriati’nin yürürlükte olmadığı bir ülkede insanların (itikadî şirkten değilse bile) amelî şirkten kurtulamayacaklarını söylemiş olması da aynı nedenden kaynaklanıyor.

Ancak, başına yalandan bir “müslüman” kelimesi ister eklesinler ister eklemesinler, Siyasal İslam’a karşı demokrasiyi savunanlar itikaden de müşriktir.

Bilerek veya bilmeyerek Allahu Teala’ya şirk koşma durumundalar.

Ki şirk, tevbe edilip terk edilmemesi durumunda asla affedilmeyen, insanı ebedî cehennemlik yapan bir günah.

Böyle birinin "Ben de müslümanım" diyerek İslam'ın bazı iman esaslarını kabul ediyor olmasının bir değeri yoktur.. Yahudi ve Hristiyan da, Tevrat ve İncil'den dolayı, inanılması gereken birçok şeye inanıyor ve tasdik ediyor.

*

Yukarıda şunu demiştik: “Yasakçılık” ve “tekelcilik” bakımından senin demokrasin ile İslam (Siyasal İslam) arasında ne fark var?!

Farklılık var da, yasakçılığın gayesi ve kapsamı bakımından..

İslam (Siyasal İslam) “batıl”a hakimiyet kapısını kapatıyor.. Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesini sağlıyor..

Batıl’a iktidar olma serbestisi ve vizesi, öncelik ve üstünlük verilip hak bundan mahrum hale getirilemez” diyor.

Laik (siyasal dinsiz) demokrasi ise İslam’a (siyasal kısmı budanmamış tam İslam’a), Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesine yasak getiriyor, dinsizliğe ise iktidar olup hükmetme (hükümet etme) kapısını sonuna kadar açıyor.

Siyaseti “İslam dışılığın”, batılın, küfrün, tağutun, her tür putperestliğin tekeline veriyor.

Çünkü onlara göre, “siyasal” olma hakkı ve imtiyazı “batıl”a ait.. Putperestliğe ait.. Küfre ve şeytaniyete ait.

Onlara göre, Allah’ın dini haddini bilmeli, siyasete karışmamalı, siyasal olmamalıdır..

Çünkü siyasal olma hakkı ve imtiyazı, Allah’ın indirdiğine değil, heva ve hevesini ilah edinen beşerin hurafe ve safsatalarına aittir.

*

Siyasal İslam’ın durduğu yerin karşısında, karşı kutupta siyasal küfür yer alır.

Siyasal İslam’a karşı müslüman” (İslamcı olmayan müslüman) olduklarını söyleyenler şunu demiş oluyorlar: Biz, İslam’ın (Allah’ın indirdiklerinin, Peygamber’in tebliğ ettiklerinin) siyasal olmayan kısmına iman ettik, siyasal kısmını ise inkâr ediyoruz, onun kâfiriyiz.

Dolayısıyla küfür için de şunu söylemiş oluyorlar: Küfrün siyasal olmayan kısmını kabul etmesek de siyasal küfür başımızın tacı.. Siyasal İslam ile siyasal küfür karşı karşıya geldiğinde tercihimiz siyasal küfürden yana.

Buna bir de, Müslümanlar’la alay eder gibi “müslüman demokrasi” etiketi yapıştırmazlar mı; güler misin, ağlar mısın!

Şunu açıkça söyleyelim: Siyasal İslam’a karşı müslüman demokrasi safsatasını savunanların hepsi (İslam’ı doğru dürüst öğrenememiş zır cahil değilse) münafıktır.

Su katılmamış, has halis, som ve saf münafık.

*

“Siyasal İslam’dan müslüman demokrasiye..” imiş..

İslam’ın “siyasal” yönü ile Eski Yunan puta taparlığının demokrasisini tokuşturuyor, sonra da tercihlerini putperestliğin demokrasisinden yana yapıyorlar.

Bunlara göre, Eski Yunan putperestliğinin demokrasisi İslam’ın siyasetinden daha iyi.

Ancak, müslümanlar tarafından (Artık nasıl müslümanlarsa?) hayata geçirilen demokrasiye “müslüman demokrasisi” diyorlar.

İslam’dan “müslüman küfür”e geçiş diye bir şey olabilir mi ki böyle bir laf söylenebilsin?!

İslam’dan “müslüman” sapıklığa geçiş olabilir mi?!

İslam’dan “müslüman” dinsizliğe geçişten söz edilebilir mi?!

İslam’dan “müslüman” şeytanlığa geçiş diye birşey mümkün müdür?!..

Küfür ve sapıklık, başına müslüman kelimesi eklenmekle İslamî hale gelebilir mi?!

*

Allahu Teala c. c., “Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve ‘Kuşkusuz ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?!” buyuruyor. (Fussilet, 41/33)

Bunların “müslüman demokrasi”si ise, insanları Allahu Teala’ya isyan edip baş kaldırmaya, tuğyana ve azgınlığa, Şeriat’i bir tarafa atıp heva ve hevese tabi olmaya çağırıyor.

Şeriat’in belirlediği salih amellere “demokratik” sınırlar ve sınırlamalar getiriyor.

Sadece “Ben müslümanlardanım” demeye izin veriyor. “Siyasal İslam’a karşıyım, Şeriat istemiyorum” deme zorunluluğunu da yanına ekleyerek tabiî..

“Müslüman kelimesi”, “müslüman kelimesi” olalı böyle zulüm gördü mü?!..

*

Batılı birilerine şunu derseniz size gülerler: 

Siyasal Batı idealinden vazgeçin, Batı İslamı’na yönelin.. Bakın, Batılılığınızı kabul ediyoruz, fakat Batı olarak siyasal bir varlığınız bulunmamalı; coğrafya bakımından Batı olun, kültür bakımından Batı olun, yaşayış bakımından Batı olun, fakat kendinize özgü bir siyasetiniz, bizimkinden farklı bir siyasallığınız, bağımsız bir siyasal yapınız zinhar olmasın!. Siyasal Batı diye birşeyi kesinlikle kabul etmiyoruz.” 

Buna karşı, “Bizi kelime oyunlarıyla aldatılacak kadar ahmak mı sandınız? Biz çocuk muyuz?!” derler..

Benzer şekilde, Moiz Kohen tipi Türk milliyetçilerine “Siyasal Türkçülük’ten, Türk Şeriatçılığa geçiş yapın!” derseniz, “Siz çok akıllısınız, biz de geri zekâlıyız, öyle mi?! Sizin şeriatinizin hatırı için kutsal boz kurtumuzdan vazgeçer miyiz, kahrolsun kuzular koyunlar, ölsün onların koruyucusu çobanlar, yaşasın kurtlar” diye karşılık verirler.

Atatürkistlere “Siyasal Atatürkçülüğü bırakın, Atatürk İslamı’na gelin” deseniz, “Böyle saçmalık mı olur, Atatürkçülüğün ‘siyasal’ yanından vazgeçtiğinde ortada Atatürkçülük mü kalır, hem de Atatürk İslamı diye bir saçmalık olabilir mi, siz kimi kandırıyorsunuz?!” derler.

Bu ahir zaman dünyasında ahmaklığı ve geri zekâlılığı gönüllü biçimde kabul etme “ılımlılığı” ve "uzlaşmacılığı" sadece “Müslümanız” diyenlere lâyık görülüyor.

Tabiî zerre kadar aklı fikri, ilmi irfanı, firaset ve basireti olan müslüman bunu “yutmuyor”, fakat bu budalaca laflar münafıkları ortaya çıkaran turnusol kâğıdı işlevi görüyor, onların iyot gibi açığa çıkmalarını sağlıyor.

*

Demokrasi, çoğunluğun heva ve hevesinin, azınlıkta kalanların tercihlerine galip geldiği siyasal düzenin adıdır.

Peygamberlerin durumuna bakıldığında hepsinin “demokrasi” açısından kaybeden tarafta olduğu görülür.

Hz. İbrahim de öyle, Hz. Lut da, Hz. İsa da, Hz. Musa da, Hz. Salih de (a.s.)..

Hz. Nuh a. s. insanları demokrasiye mi çağırmıştı?!.. Demokrasi sayesinde bir gün mesajı hakim hale mi gelecekti?!

Bedir Savaşı’nda Mekkeli muhacirlerin sayısı 64 (veya 67) idi.. Karşılarındaki müşrik Mekkeliler ise yüzlerce..

Mekke demokrasisinde sözü geçerli olan, kanun çıkarıp uygulayan Ebu Cehil’di..

Oradaki demokrasiye göre, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “putları koruma kanunu”na muhalefet etmemesi, onlar aleyhinde konuşmaması, millî birlik ve beraberliği zedeleyecek davranış ve söylemlerden kaçınması, bölücülük yapmaması, fitne çıkarmaması gerekiyordu.

 

SİYASAL İSLAM’LA (ŞERİAT’LE) ÇATIŞMAYI GÖZE ALAN TÜRK’E KÂFİR DENİR

 






MHP’li siyasetçi Prof. Özcan Yeniçeri, henüz bir “MHP’li AR-GE uzmanı”yken, bir makalesinde, engin ve derin MHP cehaletinin bütün boyutlarını taşıyan şöyle bir cümle kurmuştu:

“Milliyet duygusunu ‘adalet’ ve ‘demokratik yönetim’ prensipleriyle bağdaştıran, meşruiyet ve egemenliğin kaynağını millet olarak tespit eden düşünce sistematiği milliyetçilik olmuştur.” (Özcan Yeniçeri, "Milletlerin Orta Direği: Milliyetçilik", Türkiye ve Siyaset Dergisi, Sayı: 5 [Milliyetçilik ve Küreselleşme Özel Sayısı], Ankara, Kasım-Aralık 2001.)

Böylece milliyetçilik, “meşruiyet ve egemenliğin kaynağının millet olarak tespit edilmesi” şeklinde tanımlanmaktadır.

Fakat bu iddia yanlıştır.

*

Meşruiyet (meşrutiyet değil) konusu özellikle siyaset sosyolojisinin ilgi alanına girer.

Siyaset sosyologları ve siyaset bilimciler, meşruiyetin kaynağı olarak “ideoloji”lere ve “inanç sistemleri”ne (dinler) başvurulduğunu belirtirler.

Duverger’ye göre meşruiyet, bir “değer sistemi”, “inanç sistemi” veya “ideoloji” üzerine kurulur. (M. Duverger, Politikaya Giriş, çev. S. Tiryakioğlu, 3. b., İstanbul 1978, s. 91, 168; M. Duverger, Siyaset Sosyolojisi, çev. Ş. Tekeli, 2. b., İstanbul 1982, s. 154-155)

Lipset ise şunu söyler:

“Meşruluk ise, sistemin, varolan siyasal kurumların topluma en uygun kurumlar oldukları inancını yaratmak ve yaşatmak yeteneğiyle ilgilidir.” (S. Martin Lipset, Siyasal İnsan, çev. M. Tunçay, Ankara 1986, s. 59.2)

Claessen ile Skalnik’e göre de meşruiyet, ideolojik inanç ve ikna (inandırma) üzerine kurulur. (Henri J. M. Claessen ve P. Skalnik, Erken Devlet, çev. A. Şenel, Ankara 1993, s. 26.)

Benzer şekilde Sarıbay da, meşruiyetin zemini olarak siyasal inanç sistemini ve ideolojiyi gösterir. (A. Yaşar Sarıbay, Siyasal Sosyoloji, 2. b., İstanbul 1994, s. 81.)

*

Meşru kelimesi, şeriat kelimesinden türemiştir.

(Meşrutiyet ise, “şart”tan türemiştir. “Meşrut”, şartlı olan demektir. Meşrutiyet kelimesi ile, hükümdara yönetme yetkisinin “şartlı” olarak verildiği söylenmiş oluyor. Burada meşrutiyet sözlük anlamıyla değil siyasal nitelikte bir terim olarak kullanılıyor. Yoksa mesela Osmanlı’da padişahın yönetme yetkisi her zaman “şartlı” idi, yani sözlük anlamıyla meşrutiyet her zaman söz konusuydu. Meşrutiyet rejimiyle bu fiilî durum yazılı bir anayasa ile kayıt altına alınmış oluyordu. Yoksa meşrutiyet rejiminin söz konusu olmadığı dönemlerde de padişahların yetkileri en azından teorik olarak her zaman Şeriat’le sınırlandırılmış, “meşrut” hale getirilmiş durumdaydı. Pratikte ise ülke içi güç dengeleri, farklı güç odakları arasındaki nüfuz dağılımı padişahları her zaman “şartlar gereği” zapt u rapt altına almıştır.)

Evet, meşru kelimesi şeriat kelimesinden türemiştir.. Meşru, “Şeriat’e (hukuka) uygun olan” demektir.. Gayrimeşru ise “yasal olmayan, yasaya aykırı” demektir.

Devlet ve siyasal rejim söz konusu olduğunda (bir siyaset bilim ve hukuk terimi olarak) meşruiyetten söz etmek, siyaset sosyologlarının dile getirdiği şekilde, bir inanç sistemine ya da ideolojiye atıfta bulunmak anlamına gelir.

Dayandığınız, atıfta bulunduğunuz, referans aldığınız inanç sistemi şayet İslam ise, bu takdirde İslam, Sarıbay’ın dile getirdiği şekilde “siyasal inanç sistemi” (yani Siyasal İslam) haline gelmiş olur.

*

İşte Siyasal İslam karşıtlarının dinmeyen karın ağrılarının ve kalp spazmlarının gerisinde yatan hakikat bundan ibaret.

Onlar, meşruiyet (Şeriat’e uygunluk) ile Şeriat’i birbirinden ayırmaya çalışıyorlar.

“Meşruiyetin kaynağı inanç sistemi (İslam) değil, ideolojimiz (Kemalizm/Atatürkizm, laisizm [siyasal dinsizlikçilik], demokratizm [topluma taparlık], çağdaşlık [modernizm]) olacak” diyorlar.

“Hayır, meşruiyet (Şeriat’e uygun olan) ile Şeriat birbirinden ayrılmaz.. Ayrılamaz” denildiğinde ise, “Siz İslamcılar, siz Siyasal İslam yanlıları dindar değil dincisiniz, İslam bir din iken siz onu ideoloji yapıyorsunuz” diyerek Batılı (yahudi, hristiyan, deist, ateist, satanist) akıl hocalarından ithal ettikleri ezberler ile Müslümanlar’a saldırıyorlar.

*

Evet, bunlar, “Devlet ve siyasal rejim söz konusu olduğunda meşruiyetin kaynağı ideolojimiz olacaktır” diyorlar.

Şunu demek istiyorlar: “Allahu Teala’nın bizler için şeriat (hukuk kuralları) vaz’ etme (koyma) yetkisi olamaz. Bu yetki ya bizim tanrılaştırıp taptığımız (Lenin, Stalin, Hitler, Selanikli Mustafa Atatürk, Enver Hoca, Mussolini vs. gibi) çağdaş Firavunlar’a, büyük tanrımsılara, ya da parlamenter (milletvekili) adını verdiğimiz küçücük tanrımsılara aittir. Bizim için onlar şeriat vaz’ eder (kanun koyar), biz de onlara gereken kulluk ve ubudiyeti yaparız.”

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Selanikli Deccal hayattayken kaleme aldığı Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini tefsir ederken, Yahudi ve Hristiyanlar’ın rab haline getirip taptıkları haham ve papazların yerini çağımızda parlamentoların ve parlamenterlerin almış bulunduğunu yazmış olması sebepsiz değildir.

*

MHP’li yeniçerinin ezberlerine dönelim.

Millet değil, fakat milliyetçilik (milletçilik), bir ideoloji olması itibariyle meşruiyet üretmek için kullanılabilir ve kullanılmaktadır. Richard Jay’in belirttiği gibi, “milliyetçilik politik meşruiyetin özgül bir teorisini sağlamaktadır”. (R. Jay, “Nationalism”, Political Ideologies, ed. R. Eccleshall, 2. ed., London 1985, s. 185-186.)

Milliyetçilik bir meşruiyet temeli sağlıyorsa, neyi meşru göstermektedir peki?

Bu sorunun cevabını Huntington’da buluruz:

“Modern zamanlarda otoritarizm, milliyetçilik ve ideoloji ile haklı gösterilmiştir.” (Samuel P. Huntington, Üçüncü Dalga, çev. E. Özbudun, Ankara 1993, s. 44.)

Evet, milliyetçilik bir yönüyle putperestliğe (yöneticilerin putlaştırılmasına), bir yönüyle de otoritarizm ve despotizmin haklı gösterilmesine hizmet etmektedir.

*

İslam’a göre (siyasal yönü budanmamış İslam’a göre), milletin, (Ki millet, Kur’an’daki anlamı çerçevesinde kavime değil ümmete karşılık gelir), yöneticilerini “biat” yöntemiyle seçmesi, meşrudur.

Şeriat’e uygundur.

Ancak, yöneticinin başa geçmesini (egemenliğini, hakimiyetini) bu seçim sağlarsa da, meşruiyetini sağlayan, Şeriat’e (vahye, Allahu Teala’nın indirdiğine) bağlılıktır.

İdeolojilerde ise, yöneticinin bizzat kendisi şeriat vaz’ eden (kanun koyan) durumundadır.

Dolayısıyla, bir şekilde siyasal gücü eline geçirdiğinde, onun her yaptığı artık “meşru” (kanuna uygun) olur.

Kanuna uygun olur, çünkü kanunları koyan kendisidir.

İlkesi, “Ben yaptım, oldu”dan ibarettir. (Selanikli’nin şapka giymeyenleri asması ve “Ben astım, oldu” demesi gibi.)

Nitekim, böyle kendi kafasından din/şeriat uyduranların “Abdestsiz namaz olur mu?” sorusuna “Ben kıldım, oldu” şeklinde cevap verdikleri görülür.

Böylece, her istediği meşru (yasal) olur.

Çünkü, şeriat vaz’ eden (kanun koyan) kendisi.

İşte, merhum (Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin ifadesiyle “büyük âlim”) Elmalılı Hoca’nın işaret ettiği “çağdaş rablik” olayının özü bundan ibarettir.

*

Batı’da egemenliğin (meşruiyetin değil) kaynağı olarak “millet”in gösterilmesi, iktidarın ruhbanların (Kilise) ve soyluların (Feodalite) elinden alınıp sermaye sahiplerine (Burjuvazi) teslim edilmesi anlamına geliyordu.

Ruhban sınıfının ve Batı’daki biçimiyle soyluların bulunmadığı Doğu’da ise, egemenliğin kaynağının millet olarak gösterilmesi, iktidarın Batılılaşmış seçkinlere (millî burjuvazi ve laik aydınlar) devredilmesinin gerekçesini oluşturdu.

Ancak, millete dayalı egemenlik anlayışı Doğu’da, iktidarın, Batılılaşmayı reddeden ve milletin değerlerine sahip çıkan insanların eline geçmesine de yol açabilirdi.

Bu yüzden egemenlik laiklikle (siyasal dinsizlikle) kayıt altına alınmış, millet bu konuda “sınırlı sorumlu ya da yetkili” ilan edilmiştir.

Yani, böylesi ülkelerde yönetici konumuna gelmek için önce “siyasal dinsiz” hale gelmeniz, dinin “siyasal” yönlerinin kâfiri (“örten”i ya da reddedeni) olmanız gerekmektedir.

Siyasal dinsiz olmayanların seçilme hakları ellerinden alınır, fakat seçme hakları bakidir.. 

Siyasal dinsiz olmayı kabul etmeyen "seçilemez seçiciler"in (üçüncü sınıf vatandaşların) siyasal dinsizleri seçe seçe siyasal dinsizliğin hakimiyetine alışacakları, siyasal dinsizlik rejimini kalben benimsemeye başlayacakları düşünülür. (Türkiye’de olduğu gibi.)

*

Kısacası laik demokraside millet, laik (siyasal dinsiz) nitelikte taleplere sahip olmak kaydıyla egemenliğin kaynağı kabul edilmiştir.

Aksi yaşanırsa, Türkiye, Pakistan ve Cezayir gibi ülkelerde görüldüğü üzere, egemenliğin kaynağı aniden “zinde güçler” haline gelir.

Millete de “Topunuzun canı cehenneme!” denilir.

Bunun anlamı, milletin gerçekte hiçbir zaman egemenliğin kaynağı olmamasıdır.

Bu, aldatıcı bir söylemden, retorikten ibarettir.

Bu, laikçi meşruiyet anlayışının zorunlu sonucudur.

Meşruiyetin kaynağı eskiden Şeriat’ken (Siyasal İslam’ken, Allahu Teala'nın vahyine bağlılıkken), şimdi onun yerini laikçilik (siyasal dinsizlik, putperestlik) almıştır.

*

MHP’li yeniçerinin bir başka iddiası şöyle:

“Millî egemenlik öğretisinin yaygınlık kazanması ile birlikte ‘millî öz’, ‘millî şuur’a dönüşmüş ve egemenliğin kaynağını siyaseten de teşkil etmeye başlayan millet, millî öz ve şuurun şekil verdiği kurumsallaşmış bir yapıya, yani millî devlete kavuşmuştur.”

Millî egemenlik öğretisi denilen şey Fransız Devrimi’nin ürünü olduğu için, yazar aslında şunu söylemiş olmaktadır: Fransız Devrimi sayesinde ‘millî öz’, ‘millî şuur’a dönüşmüş ve egemenliğin kaynağını siyaseten de teşkil etmeye başlayan millet, millî öz ve şuurun şekil verdiği kurumsallaşmış bir yapıya, yani millî devlete kavuşmuştur.”

Yazarın haklı olduğu nokta, millî öz ve şuur dediği şeylerin aslında Fransız özü ve Fransız şuuru olmasıdır.

Haksız olduğu nokta ise şu: Egemenliğin kaynağı çoğu yerde “güç”tür, millet değil. (Selanikli Deccal de “İhtimal bazı kafalar kesilecektir”li nutkunda bunu açıkça dile getirmiş durumda.)

Mesela askerî darbeleri son tahlilde millet desteği değil, sahip olunan güç mümkün kılar.

Darbecilere egemenliği bahşeden, şu üç şeydir: Silahlar, sıkı disipline sahip bir örgütlenme ve savaşma (öldürme) kararlılığı.

Kaldı ki darbeler için millet desteğinden ziyade dış desteğe ihtiyaç duyulur. (Mesela 28 Şubat.. Arkasında İsrail ve ABD vardı.. Selanikli'nin Osmanlı Devleti'ne yönelik "darbe"sinin gerisinde de, İsmet İnönü'nün açıkladığı gibi, İngilizler'in desteği vardı.. Bundan dolayı Fransa hemen Selanikli ile Ankara Antlaşması'nı yaparak TBMM hükümetini resmen "tanıdı".. Afganistan İslam Emirliği olarak şu anda Afganistan'ı yöneten Taliban hükümeti neden tanınmıyor peki?. Gâvurun adamı olmazsanız sizi kolay kolay tanımazlar.)

Bununla birlikte, darbeleri yapanlar daha sonra millete gittiklerinde genellikle yüzde 90’dan fazla destek alırlar.

Çünkü milletin desteğini almak “zorundadırlar”.

Millet de, onların destek almak zorunda olduklarını “hisseder”.

Zaten, muhalif olanlar en iyi ihtimalle "susmak" zorunda kalırlar.. Yüksek sesle muhalefet yapmak (değişik derecelerde) "sağlığa zararlı"dır.

*

MHP’li yeniçerinin haklı olduğu bir tespiti şöyle:

“Üzerinde dikkatle durulması gereken nokta, millet ve milliyetçilik gibi kavramların (...) hiçbir prototip içine kolaylıkla oturtulamayacak kadar toplumdan topluma farklılaşan anlam ve değerler ihtiva etmeleridir.”

Böylece yazar, millet ve milliyetçilik kavramlarının bir gerçeklik veya olgudan ziyade bir zihnî inşa (uydurma, hayal, vehim) olduğunu söylemiş olmaktadır.

Bu tespit milliyetçilik için daha geçerli görünmektedir; tümden insan düşüncesinin ürünü olduğu için toplumdan topluma, hatta insandan insana farklılaşması kaçınılmazdır.

Bu, milliyetçiliği hem savunulamaz, hem de her şartta savunulabilir hale getirmektedir.

Çünkü bir milliyetçilik tanımının kusurlarını gösterseniz bile, yeni ve farklı bir milliyetçilik tanımı icat edilmesine engel olamazsınız.

Putlar da böyledir.. Taş da, ağaç da, heykel de, inek ve öküz de, boz kurt da put olabiliyor.. Hatta helvadan bile put yapılabiliyor.. En tatlısı da helvadan olanı.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...