selefilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
selefilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SELEFÎLİK TASLAYAN GÜNÜMÜZ MEZHEPSİZLERİNİN HAKİKİ SELEFİ ZAMPARA ŞEYH İBN ARABÎ'DİR







Birçoklarına tuhaf gelebilir, fakat sözde sufî “zampara şeyh” Muhyiddin ibn Arabî ile İbn Teymiyye arasında bazı konularda fikir ortaklığı var.

Mesela ikisi de Kelamcıları aşağılamayı bir marifet zannetmişlerdir.

İkisinin de Allah anlayışı arızalıdır, mücessimeye (Allahu Teala’yı cisimleştirmeye/maddeleştirmeye) kaymaktadır.

Ancak İbn Arabî’nin anlayışı daha berbattır. Nedeni de, İbn Teymiyye’nin sureta da olsa nasslara (ayet ve hadîslere) dayanma iddiasında bulunması, İbn Arabî’nin ise nassları boş vermesi ve “keşf” adını verdiği kendi işkembe mahsulatını millete yedirmesidir.

Bu zampara soytarının “keşf” edebiyatı yaparak “maneviyat” türküsü söylerken Allah inancının materyalizme ve maddeperestliğe (madde tapınmacılığına) kayması gerçekten ironiktir. Ne yazık ki, bu sapık şarlatanın hezeyanları, maddî varlıklara tanrısallık atfetmesi anlamına gelmektedir.

İbn Arabî ile İbn Teymiyye’nin ortak yanları bunlarla sınırlı da değildir.. İkisi de cehennem azabının ebedîliği konusunda, nassları devre dışı bırakmak anlamına gelecek şekilde laga luga yapmış durumdalar.

Yine, ikisi de âlemin kıdemi konusunda zırva anlamına gelen faraziyeler üretmiş bulunuyor. 

Bu noktada İbn Teymiyye’nin çelişkisi daha büyüktür, çünkü sözde felsefe karşıtı olan bu sivri zeka, tam da böyle yaparak Eski Yunan filozoflarının peşine düşmüş durumda.

*

İbn Arabî’nin mutasavvıf ve şeyh olarak bilinmesinden hareketle birçokları onun Türkiye’deki geleneksel tarikatçılar gibi “dört mezhep”ten birine müntesip olduğunu (yani sünnî ya da Ehl-i Sünnet’ten olduğunu) zannetmekteler.

Gerçekteyse bu zampara şarlatan “mezhepsiz” kategorisine girmektedir. Tabiî bu pratikte (“usul” ve içtihad yeterliliği bulunmadığı için) kendi kişisel mezhebini (sapıklığını) oluşturma, heva ve hevesine göre bir din icat etme anlamına gelmektedir.

Türkiye’deki selefî geçinen “kitap yüklü eşekler” taifesi (Ki bu gösteriş budalaları kitap dizili rafları arkalarına alıp kameralara poz vermeyi, malumatfuruşluk yapmayı pek severler), gerçek seleflerinin İbn Arabî soytarısı olduğundan ve onun izini takip etmekte bulunduklarından habersiz durumdalar. Prof. Süleyman Uludağ, İbn Arabî adlı kitabında şöyle diyor:

İbn Arabî, Davud-i Zahirî tarafından kurulan ve Endülüslü İbn Hazm tarafından geliştirilen zahirî mezhebine bağlanmıştı. Bunun için ibadette zâhiri, itikadda (tasavvufta) bâtınî idi denilmişti. Ameldeki mezhebi zahirî olan ve kıyası reddeden İbn Arabî'nin itikaddaki mezhebi ne Eş'arilikti ne de Maturidilik. Bu hususta o, selef akidesini benimsemiş ve bu çerçevede ehl-i sünnet ve'l-cemaat mezhebine sâdık kalmıştı.”

“Mavi boncuk” distribütörü akademik “ne şiş yansın ne kebap”çı açıkgözlüğün tipik örneklerinden biri olan bu satırlarda doğru olan taraf, İbn Arabî sapığının hak mezheplerden hiçbirine müntesip olmamasından ibaret.

Selef akidesini benimsemesine gelince.. 

Selef akidesini değil, Türkiye’deki selefî geçinenlerin ekseriyeti gibi kendi hezeyanlarını akide haline getirip benimsemiş durumda. 

Onun için “Selef akidesini benimsemişti” demek, selefe iftira olur. Selefi tanımamaktır. 

Bu zampara Endülüs eşeği için ancak şu söylenebilir: Selef akidesini benimsediğini söyleyerek ümmeti aldatmaya çalışmış ve bir ölçüde muvaffak olmuştur.

*

Ehl-i Sünnet’ten olması iddiasına gelelim.. 

Bu da, Süleyman Uludağ’ın Ehl-i Sünnet’e iftirası.. Zırvalarının birçoğunun küfür olduğu hususunda ittifak bulunan biri nasıl Ehl-i Sünnet’ten olabilir?! Onu savunanlar bile, istisna durumundaki birkaç aptal dışında, kitaplarının okunmasının caiz olmadığını söylemek durumunda kalmıştır.

Endülüs’ün (Nizam kıza olan tutkusunu ilahî aşk gibi göstererek milleti aldatmaya çalışan) şarlatan zamparasının mezheben Zahirî olmasına gelince.. Aslında Zahirî bile değil, düpedüz mezhepsiz.

Prof. Cağfer Karadaş şöyle diyor:

“Kendisini herhangi bir mezhep ile sınırlamayan İbn Arabi fıkhi konularda çok rahat davranmış, diğer fakihlerin ictihadlarını [meseleler hakkındaki görüşlerini] sıraladıktan sonra kendi hükmünü ortaya koymuştur. Kendisinin İbn Hazm'ın (ö. 456/1064) mezhebine nispet edilmesinden rahatsız olacak ki bunu reddetmek sadedinde, "Beni İbn Hazm'a nispet ettiler. Gerçek şu ki ben, 'İbn Hazın şöyle diyor' diyen kimselerden değilim” diyerek söz konusu nisbeti reddettiği gibi, "Falan bu konuda şöyle diyor" şeklindeki taklitçiliği de benimsemediğini ifade etmiştir. Futuhat'ta, kendisinin ne zahire takılıp kalanların ne de zahirden tamamen uzaklaşmış Batınilerin izinden gittiğini, bilakis "orta yol"u takip ettiğini vurgulamıştır.

İctihad konusunda hiç bir kayıt öngörmeyen İbn Arabi, müctehidin halkın zorluklarını giderici yönde karar almasını ve yasaklama yoluna başvurmamasını önermektedir.

“Cağfer Karadaş, Muhyiddîn İbn Arabî ve Düşünce Dünyası, Ankara: Otto Y., 2018, s. 69.)

Görüldüğü gibi, sahtekâr şarlatan mutlak müçtehit havalarında.. İmam-ı Azam’mış, İmam Malik’miş, İmam Şafiî’ymiş, İmam Ahmed bin Hanbel’miş, hepsi vız gelip tırıs gidiyor.

Burnu havalarda.. Mesela “İbn Hazın şöyle diyor” diyen kimselerden değilmiş.

*

Şunu demek istiyor: 

“Benim için geçmişte yaşamış alimlerden hiçbirinin sözünün bir kıymeti yok.. Ne İmam-ı Azam’ı adamdan sayarım ne İmam Matüridî’yi.. Ne İmam Malik’in sözünün kıymeti vardır benim için ne İmam Şafiî’nin.. İmam Eş’arî’yi ise hiç adamdan saymam..”

Sanki hayatı boyunca kimseden hiçbir şey öğrenmemiş, herşeyi kendisi bulmuş gibi konuşan bir kibir abidesi..

"Falan bu konuda şöyle diyor" şeklindeki taklitçiliği de benimsemiyormuş..  “Filan şöyle diyor” dersen ne olur, boyun mu kısalır?!

Endülüs’ün bu burnu havalarda sapık öküzü, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i bile (kendisini “altın kerpiç”, Rasulullah’ı ise “gümüş kerpiç” ilan ederek) aşağılayıp tahkir ederken İmam-ı Azam’a hiç değer verir mi?!

Ümmetin en hayırlıları olan ilk üç nesil (sahabe, tabiîn, tebe-i tabiîn) zamanında yaşasaydı, bu “ahbın kerpiç”e, işkembesinden ihraç ettiği zırva ve hezeyanları yedirirlerdi, fakat cehaletin yaygınlaştığı, riyakârlığın prim yaptığı bir dönemde hayat sürdüğü için, hem sapıklığa meyyal olanların desteğini almış, hem de her palavraya inanmaya müheyya saftirikleri rahatça aldatabilmiş.

*

Bu zampara sapığa söylenmesi gereken şu: 

Ulan öküz, mesela bir hastalık için tecrübeli bir hekimden “Falan bu konuda şöyle diyor” diye bir tedavi usulü nakledildiğinde “Bırakın şu ‘Falan bu konuda şöyle diyor’ taklitçiliğini…” mi diyorsun?!

Yahut bir sanat söz konusu olduğunda herşeyi sen kendin sıfırdan mı icat ediyorsun?! O konuda birilerinin daha önce söylemiş olduklarını hiç kaale almıyor musun?!

Hayır, bu kibir abidesi Endülüs öküzü, sıra İslamî ilimlere gelince “Herşeyi ben bilirim, ben icat ettim, Peygamber'in bile eksiklerini ben tamamladım” havalarında..

İctihat anlayışı da tam bir rezalet.. İctihat için ne bir kayıt tanıyormuş, ne usul.. Salla gitsin!.. Yeter ki “yasaklayıcı” olma!..

Böyle bir soytarıdan ne sonuncu, ne şucu bucu velî olur.. Ancak din istismarcısı bir şarlatan olur..

Velî de olur tabiî, ama İblis’in velîsi..

Bu sapığın evliyaullahtan olması mümkün değil.. Fakat evliyauşşeytanlık kostümü üzerine cuk diye oturuyor.

*

Aslına bakılırsa, Endülüslü kaşar zındığın zırvaları, İbn Arabîcilik yapan şeytanlaşmış tipler ile onları birşey zanneden saftirik müslümanlar için “devasız bir dert” durumunda..

Endülüs’ün kitap yüklü eşeği İbn Arabî’nin peşinden gidip, bir mesele hakkında "Falan bu konuda şöyle diyor" denilmesini tıpkı onun gibi uygun bulmuyorlarsa, bunu Endülüslü soytarı için de yapmaları, onun “hak ile batılı karıştıran” zırvalar koleksiyonunu çöpe atmaları gerekiyor.

Evet, ortada devasız bir dert var..

Endülüs sıpasının lafını dinleseler, oturup bütün kitaplarını yakmaları, “İbn Arabî bu konuda şöyle diyor” demeyi ebediyen terk etmeleri gerekiyor.

Yok, “İbn Arabî bu konuda yanılmış, tabiî ki onun bir konuda ne demiş olduğu önem taşır” diyorlarsa, bu kitap yüklü eşeğin başka konularda da yanılmış olduğunu kabul etmeleri şart.

İbn Arabîci saftiriklerin derdinin devası yok.


SUUD TİPİ SAHTE SELEFÎLİĞİN AKILSIZLIĞI

 







Sahte sufîlerin boylarının ölçüsünü alırken Suud beslemesi sahte ve sahtekâr selefîleri “es” geçmek, onların yüzüne ayna tutmamak haksızlık olurdu.

Gerçekten selefî olan, müteşabih ayetlere muhkem muamelesi yapmayan, “İnandık” deyip geçen kişilere bir sözümüz yok.. Matüridî ya da Eş’arî olduklarını söylemeleri gerekmiyor.

Ancak, yakın zamanda yaşamış bazı aklı kıt ve de akıl düşmanlığı yapan kişilerin “mezheb”ine tabi olup kendilerini selefî zanneden budalalar da mevcut.

Bunların bazıları İbn Teymiyyeci.. Bazıları da Muallimîci..

Kim bu Muallimî muhallebisi derseniz, bir Suud memuru.. Ebû Abdillâh Abdurrahmân b. Yahyâ b. Alî el-Muallimî el-Yemânî diye biliniyor. Ölüm tarihi 1966.

Türkiye’de yaşayan birtakım dangalaklar bu adamdan “akaid” öğreniyorlar, ve kendilerini selefin izleyicileri zannediyorlar.

Ondan bin küsur sene önce yaşamış İmam Eş’arî’den akaid dersi alırsan selefî olmuyorsun, fakat bu Suud beslemesine tabi olursan selefî oluyorsun.. 

Selefî geçinen zavallının idrak durumu bu..

*

Bu Suud muhallebisinin yazdığı kitaplardan biri, el-āʾid ilâ taṣḥîil-ʿaāʾid adını taşıyor. el-Elbânî, 1984 yılında yayınlamış.

Yazdıklarına gelince..

İddiasına göre, adam akaidi tashih ediyor.. Düzeltiyor.. Sanki haşa Allah.. Ya da bir peygamber..

Adamın kafatasındaki beyin zannedilen yağ tulumunda mercimek kadar akıl olsa, akaidi tashihten değil, öğrenmeden söz ederdi.

Sen kimsin ki tashih ediyorsun?..

*

Tashih dediği de şu: Kâfirler ve münafıklar hakkındaki ayetleri doğrudan Eş’arîlere yamıyor.

Kendisini selefî zanneden muhallebi kıvamındaki bir Muallimîci (Muallimiyye mezhebi tabisi), “İmâm el-Muallimî el-Yemânî "el-Kâid ilâ Tashîhi-l Akâid" adlı eserinin, 68. sayfasında Kelamkolikler hakkında der ki” diyerek bu paçavrasının bir sayfasını internete koymuş.

Kendisinde ilim ve akıl namına birşey bulunmadığı için, peşinden gittiği "halef" akılsızların videolarını ve laflarını nakletmekten başka bir marifeti bulunmayan bu geri zekalı “taklitçi” kopyala-yapıştır allamesi, bu haliyle bir de kendisini selefî zannediyor.

Lan dangalak, sen Muallimî denen Suud beslemesinin muhallebî mezhebindensin, haberin yok.

*

Bakın bu Muallimî (Kelamkolikler denilerek alay edilen) Kelamcılar hakkında ne diyormuş:

Onlara, “Peygamberlerin getirdiklerini tasdik edin” denildiğinde, dediler ki: “Biz, ancak aklımızın kavradığı veya bilgilerimizin ulaştığı akla dayalı konulara inanırız.”

Bunu diyen adama “Çüşşş, eşşekoğlu eşşek!” denir.

Kur’an ayetlerini alalım, mesela peygamberlerin haberleri “bilgilerimizin ulaştığı akla dayalı konular” değildir.. Bir defa onların haberleri akıl yürütülerek bilinebilecek şeyler değil.. İkincisi, onlara bilgilerimizin ulaşması da söz konusu olamaz.. Bu durumda, Muallimî denilen aklı kıt dangalağa inanacak olursak, Kelamcılar Kur’an’daki peygamberlerle ilgili haberlere inanmayan kişiler..

Böyle mi?

Tabiî ki değil..

Doğrusunu söylemek gerekirse, ben selefî olduklarını söyleyenleri biraz daha aklı başında insanlar zannediyordum.. 

Değillermiş.. 

Bunlara Haşviyye, Ğusâ ya da Ğasir denilmez.. Doğrudan öküz..

*

Muallimî adlı öküz, bu sözlerinin ardından “Kelamkolikler” aleyhine olarak şu ayeti aktarıyor:

“Peygamberleri onlara açık delillerle geldiğinde, yanlarında bulunan bilgi (ilim) ile şımardılar ve alay etmekte oldukları şey kendilerini çepeçevre kuşattı.” (Mü’min Suresi, 83.)

Lan öküz, bu “Kelamkolikler”, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bize ne getirmiş diyerek çocuk yaşta ilimsiz olarak medreseye gidip İslam’ı öğrenenler..

Bu ayet Mekke müşrikleri bile değil, daha önceki ümmetlerle ilgili.. 

“Kelamkolikler”e gelince… Onlar Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in hangi açık deliliyle alay ettiler, eşşekoğlu eşşek?!

*

Bu eşşekoğlu eşşek bir de şunu diyor:

“Onlara ‘Salih selefin iman ettiği gibi iman edin’ denildiğinde ise, dediler ki: ‘Onlar akliyatı bilmeyen, kaba ve cahil Bedevilerdi’.”

Lan öküz, en azından Mekke ve Medine halkı bedevî değilken, böyle bir sözü nasıl söylemiş olabilirler?.. 

Bu nasıl genişlikte bir öküz işkembesi.. Böyle bir işkembe olsa olsa fil işkembesi olabilir.

Salih selef” hakkında hangi müslüman böyle bir cümle kurabilir?..

Eşşekoğlu eşşeğin biri çıkıp, kafasındaki uydurmaları ulemaya izafe ediyor, ve sözde selefin peşinde gitme iddiasındaki muhallebi selefîcileri de bunların uydurmalarına ve iftiralarına ayet ve hadîs muamelesi yapıyorlar.

Selefîlik adına bu herzeleri yumurtlayanları görünce, Selman oğlu Muhammed soytarısının başında bulunduğu Suud’da yaşanan son rezaletler bana hiç de tuhaf gelmedi.

Öyle bir muhallebî selefîliğin varacağı yer ancak bu olabilir.

*

Bu, Kelamcı alimlerin her birinin her sözünün doğru olması, hiç hata yapmayacakları anlamına gelmiyor.

Her alim hata da edebilir, sürçebilir de.. Fakat böyle toptancı, iftiralara, yakıştırmalara dayalı aptalca suçlamaları kesinlikle hak etmiyorlar.

Muallimî denilen paçavranın kitabının sadece bir sayfasını görmek bile, onun akıl, izan ve idrak bakımından gerçek bir eşşek olduğunu anlamama yetti.

Tek bir sayfayla hüküm verilebilir mi diyebilirsiniz.

Bir göletin suyunu analiz ederken oradaki suyun tamamını alıp incelemeniz gerekmez. Bir bardak su kafidir.


ÖMER FARUK KORKMAZ VERSUS HALİS BAYANCUK

 





Halis Bayancuk ismine hapislik macerasından dolayı biraz aşinalığım vardı fakat Ömer Faruk Korkmaz’ın varlığından yeni haberdar oldum.

İsmailağa medreselerinde yetişmiş genç bir molla..

İkilinin internette yayınlanan tartışmasını izledim.. Faydalı olduğu kanaatindeyim.

Gördüğüm kadarıyla Bayancuk daha sakin, mütevazi, mülayim ve esnekti.. Belki tecrübesizliğinden olsa gerek Korkmaz birazcık gergin ve katıydı.

Ayrıca programın sonunda Matüridiyye adına Selefîliğe karşı bir nevi “kesintisiz savaş” ilan etmesi de hoş olmadı.

Şu noktaya da dikkat çekmek gerekiyor: Bazı fitne ve fesat odaklarının Bayancukculuk ya da Korkmazcılık yaparak olayı horoz döğüşüne çevirmek, tartışan hocaların nefsaniyet damarını harekete geçirmek istedikleri görülüyor.

Bunlar her iki taraftan da nefret ettikleri halde sosyal medyada bir yandan Bayancuk’u “Türkiye’nin en büyük hocası”, diğer taraftan da Korkmaz’ı “Matüridiyye’nin yeni aslanı” ilan edip kavganın kızışması için ellerini oğuştururlar.. Dikkat etmek gerekir.

Sizi övenler genelde düşmanlarınızdır.. Bazıları da akılsız dost.

*

Bayancuk özetle şunu söylüyor: Ayet ve hadîslerde geçen ifadeleri yok sayamayız.. Mesela “istiva” ayeti: “Er-Rahmanu ale’l-Arşi’stevâ (alâ el-Arşi istivâ).” “Rahman Arş’a istiva etti.” (Tâ-Hâ, 20/5)

Altı ayette daha böyle geçiyor.. Bakara 29’da ise ibare “semâyı/göğü istiva” şeklinde.. Burada “istiva”ya yedi kat göğün hepsi dahil oluyor. (Ki yıldızlı göğün tamamı “birinci kat gök” durumunda, ötesinde altı gök daha var.)

Merhum büyük alim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, “istiva” konusunu Hak Dini Kur’an Dili’nde, A’raf Suresi’nin 54’üncü ayetini tefsir ederken geniş bir şekilde açıklıyor. Orada şu ifade de yer alıyor:

“İmam Mâlik b. Enes hazretlerine bir gün bir adam "istivâ nasıldır?" diye bu âyetteki istivânın nasıl olduğunu sormuş ve İmam Mâlik de biraz başını eğip murakabeye daldıktan sonra vücûdundan şiddetli bir ter boşanmış ve demiştir ki: "İstivâ [ayetle sabit olduğu hususu] malûm; keyf (nasıl) makul değil [keyfiyeti/nasıllığı akılla anlaşılabilecek birşey değil]; buna inanmak vacib ve bu soru bid'attır. Sanıyorum ki sen sapık bir adamsın". Bundan sonra emretmiş, o adamı huzurundan çıkarmışlar. Aynı mânâ selefin daha birçoğundan nakledilmiştir. Bizim Hanefilere göre asıl rivayet edilen de, "Arş üzerine istivâ, Allah Teâlâ'nın keyfiyetsiz [nasıllığı mevzubahis olmayan] bir sıfatı" olduğudur.”

*

Tartışma sırasında Korkmaz’ın Bayancuk’a “Keyfiyetten neyi anlıyorsun?” anlamında bir soru yöneltmiş olduğu görülüyor.. Keyfiyet, uydurma Türkçe’de “nitelik” denilen şey.. Daha basit bir ifadeyle “nasıllık”.. TDV İslâm Ansiklopedisi şu tanımı vermiş: “Bir nesnenin yapısını, nasıl olduğunu belirleyen özellik, nitelik; klasik felsefe ve mantıkta on kategoriden biri.” (Tartışmacılar isbat kelimesini de çok kullanıyorlardı.. Günümüz Türkçesi’nde bu kelime “kanıtlama” olarak anlaşılıyor. Ancak tartışmacılar isbat derken Arapça'daki anlamıyla “sabit/mevcut olmayı” kastediyorlardı.)

Korkmaz’ın dikkat çektiği şu nokta önemliydi: Arapça ibareler Türkçe’ye tercüme edildiği zaman ister istemez bir anlam kayması oluyor ve yanlış anlaşılabiliyor.. Dolayısıyla Selefîler söz konusu ibareleri Türkçe ifade ettikleri zaman insanların tecsim (cisimleştirme, Allahu Teala'yı cisim gibi düşünme) ve teşbih (benzetme, Allahu Teala'yı mahlukata benzetme) hatalarına düşmelerine yol açabiliyorlar.

Bayancuk, başkalarının cehaletinden ve yanlış anlamasından kendilerinin sorumlu tutulamayacaklarını söyleyerek bu eleştiriyi savuşturmaya çalıştıysa da, üzerinde durulması gereken önemli bir nokta.

Yine Bayancuk’un muhkem-müteşabih konusundaki yaklaşımı da indî.. Nakle değil akla (kendi aklına, daha doğrusu kendi zannına) göre bir ayrım yaptı.. Böylece tenakuza düştü.

*

Bununla birlikte, Bayancuk’un dile getirdiği gibi, bu tür ayetleri yok sayarcasına bir tutum sergilemek de doğru değildir.

Ancak, böylesi ibarelerin Türkçe’ye belirli Türkçe kelimelerle tercüme edilmesi, onların bir bakıma tevil ve tefsir edilmesi anlamına gelmektedir.. Ki bunu bazı Selefîler (hepsi değil) ısrarla yapıyorlar.

Mesela istiva kelimesine Türkçe meallerde verilen anlam kimi zaman “nasıllık/nitelik” boyutu içeriyor gibi görünebiliyor ya da o şekilde anlaşılabilecek hale gelebiliyor. Dolayısıyla meallerde hemen parantez içinde gerekli uyarının yapılması, konunun tercümeyle geçiştirilmemesi gerekir.

Mesela Dr. Nedim Yılmaz, “İsmail Hakkı Bursevî Açıklamalı Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâli” adlı çalışmasında Tâ-Hâ Suresi’nin 5’inci ayeti için şu notu düşmüş:

“Yüce Allah mekandan münezzehtir. Öyle olmasaydı, ‘mekan’ unsurunun da kadîm olması gerekirdi. Oysa Yüce Allah’tan başka kadîm yoktur. Bu, ‘istiva’dan maksadın ‘istikrar [karar kılma] ve oturma’ olmadığına delildir. Böyle ayetlerin yorumu, selefin çoğunluğunun yaptığı gibi Allah’a havale edilir.”

Dikkat edilirse burada “aklî” bir delil getiriliyor.. Aynı zamanda selefî bir tutum söz konusu.

*

Bu konuda Selefîlere (gerçekten selefi takip etmeleri durumunda) muhalefet etmemek gerekir.

Nitekim merhum Elmalılı Hoca A’raf Suresi’nin 54’üncü ayetini tefsir ederken şöyle diyor:

“… bu meselede büyük âlimler şu iki mezhepten biri üzerindedirler: Birincisi Selef mezhebidir ki, Allah Teâlânın mekân ve yönden yüksek olduğunu kesin bir şekilde tasdik etmekle beraber Arş üzerine istivâsı sıfatına da - Allah'ın irade ettiği şekilde - iman etmek ve tafsilatıyla te'viline dalmayıp, "Onun açıklamasını ancak Allah bilir." (Âl-i İmran, 3/7) âyetinin delaleti üzere hakikatini Allah'ın ilmine bırakmaktır. Ehl-i Sünnetçe asıl tercih ve itimad edilmiş olan da budur.”

İşte Selefîlik bu..

Fakat bir de (Korkmaz’ın fedailiğine soyunduğu) Matüridîlik ile Eş’arîlik var.

Merhum Elmalılı Hoca onlar için de şunu diyor:

“İkincisi, sonradan ortaya çıkıp istivâdan tecsîm (cisimlendirme) veya ittihat (birleşme) şüphesi çıkarmaya çalışan ve selefin sözlerini bu konuda bir çeşit kapalılığa sevketmeye kalkışan nefsine düşkün kimselere karşı müteahhirîn (sonra gelen âlimler)in tercih ettikleri doğru te'vil mezhebidir ki, aklî ve naklî delillere göre Allah Teâlâ'ya nisbeti caiz olmayan bâtıl ihtimalleri atarak caiz olduğunda şüphe edilemiyecek doğru bir meâl araştırmaya girişmektir.”

*

İşte bu, meselenin bir “içtihat” konusu haline gelmesi oluyor.

Aklî ve naklî delillere göre Allah Teala’ya nisbeti caiz olmayan batıl ihtimalleri atarak doğru tevil yapanların, Selefîlere, “Bizim içtihadımızı kabul etmek, selef mezhebini terk etmek zorundasınız” deme hakları bulunmamaktadır.

Bu, cehaletin ve taassubun ta kendisidir.

Doğal olarak, Matüridiyye ve Eş’ariyye’nin, ilgili nasslardan Allahu Teala için tecsim ve ittihat anlamı çıkaran sahte selefîler konusunda gereken uyarıları yapmaları hakları, hatta görevleridir.

Bununla birlikte, hakiki Selefîlerin de, Allahu Teala hakkında caiz olmayan sözler sarfeden sahte Matüridî ve Eş’arîlere (Matüridîlik istismarcılarına) tepki göstermelerini tabiî karşılamak gerekir.

[Türkiye’de özellikle Matürîdiliğin istismar edilmeye çalışıldığı, İmam Matüridî kalkan yapılarak “dinin güncellenmesi”ne uğraşıldığı bir sır değil.

Her sakallıyı dedemiz zannetmememiz, her “Ehl-i Sünnet’in savunucusuyum” diyeni de “Sünnet ehli” kabul etmememiz gerekiyor.

İşte Fethullahçı Takiyye Örgütü örneği ortada.. İlk ortaya çıktıklarında örnek bir Ehl-i Sünnet cemaati olarak gösteriliyorlardı.. Ve onlar da Şia’ya ve Vehhabiliğe karşı “Türkiye’nin Ehl-i Sünnet müslümanlığını” savunma iddiasındaydılar.

Gazetelerinin hediye ettiği kitaplar da buna şahitlik ediyordu: Merhum Elmalılı’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirini, Prof. İbrahim Canan’ın Kütüb-ü Sitte Şerhi’ni, Vehbe Zuhaylî’nin Fıkıh Ansiklopedisi’ni okurlarına dağıttılar.

İncil dağıtmadılar.

Bugün Türkiye’de “dinler arası diyalog” fitnesi lanetleniyorsa da, laikliğin (siyasal dinsizliğin) şemsiyesi altında “Matüridî etiketli dindarlık ile Kemalist dinsizliğin diyaloğu” fitnesi almış başını gitmiş durumda.

Ortalık yangın yeri, fakat pek fazla kimsenin umurunda değil.]

*

Merhum Elmalılı Hoca’nın açıklamalarına dönelim.

Doğru tevil” yapanlar da maalesef (her ne kadar birbirlerini çürütmüyor olsalar da) farklı şeyler söylemişler.

Merhum Hoca şöyle diyor:

Bunda başlıca üç, dört görüş hasıl olmuştur:

1- Yukarda gösterildiği üzere lisan örfünde "Arş'ı hükmüne aldı", "mülkünün tahtına yerleşti" deyimleri, tam sahip olmakla işin intizamından kinâye olarak kullanılır ki, "mülkü bozuldu"nun zıddıdır. Şu halde "sonra Arş üzerine hükümrân oldu [istiva etti]" âyetinde de en açık ve en olumlu mânâ "bütün yaratıkları üzerinde devamlı emrini yürütmek ve muntazam bir şekilde hükümleri icra etmek sûretiyle eksiksiz kudretin nüfuzu ve iradenin cereyan etmesinden" kinaye olmasıdır. Bu mânânın gerçekte hakikatı şüphesiz olduğu gibi devamında "O, geceyi, durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir." aynı şekilde Yûnûs Sûresinde "Sonra arş üzerine hükümrân oldu, işleri nizama koyar." (Yûnûs, 10/3) buyurulması buna bir karine veya tefsirdir. Hasan-ı Basrî hazretleri bunu "işine hâkim oldu" diye ifade etmiştir ki, aynı mânâyı mecazî isnat şeklinde göstermiş demektir. Yani istivânın Allah'ın zâtına nisbeti hakikatte [zatının değil] fiil ve emrinin vasfı olması itibariyledir. "Sonra" buyurulması da buna bir karine gibidir. İlk yaratma lahza (an)ları mukayesesi mümkün hiç bir denk ve misal ile geçmemiş olan ve hiç bir tekrarlama ve benzeme devamını içine almayan çeşitli yaratıklarını yeniden yeniye yaratılmaları ile cereyan ettiği, diğer deyişle altı gün henüz tekrar etme devrine girmemiş bulunduğu için ilk önce yaratma hiç bir devamlılığı içine almış olmayacağından o demlerde istivâ düşünülemez. O vakitler rabbânî tecellîler "Onun Arş'ı su üzerinde idi." (Hûd, 11/7) âyetinin delaleti üzere hiç bir seviyede durmayan çeşitli bir cereyanı ifade eder. Mesela bir bulut, bir duman, ondan bir göksel cisim, ondan ateş, ondan toprak, ondan su, ondan bitki ve hayvan yaratılır giderken bu fiilde henüz bir âdet, bir devamlılık, bir istivâ yoktur. Hepsi olağanüstü, hepsi çeşitlidir. Fakat yaratma böyle soyut bir fark ve değişim cereyanından ibaret kalmamış, değişim içinde az çok bir benzeme ile bir düze tekrar ve devam etmiş, genel bir değişim ile değişen ve içerikleri başka başka bulunan yaratıklardan sonra cüz'î değişim ile çeşitli müttefik ve benzer yaratıklar da yaratılmış, yaratılanlar değiştirilmeye ve düzeltilmeye, sonradan olma ve yok olma devam etmeye, mesela buluttan ateş ve su, su ile topraktan hayat bir defa değil birçok defalar yaratılmaya ve giderek bitki bitkiden, hayvan hayvandan, insan insandan yapılmaya başlamış ve artık o zamandan itibaren zamanda bir devir, çeşitli işlerde bir tertip ve devamlılık tecelli etmiştir ki, buna "sünnetullah" (Allah'ın sünneti), "âdetullah" (Allah'ın âdeti) denilir. Bu istivâ vasfı bundan itibaren düşünülebilir. İşte "yarattı, sonra istivâ etti" terâhî (gecikme)si de buna işaret eder. Hasılı istivâ, ne bir fiil, ne de sırf değişme ile değil, bir tekrarlama ve benzeyiş nisbeti ile düşünülebilir. Bu ise zatında çoğalmadan, artmadan, değişmeden münezzeh olan Allah Teâlâ'nın ancak fiilleri arasındaki uyuşma nisbeti itibariyle bir fiilî sıfatı demek olur. Nitekim Süfyân-ı Sevrî hazretleri bunu: "Arş'da bir iş yaptı ki, ona istivâ ismi verdi." diye ifade etmiştir. Diğer bazı âlimler de: Yani hepsi Allah Teâlâ'nın "Sonra göğe yöneldi ve onları düzenledi." (Bakara, 2/29) âyetinde açıklanan düzenlenmesiyle muradı üzere istikamet aldı demiştir ki, bu da kinâyede anılan işin intizamı ile devamı, iradenin cereyanı mânâsının diğer bir ifadesi olarak fiil sıfatına işaret demektir. Ancak bunda istivânın esas itibariyle yaratıkların vasfı olması hususunu tercih şüphesi vardır. Halbuki âyet bu istivâyı Arş'ın da üzerine geçirmiş olmak itibariyle Allah'a tahsis eylemiş yani mahkûmun mahkûmiyete istivâsını değil, yalnız hâkimin hâkimiyette istivâsını anlatmıştır.

(http://www.enfal.de/telmalili/araf.htm)

Bu, birinci tevil.

Bu noktada, istivanın Türkçe’de kullandığımız “müsavî” ve "tesviye" kelimeleri ile aynı kökten geldiğini hatırlamak faydalı olur.

Merhum Hoca üç tevil daha aktarıyor.. Yazı uzamasın diye geçiyoruz. (Ayrıca konuya ilgi duyanların TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İstivâ” maddesini okumalarında fayda var.)

Aslında, Elmalılı Hoca’nın aktardığı tevillerde ifade edilen hususları (ya da hakikatleri diyelim), Selefîler de kabul ediyorlar.. Etmek durumundalar.. Ancak, meseleyi “istiva” kavramı altında ele almıyorlar.. Bundan dolayı onları suçlamak gerekmez.

Fakat “istiva” kavramı için Türkçe bir karşılık kullandıklarında kendilerinin de bir tür “tevil”de bulunmuş olacaklarını anlamaları gerekiyor.

Korkmaz, haklı olarak bu noktaya dikkat çekmişti.

*

Bayancuk’un Kelam alimlerine karşı biraz daha insaflı olmaya ihtiyacı var gibi görünüyor.. Aynı şekilde “aklın sınırları” konusundaki hassasiyetin cahiller elinde “akıl düşmanlığı ya da karşıtlığı”na dönüşebileceğini unutmaması gerekiyor.

Akla uygunluk çok önemlidir, fakat akıl herşeyi öğretmez.. Mesela geçmişte yaşanmış bir olayı tutup aklımızı çalıştırarak bilme imkânımız yok, bunun için yazılı ya da sözlü “nakle/habere” ihtiyacımız vardır.

Bundan aklın yetersizliği yahut güvenilir olmadığı sonucuna varılamaz.. Bu sizin yetersizliğinizdir, akılsızlığınızdır, sıcaklığı manifaturacı mezurası ya da bakkal terazisi ile ölçemezsiniz.

İmdi, Allahu Teala’nın varlığı ve birliği “akıl” ile bilinir. Hiç peygamber gönderilmese bile, aklını kullanan insanlar bu sonuca varacaklardı, varırlardı.

Yine, gönderilen bir peygamberin peygamber olduğuna dair hükmü de insanlar olarak önce aklımızla veriyoruz.. Bir peygamberin gerçekten peygamber olduğuna dair herkese ayrı vahiy gelmiyor. Peygamberlerin mucizelerinin gözlemlenmesinin ardından herkes akıl yürütüyor.

Ve bu noktada bazı üstün zekâlı insanların bile nefislerine, heva ve heveslerine, kibir ve gururlarına, haset ve taassuplarına, hayvanî dürtülerine mağlup olarak akıllarını kullanmadıkları görülebiliyor.

Allahu Teala’nın varlığı ve birliği, peygamberlerin peygamberliği, yalancı peygamberlerin de sahtekârlığı akılla bilinir.

Bununla birlikte ahiret hayatı ve ölümden sonra diriliş salt akılla bilinemez, bu noktada “doğru haber”e ihtiyaç vardır.

Ama kimin doğru haber getirdiği, kimin deccal (çok yalancı) olduğu hakkındaki hükmü de gözleme/müşahedeye dayanan aklımızla veririz.

Evet, Allahu Teala’nın varlığı ve birliği (peygamber gönderilmese bile) akıl ile bilinir, fakat zatı akıl ile bilinemez.

Çünkü Allahu Teala, yarattığı mahlukata benzemez.

*

Kâinat (evren) ve dünya hayatı hakkındaki bilgimiz beş duyumuza dayanıyor.

Mesela yıldızları görme duyumuz (gözlerimiz) sayesinde biliyoruz.

Bütün insanlar Hz. Adem aleyhisselamdan beri gözsüz olarak yaratılmış olsalardı, yıldızların varlığı bizim için meleklerin varlığı gibi olacaktı.

Öyle bir durumda peygamberler yıldızların varlığından söz ettiklerinde inkârcılar pozitivist ve materyalist mantıkla “Hani sesleri, hani kokuları, hani tatları, hani dokunuş?! Var olsalardı bir sesleri kokuları vs. olurdu, onları algılardık” diyeceklerdi.

Aynı şekilde renkler de onlar için “kabulü imkânsız, dolayısıyla akla aykırı hurafeler” olacaktı. (Aslında böylesi yaklaşımlar, “gözlem/müşahede ve tecrübe/deneyim” ile “akıl”ı birbirine karıştıran cehalete dayanır. İmam Matüridî’nin Kitabu’t-Tevhîd’de dikkat çektiği gibi, küfür ehli bu hataya çok düşmektedir.. Akıl öyle bir durumda renkler için ancak “mümkün” hükmünü verebilir, “zorunlu/zaruri” ya da “muhal/mümtenî/imkânsız” hükmünü veremez.)

Diyelim ki öylesi bir durumda peygamberler insanlara yıldızlardan, bulutlardan, Güneş’ten, Ay’dan, ışıktan, gündüzün aydınlığından, gecenin karanlığından, renklerden, karın beyazlığından, yaprağın yeşilliğinden, gögün maviliğinden, gülün kırmızılığından, gün batımının kızıllığından bahsettiler, insanlar iman etseler bile, bunları anlayamazlardı.

Mesela ışığı anlamak için onu ya ses, ya koku, ya tat, ya da dokunuşla hasıl olan bir algıya benzetmek durumunda olurlardı.

Suyun renksiz olduğu söylendiğinde de buna anlam veremezlerdi.

*

Diyelim ki böyle bir insana gülün güzelliğinden bahsedildi.. O, bu güzelliği anlamak için onu ya bir müzik parçasına, ya bir güzel kokuya, ya leziz bir tada, ya da hoş bir dokunuşa benzetmek zorundadır.

Yani gülün kendisine has görünüş güzelliğini anlayamaz.

Allahu Teala’nın isimlerinden biri, el-Cemîl..

Alahu Teala cemal sahibidir, güzeldir, fakat bu güzellik, bu dünya hayatında müşahede ettiğimiz güzellikler gibi değildir, Allahu Teala’ya has bir güzelliktir.

Ve biz bunu ne tasavvur edebiliriz, ne de onun künhüne vakıf olabiliriz.

Anadan doğma bir kör, gülün görünüş güzelliğini nasıl idrak edip anlayamazsa, bu mesele de öyledir.

*

Bir kör, dört duyusuyla edindiği güzellik nosyonuyla güzellik diye bir şey olduğunu anlar, böylece gülün görünüş güzelliği düşüncesi onun için anlaşılabilir hale gelir.. Hakikatini/künhünü kavrayamasa da..

İşte, Allahu Teala’nın esma-i hüsnası ile ilgili bilgimizin sınırı da budur.. Kendi görmemizden hareketle görme diye birşey bulunduğunu anlamış durumdayız, fakat Allahu Teala’nın görmesi bizim görmemiz gibi değildir.. Onunki kendisine has, şanına yakışır bir görmedir ve biz bunun künhüne vakıf olamayız.

Kaderin künhüne vakıf olamayışımız da bundan kaynaklanır.. Allahu Teala’nın iradesi bizim irademize benzemez.. Dolayısıyla onun takdîri ve kaderi bizim kavrayışımızı aşar.

Anlamaya çalışmak, körün renklerin mahiyetini keşif çabası gibi bir aptallık ve ahmaklıktır.

Anlayamıyor diye renklerin varlığını inkârı ise saf ve pür akılsızlıktır.

Dolayısıyla, “istiva” ayeti gibi ayetleri okurken bunların künhünü kavrayamayacağımızı akılda tutmamız gerekiyor.

En selamette olan, Allahu Teala hakkında dilini en çok tutan, onu tehlil, tesbih, hamd ve tekbir ile takdis edendir.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...