hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TARİHSELCİ GÜNCELLEMECİLİĞİN “RUH”U: İBAHÎLİK




Tarihselcilik hurafesinin yeni bir şey olmadığını, en önce İngilizler’in etkisi altındaki Hindistan ve Mısır’da ortaya çıktığını biliyoruz.

Aynı şekilde Rusya’nın etkisi altındaki iç Asya beldelerinde de (Musa Carullah gibi) “yenilikçi/ceditçi” tiplerin türediği biliniyor.

Osmanlı’da ise, meydan boş olmadığı, gerçek ulemanın eli kolu devlet tarafından bağlanmadığı, baskı altına alınmadıkları ve yenilikçilerin önüne imkân halıları serilmediği için, böylesi arayışlar sergileyen tipler sivrilemediler.

Onların türemesine uygun bataklığın oluşması için öncelikle medreselerin ve onları destekleyen vakıfların kapatılması, güçlü âlimlerin yetişmesine imkân veren kurumsal yapıların köküne kibrit suyu dökülmesi, kalan son ulemanın da ellerine bukağı vurulması, ağızlarının bantlanması, ayaklarına karpuz büyüklüğünde demir gülleler takılması gerekiyordu.

İşte ancak ondan sonradır ki, Osmanlı mehterinin afakı inleten haşmetli enstrümanlarının susturulduğu boğucu sessizlik ortamında, kaşar Yaşar Nuri ve Mustafa Yoztürk gibi çapsız klarnetçi ve darbukacıların gülünç zımbırtılarının sesinin duyulmasına imkân veren bir boşluk meydana getirilebildi.

Şimdi birtakım soytarılar bu boşluğu gönüllerince tepe tepe kullanıyor, yurt sathında tepiniyorlar.

Öyle ki, Nasrettin Hoca’nın taşların bağlanması, köpeklerin salıverilmesi fıkrasını hatırlatacak şekilde, İslam’ın ulemadan istediği gerçek “bağımsızlık” tavrını (devletçilik yapmamak, iktidar sahiplerine karşı dalkavukluk sergilememek, meddahlığa yeltenmemek, onların önünde eğilmemek, gerektiğinde uyarmak, kâfirlere meyletmemek, Kitap ve Sünnet ne diyorsa onu dillendirmek, hakkı söyleme konusunda insanların kınamasını veya övgüsünü dikkate almamak gibi tutumları) sergileyenler, bugün bile devletluların doğrudan ya da dolaylı baskılarına maruz kalmakta, "İslam’ın hükümlerinin güncellenmesi gerekir. 14 yüzyıl öncesinin hükümleri bugün uygulanamaz. O hükümler bin 400 yıl öncesinde kaldı" diyebilen zalim yöneticilerin baskısıyla yüzleşmek zorunda kalmaktadırlar.

Buna karşılık, İsveçli gâvurun Kur’an yakmasından farksız bir cinayeti işleyerek Kur’an’ın tamamının Allah kelamı olamayacağını söyleyebilen Mustafa Yoztürk gibi tipler açıkça ve dolaylı biçimde desteklenmekte, hatta zırvaları yüzünden tepki aldıklarında üzülmesinler diye Ankara’daki ihtişamlı binalardan onlara telefon edilip teselli edilebilmektedirler.

Evet, tarihselcilik unvanlı zırvaların seslendirilmesi Hindistan’da başladı, fakat orada güçlü âlimler mevcut olduğu için hakettikleri cevabı hemen aldılar.

Onlara cevap verenlerden merhum Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında şöyle diyordu:

İnsanlardan bazıları şer’î hükümler içün kendi yanlarından ilel-i ğâiyye [gaye durumundaki nedenler; makasıdın/maksatların/amaçların neden teşkil etmesi] uydurmakta, sonra da hükümlerin var olup olmaması hususunda o [kendi kafalarından belirlerdikleri] illetlere [nedenlere] dayandıklarını zannetmektedirler.

O yüzden bu iddiâ gereğince hakkında nass [anlamı açık ayet ve hadis] gelmiş olan hükümlerde tasarruflarda bulunmaktadırlar. Öyle ki, insanlardan bazısından abdestin gayesinin temizlik olduğunu işittik. Bu gayenin abdest almadan da hâsıl olacağını, bu yüzden abdest almaya asla hâcet kalmayacağını zannetmişler ve abdestsiz namaz kılmaya başlamışlardır.

Bazıları da namazı, ondaki maksadı ahlâkı güzelleştirmek olarak sebeplendirmelerinden [ve kendilerinin zaten temiz kalpli ve güzel ahlâklı olduklarını düşünmelerinden] dolayı terk etmişlerdir.

Oruç, zekât ve hac emirlerinin çoğunda işte böyle değiştirmeler yapmışlar ve tasarruflarda bulunmuşlardır.

Yine fâiz ve tasvir/resim yapmak ve fotoğraf çekmek gibi yasaklarda aynı şekilde (zaruret ölçüsünü aşan) değiştirmeler ve tasarruflarda bulunmuşlar, Şerîat’ın tamamını iptal etmişlerdir.

Peki bu yeni yaklaşımın fıkhî-itikadî hükmü nedir?

Merhum Tehanevî, yukarıdaki sözlerinin hemen akabinde bu soruya cevap olacak bir cümle kurmuş bulunuyor:

Bu, açık bir dinden çıkıştır.

Üstelik bu iddiânın [mantık ilmi çerçevesindeki akıl yürütüşe temel olan] mukaddimelerinin [öncül durumundaki iddiaların/varsayımların] tamamı bâtıl olup, onlara dâir hiçbir delîl mevcûd değildir.

Bu hükümlerden birçoğunun meşrû [şeriat hükmü] kılınmasının sırf taabbud [kulluk] olma imkânı yok mudur? Bunların emre uymak ve mükellefin imtihan edilmesi ve sınanmasından başka hiçbir gayesinin bulunmaması mümkün değil midir?!

Evet, merhum Tehanevî “Bu, açık bir dinden çıkıştır” diyerek bu adamları tekfir etmektedir.

Tekfir etmekte, yani dinden çıkarak kâfir olduklarını söylemektedir.

Bunu söyleyen zat ne Selefî gruptan, ne de Vehhabî..

Yüzlerce cilt kitap yazmış meşhur bir Hanefî-Matüridî âlimi..

Ömrü İslamî ilimleri okutmakla geçmiş bir medrese hocası, bir müderris..

Aynı zamanda Nakşbendî tarikatı şeyhi..

Merhum, eleştirilerini şöyle sürdürüyor:

Sonra, onların yanında [ellerinde], şer’î hükümleri bağlamış oldukları bu illetlerin sadece şu kasdedilen gayeler oldukları, onlardan başka illetlerin ve gayelerin bulunmadıklarına dâir hiçbir delîl yoktur.

Mümkündür ki, onların gayeleri, hükümlere âit türlü sûretlere terettüb eden husûsî eserler (etkenler) olabilir. Nitekim [şunun gibi ki] ilaçların bazısı [farklı] hâsselere tesîr edicidir [bilinen ve bilinmeyen başka etkileri vardır].

Sonra mümkündür ki, (şer’î bir hüküm içün) idrâk ve anlayışları çerçevesinde bir adam bir illet, başkası da başka bir illet getirir. O hâlde birisinin diğerine üstün kılınmasının [ve tercih edilmesinin] sebebi nedir? O takdîrde “İki şey çeliştiğinde [birbirlerini yok edecek şekilde zıt olduklarında ikisi de] düşerler” kâidesince iki illet de düşer [Eksi, artıyı götürür, ortada bir şey kalmaz.]. İkisinin de [kesin illet olmaktan çıkıp] düşmesiyle, hükümlerin aslı [illetlerin iptaliyle birlikte] ortadan kalkar. Bir dini kendisine din edinen akıllı bir kimse hiç bunu söyler mi?!

Mesela bir kimse abdestin hikmet ve maksadının temizlik olduğunu ileri sürerken bir başkası asıl maksadın suyun vücuda temasıyla insanda bir dinçlik ve uyanıklık halinin oluşması olduğunu iddia edebilir. Sonra da böylesi kişiler hem temiz hem de dinç olduklarını düşünerek abdest almalarının gerekmediği sonucuna varabilirler.

Merhum Tehanevî sözlerini şöyle sürdürüyor:

Bu yanlışın doğurduğu [başka] yanlışlardan birisi de şudur: İnsanlardan bazısı bu illetleri … fer’î [amelle, uygulamayla ilgili] hükümlerin isbâtı [ortaya konulması] için zikrederler. Bunda büyük bir zarar vardır. Çünkü bu illetler takdîrîdirler [itibarîdir, kesinlik taşımaz, zanna dayanır]. Bu yüzden bunlardan birinde en küçük bir karışıklık ve şüphe vâki olursa, hükmün aslı bozulur. Bu da şer’î hükümlerin iptali için muhâlif olan kimselere geniş bir sahanın açılmasıdır.

Açık olan şeylerdendir ki, şer’î hükümler ilâhî kanunlardan ibârettirler. Kanunların ise [uyma hususunda] hikmetleri ve sırları araştırılmaz.

Nitekem, beşerin kendi kafasının ürünü olan laik kanunlara bile, gaye ve hikmetleri anlaşıldığı için değil, salt kanun oldukları için itaat edilir.

Merhumu dinlemeye devam edelim:

Hiç kimsenin şu [ilahî] kanunları kaldırıp başka bir kanunu getirmek, yâhud onları değiştirmek, veyâhud da onları iddiâ edilen şu sırlar ve illetlerin temeli üzerine bırakmak [başka sır, hikmet ve maksatlarının bulunmadığını iddia etmek] serbestîsi yoktur. Zîrâ bu serbestî [hak] sadece Şerîat’i koyana [Allahu Teala’ya] âittir. 

Mesela, Türkiye’de kanun yapma yetkisi TBMM’ye, Meclis’e aittir. Herhangi bir şahıs “Kanunun gözettiği gaye için şöylesi daha uygundur” diyerek farklı davranamaz, kendiliğinden farklı bir kanun/kural ihdas edemez. Ederse “yetki gasbı” içine girip kendisini TBMM konumuna çıkarmış olur.

Bu da “hükümeti ve devleti tanımama” olması itibariyle devlete karşı işlenmiş bir suç kabul edilir.

Böylelerine “Devlet, şerik kabul etmez. Paralel devlet olmaya kalkışmanız affedilmez bir suçtur, vatana ihanettir” denilir. Analarından emdikleri süt burunlarından fitil fitil getirilir.

Nitekim FETÖ’cü denilen kitleye, bunu bile yapmadıkları, sadece kendi aralarında (ucu yurtdışına uzanan) paralel bir emir-komuta zinciri oluşturdukları için ihanet damgası vuruldu. Öyle ki, birçok kişinin bu şekilde “kanun ve devlet tanımaz” olduğu sabit olmasa bile, FETÖ’cülerle bir şekilde bir bağlantısının bulunması (iltisaklı olması, mesela telefonunda bylock programının bulunması, veya parasını Bank Asya’da tutmuş olması) “devletçilik tekfiri”ne tabi tutulması için yeterli oldu.

*

Bu noktada akla, içtihat sırasında illetlerin aranması (tahkîk-i menat) konusu gelebilir.

Merhum Tehanevî bu konuda şunları söylüyor:

Müctehidlerin bazı hükümleri belli temel sebeplere bağlamasına da hiç kimse aldanmasın.

Çünki hükmün, hakkında susulan [Kur’an ve Sünnet’te hükmü belirtilmeyen] meselelere de geçirilmesine ihtiyâc vardı. Üstelik onlar [müctehidler] ilimde mütehassıs ve mâhir kimselerdi. [Yine de tespitleri zannî kalmakta, kesinlik kazanmamaktadır, içtihat farklılıklarının nedeni budur].

Ancak bizim mevzumuza gelince burada iki iş de mevcûd değildir.

Yani, birincisi, Allahu Teala’nın hikmetsiz ve boş emir vermeyeceğine iman etmişsen, tutup kendi yarım aklınla hikmet ve maksat icat etmene gerek yoktur. Yeni bir hüküm aramıyoruz ki hikmeti illa da arayıp bulmaya ihtiyacımız olsun.

Eğer işin hikmetini tam olarak anlayacak olsaydın, ve sende isabetli hüküm verme melekesi bulunsaydı, zaten dönüp dolaşıp tekrar Allahu Teala’nın vermiş olduğu emir noktasına gelecektin.

İkinci olarak, sen tarihselci bir sığır olduğun için, zaten bu emirlerin hikmetini ve maksadını tam anlamayı sağlayacak kafa da, hüküm vermeni sağlayacak ehliyet de sende mevcut değildir.

*

Merhum Tehanevî’nin konuşmasını yayına hazırlayan zat şöyle bir not düşmüş:

Şurası bilinen bir şeydir ki, meselelerin cüz’îyâtında [ayrıntı ve parçalarında] hükmün hakîkî illetinin bilinmesi, menâtının [dayanağının] ayıklanması ve hakîkatinin ortaya konması, (zor ve) tehlikeli bir iştir. Ancak fıkıh ilminde derinleşmek ve İslâmî ilimlerde iyice zirvelere yükselmekle hâsıl olabilir. …

Sonra bu makamda insanlar arasında yayılan bir husûsa dikkatli ve uyanık bir şekilde yaklaşmak lâzımdır ki, o da hükmün, hikmet değil de, ancak illet üzerine deverân etmesidir. Bu iş âlimler ve ilimde kökleşmiş kimseler için açıktır ve îzâha muhtâc değildir. Velâkin bugün insanlardan birçoğu illet ile hikmet arasındaki farkı anlayamamaktadırlar. Ve kendilerince iddiâ edilen hikmetin yok olmasıyla hükümlerin de değişmesini beklemektedirler. …

(Mesela) Hepimiz bugün müşâhede etmekteyiz ki, hükümet (devlet), caddelerin kesiştiği yerlere elektrikli işâretler [trafik lambaları] koymuş olup, bir süre kırmızı, bir süre de yeşil yanmaktadır. Sokakta yâhut caddede seyreden araçların hepsine, şu elektrikli lambalarda kırmızı gördükleri zaman durmaları, yeşil gördükleri zaman da hareket etmeleri emredilmiştir.

(Bu örnekteki hikmet ve illet farkına gelelim.) Arabaları durdurmaktaki hikmet, çarpışmalardan onları korumaktır. Ancak hükmün illeti lambadaki rengin kırmızı olmasıdır. O hâlde [yolda] durmanın hükmü hikmetiyle değil, sadece ve sadece illetiyle beraber deverân etmektedir. İşte bundan dolayı meselâ bir araba gelse ve durma işâreti olan kırmızı lambanın yandığını (illetin oluştuğunu) görse, her ne kadar orada herhangi bir çarpışma tehlikesi bulunmasa da [yani hikmet mevcut olmasa da] durması, hareketine son vermesi mutlaka gereklidir.

Arabanın şoförünün de “Durma hükmü sadece kazaların önlenmesi içindir (hikmeti budur); çarpışma tehlikesinin olmadığı [hikmetin bulunmadığı] yerde, kırmızı ışığın (illetin) bulunmasına rağmen, oradan geçmek bize serbest olmalıdır” diye düşünmesi, doğru değildir.

Öyleyse bu misâldeki durmanın hükmü, şu husûsî sûretteki hikmetin ortadan kalkmasına rağmen, yine de devam eder, hükümde değişiklik olmaz. Çünki illeti --ki o kırmızı ışıktır-- devâm etmektedir. Hüküm ancak illetin değişmesiyle [kanun koyucunun yeni bir kanun çıkarıp başka bir illet belirlemesiyle] değişir [hikmetin ortadan kalktığının düşünülmesiyle değil]. İşte bu sebeple meselâ kanun değişse ve kırmızı ışık yola devam etmenin câizliği için olsa, yeşil ışık da harekete son verip durmak için olsa, o zaman hüküm tersine döner. Çünkü illet değişmiştir.

İşte şer’î hükümler, sırf insanlardan bir adamın, yâhut birtakım adamların, o hüküm için husûsî bir sûrette illet olduğunu iddiâ ettikleri maslahatı yâhud hikmeti [o şer’î hükümlerde] görmemesiyle değişmezler.

Yani böylesi akılsızlar, hikmet (maksat, maslahat) ile illeti ayıramamakta, fıkıh usulünü (İslam hukuku metodolojisini) hiç mi hiç bilmemektedirler.

Bir hükmün illetini ancak şârî’nin (şeriat koyucunun, yasa yapıcı makamın) belirleyebileceğini anlayamamaktadırlar. Böylece, hikmeti anlamaları durumunda (Ki bu kendilerinin zannı) hükümleri (kanunları) istedikleri gibi değiştirebileceklerini, güncelleme yapabileceklerini ileri sürme hadsizliği sergilemektedirler. 

Oysa, insanlar emrin hikmetini doğru tespit etseler ve bazen o emrin ifası sırasında hikmetin ortaya çıkmadığını (trafik lambası örneğinde olduğu gibi) görseler bile, yine de o emre uymak zorundadırlar.

Bu nokta laik devletler açısından “devletin otoritesinin tanınması” ve kamu düzeninin sağlanması bağlamında önem taşır.

Din söz konusu olduğunda ise bu gibi hususların yanı sıra Allahu Teala’ya isyan etmeme, günah işlememe hassasiyeti devreye girer.

Bir şahıs böylesi durumlarda kendi kafasına göre hüküm verirse heva ve hevesine uymuş, Allahu Teala’ya isyan etmiş olur.

Üstelik Allahu Teala kullarını, “hikmet”lerin varlığı ve yokluğu (ya da anlaşılıp anlaşılmaması) ile de imtihan edebilir.

Bir insan meseleyi böyle salt maslahat/mefsedet ve makasıd (maksatlar) ya da hikmet eksenli olarak ele alırsa, hem hiçbir emri yerine getirmemek, hem de (içki, kumar, faiz, zina gibi) her yasağı çiğnemek için bir bahane bulmakta çok fazla zorlanmaz.

*

Tarihselcilik usulsüzlüğünün ve güncellemecilik omurgasızlık, ilkesizlik, enaniyet, nefsaniyet, hazcılık, pragmatizm, kıblesizlik ve kaypaklığının insanları getireceği nokta da işte burasıdır.

Güncellemeci tarihselciliğin varacağı son durak ibahîlikten (herşeyi helal, caiz ve mübah görmekten) ibarettir.

Siz bu tarihselci ve güncellemecilerin “Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem döneminde şu şu hususlardaki serbestî caiz görülüyordu, ama bugünün bozuk ve karışık şartlarında, fitne fesat ortamında bunun hükmü değişiyor olabilir, birtakım mahzurlar var gibi görünüyor, dolayısıyla bundan sakınılması iyi olur, ihtiyat iyidir, makasıd ve hikmet bunu gerektiriyor” dediklerine şahit oldunuz mu?!

Bunların otobanı tek yönlü işliyor, gidiş-geliş diye iki yön yok.. Sadece gidiş var.

Tek istikamet ibahîlik..


TARİHSELCİLİK VAMPİRİNİN TABUTU İÇİN BİRKAÇ ÇİVİ

 



Önceki yazılarda, merhum Allame Tehanevî'nin tarihselci papazlık stajerlerinin (papaz yamaklarının, hem de Körner gibilerinin de değil, en kötülerinin) zırvalarının sefaletini gösteren ifadelerine yer vermiştik.

Ancak merhum, tarihselci güncellemecilerin kafalarındaki arızaların cesametinin ve demagojik çarpıtmalar için fırsat kolladıklarının farkında olduğu için şu uyarıyı da yapıyor:

Hiç kimse bu açıklamalarımız sebebiyle Şerîat'ın ve hükümlerinin hikmetler ve sırlardan tecrit edilmiş (yalıtılmış, yoksun) olduğuna ve onlara ümmetin hakîmlerinin (bilgin ve bilgelerinin) muttalî olmadığına inandığımızı sakın zannetmesin.

Asla öyle değil!

Şüphesiz o hükümlerde sırlar ve hikmetler vardır. Ve onların bazılarına hikmet sâhibi kimseler muttalî olmuştur. …

Fakat Şerîat'e tutunmanın bağlı olduğu nokta bu bilgiler değildir.

Şöyle ki, onlar, (hikmet, maksat ve maslahat aranmadan) yerine getirilmesi vâcib olan şeylerdir. Her ne kadar … [amel edilirken] o maslahat ve hikmetlere vukûf bulunmasa da.

Modern hukukta ve devlet düzenlerinde de durum budur.

Tehanevî bu noktaya şöyle işaret ediyor:

İnsanlar tarafından yapılan hükümet kanunlarının hâline bakınız. Halk bu kanunlarla amel etmek için temel sebeb ve illetlerin ortaya çıkmasını [bunların kendileri tarafından anlaşılmasını] gözetlemezler [gözetleyemezler, anlasalar da anlamasalar da uymak zorundadırlar]. …

Mesela trafikteki hız sınırının hikmeti ya da maksadı, kazaların önlenmesidir.

Bununla birlikte bir adam şunu deme hakkına sahip değildir:

“Hız sınırından maksat ne, kazaların önlenmesi.. Ben ise şehirler arası yolda gidiyorum ve yol bomboş, ayrıca ben otomobil rallisi şampiyonuyum.. Bu işin kitabını yazdım. Zar zor ehliyet almış acemi çaylaklar ile benim gibi bir şampiyon sürücü bir midir?! Ben basar giderim.. Benim gibi bir şampiyon sürücünün acemi çaylaklarla bir tutulması, öküz arabası sürer gibi otomobil kullanması sürücülüğün makasıdına (maksatlarına), hikmetine ve ruhuna aykırıdır.. Sonra, at arabası gibi otomobil kullanmam da bu teknolojik icat ve yeniliğin ruhuna aykırıdır. O yüzden ben gaza basar giderim. Ayrıca insanların vakti değerlidir, benim gibi birinin yavaş araba kullanması maslahata aykırı. Üstelik yol da bomboş.. Bana hız yaptığımda ceza yazılması haksızlıktır.”

Modern devletlerde bu tür "güncelleme"lere izin veriliyor mu?!

*

Allahu Teala emirlerinden bazılarının bazı illet, hikmet ve maslahatlarını haber vermiştir.

Tehanevî şöyle diyor:

İllet ve maslahatlardan [ayet ve hadîslerde] zikredilen bazıları vardır ki, bu mahza [salt] bir teberrudur. 

Yani Allahu Teala’nın bir bağışı, mevhibesi ve lütfudur.

Yoksa Allahu Teala zaten hikmetsiz bir emir vermez. Fakat hikmeti açıklamak her zaman gerekmez. 

Bununla birlikte kullar her halükârda itaat etmek zorundadır.

Ve, Allahu Teala’ya gerçekten iman etmiş, O’nun kemal sıfatlarla muttasıf olduğunu bilen, herşeyi hikmetle ve yerli yerince yarattığına inanan bir kimse, O’na itaat için, işin hikmetine vakıf olmayı beklemez.

*

Bu dünya hayatında bile, yönetilenlerin, insan olarak kendilerinden bir farkları ve üstünlükleri bulunmayan (hatta bazen kendilerinden daha değersiz olan) yönetenlerin emir ve kararlarının hikmet, maksat ve maslahatlarını sorgulamalarına her zaman izin verilmez.

Mesela bir komutan, emrindeki askere birşey emrettiğinde onun hikmetini açıklamak zorunda değildir. Bir bağış ve lütuf olarak bazen açıklayabilir.

Bu bile bazen, astları şımartma olarak görülerek tuhaf karşılanır.

Beşerî hukuk sistemlerinin kanunlarında da buna benzer bir durum söz konusudur.

Devletler bir kanun çıkardıkları zaman her maddesi için ayrıca “Bu maddenin hikmeti şudur, şu nedenle yazılmıştır, maksad şudur” diye açıklamada bulunmazlar.

Yahut bir kurum yönetmelik hazırladığında her cümle için bir hikmet ve maslahat göstermez.

(Demokrasilerde nice kanun, “Liderimizin kişisel menfaati bunu gerektiriyor, şu yasa yakını olan işadamlarının ceeplerinin hatırı için çıkarılmalı, filanca yasa gelecek seçimde oy alınabilmesi için gerekli, falanca yasa da muhaliflerimizin çanına ot tıkamak için lazım” denilerek çıkarılır. Gerçek maksatlar bunlar olduğu halde “Millî irade böyle istedi, kamu yararı bunu gerektiriyor, devletin bekası, yerlilik millilik, çağdaşlık, Atatürk’ün ilke ve inkılapları, ilerleme, kalkınma, vatanseverlik, ulusal çıkar, kem küm” türünden, siyasî iktidarın ideolojik eğilimine göre değişen uydurma hikmet, maslahat ve maksatlarla millet uyutulur.)

*

Allame Tehanevî şunu da diyor:

 [Kur’an ve Sünnet’te belirtilmeyen] Hikmet ve maslahatları anlamanın bazısı zanna dayalıdır (kesinliğinden, anlama çabasında isabet edilmiş olunduğundan emin olunamaz), bazısının hikmetine de [asla] muttalî olunamaz. Bunda şaşılacak hiçbir şey yoktur. Görmez misin ki bir evin hizmetkârı, âilenin bazı işlerini ve maslahatlarını bilmez. Üstelik âilenin işlerini yöneten kimse onun gibi bir yaratılan kimsedir [kuldur]. [Hizmetkârın, evin sahibinin verdiği emirlerin hikmet ve maslahatlarını illa da anlaması ve bilmesi gerekmez, birçoğunu anlayabilse bile hepsini anlayamaz.] … Hâlbuki ikisinin (yaratılanla Yaratan’ın arasında) sonsuz bir fark vardır. [Allahu Teala’nın emir ve yasaklarının bütün hikmetlerini anlamaya ve bilmeye kulun kavrayışı yetmez. İnsanlar Einstein'ın izafiyet teorisini bile anlayamıyorlar.]

Bu açıklamamızdan hiç kimse zannetmesin ki, aklın temel sebeplerini kavrayamadığı hükümlerin akla ters düştüğünü söylüyoruz.

Aslâ! 

Akla ters düşmek başka, aklın bir şeyi anlamaması, kavrayamaması ise başka bir şeydir

*

Şeriat’te akla ters düşen birşeyin bulunması mümkün değildir.

Çünkü Şeriat, aklı da yaratan Allahu Teala'nın hükümleridir.

Allahu Teala nasıl vücut organlarımızı (gözümüzü, kulağımızı, ağzımızı, burnumuzu, dişlerimizi, ciğerimizi, midemizi, kalbimizi, beynimizi, sinir sistemimizi, kanımızı, damarlarımızı, iskeletimizi, omurgamızı), daha iyisi olamayacak şekilde en mükemmel biçimde yaratmışsa, toplum için koyduğu kurallar da, daha iyisi olamayacak şekilde mükemmeldir.

Şeriat'in durumu budur.

Akla ters düşen, Şeriat’le de çelişir.

Mesela içki kullanımı böyledir, akıllı insanın değil, nefsanî hazlarına esir düşmüş akılsız (aklını kullanmak istemeyen) kişinin savunabileceği birşeydir.

Hırsızın elinin kesilmesi de (Ki bunun belli şartları vardır, mesela ekmek çaldı diye insanın eli kesilmez) akla aykırı değildir. Bunda toplumun huzur ve selameti vardır, birçok insan değil hırsızları cezalandırmak, hırsızlık yapabilmek için başkalarını öldürebilmekte, bedenini yaralayabilmektedir. Kendilerini hırsız yerine koyarak, hırsıza empati yaparak bir iki hırsızın elinin derdine düşen insanlar, hırsızlık olayları yüzünden ölen ve yaralanan binlerce insanı görmüyorlar. Şeriat uygulandığında bir iki el kesilebilir, fakat onun korkusuyla yüzbinlerin canı ve malı emniyet altında olur.

Türkiye gibi ülkelerde insanlar Şeriat’in hükümlerini (Şeriat’te öngörülen cezaları) önemsemedikleri, laik kafayla düşündükleri halde her gün namus (ya da kıskançlık) cinayetleri işlenmektedir. Namus cinayetlerine bakınız, kaçı dinî hassasiyetlerden dolayı işleniyor?! Hiçbiri dersek yanılmış olmayız.. Bu, son tahlilde insan tekinin psikolojisiyle ilgili bir durum. Namus diye birşeyi umursamayan, evlenmeden birlikte yaşayan insanlar bile ya kıskançlıktan ya da terk edilmiş olmanın etkisiyle kavga ediyorlar, cinayetler yaşanıyor. Bazen de birileri, askıntı olan partnerinden kurtulmak için onu öldürüyor. Yahut tam tersi oluyor, "Bana yar olmuyorsan seni başkasına yar etmem" diyor.

Şeriat uygulandığı için değil, uygulanmadığı (ve kısas yapılmadığı) için, zamanımızda her gün pekçok insan öldürülmekte, linç edilmekte, dövülmekte, işkence görmekte, yaralanmakta, organlarını kaybetmekte ve sakat kalmaktadır.


HRİSTİYANIN BİLE BU KADARINA TAHAMMÜL EDEMEDİĞİ ÇAĞDAŞ TÜRKİYE TİPİ İMANSIZ YERLİ MİLLİ GÜNCEL İLAHİYATÇILIK

 



Bir önceki yazıda Almanya-Frankfurt’ta 05-07 Haziran 2008 tarihleri arasında gerçekleştirilen bir sempozyumdan söz etmiştik.

İslam’ın Manevi Mirası: Günümüzde Kur’an” konulu sempozyumdan..

Zamanın Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı (sonradan başkan olan) Mehmet Görmez ile profesör arkadaşları Ömer Özsoy, İlhami Güler, Burhanettin Tatar, Mustafa Öztürk ve Yasin Aktay’ın da katıldığı bu sempozyumda pırasasör Ömer Özsoy(suz)’un en hakiki ve öz küfür sözler söylemiş olduğunu görmüştük.

Ayrıca bu küfür sözlerin, değil bir bilim adamına, 10 yaşındaki zeki bir çocuğun bile ağzına yakışmayacak mantıksız ve cahilane saçmalıklar olduğunu göstermiştik.

Doğal olarak böylesi saçmalıklara müslümanın iman gereği, (kâfir de olsa) bir bilim adamının da akıl, mantık ve bilim adına itiraz etmesi gerekir.

Nitekim Ömer Özsoysuz’un zırvalarına da itiraz edilmiş..

Bir kişi itiraz etmiş..

Bilin bakalım kim olabilir?

Sonradan Diyanet İşleri Başkanı olan Mehmet Görmez mi?

Halen Akparti’de önemli bir görevde bulunan (Yeni Şafak gazetesi yazarı) Yasin Aktay mı?

Hiçbiri değil..

İtiraz eden kişi bir hristiyan Alman..

Prof. Dr. Felix Körner.

*

Körner, özetle şöyle demiş:  

Özsoy’un … çalışması [sunduğu tebliğ][kutsal] kitabı olan ilâhî [semavî] bir dinin tefsiri [yorumu] olmaktan çıktı. … 

Çalışması, [müslüman ya da gayrimüslim, Allah’a inanan ya da ateist farketmeksizin] herkesin kabul edebileceği, tarihsel açıdan allanıp pullanmış ahlâkî [içerikten yoksun, lafta kalan] normlardan ibaret. 

Yani Kur’ân [hukukî düzenlemeler getirip hayatı düzenleyen bir Tanrı buyruğu olmaktan çıkmış, hukukî emir ve yaptırım içermeyen] bir ahlâk kitabına indirgenmiş. 

[Bu türden] Dışarıdan gelen her reform [dini güncelleyip yeniden biçimlendirme] girişimi, aslında Kur’ân’ın kendisinde var olan ıslahatçı potansiyeli yok etmektedir [İnsanları ıslah eden bir kitap olmaktan çıkıp, insanların ıslah ettiği bir kitaba dönüşmektedir].

Körner’in bu sözlerini dinleyen ilahiyatçı Türk pırasasörler acaba utanmışlar mıdır?

Sanmıyorum, çünkü utanmaları için önce yapılan eleştiriyi anlamaları gerekiyor.

Bunlar ise kimisi görmez, kimisi duymaz, kimisi akletmez bir taife..

Söyleneni anlamadıkları için utanmak gibi bir bahtsızlığı yaşamaları mümkün değil.

Şanslı adamlar..

*

Önceki yazıda merhum allâme Tehanevî’nin ifadelerine de yer vermiştik.

O, konuyla ilgili olarak şu soruyu sormaktadır:

Bir kimse bir devrin yöneticilerinin kanunlarını alır ve her bir kanun için hikmet ve maslahat uydurur, sonra o hikmetlerin daha başka bir kolay yolla gerçekleşmesi temeline dayalı olarak o kanınları geçersiz sayarsa yöneticiler ona hangi muâmeleyi yaparlar?

Mesela Türkiye’den örnek verelim..

Mustafa Kamal Atatürk, (çorap, atlet, pijama, kilot, don devrimi türünden) bir şapka devrimi yapmıştı.

Şapka giymeyi kabul etmeyenler idam bile ediliyordu.

Don giymezsen idam edilmiyordun ama şapka giymezsen idam edilebiliyordun.

Hayır, burası bir tımarhane değildi, füze hızıyla çağdaşlaşan bir ülkeydi.

Bir Türk dünyaya bedeldi, fakat bütün bir Türk milletini toplasan bir gâvur şapkasına denk olamıyordu.

Atatürk’ün anlayışına göre şapka kanununun hikmet, maksad ve maslahatı halkı çağdaşlaştırmak, medenî Batılılar’a benzetmek, milletin hayat tarzını güncellemekti.

Bunu da 'zor'la yapıyordu.

Buna karşı birileri o gün şöyle deselerdi nasıl muamele görürlerdi: 

Çağdaşlık öyle şapkayla olmaz, çağdaş Batılıların hepsi şapka mı giyiyor?! Üstelik çağdaş olmayan ölüp gitmiş eski geri kafalı Batılılar da şapka giyiyorlardı. Asıl çağdaşlık monokl gözlük ve pipoyla olur. Şapkanın canı cehenneme, bütün vatandaşların monokl ve pipo taşıması zorunluluğu getirelim. Tütün kullanmasa bile ağzında piposu olsun.. Monokl ve pipo, şapka gibi mi, şapka haydut Al Capone'da da var, Şikago'nun zenci serserilerinde de.. Hangi çağda yaşadıklarının farkında olmayan birileri bunu anlamaktan ve devrimlerini güncellemekten bile acizler. Monokl ve pipo, sakalsızın Londralı aristokrat, sakallının da Heidelberg'li filozof gibi görünmesini sağlar. Ben şapka devrimine devrim mi derim, devrim dediğin monokl ve pipo devrimidir. İşte ancak o zaman tam çağdaş Batılı oluruz, Batılılaşmanın ruhuna bu daha uygun. Şapkaymış, hıh!”

Evet, biri bunu deseydi ne olurdu?

Olacağı şuydu: Birincisi, şapka devrimine muhalefetten vahşice derisini yüzmezlerdi ama muhtemelen kibarca asarlardı.

İkincisi, “Sen Atatürk’ün lafının üstüne nasıl laf söylüyorsun, hem senin böyle alternatif bir yol önermen Atatürk’ü bilgisiz ve beceriksiz kabul etmen ve hatta onunla alay etmen anlamına gelir. Cezalardan ceza beğen Cumhuriyet düşmanı vatan haini, Atatürk düşmanı devrim karşıtı!” demezler miydi?!

*

Somut/müşahhas bir başka örnek verelim..

Varsayalım ki birisi şöyle diyor: 

“Mahkemelerden, yargılamadan maksat nedir? Adaletin yerini bulmasıdır. Cezadan maksat nedir, suç işleyene bedel ödetilmesi ve bunun başkaları için ibret dersi olmasıdır. Mahkemelerin varlığının da, cezalandırmanın da hikmeti bu.. Fakat mahkemeler yavaş çalışıyor, şahit mahit derken iş tavsıyor. Bu hikmet ve maslahatın gereğini ben daha çabuk ve etkili şekilde yerine getiririm. Katillerin, ırz düşmanlarının, hırsızların, tacizcilerin peşine düşer, durumlarına göre suçlarının faturasını keserim. Suçlarının derecesine göre kimini öldürürüm, kimini döverim, kimine para cezası keser o parayla fakirlere yardımda bulunurum.”

Bunu yapan kişiye, “Aferin, mahkemelerin maksad ve hikmetini kavramış, adalete hizmet ediyor” denilmez. Bu yaptığı da suç kabul edilir.

Şeriat’i (İslam’ın hükümlerini) güncellemeye kalkışan azgelişmiş zekâların durumu da budur.

*

Bu tarihselci taifesi az angut, bir parça idraki kıt, ileri düzeyde de anlama özürlü oldukları için şefkat ve merhametle terbiyeyi hak ediyorlar.

O yüzden sabırla anlatmaya devam edip bir başka örnek verelim..

Varsayalım ki birisi şöyle diyor: 

“Hekimlikten/doktorluktan maksat ne? Bunun hikmeti ne? Hastaların tedavi edilmesi.. Benim dedem de, babam da, annem de hekimdi, onlardan tıbbı iyice öğrendim.. Her ne kadar tıp tahsilim ve diplomam yoksa da, bu işi onlardan kaptım. O halde ben de bir muayenehane açıp doktorluk yapabilirim. Yaparım. Bu konuda devletin yasak getirmesi bağnazlık ve yobazlıktır, geri kafalılıktır, çağdışılıktır. Bu yasak, insan kaynağı israfıdır. Haksızlıktır. Sadece bana değil, hastalara da yapılmış bir haksızlık. Topluma katkı sağlamama engel oluyorlar.”

Bunu diyen kişiye, “Aferin, sen olayın ruhunu kavramış, hikmet ve maslahatları hatmetmişsin, doğru diyorsun” mu derler?!

Böylesi bir mantık kabul edilir mi?

Tarihselci ve güncellemeci yenilikçiliğe göre, kesinlikle kabul edilmelidir.

*

Merhum Tehanevî şöyle bir örnek veriyor:

Bundan daha da açığı şudur ki; mahkeme bir kimse için şâhitlik yapmak üzere ihzâr [mahkemede hazır etme] hükmü çıkarır, ihzâr kağıdını görüp de imzaladıktan sonra ‘Mahkemeye gelmekten maksad şâhidliği yerine getirmektir, bunun daha kolay başka bir yolu vardır, ben olan bitenlerin tamamını yazar posta yoluyla müseccel [kayıtlı, belgeli] olarak gönderirim’ diyerek mahkemeye gelmezse, bu adam ihzârda yazılı olan yer ve zamanda hazır bulunmazsa, kendisi için yakalanma hükmü çıkarılmasını hak etmez mi?…

 

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."