nazım kıbrısi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nazım kıbrısi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

E-KİTAP: AJAN DİNDARLIĞININ KODLARI: ANTİ-İSLAMCILIK, PSEUDO-HİLAFETÇİLİK

 

https://archive.org/details/ajan-dindarliginin-kodlari-anti-islamcilik-pseudo-hilafetcilik

 

AJAN DİNDARLIĞININ KODLARI:

ANTİ-İSLAMCILIK, PSEUDO-HİLAFETÇİLİK

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ 5

BİRİNCİ BÖLÜM: ANTİ-İSLAMCILIĞIN ANATOMİSİ

“ÖZEL AJAN” MEHMET ŞEVKET, İSLAMCI BABANZADE’YE KARŞI 6

FETHULLAH’IN YERLİ-MİLLİ İKİZİ: MEHMET ŞEVKET EYGİ 12

İSLAMCILIK DÜŞMANLIĞI VE AJANLIK 15

“AYILANA GAZOZ BAYILANA LİMON” TARZI ÇİFTE TUZAK: “KUR’AN MÜSLÜMANLIĞI” UYMADIYSA “KUR’AN’DA OLMAYAN MÜSLÜMANLIK” VERELİM! 20

DERİN “MÜSLÜMAN” İSLAMCI OLMAZ, KÂHİNCİ OLUR 24

"ALLAH’I PUTA BENZETEN İSLÂMCI" 26

KÂFİR Mİ, MÜNAFIK MI, MANTIKLI DÜŞÜNEMEYEN BİR BEYİNSİZ BUNAK MI? 32

DEMAGOJİYİ BIRAK, DÜRÜST OL! 33

GÖREVLİ AJAN DİNDARLIĞININ ANTİ-İSLAMCI (ADI KONULMAMIŞ) İDEOLOJİSİ: DEVLETÇİLİK 37

İSLAM-İSLAMCILIK AYRIMI İLLÜZYONU, "İSLAM DEVLETİ - LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET" AYRIMINI UNUTTURMAK İÇİN SAHNELENİYOR 41

“İSLAMCILIĞA KARŞI DEVLETÇİLİK” PUTPERESTLİĞİNİ “İSLAMCILIK İDEOLOJİSİNE KARŞI DİN OLARAK İSLAM” ETİKETİYLE PAZARLAMA DECCALLIĞI 48

İSLAM HUKUKU, İSLAM AHLÂKINA KARŞI OLABİLİR Mİ? YA DA ŞU: İSLAM AHLÂKI, İSLAM HUKUKUNA KARŞI OLABİLİR Mİ? 52

“DEVLETÇİ” (KARİKATÜR) İSLAM, “İSLAMCI” İSLAM’A KARŞI 59

İSLAMCILIK DÜŞMANLIĞININ PARAVANASI: EHLÎ SÜNNETÇİLİK 64

KÜFÜR İNADI MI, BUDALALIĞIN SON KERTESİ Mİ? 72

İSLAMCILIĞA DÜŞMAN, TÜRKÇÜLÜĞE DEĞİL.. SİYASAL İSLAM’IN EN AZILI DÜŞMANI, FAKAT (DİNSİZ DE OLSA) DEVLET TARAFTARI, DEVLETÇİ.. 77

MİLLÎ GAZETE YAZARI İLE BEYAZ SARAY ULUSAL GÜVENLİK DANIŞMANI İSLAMCILIK KONUSUNDA NEDEN AYNI ÇİZGİDE? 79

BU, EDEPLİ HALİYMİŞ.. KORKUNÇ TERBİYE 85

İSLAMCILIK ADI ALTINDA İSLAM DÜŞMANLIĞI 89

EHL-İ SÜNNET EDEBİYATI YAPAN EDEP ÖZÜRLÜ TEKFİRCİ BİR YAZARIN SAPIK BİR CÜMLESİ 97

“BÜYÜK SAPIKLIK” MI, KÜFÜR MÜ? 98

 

İKİNCİ BÖLÜM: PSEUDO-HİLAFETÇİLİK: PAPA TİPİ HALİFE

AJANIN ‘LAİK (SİYASAL DİNSİZ)’ İSLAM BİRLİĞİ VE HİLAFET PROJESİ 103

MEHMET ŞEVKET’İN İNGİLİZÎ NANTOŞ İMAM-I KEBÎRİ (HALİFE-İ MÜSLİMÎNİ) 109

ÖZEL HARPÇİ HAFİYENİN İMAM-I KEBÎRİ 114

BU NE SÜNNÎLİKTİR Kİ ŞİÎLİKTEN İÇERÜ 120

MEHMET ŞEVKET’İN ŞİÎLİĞİ 122

BİR EHL-İ SÜNNET İSTİSMARCISI 131

DERİN LAİK KUKLACILAR KUKLA BİR THE İMAM-I KEBÎR İSTİYOR 134

EHL-İ SÜNNET BUYSA, ŞİA NE? 138

ŞİA’NIN VE KENDİLERİNİ EHL-İ SÜNNET’TEN ZANNEDEN ŞİÎLEŞMİŞ KİŞİLERİN ZAMANIN İMAMI SAFSATASI 145

GİZLİ İMAM-I KEBÎR’E (HALİFEYE) “GIYABINDA BİAT” ÇAĞRILARININ EHL-İ SÜNNET’E GÖRE DURUMU 147

BİR İNGİLİZÎ’NİN EHLÎ SÜNNETÇİLİK PROTESTANLIĞI 149

 *

ÖNSÖZ

 

Bu çalışmamızda yer alan yazıların hemen tamamı Mehmed Şevket Eygi’nin sağlığında yayınlandı. Ancak, gözden geçirip küçük rötuşlar ve bazı ilave açıklamalar yapmış bulunuyoruz.

Eygi, bir değil birkaç kuşağa hitap etti.. Sesini geniş kitlelere duyurma imkânına sahip oldu.. Yüzbinlerce, milyonlarca insanı etkiledi.. Her ne kadar vefat etmişse de, zihniyeti capcanlı, o yüzden, buraya aldığımız yazılar güncelliğini korumaya devam ediyor.

Çünkü Eygi’nin temsil ettiği “ajan tipi devletçi dindarlığı” üreten çark, günümüzde, daha fazlası olamayacak bir verimlilik düzeyinde dönüyor..

Öyle ki eski komünist yeni ulusalcıların, Leninci, Stalinci, Maocu iken taze Atatürkçü olarak arz-ı endam eden solcuların İslamcı diye atıp tuttukları kişiler ve çevreler, döneklik ve özür dilemecilik moduna geçtiler, İslamcılığın bir numaralı düşmanı gibi konuşup yazabildiler..

Böylece İslamcılık, tabiri caizse, gelenin gidenin vurduğu bir tür şamar oğlanına dönüştürüldü.

Bu “İslamcılık karşıtı dindar”lar yaptıkları İslamcılık eleştirisi sayesinde solcular, Kemalistler, ulusalcılar, Türkçüler ve laiklerden aferin aldıkları zaman da “Asıl fazilet düşmanın bile ikrar ve itirafa mecbur kaldığı fazilettir” diyerek övündüler.

Başlıca dertleri “düşman” dedikleri “dost”larından aferin almak haline geldi..

Burada anlattıklarımız sadece Mehmet Şevket’in değil, “aydın-entel-münevver” dindar geçinen dönek bir kitlenin hikâyesi.

*

MİLLÎ GAZETE YAZARI İLE BEYAZ SARAY ULUSAL GÜVENLİK DANIŞMANI İSLAMCILIK KONUSUNDA NEDEN AYNI ÇİZGİDE?

 

Geçmiş yıllar..

Kafalar karışıktı..

Türk lirasının Amerikan doları karşısında değer kaybetmesini “Amerika bizi ekonomik olarak çökertmek istiyor” diyerek sadece bu etkene bağlayanların, Berat Albayrak’ın ekonominin dümeninde bulunduğu Akparti iktidarı sırasında McKinsey ile anlaşmak istemiş olmaları insanları şaşırtıyordu.

Niye şaşırıyorlardı ki, devletleri zaten oldum olası Amerikancıydı..

ABD’yi eleştirirken kullandıkları dil bile sitemden ibaret olageldi hep.

Söze, “Biz stratejik ortak değil miyiz, ortak ortağa bunu yapar mı?” diyerek başlıyorlar, başladılar.

FETÖ (Bir ara paralel devlet diyorlardı) konusundaki kırgınlıklarının temelinde de bu “ortaklığa sadakat ve vefa” talebi vardı.

Ağam” diyorlardı, “Ortadoğu’daki kâhyan yani stratejik ortağın olan ben dururken, emrim altındaki bir marabayla nasıl böyle doğrudan görüşür, yüzgöz olursun, şımartırsın?”

*

McKinsey ile anlaşmak istemiş olmalarına şaşırmamak gerekiyordu.

Bu ülkede çok daha şaşırtıcı olan durumlar da var.

Ve kimse bunları görmek istemiyor.

Paralel devlet diye (Ki aslında paralel Amerikan stratejik ortaklığı veya paralel Amerikancılık anlamına gelmektedir) gürültü koparanlar, ABD ile doğrudan bağlantı kurmayıp “yerli malı / milli mal” olarak kalan paralel Amerikancılıktan şikâyetçi değiller.

İçimizdeki bu paralel Amerikancılık, özellikle İslamcılık konusunda kendisini gösteriyor.

*

Bir zamanlar Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak ülkesine hizmet etmiş olan John Bolton, Ekim 2018’de, radikal İslamcı terör örgütlerinin, ABD’ye ve onun yurtdışındaki çıkarlarına yönelik en üst düzey sınır ötesi tehdidi oluşturduğunu söylemiş bulunuyordu.

Amerika’nın Sesi’nde yer alan habere göre; Bolton, silahlı İslamcı militanları tanımlarken “radikal İslami” ifadesini kullanmış.

İlgili haberde şöyle deniliyordu: 

“Bir önceki başkan Barack Obama, bu nitelemeyi, dünyadaki barışçıl Müslümanları rencide ettiği ve teröristlerle bir tuttuğu gerekçesiyle eleştiriyor ve kullanmıyordu.”

(https://www.voaturkce.com/a/abd-yeni-terorle-mucadele-stratejisini-acikladi/4600256.html)

*

Barack Obama‘nın bile yapmadığı densizliği, terbiyesizliği ve edepsizliği, bir Millî Gazete yazarı yapıyordu.

Adı, Mehmed Şevket Eygi’ydi..

“Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diye saçmalayabilmişti.

Aynı şekilde, “İyi Müslüman ol, sakın İslamcı olma. Onun iyisi yoktur” zırvasını yazmıştı.

Bütün İslamcılıklar sapıklıkmış, iyisi yokmuş.

İmdi, kelime (lügat) manası itibariyle İslamcılık, “İslam taraftarlığı” demektir. Türkçü’nün Türk, milliyetçinin milliyet, Atatürkçünün Atatürk, cumhuriyetçinin cumhuriyet taraftarı olması gibi..

İslam taraftarlığına sapıklık demek, küfürdür.

Bunu diyen kişi, küfür (dinsiz imansız) laf söylemiş olur.

*

Aslına bakılırsa, bu Mehmet Şevket densizinin terbiyesizliği, Beyaz Saray Güvenlik Danışmanı’nınkinden bile büyük ve şedit..

Çünkü, John Bolton, doğrudan İslamcılığı hedef almıyor, ona bir “radikal” sıfatı ekliyor.

Hatta, radikal İslamcılığı bile tek başına suçlamıyor, “terör” diye nitelendirdiği eylemlere yeltenen radikal İslamcıları suçluyor.

Bu densiz soytarı ise, radikallik ve terör vs. boyutu aramadan, İslamcılığı baştan ayağa sapık ilan etme alçaklığını sergiliyordu.

Hem de, müslüman mahallesinde..

Uyuşturulmuş, afyon yutturulmuş, morfin yemiş, kendisinden ve dünyadan habersiz müslüman mahallesinde..

*

İmdi, denilecektir ki, “Burada İslamcılık ile lügat anlamı değil, siyasal ve sosyolojik terim/ıstılah anlamı kastediliyor”.

Olabilir..

Ancak, sonuç değişmiyor.

Çünkü, İslamcılığın bu terim anlamı ile şu iki şey kastediliyor: 1. Bütün İslam ülkelerinin siyasal birliğini savunmak, 2. İslam’ın siyasal, toplumsal ve ekonomik hükümlerinin devlete hakim olmasını istemek.

Bunlara karşı çıkmak, ve sapıklık olarak nitelendirmek de, İslam itikadı çerçevesinde küfre karşılık gelmektedir.

*

Eskiden daha dolaylı ifadeleri, tevile elverişli buldukları kavramları kullanıyorlardı..

İrtica ve gericilik gibi..

Sonra bundan vazgeçtiler..

Doğrudan İslamcılık ve İslamcı tabirlerini kullanmaya başladılar.

Fakat cepheden mertçe taarruza da geçmediler. Çünkü bu, muhatapların İslamcılığa daha sıkı ve kararlı biçimde sarılmaları sonucunu verirdi.

O yüzden, dindar-mütedeyyin-muhafazakâr saflardaki ajanlarını sözde nefis muhasebesi ve özeleştiri maskesi altında sahaya sürdüler.

Dindar kesimdeki safları aldatıp kandırmak için bir yandan da ehlî sünnetçilik şampiyonluğu yapıyorlardı.

Riyakâr, sahte ve istismarcı ahlâk ve irfan edebiyatı da bu ehlî sünnetçiliğe eşlik ediyordu.

*

Evet, bu Mehmet Şevket edepsizi, yayın, kitapçı, gazeteci vs. gibi sıfatlar da taşıyordu.

Birisi çıkıp “Bütün kitap-çılar sapıktır, ve bütün kitap-çılık faaliyetleri sapıklıktır. Hemen kaşınma Mehmet Şevket uyuzu, sana demedim, kitap başka kitap-çılık başka.. Kitabın başımızın üstünde yeri var, ama kitap-çılığın iyisi olmaz, o, sapıklıktır” deseydi, Mehmet Şevket’le alay etmiş olmaz mıydı?

Kitaba bundan âlâ düşmanlık olur mu?

*

Bir insan, aşırı Selefî bir tutumla, “Sonradan üretilmiş kavramlar bid’attir, biz sadece Kur’an ve Sünnet’te yer alan kavramları kullanmalıyız” diyebilir.

Ancak, bu durumda “müslüman” kavramı yerine “müslim”i kullanmak zorundadır. İranlılar “müslim” yerine “müselman” demişler, Türkler de İslam’la önce İran topraklarında karşılaştıkları için onlardan bu kelimeyi almış ve “müslüman” yapmışlar. (Aslında müslümân/müslimân, Farsça’da “müslimler” demek olur. Sondaki “ân” Farsça çoğul ekidir, Türkçe’de “ler/lar”a karşılık gelir.)

Benzer şekilde, böyle bir kişinin namaz ve abdest kelimelerini (Ki Farsça’dırlar) kullanmaması gerekir. Ayrıca “Müslüman-lık“tan hiç bahsetmemesi, onun yerine hep İslam tabirini kullanması icab eder. (“Ci-cı-cü-cu” eki sapık da “lık-lik” eki kutsal mı?)

Aynı mantıkla “Sufî olma, mutasavvıf olma, Hanefî olma, Nakşibendî olma, Mevlevî olma, Matüridî olma! Kendini sadece müslim olarak adlandır” demek de gerekir.

Evet, böylesi bir aşırı Selefî duyarlılık, kendi içinde tutarlı olmak, çifte standarda kaymamak şartıyla, belki bir ölçüde anlayışla karşılanabilir. Yanlıştır ama, görmezden gelinmeyi hak edebilir.

Fakat, devletin kullandığı bir adam olduğu eski bir İçişleri Bakanı (Faruk Sükan) ve Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığı yapmış bir korgeneral (İsmail Hakkı Pekin) tarafından açıklanmış olan bir kaşar ajan sadece İslamcı kavramına ve İslamcılığa savaş açıyorsa, orada durup düşünmek gerekir.

Böylesinin bir yandan da rüşvet-i kelâm kabilinden Kemalizm eleştirisi yapmasına aldanmamalıdır.

Hitap ettiği okur kitlesinin zaten böyle bir hastalığı yoktu.

Fakat, o işlevsiz ve faydasız Kemalizm aleyhtarlığı ile devşirdiği meşruiyetin ve kazandığı itibarın/güvenin gölgesinde, İslamcılığı katlediyor, İslam’ın canına okuyordu.

Küfür söz yazma imtiyazı elde ediyordu.

Obama’nın, hatta John Bolton’un bile yapmadığı alçaklığı ve ihaneti sergiliyordu. Sergileyebildi.

*

Bu şahsın Ekim 2018’de yayınlanan bir yazısının ilk paragrafı şöyleydi:

“BENDENİZ devamlılık taraftarıyım, bütün arıza ve kopukluklara karşıyım. İngiltere krallığı ve Japonya imparatorluğu iki devamlılıklar ülkesidir. Hukukta, kimlik ve kültür konusunda yenilik, arıza, kaza, kopukluk, devrim istemem.”

Görünüşe göre, mesela İngiltere ve Japonya’da İslam devrimi olmasını da istemez.

Lafına bakılırsa, istemiyor.

Devrim kelimesinin Arapça karşılığı inkılab.. Ve ayet-i kerîmede şöyle geçer:

“… yarın bilecek o zulmedenler hangi ınkılâba münkalib olacaklar.” (Elmalılı meali, Şuara, 26/227) (Ömer Nasuhi Bilmen meali: “Ve o kimseler ki, zulmettiler, nasıl bir inkılab mahalline yuvarlanıp gideceklerini yakında bileceklerdir.”)

Beyaz Saray Güvenlik Danışmanı’nın ağzıyla yazıp çizen bir adamın, zihniyetini ayet-i kerîmelerden alması tabiî ki beklenemez.

Şimdi bu sapık acaba ne derdi merak ediyorum.. “Müslümanlar İslamcılar gibi olmamalı, Kur’an okumamalı, Amerika’nın Sesi‘nden Beyaz Saray Güvenlik Danışmanı’nın irşadını dinlemeli” der miydi?

Yazdıklarına bakılırsa, savunduğu uçuk kaçık, savruk ve de çarpık medenîlik, genel kültür vs. hurafeleri çerçevesinde tavsiye ettiği şey, son tahlilde bundan ibaretti..

*

Bazıları şöyle düşünebilir:

Bu angut dinozoru, aklî melekeleri dumura uğramış sapığı, ya da akılsız numarası yapan “kullanışlı kaşar”ı kim okuyacak da kim etkilenecekti!..

Öyle değil..

Şu Temel Karamollaoğlu‘nun, Fatih Erbakan’ın o zamanki ve sonraki laflarına bir bakın!..

Üstelik adamlar, fiilen Erbakan‘ın halefi durumundalar..

İmamlığa soyunmuş adamların böyle yaptığı yerde cemaat ne yapar, siz tahmin edin.. Cami dışından cemaati izleyenleri ise hiç düşünmek istemem, hafazanallah..


KRİPTO ŞİÎLERİN "ZAMANIN İMAMI" ABRAKADABRASI

 



Malum olduğu üzere, bu ümmetin 73 fırkaya ayrılacağı, bunlardan sadece birinin kurtulacağı (fırka-yı naciye / kurtulan grup olduğu) hadîs-i şerîfte bildirilmiştir.

Kurtulacak olanlar (yine hadîse göre) Hz. Peygamber s.a.s.’in ve ashabının yolu üzere olanlardır. (Ebû Dâvud, Sünnet, 1; İbn Mâce, Fiten, 17; Tirmizi, İman, 18)

Dalaletteki (yoldan çıkıp sapıtan) fırkaların Ehl-i Sünnet ve Cemaat ile her meselede ihtilaf halinde olduklarını düşünmemek gerekir. 

Kimisi kader, kimisi şefaat, kimisi kabir azabı, kimisi Allahu Teala’nın sıfatları, kimisi de imamet/hilafet gibi konularda Ehl-i Sünnet ile ihtilafa düşmüşlerdir.

Ancak, Ehl-i Sünnet dışı fırkaların hepsinin küfre düştüklerini, ebediyen cehennemlik olduklarını da düşünmemek gerekir.

Konyalı Mehmed Vehbi Efendi bu konuda şöyle diyor:

“Sapık fırkaların hepsinin cehennemde olacaklarıyla murat, cehenneme girmeye müstehak olmalarıdır. Yoksa fiilen cehenneme girecekler manasına değildir. Çünkü itikadında ifrat veya tefriti sebebiyle cehenneme müstehak olduktan sonra itikadı küfre yol açmadığından Allah’ın afvıyla veyahut bir şefaatçının şefaatıyla cehenneme girmemek muhtemeldir. Ama itikadı küfre yol açarsa ebediyen ateştedir. Çünkü İslamî fırkalardan hariçtir. Ve itikadında küfür icab etmeyecek bir hatayı işleyen kimseye bid’atçı denir. Ve bid’atçı olan kimsenin cehenneme girmesinde devamlılık lazım değildir. Zira hadiste ‘Hepsi ateştedir’ hükmü mutlaka-i âmme olduğundan [genel mutlaklık ifade ettiğinden, devamlılık gibi bir kayıt ve şart ifade etmediğinden] vakitlerden bir vakitte velev bir dakika olsun cehenneme girmek hadisin doğrulanmasına kâfidir. Bundan dolayı cehennemde devam lazım gelmez.”

(Mehmed Vehbi, Akaid-i Hayriyye Tercümesi, İstanbul: Ahmet Kamil Matbaası, 1340/1921, s. 11.)

*

Evet, Ehl-i Sünnet ile Şia’nın ihtilaf ettikleri konulardan birini “zamanın imamı” meselesi oluşturuyor.

Şehristanî (ö. 548 h.), el-Milel ve’n-Nihal’de, İmamiyye Şiası içinde yer alan İsmailiyye hakkında şunları söylemektedir:

“Onlara göre arz hiçbir zaman zâhir ve belirli veya bâtın ve mestur (örtülü) olan, hayatta olup görevini yerine getiren bir imamdan hali kalmaz…

“Onların mezhebine göre, zamanının imamını bilmeden ölen kimse cahiliyyet üzere ölmüştür. Keza bir imama biat etmeden ölen kimse de yine cahiliyyet üzere ölmüştür.” 

(Muhammed Abdülkerim eş-Şehristanî, İslam Mezhepleri, çev. Mustafa Öz, İstanbul: Ensar, 2005, s. 192-193.)

Aynı şekilde Abdülkahir el-Bağdadî de (ö. 429 h.), el-Fark beyne’l-Fırak adlı eserinde, Batıniyye’den olan İsmailîler’in “zamanın sahibi olan imam”gıyapta biat aldıklarını belirtmektedir. (Abdülkahir el-Bağdadî, Mezhepler Arasındaki Farklar, çev. Ethem Ruhi Fığlalı, 4. b., Ankara: TDV Y., 2007, s. 183.)

Muhammed Ebu Zehra, İsmailîler hakkında şu bilgileri veriyor:

… bunlar, imamların gizli-saklı da olabileceğine ve ona itaat etmenin yine vacip olduğuna inanırlar. Yani, bu gizlilik onların imametine engel olmamaktadır….

“Bunlara “Bâtınî” denilmesinin sebeplerinden bir tanesi de, bunların çoğu zamanlarda “İmam gizlidir” demiş olmasıdır….

İsmailîlerin … görüşleri üç temel üzerinde kurulmuştur….

Bir: İlahi feyiz, Allah’ın imamlara lütfettiği marifetin bir parçasıdır.

İki: İmamın açık ve bilinen bir kişi olması gerekmez. Gizli ve örtülü bir kişi de olabilir. Bununla beraber, ona itaat etmek vaciptir….

Üç: İmam hiçbir insana karşı sorumlu değildir….

(Muhammed Ebu Zehra, İslam’da Siyasî, İtikadî ve Fıkhî Mezhepler Tarihi, çev. Sıbğatullah Kaya, İstanbul: Birim Y., 1993, s. 61-62.)

*

Ehl-i Sünnet uleması arasında, Batınîler’in/İsmailîler’in bütün bu konularda haktan sapmış oldukları konusunda ittifak vardır.

Öyle ki, sırf bunların imamet anlayışlarının Müslümanlar’ın itikadını bozmakta olduğunu gördükleri için, müteahhirîn uleması imamet/hilafet meselesini itikad kitaplarına almayı gerekli görmüşlerdir.

Günümüzde bazılarının bir yandan İsmailî/Batınî grupların dalaletten ibaret bu görüşlerini savundukları, diğer yandan da sözde Ehl-i Sünnet’i müdafaa davası güttükleri görülmektedir.

Bunların takiyye yapan şiî mi oldukları, veya Ehl-i Sünnet’in imamet/hilafet anlayışı konusunda koyu bir bilgisizlik içinde mi bulundukları belli değil. 

Belki tutarlı ve mantıklı düşünmeyi başaramayacak kadar dağınık bir zihne sahipler, veya belki hakkı kabul etmeyi gururlarına yediremedikleri için bile bile yanlışta inat eden, dertleri hak ve hakikat olmayan "din yolu haramileri" durumundalar.

İçyüzlerini Allahu Teala bilir.

Açık olan husus, imamet/hilafet konusunda Ehl-i Sünnet akidesini terk etmiş olan bu tür kimselerin Ehl-i Sünnet’i savunma adına ortaya attıkları fikirler konusunda dikkatli olmak gerektiğidir.

Çünkü bilerek veya bilmeyerek, dalalet ehli fırkaların görüşlerini Ehl-i Sünnet’e aitmiş gibi gösterebilmektedirler.

*

Bu Ehl-i Sünnet sabotajcılarının önde gelenlerinden biri, Özel Harb’in İslamî kesimdeki ağır toplarından Mehmet Şevket Eygi idi..

Millî Gazete’deki köşesinde yıllarca “zamanın imamı” edebiyatı yaptı durdu.

Vird-i zebanı olan tek hurafesi de bu değildi. 

Sözde Ehl-i Sünnet savunucusuydu, özde ise İsmailiyye propagandacısıydı.

Ehl-i Sünnet savunucusu geçinen bu "zamanın imamı" tutkunu, bir yazısında şöyle diyordu:

Bazı okuyucularım, “Zamanındaki İmam’a (Emîre) biat etmeden ölen kimse sanki cahiliyet ölümüyle ölmüş olur” hadîsi ile ilgili yazım üzerine, benden zamanın İmamının ismini soruyor. İçlerinden biri mesajında, bize isim ve adres vermezsen vebali senin üzerine olur diye yazmış.

Bundan yıllarca önce, Şeriata sımsıkı bağlı muhterem bir şeyh efendiye sormuştum: Zamanın İmamını bilmiyoruz. Ona nasıl biat edeceğiz? Şu cevabı vermişti: “Gıyabında biat edersiniz…” Yani “Ben zamanın İmamını bilmiyorum. Binaenaleyh o zat  kim ise, neredeyse kendisine biat ediyorum…” diyerek biat etmek gerekir.” 

(Millî Gazete, 14 Ekim 2008)

Vatandaşın delili, “Şeriate sımsıkı bağlı muhterem bir şeyh efendi” imiş.

Adı?

Adı yok..

*

Sözde adalet dağıtan "Şeriat dışı hukuk sistemi tiyatro kumpanyaları"nın “gizli şahit” komedyası türünden bir “Şeriate sımsıkı bağlı muhteremlik”..

Muhtemelen bu Şeriat’e sımsıkı bağlı muhterem şeyhi, Adnan Oktar’la birlikte yanında poz verdiği Kıbrıslı Nazım’dı..

Kıbrıslı Nazım, İngiltere’nin yeni kralı Charles’ın müslümanlığının propagandasını yapmasıyla tanınıyordu.

Türkiye’den de Adnan Oktar’ın şefaatçısıydı.

Nazım ile Adnan'ın arasından su sızmadığı için, bir ara Adnan, zamanın başbakanı Erdoğan''ın Nazım'a ulaşmak için kendisini aradığını, "Şeyh efendi"nin telefonunu istediğini söylemişti. 

*

Öncelikle, vatandaşın muhterem şeyh efendisinin kanaatinin şer’î açıdan hiçbir değerinin bulunmadığını söylemek gerekiyor.

Çünkü bu muhteremliği meçhul şeyhin lafı, zayıf hadîs kadar bile itimada şayan değildir, fıkhî bir hükme medar olacak bir delil olmaktan uzaktır.

Fıkıh usulünün sadece "u"sunu bile bilen, İslamî ilimlere bu kadarcık olsun vukufu bulunan biri, bu tür üfürükçü hokus pokuslarına itibar etmez. 

Çünkü "muhterem şeyh"in bu "sallama" fetvası, usulüne uygun olarak yapılmış bir içtihat da değildir.

*

Gıyapta biatmiş...

Böyle biri var mı yok mu, bilmiyorsun, fakat "Belki vardır" diye belki biat ediyorsun.

Demek ki maskaralık ve mantıksızlık alanında da rekor kırılabiliyormuş.

Böyle bir imam var mı, yok mu, bilmediğin gibi, varsa kimdir bu imam, Ali midir, Veli midir, onu da bilmiyorsun, fakat "Ya tutarsa" diyerek göle maya çalıyor, belki biat ediyorsun.

"Ali'yse Ali'ye biat ettim, Veli'yse biatim Veli'ye sayılsın" diyorsun.

Mesela cumhurbaşkanlığı seçiminde "hayırlı aday"ın kim olduğunu bilmediğin için sandığa gitmeden meseleyi hallediyor, diyorsun ki: "Ben gaybı bilmem, o yüzden adayların kim olduklarını bile öğrenmedim, adlarını bile bilmiyorum, oyum hayırlı olana, gıyapta ona oy veriyorum, oyum hayırlı olanadır, artık o kimse onu Allah biliyor, oyum ona sayılsın".

Bu soytarılığa demokrat kargalar bile güler.

Ayette geçen "dinlerini oyun ve eğlence edinen" taife bu tür "fetva"lar üreten soytarılar değilse kimlerdir?

*

Özel Harb'çi geveze yazar, (“Şöyle yapsanız da caiz olur” dercesine izin verir gibi konuşan) muhterem şeyh efendisinin durduğu yerde de durmuyor, bir adım daha ileri giderek, “Binaenaleyh … diyerek biat etmek gerekir fetvasını veriyor.

Gerekirlik, vücub demektir.

Meçhul bir şahsın, delilsiz, senetsiz sepetsiz, kafadan atma bir lafını şer’î konularda delil olarak ileri süren bir kimse ne şer’î delillerin ne demek olduğunu anlamıştır, ne de Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolunu..

Fakat kendisini “Binaenaleyh gerekir” diye fetva verecek konumda görüyor.

Delili sağlam: İsmi meçhul (Belli de olsa kıymeti yok da, adamın cismini geçtik, ismi bile ortada yok) bir muhterem şeyh efendinin senetsiz sepetsiz bir üfürüğü.

*

Bu Mehmet Şevket Eygi, 1 Nisan 2013 tarihli Millî Gazete‘de yayınlanan  “Ümmet ve İmamet” başlıklı yazısında ise şöyle diyordu:

“Resulullah Efendimiz (Salat ve selam olsun ona) ‘Zamanındaki İmam’a biat etmeden ölen kimse sanki cahiliyet ölümüyle ölmüş olur’ buyurarak Müslümanları uyarmıştır.”

Konuyla ilgili tek hadîs bu değil. (Hadîsler konusuna ileride döneceğiz inşaallah.)

Eğer yaşadığın zamanda Müslümanların böyle bir imamı varsa, yani İslam ümmetinin tümünün lideri olan bir halife mevcutsa, ona biat etersin.

Peki, böyle bir imam yoksa?

Yoksa, İmam Nevevî'nin belirttiği gibi, biat etmen diye bir şey de söz konusu olmaz. 

Üzerinden bu mükellefiyet kalkar. 

(Nitekim konuyla ilgili Huzeyfe r. a. hadisi bunu ortaya koyuyor. Bu noktaya ileride döneceğiz inşaallah.)

*

Ancak Mehmet Şevket Eygi, cahil bir müçtehit taslağı olarak içtihat ve fetva hizmetini bu noktada da bırakmamış, dinde reform anlamına gelen bir "güncelleme" ile maneviyat soytarılığı alanında yeni bir çığır açmıştı.

Söz konusu yazısından üç gün sonraki, yani 4 Nisan 2013 tarihli yazısında aynen şu ifadeler yer alıyordu:

“Biliyorum İslam’da din ve dünya ayrımı yoktur. İmam-ı Kebir’in aynı zamanda dünya işlerini de idare ve tanzim etmesi gerekir ama bugünkü şartlar altında böyle bir liderin olması çok zordur. Binaenaleyh geçici olarak ruhani bir lider de olabilir.”

Böylece dinde reform anlamını taşıyan, laikliğin de (siyasal dinsizliğin de) hatırını kırmayan bir fetva vermiş oluyordu.

İslam’da halife sadece dünya için, dünya siyaseti için gerekliyken, Allahu Teala ile ümmet arasında papalar ve papazlar gibi ruhanî aracılara ihtiyaç yokken, bu vatandaş tutup ruhanî bir zamanın imamı icat etmişti.

İslam'da yapılmış, hem laikleri (siyasal dinsizlik savunucularını) hem de Hristiyanları memnun edecek bir güncelleme.. 

Laikleri Şeriat'i uygulayacak bir halifeden kurtarıyor.. 

Sadece ruhlar âleminde hüküm süren bir İslam'a laikler dünden razılar, baştan beri kabul ettirmeye çalıştıkları şey zaten bu..

Mehmet Şevket'in güncellemesinde Hristiyanlar da unutulmamış.. 

Onlar da, "Hah işte din dediğin böyle olur, papasız, papazsız, ruhanî lidersiz din mi olurmuş, dönüp dolaşıp bizim çizgimize geldiniz işte" diyerek mutlu olabilirler.

Tamam, laikler için iyi, Hristiyan için de güzel.. Peki ya Müslümanlar?

Mehmet Şevket'in dünya işlerinde esamisi okunmayan bu ruhanî lideri müslümanlar açısından ne işe yarayacak, ne iş yapacak?

Daha dünyadayken cennetten arsa kapatılmasını mı sağlayacak, milletin günahlarını affederek "Hadi bakalım afvolundunuz, günah işlemekten korkmayın, ben buradayım, afvederim, babanız/papanız olarak afvedicilik benim en önemli hasletim" mi diyecek?

*

Bir müslüman hoşuna gitmeyen bir ayet ya da hadis okuduğunda hemen “Sen fetva veremezsin, hani icazetin, hangi medreseden icazet aldın? Sen ayet ve hadislerden hüküm çıkaramazsın” diyerek itiraz etme kurnazlığını adet edinmiş olan bu Özel Harp kurmayı, böylece, cahil müçtehitlik alanında bir inkılap yaparak laikliğin (siyasal dinsizliğin) arayıp da bulamayacağı bir Martin Luther kopyası olmayı başarmış bulunuyordu.

Yaptığı şey, “Zaman dine uymuyor, o halde dini zamana uyduralım, Hristiyanları örnek alarak ruhanî bir imamet/halifelik icat edelim, zaten Avrupa laikliği de böylesi bir ruhanîliği laikliğe aykırı kabul etmiyor, benimsiyor” demek gibi bir şey.

Ancak, bu zırvaları seslendirmiş olan şahıs, laflarının ictihatta bulunma ve fetva verme anlamına geldiğini anlamayacak kadar ya kendisinden habersizdi ya da takiyye yaparak insanları aptal yerine koyuyordu.

Neymiş, “bugünkü şartlar altında” bu iş olmuyormuş, o halde geçici olarak “ruhanî bir lider de olabilir”miş..

Böyle bir ifadeyi kullanan kişinin, eğer (herhangi bir mezhebe tabi olmayan) bağımsız müctehid ise, bize delillerini göstermesi gerekirdi.

Şayet müctehid olmadığını kabul ediyorsa ve bir mezhebin müntesibi ise (mezhepsiz değilse), mezhebinin imamının ve önde gelen âlimlerinin bu yöndeki bir ictihad ya da fetvasını göstermeliydi.

*

Aslında, bu mezhepsiz (sözde mezhepçi, özde mezhepsiz) şahsın ictihad yöntemi, “zamanın imamı” uydurmasındaki tavrı ile uyumluydu..

Geçici ruhanîlik düşüncesi insana Şia'nın mut’a nikâhını (geçici evlilik) hatırlatıyordu.

Yaptığı iş, “Biliyorum, İslam’da yarım saat sonra ayrılma koşuluyla evlilik olmaz. Ama bugünkü şartlar altında Aliler, Veliler için böylesi bir evlilik zor. Binaenaleyh geçici olarak ‘süreli’ bir evlilik de olabilir” demek gibi birşeydi.

Evet, yeni sorunlar için yeri geldiğinde ictihad yapılabilir. Ancak ictihad böyle “bugünkü şartlar”, “binaenaleyh” vs. gibi artistik laflarla yapılmaz. 

Bunun bir usûlü vardır.

Tahkîkü’l-menât, tenkîhü’l-menât ve tahrîcü’l-menât kavramlarını bile bilmediği kendi laflarından anlaşılan, kıyasın şartlarından habersiz olan biri, “bugünkü şartlar”, “binaenaleyh” filan tekerlemeleriyle ictihad yapıyor..

Fesubhanallah!.. La havle ve la kuvvete illa billah!..

Merhum Ahmed Davudoğlu’nun kitabının adı neydi: Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri.

Sağ olsaydı, yukarıda ictihadını aktardığım soytarı ve benzerleri hakkında acaba şu adla bir kitap yazar mıydı: 

Ehl-i Sünnet-i Savunma Davasında Ehl-i Sünnet Tahripçileri.

*

Bu örnekten de anlaşılabileceği gibi, Türkiye, kendisini “en hakiki Ehl-i Sünnet” savunucusu zanneden (veya öyle pazarlayan) Batınîler ve İsmailîler ile dolmuş durumda.

Bunlar belki kripto şiî, belki değiller.

Bu, çok önemli de değil.. Yanlış yolda olduktan sonra ha "kendin" olmuşsun, ha kripto, ne fark eder?!

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...