Cemaatler görünmez oluşumlar değildirler, görünürler; hatta ilgi odağı olmak, yeni üyeler kazanabilmek için "olduğundan fazla" görünürler. Cemaat mensupları da bilinirler.
Fakat istihbarat teşkilatlarına (mesela MİT'e) çalışanları bilemezsiniz.. Bunun nedeni görünmez olmaları değildir, onlar da görünürler, sorun şurada ki "olduklarından farklı" görünürler, muhataplarını aldatırlar.
Onlar falanca cemaatin, filanca partinin, feşmekan derneğin, fişmekan vakfın sadık ve muti adamı gibi görünürler.. Onlardan biri zannedersiniz.
Siz bir işi falanca cemaatten birinin yaptığını düşünürsünüz, gerçekte işin ardındaki "üst akıl" bir istihbarat örgütüdür.. Fikir onlardan çıkmış, maskeli ajanlar vasıtasıyla hedef kitleye "yedirilmiştir".
*
İmdi, bu FETÖ'nün bir MİT-CIA prodüksiyonu olarak ortaya çıktığını ve neşv ü nema bulduğunu gözardı ederseniz hiçbir şeyi doğru anlayamazsınız.
FETÖ'nün bütün günahlarına MİT ortaktır.. Her bozukluğu ondan almıştır.. Bundan şüpheniz olmasın.. (MİT de her bozukluğu CIA'den ve diğer Batılı müttefiklerinden almıştır.. Zamanın MİT Müsteşarı/Başkanı, kendisinin CIA şube müdürü gibi çalıştığını itiraf etmişti.. FETÖ, CIA'in güdümüne girerken "MİT'in [28 Şubat'ta nirvanasına ulaşan] sünnetine/geleneğine" tabi olmuş durumda..)
Ve bu MİT, kendi jargonu çerçevesinde "iti ite kırdırmak", bir düşmanın enerjisi ile bir başka düşmana zarar vermek için seni de kullanabilir. Aklını çelerek, duygularınla oynayarak, saldırmanı istediği gruptaki bir adamıyla ajite ve provoke ederek..
Evet bu, seni satın alma yoluyla olmasa da, istihbarat teknikleriyle manipüle etme şeklinde kolayca yapılabilir.
*
Bayancuk'un yukarıya aldığımız videosundaki bazı sözleri, MİT'le irtibatlı olduğu anlaşılan sosyal medya hesapları tarafından aktarılıyor, çoğaltılıp köpürtülüyor.
Şu ifadelerle:
Tevhid Dergisi yazarı Halis Bayancuk, Fetullah Gülen’e yakın isimlerden Hamdullah Öztürk’e cevap verdi: - Kemalistlerin dönemini de Fetullahçıların dönemini de AK Parti dönemini de gördüm. - Hepsi zalimdi fakat bunların arasında insanlara namuslarıyla şantaj yapan tek ekip Fetullah Gülen’in yetiştirdiği polislerdi. - İnsanların yatak odasını dinleyecek kadar şerefsizsiniz!
Yanlış..
Tek ekip onlar değil..
Halis'in turpun büyüğünden haberi yok. (Ya da haberi yokmuş gibi görünüyor.)
Anlaşılan, bu heyecanlı, gayretli arkadaşın kafası kendisi kadar hızlı çalışmıyor. (Ya da muhteşem içişleri bakanı Süleyman Soylu'nun tabiriyle bizi "kekliyor".)
Bu kafayla daima birileri tarafından kullanılmaya namzet.. Farkında olmasa da..
*
İstihbarat örgütleri yatak odalarını dinlemekten daha fazlasını yaparlar.. Çok fazlasını..
Mesela sana, FETÖ'nün içine monte etmiş oldukları "kullanışlı" bir başörtülüyü "irşat" olunma talebiyle gönderebilirler.
Ve sen samimiyeti ilerletme gafletinde bulunabilir, yataklı tren seyahatine çıkabilirsin.
Sonra da sözde bir FETÖ'cü (özde istihbaratçı) sana şantaj yapabilir.
Bu arada bir istihbarat örgütünün beyaz atlı prensleri "Sana şantaj yaptıklarını tespit ettik, bu alçaklardan seni kurtaracağız" diyebilir ve seni kendilerine minnettar hale getirebilirler. Minnet borcu altında kalır, ricalarını kıramaz hale gelirsin. Zaten senin ne mal olduğunu artık onlar da bilmektedir, bunun mahcubiyeti içerisindesindir.
Yatak odası dinlemek ne ki, çocuk oyuncağı.. Bu âlemde ne filmler çevriliyor..
*
[28 Şubat'ı hazırlayan süreçte Oscar'lık "Fadime İlen Basılma" filminin başrol oyuncusu olarak şöhreti yakalayan Müslüm, tuzağa düşürülmüş değildi..
Filmin kadın başrol oyuncusuyla birlikte rollerinin hakkını veriyorlardı, hepsi bu..
Müslüm'e gecekondu tipi prefabrik Aczimendeburi tarikatını kurduranlar, onu böylesi bir film için hazırlamışlar, kadın "süper star"ı da ayarlamışlardı.
Filmin kahramanlarının soyunma anına, televizyon kameralarının polis eşliğinde samanlığı, pardon yaşadıkları daireyi basma anı (çok iyi bir zamanlama ile) denk getirildi.. Saati satine bile değil, dakikası dakikasına, hatta saniyesi saniyesine..
Televizyoncular hazırlıklıydı, birilerini iş üstünde yakalayacaklarını, ekranlara bomba gibi görüntüler taşıyacaklarını bilmenin rahatlığı ve tatlı heyecanı içindeydiler. (Film çekiminde senaryoya bağlı kalmanın ve yönetmenin talimatlarına harfi harfine uymanın böyle harikulade getirileri var.)
Figüran polisler de, televizyon muhabir ve kameramanları da vazifelerini çok iyi yaptılar; senkronizasyon harikaydı, oyuncuların performansı ile kameramanların eforu arasındaki uyum ve eşgüdüm sinema tarihinin altın sayfalarından birinin yazılmasını sağladı.
Doğal olarak bu aşırı çıplak ve müstehcen film beklenen hasılatı yaptı, rekor sayıda izleyiciye ulaştı, ve kamuoyunu 28 Şubat için hazır hale getirdi.]
*
FUHUŞ KASETLERİ, FETÖ, VE MUHSİN YAZICIOĞLU'NA KURULAN TUZAK
"Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını [fetullahçı] polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı [FETÖ'cü] diye de kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler. Şimdi bu videolar karanlık rejim elemanları tarafından farklı bir kanalla servis ediliyor. Hem itibarlarını hem de imanlarını kaybettiler. Yaptıklarının cezasını bulacaklar."
Bu satırlar Ayhan Tekineş'in Twitter (X) hesabında yayınlandı.
Tarih 18 Aralık 2023.
Ayhan Tekineş, ilahiyatçı bir profesör..
FETÖ'cü (Fethulahçı Takiyye Örgütü üyesi) diye nitelendirilenlerden.
Fethullahçı.
*
Sözlerininden çıkan anlamı (kritik-analitik düşünce modasına uyup) madde madde sıralayalım:
1. Bazı din adamları ve ilahiyatçıların karı kızlarla kasetleri var. (Türkiye'de sadece bunlar kasetlik işlere bulaşmış olsalar çok temiz toplum olduğumuzu düşüneceğiz de, neyse...)
2. Birileri (yani rejimin "karanlık" adamları) bunların kasetlerinin bulunduğunu biliyorlar, görmüşler. Din adamlarına (şeyh, hoca, abi vs.) ve ilahiyatçılara haber veriyorlar. ("Kasetleriniz bizde de var" demenin kibar biçimi.. "Anlarsınız ya.." dümeni.)
3. Bu karanlık adamlar, söz konusu kişilere "Kasetlerinizi çekenler FETÖ'cü polisler, ilk hedefiniz bunları Akdeniz'e dökmek.. Marş marş!" demişler. ("FETÖ'cülerle kanlı bıçaklı savaşa girmezseniz kasetleriniz kazara perşembe pazarına düşebilir" demenin usulüne uygun usturuplu biçimi.)
4. Bu kaset gazilerinden bazıları, FETÖ savaşlarında her ne kadar yararlık göstermişlerse de, başka kusurları yüzünden yine de "rejimin karanlık adamları" tarafından harcanıyorlar. Kasetleri ve kasetlik maceraları (benzer şekilde kaseti olan ya da önüne "yal" konularak havlatılan) kullanışlı medya kulağı kesiklerinin havlamalarına emanet ediliyor. İtibarsızlaştırılıyorlar.
*
Bu kaset imalatı ve itibarsızlaştırma çarkı nasıl dönüyor, ona bakmakta fayda var.
Burada önümüze "bal tuzağı" (honey trap) kavramı geliyor.
Yani karı kızlarla kurulan tuzak.. (Kadınlara yönelik erkek versiyonu da var.)
Gönderirler bir genç kızı, o da "Hocam, ben namaza sizin sohbetlerinizi dinleyerek başladım, fakat kafama takılan bazı konular var, size sorabilir miyim?" türünden mesajlar atar, sonra görüşme talebinde bulunur, sabırla, hiç acele etmeden yavaş yavaş ağlarını örerler.
Bir defa kafaya taktılar mı çok değişik tipte (açığı kapalısı, zekisi aptalı, bilgilisi cahili, cemaatlisi cemaatsizi) her tipten piyonu devreye koymaları mümkündür.
İstihbarat örgütleri bu "bal tuzağı" işlerinde ustalaşmışlardır, sıradan insanların aklına hayaline gelmeyecek yollarla hedeflerine yürürler.. Hem devasa tecrübeleri, hem sayısız kalifiye elemanları, hem de hedefe koydukları kişiler hakkında yığınla istihbaratları mevcuttur. Adamların ıcığını cığını herşeyini öğrenip kaydetmiş, dosyalamışlardır.
Operasyon başarılı olursa (Ki başarısızlık ender-i nadirattan istisnadır) kasetler çekilir, kayıtlar alınır ve gerektiğinde kullanılmak üzere zulalara yerleştirilir.
*
Bu noktada Ayhan Tekineş'in ilk cümlelerine dönmek gerekiyor:
“Bazı ilahiyatçıları ve din adamlarını polisler tarafından gizli çekilmiş videolarınız var diye korkuttular. Polisler cemaatçı diye de kışkırttılar. İnandılar ya da gizli kayıtları çıkmasın diye inanmış göründüler ve bu süreçte rejimin kölesi haline geldiler."
İmdi, 15 Temmuz olayından sonra binlerce polis memuru FETÖ'cü diye görevden atıldı, tutuklandı, yargılandı, hapsedildi..
Bunlar arasında hiç "Birilerinin mahrem kasetlerini çektiler" diye yargılanıp tutuklanan var mı?
Benim bildiğim, yok.
Niye?
Baykal olayı gibi bazı işlerin ardında FETÖ'nün olduğu, "itiraf"çılara dayanılarak söylendi, fakat bu tür itirafçılara sözgelimi "Senin cezan 30 yıl, şöyle şöyle bir itirafta bulunursan üç yılla olayı kapatırız" dediğinizde söyletemeyeceğiniz söz olmaz.
Üstelik bunların bir kısmı da "gizli tanık" durumunda.. Nasıl tanıklıksa?
(Baykal'a söz konusu kadını daha bekar genç kızken birilerinin "bal tuzağı" olarak göndermemiş, ve onu yıllarca kadınla olan kasetleri hürmetine diledikleri gibi gütmemiş ollduklarından emin olunamaz.)
Bu FETÖ'cü polislerin elinde böylesi kasetler olduğunda zaten saklamıyor, olayı mahkemelere taşıyorlardı.
*
Mesela şu İzmir'deki (Ergenekonculukla suçlanan) casus subaylar vs. olayı.
Bunların yabancı gizli servislerin bal tuzağı operasyonlarına yem oldukları kasetlerle ortaya konuldu.
Polis bunları takip etmiş, bin kadar kaset çekilmiş.. Bin..
Bir değil, 10 değil, 100 değil, 200 değil, bin (rakamla 1000).
Bu kasetler mahkemelere de intikal etti, Genelkurmay'a da gitti..
Sonra, "İşin ucu devlet sırlarına uzanıyor, T. C. olarak dünyaya rezil oluyoruz" diyerek olayın üstünü kapattılar.
Fakat kasetler imha edilmedi, bazı yerlere, mesela Genelkurmay'ın arşivine konuldu.
O yüzden, söz konusu kasetlerde neler olduğunu en iyi bilenlerden biri şu anki Milli Savunma Bakanı Orgeneral Yaşar Güler..
Ve o süreçte, medyanın sözde doğrucu Davutlarından Müyesser Yıldız, odatv.com'da, "Neden bu kasetler imha edilmiyor da Genelkurmay’da muhafaza olunuyor?" diye yazabildi.
*
Evet, polisler bu tür kayıtlara ulaştıklarında, böylesi vakalar kasete alındığında olayı (ilerde şantaj vs. için kullanmak üzere) arşivleme ve bekletme durumunda değiller.
Ortada bir suç varsa olayı (zaman aşımına vs. uğramadan, soğumadan, suçlular paçayı yırtmadan) mahkemeye taşımak zorundalar.
Ayrıca polisin (ilerde şantaj yapma niyetiyle) bal tuzağı kurması, "Dur şunları uçkurlarından yakalayalım" diye birilerine karı-kız göndermesi de söz konusu olmaz.
Bunu yaptıklarında bizzat kendileri yasaları çiğneyip suç işlemiş olurlar.
Suç işlediklerini düşündükleri kişileri yasal izinle teknik takibe alırlarsa ve bu arada o kişilerin bu tür görüntüleri kayda girerse o başka.
*
Ancak, aynı durum istihbarat teşkilatları için söz konusu değil.
Onlar ayrıcalıklı.
İstihbarat teşkilatları (gizli servisler) sözde görev icabı bazı suçları işleme hakkı ve özgürlüğüne sahipler.
Görev icabı.
(Mesela, devletin televizyonu TRT'de Milli İstihbarat Teşkilatı'nı anlatma iddiasındaki Teşkilat dizisinde Cihangir diye bir tip kızın birine "yeni sevgili" aradığını söyleyerek telefon numarasını verebiliyor, kızı baştan çıkarma anlamına gelecek şekilde davranabiliyor..
Yani kendi tabiriyle "görev icabı" namussuzluk ve ahlâksızlık yapabiliyor..
"Mevzubahis olan vatansa milletin anası avradı, kızı karısı teferruattır" hesabı.)
*
Evet, polisin böyle bir yetkisi yok, fakat istihbarat teşkilatları görev icabı suç da işleyebiliyorlar, namussuzluk, arsızlık ve ahlâksızlık da yapabiliyorlar.
Görev "kutsal" ya.. "Gökten indiği sanılan" diyerek Allahu Teala'nın kitaplarına hakaret eden Selanikli Şapkacı'nın başımıza bela ettiği rejimin kutsalı böyle.. Dini devlet işlerine karıştırmıyorlar.
İstihbarat teşkilatları bu "kutsal"ın himayesinde namussuzluk da yapabiliyor, kendileri açısından tehlike kabul edip hedefe koydukları kişileri şantajla kullanabilmek, olmadı itibarsızlaştırmak için böylesi bal tuzağı pezevenklikleri de yapabiliyorlar.
Ancak, onların bu pezevenkliklerini belgelemek ve deşifre etmek, yargıya taşımak mümkün değil.
Suç.
Laikliğin (siyasal dinsizliğin) "suç"u böyle oluyor.
*
Olayın cesametini anlamak için Barış Terkoğlu'nun 28 Ekim 2021 tarihli Cumhuriyet’te yer alan şu satırlarına bakmakta fayda var:
Yazıcıoğlu’na da teslim edilen bir çuval kaset varmış.
Okurla yeni buluşan, oldukça kritik bir kitaptan öğrendim bunu: “Son Alperen Muhsin Yazıcıoğlu’nun Sır Görüşmeleri”ni Gelecek Partisi Genel Başkan Yardımcısı Selçuk Özdağ ve gazeteci Veli Toprak birlikte hazırlamıştı. Onlarca isim, bu kitap için Yazıcıoğlu’na dair bilinmeyen birçok özel anısını anlatmıştı.
Konuşanlardan birisi de BBP liderinin danışmanlığını yapan Bilal Habeşi Özkaynar’dı.
Yazıcıoğlu’nun uzun yıllar en yakınındaki isimlerden biri olan Özkaynar, şahitliğini şöyle aktarıyordu:
“Bir gün rahmetli başkana birileri bir çuval kaset, CD, görüntü getirdi. Birileri işte, bu kayıtları yapanlar ya da ele geçirenler. Bu kayıtların, görüntülerin başka ellere geçebilme endişesiyle, yanlış ellere geçebilme endişesiyle başkana teslim etmek istediler. ‘Bunlar çok tehlikeli görüntüler. Bir şekilde kaydedildi, bir şekilde ele geçirildi. Bunun içinde sanatçılar var, siyasetçiler var, işadamları var, devlet adamları var, askerler var. İşte insanların zaaflarından, zafiyetlerinden faydalanılarak kimi oyunla, tezgâhla kimi de takiple elde edilen görüntüler. Bu görüntülerin her biri Türkiye’nin gündemini değiştirip sallayacak nitelikte. Bunları emanet edecek kimseyi bulamıyoruz. Bizde de kalamayacak. En güvenli olarak sizi biliyoruz. Size teslim etmek istiyoruz’ dediler. Başkan da ‘Ben kimsenin uçkurunun bekçisi, kayıtçısı değilim. Gidin ne yapıyorsanız yapın! Beni bunlara bulaştırmayın’ dedi. Onlar da ‘Başkanım bunlar çok kritik. Çok insanı zora, sıkıntıya sokacak. Türkiye’de gündemi değiştirecek, yerle bir edecek belgeler, görüntüler’ dediler.”
(https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/baris-pehlivan-yazdi-muhsin-yaziciogluna-gelen-bir-cuval-kaset-1880262)
*
Olayı anlatan Özkaynar, “bu kayıtları yapanlar ya da ele geçirenler” diye bir ifade kullanıyor.
İmdi, bu kişiler FETÖ’cü diye bilinenler olsalardı, bunu söylerdi..
Söylemiyor..
Olsaydı, saklamazdı, derdi.
Getirenler FETÖ’cü olamaz, çünkü onlar, bir başkasına, “Sizi bizden daha güvenilir/güvenli bulduk” demezler(di).
*
(Merhum Yazıcıoğlu’nun FETÖ’cülerle arası iyi değildi.
BBP‘nin Mesut Yılmaz ile ittifak yapmasını ve böylece Yazıcoğlu ile arkadaşlarının ANAP listelerinden milletvekili seçilmesini sağlayan isim merhum Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşa hoca idi..
Yine Hoca’nın tavsiyesi doğrultusunda BBP, Erbakan‘ın başbakanı olduğu Refahyol Hükümeti‘ne dışardan destek vermişti.
Fethullah Gülen ise bu hükümete de, Erbakan’a da karşıydı. 28 Şubat’ta söylemleriyle darbecilerin safında yer aldı.
Pragmatik ve “büyük oynayan” bir adam olarak Gülen, “Bu da müslüman kardeşimiz” diyerek Yazıcıoğlu gibi görece güçsüz isimlere destek verecek biri değildi.
O, daima kazananlara ya da kazanacağını düşündüğü “at”lara oynuyordu. Birlikte poz verdiği isimler Demirel, Ecevit, Papa, Çiller, Türkeş, Erdoğan vs. idi.)
*
Kasetleri getirenlerin FETÖ’cü olması ihtimali “zamanın ruhu”na da uygun değil.
Hatırlayalım, Yazıcıoğlu 2009 yılı başlarında, Mart ayında hayatını kaybetti.
O dönemde AK Parti iktidarı ile (yani “devlet”teki “devlet adamları” ile) FETÖ'nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü'nün) arasından su sızmıyordu.
Can ciğer kuzu sarması formatındaydılar.
Böylesi bir ortamda Fethullahçıların, iktidar partisindeki “devlet adamları”nın aleyhine olacak şekilde, partisinin oy oranı yerlerde sürünen Yazıcıoğlu gibi siyasal gücü zayıf bir isme yanaşmaları, böylesi bir risk almaları beklenemez.
Herşeyden önce, böylesi bir girişimin bir şekilde Erdoğan’ın ve ekibinin kulağına gideceğini, en azından MİT'teki Erdoğan'a yakın isimlerin haber vereceklerini bilmeyecek kadar ahmak ve tecrübesiz değillerdi.
*
O günün siyasal ortamında dönemin “devlet adamları”nın kirli çamaşırlarının Yazıcıoğlu gibi cesur ve konuşmaktan çekinmeyecek bir siyasetçinin eline geçmesinden kimlerin nemalanmak isteyeceğini tahmin etmek zor değil.
Temmuz 2008’de karara bağlanan ve AK Parti’nin o yıl aldığı devlet yardımının yarısından mahrum bırakılmasına sebep olan parti kapatma davasını kimler açtırdıysa, Yazıcıoğlu’na o kasetleri götürenler de ancak onlar olabilir.
Erdoğan’ın o sırada destek verdiği Ergenekon davası yüzünden karalar bağlayıp AK Parti iktidarına sabah akşam lanet okuyanlar kimlerdiyse, onlar olabilir.
O günün “cumhuriyet mitingleri”nin ardında kimler vardıysa, onlar olabilir.
*
Evet, Yazıcıoğlu’nun vefat ettiği 2009 yılında Gülen cemaati bütün gücüyle Erdoğan’ın yanında duruyordu.
O günlerde hiç kimse, bir gün gelip AK Parti ile The Cemaat’in arasının açılacağına ihtimal vermiyordu.
2010 yılındaki anayasa değişikliği referandumunda The Cemaat, AK Parti’den daha çok gayret göstermişti.
The Cemaat ile AK Parti’nin arasının açıldığını görmek için 2013 yılının gelmesini beklemek gerekecekti.
İktidar partisinin The Cemaat’e yavaştan yavaştan dirsek göstermeye başladığı tarih, (The Cemaat’e ait Gazeteci ve Yazarlar Vakfı Başkanı Mustafa Yeşil’in ifadesine göre) 2010’du.
Yani Yazıcıoğlu’nun vefatından bir yıl sonrası.
*
Kasetleri getirenler, “kayıtların, görüntülerin yanlış ellere geçme endişesi” taşıyorlarmış.
Demek ki, kendilerini “doğru el” olarak görüyorlardı.
Kendileri vermezse yanlış ellere nasıl geçerdi acaba?
Yaptıkları teklifin mahiyetine ve mantığına bakılırsa, söz konusu kasetleri Yazıcıoğlu’na, kendilerinde herhangi bir kopyası kalmaksızın vermeyi istemiş olmaları gerekiyor. Çünkü, kopyalamaları durumunda Yazıcıoğlu’na kasetleri teslim etmeleri ile etmemeleri arasında bir fark kalmazdı.
Olaya Yazıcıoğlu açısından bakalım, kopyalamadan verecek olmalarının garantisi var mıdır?
Kopyalamadıklarından nasıl emin olunacaktır?
Ayrıca, kasetleri Yazıcıoğlu’na veren bu kişiler, ondan neyi beklemektedirler; Kasetlerin ebediyen sümen altı olmasını, asla gün yüzü görmemesini mi?
Eğer bunu düşünüyorlardıysa, daha kolay bir yolu vardı. Tenha bir mahalde kasetlerin üstüne biraz benzin döküp kibriti çakmaları “yanlış el” tehlikesini ebediyen bertaraf edebilirdi.
Bunu niye yapmıyorlardı?
*
Asıl gaye, “patlayıcı madde“yi Yazıcıoğlu’nun kucağına bırakmak olabilir miydi?
Evet, bu yaptıkları, pimi çekilmiş bir bombayı Yazıcıoğlu'nun eline tutuşturmak değildiyse, neydi?
Bu tür “tehlikeli” emanetlerin nelere yol açacağı kestirilemez.
Mesela, Yazıcıoğlu’nu “en güvenli” bulan aynı adamların, o kasetlerden birkaçında başrol oyuncusu olarak arz-ı endam etmiş etkili ve yetkili “devlet adam”larına (Devlet adamı tanım gereği etkili ve yetkilidir) gidip şunu demeyeceklerinden nasıl emin olabilirdik:
“Efendim, bizden duymuş olmayın, aramızda kalsın, fakat şu Yazıcıoğlu denen adamın elinde sizin görüntüleriniz varmış. Sadece sizin de değil, bir sürü kişinin.. Bunlar çok kritik, çok tehlikeli, sizi ve devleti zora, sıkıntıya sokabilecek, gündemi sallayabilecek görüntülermiş. Güvenilir kaynaklardan aldığımız kesin bir bilgi bu.. Maalesef bu ahlâksız adam artık haddini aştı, devletimizin bekası bakımından çok tehlikeli işler çeviriyor, entrika peşinde, ne buyurursunuz? Öldürelim mi?”
*
Böylesi bir durumda, devletin bekasını, özellikle ve öncelikle de kendi hak ve hukuklarınının, istikbal ve istiklallerinin bekasını koruma mevkîindeki “devlet adamları”nın, evet bu ahlâk abidesi “etkili ve yetkili” zevatın ne “buyuracakları”nı beklersiniz?
Yine, “ellerindeki o kasetleri ne yapacaklarını şaşırmış” hayırseverlerin, (şantaj yapabildikleri ve yönlendirebildikleri) o kaset yıldızlarından bazı isimleri Yazıcıoğlu’na sataşmaya zorlamayacaklarından, ve bunu da sanki çok namuslu ve uçkuru sağlam adamlarmış gibi konuşturarak yapmayacaklarından, böylece Yazıcıoğlu’nu provoke edip, onu, muhatabına kaset sallayan adam durumuna düşürmek istemeyeceklerinden emin olabilir miydik?
Ya da, “tarlasını çoktaan sürmüş oldukları” Yazıcıoğlu’nun arazideki adamlarından birini (yine şantajla veya bir vaadle) Yazıcıoğlu aleyhinde konuşturup, onu, “insanların mahremine giren ve çirkin kaset depolayarak şantaj için fırsat kollayan” bir ahlâksız olarak göstermek istemeyeceklerini nasıl bilebilirdik?
*
Görüntüler, Yazıcıoğlu’na teslim etmek isteyenlerin ifadelerine göre, “bir şekilde kaydedilmiş, bir şekilde ele geçirilmiş“.
Ele geçirmeyi bildiklerine göre herhalde kaydetmeyi de biliyorlardır.
Olayımızda kapıyı açan maymuncuk, “zaaflar“.
İnsanların zaafları nelerdir?
Hepimiz biliyoruz: Makam mevki, para pul, mal mülk, şan şöhret, alkış övgü pohpohlanma, karşı cins…
Ancak, kasetlik zaaf denilince akla ilk gelen, yatak yorgan yastık bahisleri..
Nitekim merhum Yazıcıoğlu da böyle anlamış, “Ben kimsenin uçkurunun bekçisi, kayıtçısı değilim” demiş.
Peki nasıl kaydedilmiş bu görüntüler?
Hayırsever kaset tüccarları bunu da açıklamışlar: “Kimi oyunla, tezgâhla, kimi de takiple …”
Bilgileri derin.
Oyun, tezgâh, takip.
Ayılana gazoz, bayılana limon kabilinden, işi gücü uçkurluk dümenler olanlar için takip..
Olmayanlar için de oyun ve tezgâh.
Oyun ve tezgâh tecrüben gani, gerekli elemanın da mebzul ise, kim tutar seni!
*
Demek oluyor ki, eğer kaset yıldızımız, kasetteki baş rol oyuncumuz bu işlere meraklı bir saman altından su yürütme ustasıysa, olay “takip“e bakıyor.
Takılıp demlendiği mekânları belirleyip sevabına beleşten kayıt hizmeti sunuyorlar.
Yok öyle biri değil de işinde gücünde “namuslu” bir vatandaşsa, devreye oyun ya da tezgâh giriyor.
Bu, takibe göre daha fazla zaman, emek ve özen istiyor.
Daha yorucu, daha masraflı.. Fakat laik (siyasal dinsiz) demokrasilerde çare tükenmez.
Uygun elemanı ayarlar, hedefle bir şekilde temas kurmasını sağlar, sonra da ektiğiniz tohumların yeşermesini beklersiniz.
Bir başka deyişle, balığın damak zevkine uygun düştüğünü düşündüğünüz iştah açıcı yemler taktığınız oltanızı bir kayanın üzerinden denize sallandırıp sabırla bekleyecek, bekleyecek, bekleyeceksiniz.
Gözleriniz ufukta olduğu halde, yağmur, rüzgâr, boran, fırtına, kavurucu yaz güneşi, insanın içine işleyen kış soğuğu umurunuzda olmaksızın bekleyeceksiniz..
*
Bir çuval dolusu kaset, CD vesaire..
Bir çuval dolusu.. Memleketimiz kaset yıldızları bakımından zengin.. Demek ki bir Türk bu hususlarda da dünyaya bedel olabiliyor.
Herhalde Yazıcoğlu’na ellerindekinin hepsini getirmemişler, özellikle onun görmesini istedikleri bir “edebî ve sanatsal seçki” yapmışlardır.
Böyle bir sanatsal koleksiyon oluşturmak kolay iş değil.. Takip de, oyun ve tezgâh da tek başına bir kişinin üstesinden gelebileceği şeyler olmaktan uzak.
Hele böyle adeta meslekî maharete dönüşmüş bir çeşitlilik, süreklilik ve yoğunluk bir kişinin harcı olamaz.
Bu tür keşfiyat ve kayıt kuyudat, profesyonel ekip işidir.
Uzmanlık, işbölümü ve kurumsallaşma gerektirir.
*
Kurumsallaşma gerektirir, çünkü, tek başına bir insanın imkânları, zamanı, parası, gücü, becerisi, ilgisi, bilgisi ve eli aynı anda hem askerlere, hem siyasetçilere, hem devlet adamlarına, hem sanatçılara, hem işadamlarına uzanamaz.
Bunun için kurumsal bir veri bankasına ve tam zamanlı çalışan uzmanlaşmış elemanlara, yetişmiş kalifiye personele, ekip çalışmasına, yeterli parasal kaynağa, teknik teçhizata, donanıma ve araçlara, ayrıca risk almayı göze aldıran (yasal ya da yasa dışı) zırhlara ihtiyaç vardır.
Bir çuval dolusu görüntü kaydını herhalde çarşı pazarı gezerek tek tek de toplayamazsınız.
Ayrıca, böylesi masraflı, yorucu ve (ilk bakışta yasa dışı ve tehlikeli görünen) bir faaliyetten beklediğiniz bir fayda, almak istediğiniz bir sonuç olmalıdır.
Attağınız taş, ürküttüğünüz kurbağalara değmelidir.
Tamam, bir sürü insanın kirli çamaşırlarının koleksiyonunu yaptınız da, ne işe yarayacak?
Kullanmayacaksanız, ya da kullanamayacaksanız, bu kadar zahmete değer mi?
*
İşte bu noktada, böylesi kasetleri kullanabilecek tek odak olarak önümüze istihbarat teşkilatları (gizli servisler) gelir.
Ne mafya, ne de birtakım mafyalaşmış cemaatler, gruplar, partiler, vakıflar, dernekler bunu yapabilir.
Sivil vatandaş olarak risk alıp devlet adamlarının, askerlerin, şunun bunun rezilliklerinin çetelesini tutacaksınız ve o “devlet adamları”, elleri altında bir istihbarat teşkilatı bulunduğu ve ne dümenler çevirdiğinizi bildikleri halde buna göz yumacaklar.
Bu, mümkün değildir.
Fakat "devlet adamları", emirleri altındaki istihbaratçıların marifetlerinden her zaman haberdar olamayabilir.
Demirel'in sözlerini hatırlayalım:
"MİT her sabah gelir, Başbakan'a, Afrika'daki Zulu kabilesiyle Lulu kabilesi arasındaki çatışmayı haber verir, fakat az sonra [kendi ülkesinde] gerçekleştirilecek darbe hakkında onu bilgilendirmez."
Darbenin bir ayağı da sen isen, haber vermezsin tabiî.
(Güncellenmiştir. İlk yayın tarihi: 19 Aralık 2023)
*