tebliğ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tebliğ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

CEMAATLERDEKİ DEVEKUŞU GİZLİLİĞİ

 




Dr. Nurullah Çakmaktaş “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde, Makdîsî’nin “ana akımcı”lar tarafından kendisi gibilere yöneltilen eleştirilere verdiği bazı cevapları aktarıyor:

Özellikle el-Makdîsî’nin benimsediği “davette alenilik” metoduna karşı ciddi eleştirilerin geldiği anlaşılmaktadır. Kitabında bu eleştirileri zikreden el-Makdîsî, bu eleştirilere cevaplar vermeye çalışmıştır. Bu eleştirilerden biri, el-Makdîsî ve onun yolunda gidenlerin davet yönteminde benimsedikleri aleniliğin, İslami hareket müntesiplerini ve onların planlarını deşifre etmesine, davetin ve onun meyvelerinin yok olmasına sebebiyet verme ihtimalini taşımasıdır. Nitekim bu kimseler İslam peygamberinin de gizlilik prensibini benimsediğini iddia etmiştir. El-Makdîsî bu eleştirilere itiraz etmiş ve peygamberin gizlilik prensibini tağutları, onların sistemlerini ve batıl ilahlarını eleştirme noktasında uygulamamış, daha çok savaş hazırlığında ve planlama yaparken bu prensibe bağlı kaldığını ifade etmiştir. O, davet ve tebliğde, hakikati söylemede gizli davranmayıp açıkça doğru olanı ilan etmiş ve “sizin dininiz size, benim dinim de bana” diyebilmiştir. Ona göre bu yöntem benimsenmediği sürece bazı kimselerin üzerine titrediği davetin semereleri hiçbir zaman olgunlaşmayacaktır. Hatta günümüzde gençlerin İslam konusunda cahil kalmalarının yegâne nedeni, söz konusu bu ulemanın hakikati açıkça söyleyememiş olmalarıdır. Âlim takiyye yaptığı takdirde hakikatin zuhur etmesi mümkün değildir (El-Makdîsî, 1984, 31-32).

Son cümle Ahmed bin Hanbel rh. a.’in sözünü hatırlatıyor: Cahil cehaleti dolayısıyla sustuğunda, alim de korkudan susarsa, Allah'ın hücceti ne zaman ortaya çıkar?” 

Türkiye gibi ülkelerde sorun biraz farklı: Cahiller susmuyor, kimse de onlara susun demiyor.

Hakkı ve hakikati söyleyenlere ise bazen “fitne çıkarma” suçlaması yöneltiliyor, yöneltildi.

Bazen “Her doğru her yerde söylenmez” deniliyor.

Bazen de “Bu konulara girmeyelim, irfan, güzel ahlâk, tasavvuf, ilahî aşk filan gibi konulardan bahsedelim” diye konuşuluyor.

Kimi zaman da düzenin derin adamları, piyonlar vasıtasıyla akla ziyan tartışma konuları icat ediyorlar.

Mesela ilahiyatçı geçinen sahtekârlara şu türden şeyler söyletiyorlar: “Aslında kabir azabı yok, Hz. Peygamber’in tek mucizesi Kur’an’dır; Hz. Adem aslında topraktan yaratılmadı, beşer denilen maymunsu taifenin çocuğuydu; kıyamet alâmetleri ve Hz. İsa’nın yeryüzüne inmesi, Mehdî’nin çıkması diye birşey yok; hadîslere itibar etmek gerekmez vs. vs..”

Bu tür ilahiyatçı sahtekârların mesela tağutu inkârdan, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler”in durumundan vs. bahsettiğini hiç gördünüz mü?
*

Ana akımcı geçinenlerin şu laflarına bir bakın!.. Davette alenilik İslamî hareket müntesiplerini ve onların planlarını deşifre edermiş..

Neyin planıysa?

Gayeniz tebliğ vazifesini yerine getirip vebalden kurtulmaksa, bunun alenilikten başka yolu yok..

Şayet asıl maksadınız (nihai aşamada) kendi (kişisel veya grupsal) ikbal ve istikbalinize hizmet değil de memlekette Şeriat’in hakim olması ve Allah’ın indirdiği ile hükmedilmesiyse, bunu Allahu Teala, sadece gücü yetenlere farz kılmıştır.

Buna gücünüzün yetmediği zaman üzerinizdeki farz, sadece tebliğden, ve bu tür hakikatleri duyurmaktan, mevcut iktidar sahiplerini (şayet müslüman olduklarını söylüyorlarsa) “Allah’ın indirdiği ile hükmetmek zorundasınız, bunu, (inkâr suretiyle, kendi iradenizle anayasanıza yazarak) yapmadığınızda küfre düşersiniz, bunun böyle olması gerektiğini ikrar edip de farklı hareket ederseniz o zaman da fasık ve facir beş para etmez adamlarsınızdır” diyerek uyarmaktan ibarettir.

Şayet iktidar sahipleri açıkça müslüman olmadıklarını söylüyorlarsa o zaman da, nasıl onlar küfürlerini izhar ediyor ve saklamıyorlarsa sizin de müslümanlığınızı saklamamanız, onlara İslam’ı anlatmanız gerekir.

*

Onlara gizlilik adına “Şeriatsiz bir İslam”ı tebliğ ettiğinizde onları gerçek İslam’a davet etmiş olmazsınız. Bu, onları “aldatmak, kandırmaya çalışmak” anlamına gelir.

Aynı zamanda bu, İslam’a da ihanettir.

Sen hakikati olduğu gibi söyler vebalden kurtulursun, kabul eden eder, etmeyen etmez.

Davetçiye düşen sorumluluk daveti tam ve eksiksiz yapmasıdır, hidayet de, zafer de Allahu Teala’dandır, dilerse verir, dilemezse vermez. Asıl mükâfat ve ceza da bu dünyada değil ahirettedir.

Fakat gerçeği olduğu gibi söylemediğinde muhatabının “Bana hakikat tam anlatılmadı” diye mazeret beyan etme hakkı bakidir.

*

Evet, gelecekteki muhayyel iktidar için tebliğ ve davette alenîlikten kaçınma diye birşey yoktur. 

Bu kimin veya neyin iktidarı?.. İslam’ın iktidarıysa, bu, İslam açık ve net bir şekilde insanlara anlatılmadan gerçekleşemez.

Senin iktidarınsa ve İslam’ın iktidarı önem taşımıyorsa, o zaman güttüğün gayenin, İslam’a hizmet değil, İslam’ı kendine hizmet ettirmek olduğu anlaşılır. (İşte Fethullah’ın “hizmet hareketi”nin içyüzü buydu.)

Bütün anlattığınız (ahlâk, irfan vs. edebiyatı ve gösterişçiliğinden ibaret) “Şeriatsiz İslam” ise, bu tebliğ ettiğiniz irfan ve ahlâk gösterişçiliğini insanlar benimsediklerinde, artık sözde irşad ettiğiniz bu kimseler için, İslam namına gerçekleştirilecek başka bir hedef kalmaz.

Laik (siyasal dinsiz) rejimlerinden bir şikâyetleri olmaz.

Alenîlikten kaçınan “ana akım”cı beyzadeler, hayalini kurdukları gelecek için şimdiki vazifelerini yapmıyorlar.

Bugünkü vazifeni yapmıyorsan yarın bilfarz iktidar olduğunda da Allahu Teala’nın indirdikleriyle hükmetmezsin, sözde İslamî hareketin (yani hareketçi şahısların, zümrelerin) “dünyevî kazanımlar”ı zarar görmesin diye küfrün kanunlarını uygularsın.

Sonra da dersin ki: "Ben size zaten bundan başkasını söylemedim ki!.. Ben size başka birşey mi vaad etmiştim?!"

*

Davetin meyveleri”ne gelince..

Davetin meyveleri ancak insanların İslam’ı öğrenmesi, benimsemesi ve yaşamaya çalışması olabilir.

Ancak, bu “alenilikten kaçıp gizliliğin dehlizlerine sığınan” ana akımcıların bundan kastının “sözde davetçilerin devşirip yemeye başladıkları” dünyevî meyveler olduğu anlaşılıyor.

*

Gerçekte ortada gizlenebilen birşey de yoktur.

Devletler, sizin gizlediğinizi zannettiğiniz şeyleri zaten bilirler.

Yasal sınırlar içinde hareket eden grupları görünür kurumları vasıtasıyla takip edip denetlerler. Diyelim ki okul, hastane vs. açtınız, şirket kurdunuz, ilgili kurumlar bunları takip eder, kontrol altında tutar.

Şayet sizin başka arayışlar içine girmenizden şüphelenirlerse veya böyle bir potansiyeliniz varsa, “gizli” kurumları da (gizli servisleri, istihbarat teşkilatları) devreye girer.

İçinize adam yerleştirirler. Bu, üç günlük, beş günlük de olmaz.. Bütün ömrünü sizin aranızda geçirecek kişiler ayarlarlar.

(Türkiye’de devlet, son dönemde öğrenci yurtlarının sayısını çoğaltarak gerek solcuların gerekse muhafazakâr kesimlerin eleman devşirebildikleri özel yurtların ve öğrenci evlerinin önünü kapatmaya çalıştı. Ancak, cemaatler bu şekilde eleman kazandıklarını düşünürken bir taraftan da gizli servislerin kendi içlerinde yuvalanmalarının önünü açıyordu, yani devletin eli armut toplamıyordu. Lisede ayarlanan öğrenciler bu cemaat yurt ve evlerine yerleştiriliyor, zamanla o cemaatin önde gelen adamları haline gelebiliyorlardı. Bu şekilde bir cemaate yerleştirilen öğrenci beş-on sene zarfında o cemaatin yapısına da, söylemlerine de, davranış kalıplarına da hâkim hale gelir. Mesela geçen yıl medyada, Konya’da bir MİT’çinin liseli bir kızı okul yönetiminin bilgisi dâhilinde bu şekilde bir cemaatin içine girmek üzere ayarladığı, fakat sonra “görev gereği” filan diyerek onunla gayrimeşru beraberlik yaşadığı haberi yer aldı. Olay kızın ve ailesinin şikâyeti üzerine ortaya çıkmıştı. Adamın kendisini MİT’çi gibi gösterdiği yazıldı, fakat gerçek MİT’çi için de böyle bir durumda olayın kapatılması için aynı şey söylenir. [https://www.ntv.com.tr/turkiye/mite-alacagiz-diyerek-lise-ogrencisine-istismarda-diger-okulun-muduru-de-tutuklandi,DcNLnEY4lkqDP-n6kc37UA] Bu tür ayarlamaların münferit bir olay olduğu düşünülmemelidir, genel uygulamadır. Evet, daha liseden hedef gruplar için öğrenciler seçilir. Cemaat hocalarının ders halkalarında da durum aynıdır. Hocanın dersine sürekli devam edecek kişiler ayarlanır, bir süre sonra bu görevliler hocanın sağ kolu ve vekili, cemaatin yeni hocası, “abi”si vs haline getirilirler. Nurcularda bu durum yaygın, fakat sadece onlara ait bir özellik değil.. Cemaatlerin şantaj, tehdit, rüşvet vs. ile satın alınıp kullanılan yetişmiş adamlarını hiç saymıyoruz.)

*

Evet, birtakım grupların devletlerden gizli olarak birtakım planlar yapmaları ve faaliyette bulunmaları mümkün değildir.

Dolayısıyla, devekuşu cinsi “ana akımcı”ların bu davette gizlilik söylemi gerçekte bir aldanma, aldatma ve sahtekârlıktan başka birşey değildir.

Devletten sakladıkları, saklayabildikleri birşey yok, fakat sözde, devletten saklama uğruna halktan da bazı şeyleri saklıyorlar. Saklamış oluyorlar.

Aslında, bu devekuşu tarzı gizlilikle kendi “davet”lerini (mesajlarını) kendi elleriyle güdükleştiriyor ve öldürüyorlar.

Devletin, onların mesajını/davetini engellemek, akamete uğratmak için fazladan birşey yapmasına gerek kalmıyor.. Kendileri zaten “davet”lerinin içine ediyor, hakkından geliyorlar.

Ortada davet diye birşey kalmıyor.. 

Ancak, bu gizlilik dalaveresi, söz konusu sözde davetçilerin şahsiyetlerinin ölmesine, kaypak, dönek, omurgasız, fırıldak, sözüne güvenilmez, dirençsiz ve sebatsız, davalarını satmaya hazır takiyyeciler haline gelmesine yol açıyor.

Böylece bu gizlilik masalı ham davetin güdükleşip ölmesine, hem de kendisini davetçi zanneden budalaların şahsiyetinin yaz güneşinin altındaki buz kalıbı gibi erimesine, buharlaşıp kaybolmasına yol açıyor.

*

İşte devletlerin bu tür sözde gizli plan sahibi spastik davetçilere ve organizasyonlara göz yummalarının, müsaade etmelerinin nedeni budur.

Böylece, sözde davetçilere kendi davalarını kendi elleriyle boğduruyorlar. Adamların şahsiyetlerinin ölmesi de yanında eşantiyon.. Çift katlı ekmek kadayıfı.. Yeme de yanında yat.

Dolayısıyla bu davette gizlilik aklını zaten onlara verenlerin devletlerin istihbarat servislerinin ajanları olduğunu düşünmek için yeterince neden var.

Devletler, söz konusu bedensel ve zihinsel engelli grupların kendi aralarında gizlilik efsanesini büyük bir huşu içinde anlatıp dinlemelerini keyifle izliyorlar.

*

Ancak devletler, bu gizlilik masalı gerçekten gizli bir boyuta vardığında tutumlarını değiştirirler.

İşte FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü) başına gelen felaketin nedeni buydu..

Fethullah Gülen’in ABD’ye (Pensilvanya’ya) gittiği 1999 yılına kadar Türkiye Devleti açısından FETÖ’nün gizliliğinin zerrece önemi yoktu.

Fethullah 2013 yılında Erdoğan’ın Arena’da Türkçe Olimpiyatları sırasında yaptığı “hasretin bitmesi” çağrısına cevap verseydi (veya CIA'den izin çıkıp de verebilseydi), yine bu gizliliğin bir önemi olmayacaktı. (Bu davetten önce Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan da Fethullah’ı Türkiye’ye dönmeye ikna etmeye çalışmışlardı.)

Bir devletin topraklarında yaşayacaksın ve kendini devletten gizleyeceksin.. Gizli plan ve faaliyetlerin olacak..

Buna ancak devekuşu zekâsına sahip olanlar inanır.

Fakat birtakım cemaat liderleri, peşlerine takılan insanları bu şekilde aldatabiliyor, onların zekâ bakımından devekuşu kategorisine giriyor oluşundan sonuna kadar yararlanıyorlar.

*

Dolayısıyla bu gizlilik esaslı “ana akım”cı davetçilik aslında bir tiyatrodan, sahne oyunculuğundan başka birşey değil.

Gizledikleri birşeyler varmış zannetmeleri ve insanları buna inandırmaya çalışmaları hem kendilerini hem de insanları aldatmaya çalışmaları anlamına geliyor.

Aynı zamanda davetleri de davetten başka herşey denilebilecek bir şekle dönüşüyor.

Zamanla zaten bu gizlilik söylemini de unutuyor, “gizlediklerini” söyledikleri hakikatlerin inkârcısı haline geliyorlar.

Yani mevcut rejimlere uyum sağlıyor, onların dümen suyuna giriyorlar.

İçeride faaliyet gösterdikleri zaman “yerli ve milli” gayri İslamî düzenlerin, dışarıda faaliyet gösterdikleri zaman da FETÖ gibi yabancı istihbarat servislerinin oyuncağı haline geliyorlar.

İnandıklarını yaşamayan ve söylemeyenlerin zamanla yaşadıklarına ve söylediklerine inanmaya başlamalarında şaşılacak birşey yok.


SEFER- ZAFER EDEBİYATI (YOLDA OLMAK MI, HEDEFE VARMAK MI?)

 




Son zamanlarda klavye kahramanlarının çok tekrarladığı sözlerden biri şu: “Seferle emrolunduk, zaferle değil.

Bazı “artist”ler de “Amacımız bir yere ulaşmak değil, yolda olmak” filan gibi laflar ediyorlar.

Doğru diyorlar, fakat bu sözleri tekrarlayan “artist”lerin (özellikle de çok tekrarlayanların) yanlış yerde durduklarını görüyoruz.

Böyle konuşuyorlar fakat tavır ve hareketlerine bakıldığında tek dertlerinin “sefersiz, yolsuz, kestirmeden zafer” olduğu anlaşılıyor.

Bir başka deyişle, “yolu terk ederek zafer kazanma” derdindeler: Yolsuz, yolsuzlukla malul zafer.

Davranış ve tutumları, sözlerini yalanlıyor.

*

Açalım..

Bizim yapmamız gereken, İslamî hakikatleri açık ve net bir şekilde duyurmak olmalıdır.

Tebliğle, gücümüz ölçüsünde “iyilikle emredip kötülükten men etmek"le sorumluyuz, hidayet vericiler değiliz.. Şayet hakkı ve hakikati olduğu gibi dosdoğru söylemiyor, lafı eğip büküyorsak, hidayet yolundan sapmışız demektir.

İslamî gruplardaki sapmaların çoğunun nedeni, tebliğ ve davet faaliyetinde bulundukları çevrelere İslam’ı sözde sevdirmek için bazı hakikatleri saklamaları ve “sulandırma”larıdır.

Halbuki onlar için gerekli olan, hakikatleri söyleyip vebalden kurtulmaktan ibarettir.

Fakat onlar, “yolda olma”yı değil, hedefe ulaşmayı (tebliğ adını verdikleri faaliyetin başarısını ve zaferini) önemsiyorlar.

Bir süre sonra, anlattıkları eksik gedik ve güdük İslam, onların “dava”larının (davetlerinin) esası haline geliyor.

Ve bu çarpık davaları uğruna İslam’ı “tam” anlatanları hedef almaya başlıyorlar.

“Allah dileseydi onlar ortak koşmazlardı. Biz seni onların üzerine bir koruyucu (muhafaza edici) kılmadık. Sen onların (onları savunup kurtarma konumunda olan) vekili de değilsin.” (En’am, 6/107)

“Seninle tartışmaya girişirlerse, de ki: ‘Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah’a teslim ettim.’ Ve yine, kendilerine kitap verilenlere ve ümmîlere de ki: 'Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?' Eğer İslâm’a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Yok, eğer yüz çevirirlerse sana düşen, ancak tebliğdir. Allah, kullarını hakkıyla görendir.” (Âl-i İmran, 3/20)

*

Biraz daha açalım..

“Efendim falancalar devletçi, filancalar Türkçü, feşmekanlar Kürtçü, beriki demokrat, öteki Atatürkçü, diğeri laikçi, o yüzden bunların da hoşuna gidecek şeyler söylemeliyiz, rahatsız olacakları hakikatleri dile getirmekten kaçınmalıyız” diyorsan “ana yol”u (sırat-ı müstekîmi) terk etmiş, kestirme bir yan (batıl) yola sapmışsındır.

Derdin böyleleri tarafından “dışlanmamak”, onlara şirin görünmek ise varmak istediğin hedefin “kişisel, kliksel (grupsal/çetesel) kazanımlar sağlamak” olduğu anlaşılır.

Doğruyu ve gerçeği yerine göre kavl-i leyyin (yumuşak söz) ile ifade etmek başka şey (Ki yerine göre kılıç devreye girer), doğrulara yanlışları da eklemek (hakkı batıla karıştırmak) ve hakikati (yanlış yorumlanmaya açık biçimde) zemininden kaydırarak dile getirmek başka şeydir.

İslam’a davette önceliği, Allahu Teala’ya iman ve O’na şirk koşulmaması hususu oluşturur.

Şirk koşulmaması, birey, topluluk (mesela devlet) ve nesnelere (mesela vatan) “Allah’a bağlanır gibi” bağlanmamak, onları “vazgeçilmez” olarak görmemek demektir. (Hz. İbrahim aleyhisselam vatanını da, ulusunu da, devletini de terk etti.)

Allahu Teala’nın, peygamberi Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem vasıtasıyla bildirdiği ilkeler (ve Hz. Peygamber s.a.s.’in yaptığı inkılaplar) ile Ali Rıza oğlu Mustafa’nın (şu kendisine “Türkler’in atası” anlamında Atatürk soyadını layık gören şahsın) ilke ve inkılapları çatıştığı ve çeliştiğinde ikincisini tercih edenler, müşriktirler, şirk koşmaktadırlar.

“İkisini bir arada beraber götürmeye, aralarında bir denge kurmaya çalışalım” diyenler de müşriktir.

Ortak koşmak zaten bu uzlaşı ve paylaşımdan ibarettir.

*

Evet, “yolda olma” edebiyatı yapmak kolay da, “yolda olmak ve kalmak” azim ve sebat istiyor.

Siyasetten örnek verelim: İktidar olmak ya da iktidarda kalabilmek, “düzenin nimetleri”nden tepe tepe yararlanabilmek için Atatürkçülük yapmak, (İslamî açıdan) “sefersiz-yolsuz zafer” peşinde olmaktır.

"Yol"u terk etmektir.

Bir başka deyişle dünya için ahireti satmaktır.

Bunun bir adım sonrası, “yoldan sapmayan”lar ile uğraşmak, onların kendileri gibi yoldan çıkması için seferber olmaktır.

Sırat-ı müstekîm” (doğru yol) üzere olmak, (Fatiha Suresi’nde belirtildiği gibi) “kendilerine gazap olunanlar (Yahudiler) ile dalalete düşenlerin (Hristiyanlar’ın)” sıratı üzerinde olmamak, “Allahu Teala’nın (hidayetle) nimetlendirdiği” peygamberlerin (şirksiz, hak olan) sıratı (yolu) üzerinde olmaktır.

Yahudi ve Hristiyanlar’ın yoluna “çağdaş uygarlık düzeyi” (muasır medeniyet seviyesi) adını verip onların peşinden gidiyorsan, yoldan çıkmışsın demektir.

 Evet, “muasır medeniyet” diyerek Yahudi ve Hristiyanlar’ın yolunu (şapkasına kadar) örnek alan Atatürkçülük de yoldan çıkmak demektir.

İslam açısından durum budur. İslamcı (İslam taraftarı, müslüman) olmayanlar bu sözlerimizi üzerlerine alınmasınlar.

*

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şöyle bir açıklaması oldu:

"Cumhuriyeti balo salonlarına hapsedenlere, cumhuriyet adına bu ülkede yıllarca cumhur karşıtlığı yapanlara, velhasıl cumhuriyeti tapulu mülkü gibi görenlere bu tarihi yıl dönümünün nasıl idrak edilmesi gerektiğini gösterdik. Gazinin mirasına sahip çıkanlar millete efendilik taslayanlar değil 85 milyonun tamamına hizmetkarlık yapanlardır. Biz işte bunu başardık. Kadro Atatürkçüleri yıllarca bu ülkeyi ikinci sınıf demokrasi ve ekonomiye mahkum etmişlerdir."

(https://m.t24.com.tr/haber/kabine-toplantisi-sona-erdi,1136752)

İslam’ın doğru yolu (sırat-ı müstekîmi) açısından bakıldığında bu sözler sağlam bir duruşa karşılık gelmiyor.

Muasır medeniyet”ten (çağdaş uygarlıktan) söz ederek Batıcılık (Ki yahudi-hristiyan uygarlığı demek oluyor) yapan, onları “şapka”larına kadar taklit edip bu taklitçiliğini millete dayatan “Gazi’nin mirası”nın, “Allahu Teala’nın nimet verdiklerinin yolu” ile bir ilgisi yok.

*

Yeri gelmişken, Gazze ile ilgili açıklaması çerçevesinde takdir ve teşekkürü hak ettiğini söylediğimiz Bahçeli’nin de “yol” meselesinde tekdir ve teessüfü hak ettiğini belirtelim.

Haber7.com’un haberine göre Bahçeli TBMM’deki grup toplantısında parmağındaki “yüzüncü yıl yüzüğü”nün tanıtımını yapmış. (https://www.haber7.com/guncel/haber/3363889-mhp-lideri-bahcelinin-100-yila-ozel-yuzuk-ve-rozeti-dikkat-cekti)

"Devletin adı Turan'dır, Göktürk'ler var, kurt var, Orta Asya var, her şey var" demiş.

Herşey var da, İslam yok.

İslam, atalarla övünmeyi, cahiliye dönemini (İslam öncesi dönemi) yüceltmeyi yasaklamıştır.

Cahiliye dönemi sadece Araplar’a özgü değil.. Türk’ün, Kürt’ün, İranlı’nın İslam’dan önceki dönemleri de cahiliyedir.

Bu cahiliyede, “gazaba uğrayan, gadap olunan” Yahudiler’e özgü “üstün ırk” davası da bir nebze var.

Damarlardaki asil kan edebiyatı buna karşılık geliyor.

Hiç kimsenin kanının diğerine üstünlüğü yok, hepsi ortak babamız Hz. Adem’e dayanıyor.

Fakat Yahudiler, İsrail’in (Hz. İbrahim oğlu İshak a.s.’ın oğlu Yakub a.s.’ın) torunları olma hasebiyle kendilerini üstün ve asil görüyorlar.

Gazaba uğramalarında ve bugünkü azgınlık, taşkınlık ve zulümlerinde bu (enaniyet ve kibirden ibaret) asalet davasının da rolü var.

Evet, ırk (soy sop) davası, hadîs-i şerîflerde de belirtildiği gibi, cahiliye kalıntısıdır.

Kurtçuluğa gelince.. Kurt, bir totemdir.. 

Kurtlar, "Allahu Teala'nın nimetlendirdiği" ve yolları üzerinde olmamızı istediği bir topluluk değil.

Allahu Teala'nın ahsen-i takvîm üzere yarattığı, (melekleri bile secde ettirdiği) Adem a.s.'ın soyundan gelen, eşref-i mahlukat olan "insan"a "kurtçuluk" yakışmaz.

İslamlık yakışır. 


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."