türkiye cumhuriyeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkiye cumhuriyeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DEVLETİN ZOR SINAVI: DEVLETİN BEKASI MI, SELANİKLİ'NİN İTİBARI MI?

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 17

 

TBMM Hükümeti’nin Osmanlı Devleti’nin “varis”i olması meselesi üzerinde de durmak gerekiyor.

TBMM, 1 Kasım 1922’de aldığı karar ile sadece ülkedeki “Osmanlı hanedanı saltanatı”na değil, aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin hukukî varlığına da son verdiğini ilan etmişti.

Hatırlanacağı gibi, söz konusu karar şöyle:

Kararname No: 307

Osmanlı İmparatorluğunun münkariz (yıkılmış) olduğuna ve Büyük Millet Meclisi Hükümeti teşekkül ettiğine ve yeni Türkiye Hükümetinin Osmanlı İmparatorluğu yerine kaim olup onun hudud-u millî dahilinde yeni vârisi olduğuna ve Teşkilâtı esasiye kanuniyle (anayasa ile) hukuk-u hükümrani (egemenlik hakları) milletin nefsine verildiğinden İstanbul’daki Padişahlığın madum (yok) ve tarihe müntakil (geçmiş) bulunduğuna ve İstanbul’da meşru bir hükümet mevcut olmayıp İstanbul ve civarının Büyük Millet Meclisi’ne ait ve binaenaleyh oraların umum idaresinin de Büyük Millet Meclisi memurlarına tevdi edilmesine ve Türk Hükümeti’nin hakk-ı meşruu olan makam-ı hilâfeti esir bulunduğu ecnebilerin elinden kurtaracağına karar verildi.

30 Teşrinievvel 1338 (1 Kasım 1922)

Evet, Osmanlı Devleti’nin varlığına son veren, düşmanlar (İngiltere, Fransa ve İtalya) değildi.

TBMM idi..

Daha açık konuşmak gerekirse, düşmanlar Osmanlı Devleti’nin varlığına Selanikli Mustafa Atatürk eliyle son vermeyi siyasetleri açısından daha faydalı ve verimli buldular.

Maşa varken ellerini ateşe uzatmadılar, kestaneyi ateşten alma işini Selanikli’ye yüklediler.

*

Normal şartlarda Lozan’da Türkiye’yi Osmanlı Hükümeti’nin temsil etmesi uluslararası hukukun gereğiydi, ve bu yapılabilirdi.

Fakat TBMM yukarıya aldığımız kararı ile “İstanbul’da meşru bir hükümet mevcut olmayıp” diyerek onu tanımadığını açıkladı.

Bunun yanısıra İstanbul’daki padişahı da madum (yok) ilan etti.

Ki bunlar, Osmanlı İmparatorluğu’nu münkariz (yıkılmış) ilan etmenin doğal sonucuydu.

Ancak, Osmanlı Devleti, bu karar alınıncaya kadar yıkılmış değildi.. Hukukî varlığı devam ediyordu..

Devleti yıkan, bu TBMM kararı oldu.

Yani Selanikli, amiyane tabirle Osmanlı Devleti’ni katletti, öldürdü.

*

Normaldir, öldürebilir, bu dünyada Kabil’in Habil’i öldürmesinden beri cinayetlerin ardı arkası kesilmiş değil.

Ancak, “hukuk” ve adalet diye birşey de var.

Buna göre, katil ile maktul arasında miras ilişkisi olamaz.

Diyelim ki babanızı öldürdünüz, artık ona varis/mirasçı olamazsınız.

Bu İslam hukukunda da (Şeriat’te de) böyledir, bugünkü laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti mevzuatında da..

Dünyanın her yerinde böyledir.

Dolayısıyla, TBMM’nin kararında “Osmanlı İmparatorluğu’nun yerine kaim” olmaktan ve “varis”likten söz edilmesi hem bir hukuk garabetine, hem de yavuz hırsızın ev sahibini bastırması kabilinden bir pişkinliğe, ahlâk nosyonundan mahrumiyete karşılık geliyor.

*

Durum böyleyken, yeni Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı Devleti’nin mirasına hazırlop konmaktan geri kalmadı.

Devlette değişen sadece tabela idi..

Selanikli “müfettişlik” etiketli “Anadolu genel valiliği” yetkileriyle gittiği Anadolu’da Osmanlı Devleti’nin bütün imkânlarını, devlet teşkilatını, kurumsal yapıyı, insan kaynaklarını dilediği gibi kullandı.

O yüzden bugün Türkiye’de devlet kurumlarının hemen hepsi (TSK, polis teşkilatı, Ziraat Bankası, Sayıştay vs. vs.) Türkiye Cumhuriyeti’nden yaşça daha büyüktür.

*

Buna karşılık Osmanlı Devleti, bu şekilde bir başka devletin mirasçısı olarak ortaya çıkıp neşv ü nema bulmuş değil..

Küçücük bir obadan, “Allah’ın sözünü yüceltme” davası ve cihat ruhuyla, büyük fedekârlıklar sonucu, iğneyle kuyu kazarcasına sabırla, azimle, binbir emekle büyük bir imparatorluk inşa edildi.

Osmanlı’nın, Selçuklu’yu dolandırıp mirasına konması, kuyusunu kazması gibi bir durum yaşanmadı.

*

Türkiye Cumhuriyeti açısından Selanikli’nin durumuna baktığımızda, onun Makyavel’den bile fazla Makyavelist bir siyaset dehası, (gizli gündem, takiyye, yalan dolan da dahil olmak üzere her vasıtayı kullanarak algı operasyonu destanı yazan) bir iletişim harikası, hemen herkesi kendi hedefleri doğrultusunda kullanmayı başarabilen bir manipülasyon sihirbazı, yerine göre tatlı dil ve yaltaklanma, yerine göre de tehditle insanları idare etmeyi beceren bir kurmay zekâ olduğunu söylemek mümkün olabilir.

Ancak, kendisini yetiştirip paşa yapan Osmanlı Devleti açısından bakıldığında, devletin düşmanlarıyla gizli pazarlıklar yapıp ajanlık olarak nitelenebilecek ilişkiler kuran bir hain, devletin verdiği unvan, yetki ve imkânları istismar ederek paralel devlet kuran bir yıkıcı sabotör, kendisine duyulan güveni istismar eden ve verdiği sözleri yalayıp yutan bir siyaset dolandırıcısı olduğu söylenebilir.

Olay biraz Türkiye’deki “darbeci asker”lerin macerasına benziyor.

Darbe başarılı olursa, Cemal Gürsel ve Kenan Evren gibi cumhurbaşkanı olursunuz.. Başarısız olursa Talat Aydemir gibi darağacının yağlı ipini öper ya da 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sorumlu tutulan Fethullah Gülen gibi şeytan ilan edilirsiniz.. Hasretinden prangalar eskitilmese bile nutuklar tüketilen gönüller sultanı hocaefendilik makamından dinini satmış bir iblislik mezelletine düşersiniz.

*

Selanikli (İkinci Adam İsmet İnönü’nün açıkladığı) “İngiliz desteği”ni arkasına almamış olsa ve başarısızlığa uğrasaydı, Osmanlı Devleti’nin “devlet duruşu” karşısında cezası idamdı.

Ve de, ruhunu şeytana satarak yabancı güçlerin emrine girmiş bir ajan diye nitelenerek ebediyen lanetlenmeydi.

Tıpkı bir zamanların “Hocaefendi”si Fethullah’ın şimdi sahtekâr bir CIA ajanı ve işbirlikçisi olarak lanetleniyor olması gibi.

(Fakat kanaatimce Selanikli başarısızlık durumunda da yapıp ettiklerine birer “tevil” madalyası takıp paçayı kurtarırdı.. "Tamam, yaptım, ama hele bir sor niye yaptım?" diye söze başlar, “Padişah efendimizin aciz bir bendeleri olarak İngilizler’i oyuna getirip kullanmak için böyle hareket etmek zorundaydım” filan der, saf Vahideddin’i yine kandırırdı.. Adam Erzurum’dan Padişah’a gönderdiği askerlikten istifa dilekçesinde bile Vahideddin’e beş defa “bendeniz, köleniz, kulunuz” diye hitap ediyor.)

*

Evet, Selanikli çok kolay yalan söylüyordu.

Mesela, 21 Eylül 1915’te, kendisine rahatsızlığı nedeniyle “geçmiş olsun telgrafı” çeken Enver Paşa’ya Çanakkale’den yazdığı teşekkür mektubunda, bu fırsatı değerlendirerek hemen “ödül” talebinde bulunuyor:

Bendenizi yakında meydana gelmesi muhtemel olaylar için hazırlanan kuvvetin başında bulundurarak daha büyük hizmetler görülmesine eriştirmekle taltif buyuracağınızdan eminim.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y., s. 23.)

Yani rütbemi yükseltin demek istiyor.. “Oldubitti”ciliğini burada da gösteriyor; taltif buyurulacağından eminmiş..

Enver Paşa'nın onun hakkındaki kanaatini ise, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’da aktardığı şu sözü yansıtıyor: “... biliniz ki onu paşa yapsanız padişah, padişah yapsanız Allah olmak ister.

Evet, Enver Paşa’ya bunu yazan adam, Selanikli, bir gün sonra arkadaşları Fuat, Salih ve İbrahim Beylere yazdığı mektuplarda ise “Terfim (yükseltilmem) dahi konu oldu. Tabiî ben terfi için çalışmadığımdan ‘Sıram geldiği zaman’ cevabını verdim” diye yazacaktır. (Dilipak, s. 23.)

Adamın bütün hayatı böyle; yalan üzerine kurulu. (İyi yalan uydurabilme, bazıları için bir meziyet durumundadır; psikolojik savaş ustası ve algı operasyonu dahisi olduklarını düşünerek bundan keyif alır, övünme payı çıkarırlar.)

Selanikli’nin “hatasız, sorgulanamaz, hikmetinden sual olunamaz” bir tanrı değil, en yakın arkadaşlarının onun hakkındaki kanaatlerinden (Ki, Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya’sında naklettiğine göre onun hakkında “haris, muhteris, sarhoş ahlâksız, sefih, fırsatçı, menfaat düşkünü” değerlendirmesini yapıyorlar) az çok pay almış kusurlu bir kul olduğu kabul edilmeden Türkiye’nin yakın tarihini doğru bir şekilde yazmak mümkün değil..

*

Adalet, “her hak sahibine hakkını vermektir”.

Bir kere daha yazalım: “Adalet, her hak sahibine hakkını vermektir”.

Mevlana’nın ifadesiyle, adalet, dikeni bırakıp ağaca su vermektir.. Ağacı bırakıp dikene su veriyorsanız zalimsinizdir.

Ağaç ile dikeni eşit görmek, dikeni ağaca ortak etmek de zulümdür.

İçinde yaşadığımız zulüm düzeni, yerlerin ve göklerin banisi Allahu Teala’nın hakkını, Türkiye Cumhuriyeti’nin banisi olması gerekçesiyle (Ali Rıza ile Zübeyde’nin ölüp gitmiş, cesedi çürümüş oğlu) günahkâr kul Mustafa Atatürk’e veriyor, sadece Allahu Teala’ya mahsus olan “koruma”yı ona tahsis ediyor.

Ve bu zulüm, ister istemez “şirk”e de kapı açıyor.

Öyle ki, birileri çıkıp, bu şekilde Allahu Teala’ya ortak edilen ya da onun makamına çıkarılan Selanikli adına Allahu Teala’nın dinine/şeriatine hakaret ediyor, sövüp sayıyor.

*

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sorunu işte bu: Hem (kendisinin İngiliz destekli) banisi (kurucusu) olması yüzünden (yalanlarıyla ve zikzaklarıyla maruf) Selanikli’nin itibarını kurtarmaya, hem de “yalan söylemeye tenezzül etmeyen onurlu bir devlet” olarak görünmeye çalışıyor.

Ancak, bu denklemin çözüm kümesi boş.

Devlet, su üstüne yazı yazmak gibi mümkün olmayan, imkânsız/olanaksız bir beyhude çaba ile kendi itibarını da yok etmekte olduğunu anlamalı, gerçekle dürüstçe yüzleşme olgunluğunu gösterebilmelidir.

İtibarını ve geleceğini kurtarması, (dünya hayatına mahsus) bekası buna bağlıdır.

Çünkü yalan ve yalancılar için beka mümkün değildir, er geç gerçeğe "toslar" ve parçalanır.

Devlet, "Mevzubahis olan vatansa, Selanikli de teferruattır" diyebilmelidir.


BİZANS İLE TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN BENZERLİKLERİ

 



En büyük benzerlik, aynı topraklar üzerinde hüküm sürüyor olmaları.

Bunun yol açtığı başka pekçok benzerlik mevcut: Mesela ikisinin de bir Ayasofya gündeminin olması gibi.

Ama benzerlik sadece böylesi konularla sınırlı değil gibi görünüyor. 

Yakından bakarsak belki başka benzerlikler de bulabiliriz.

*

Said Ramazan el-Bûti, Peygamber Efendimiz s.a.s. dönemindeki Bizans için şöyle diyor: 

Bizanslılara gelince, onlar Hristiyanlığa gerçekten inanarak tutunmuş değillerdi. Onu, sadece bölge halklarını sömürmek için bir vesile olarak kullanıyorlardı.

 (Fıkhu’s-Siyre, çev.  A. Nar ve O. Aktepe, İstanbul: Milli Gazete, s. 444)

Halkı gaza getirip kullanmak, “Şehit olup cennete gideceksiniz” diyerek cepheye sürmek için Hristiyanlık inancını istismar ediyorlardı..

Din istismarını devletleştirmişler, kamulaştırmışlar, devletin tekeline vermişlerdi.

Bunu yapmak için de Hristiyanlığı ha babam de babam sürekli güncelliyorlardı.

el-Bûtî’nin ifadesiyle, yaptıkları şuydu:

Hristiyan inancıyla istedikleri gibi oynuyor, değişiklik yapıp yeni şeyler ekliyorlardı. Böylece onun esas ve saf akidesini kendi putperest görüşleriyle karıştırıp, Hak ile batıl içiçe bir garabet oluşturmuşlardı. (A.y.)

*

İslam, işte bu "hak ile batılı barıştırıp buluşturma" güncellemesine dur dedi.

el-Bûtî’den dinleyelim:

İslam ise bütün Resul ve Nebilerin diliyle tebliği tekrarlanan ve o güne ulaşan değişmez hakikatin dini olarak artık Allah’ın sultasından ve hakimiyetinden başka tüm otoriteleri yıkıp insanlığı, aydınlığa çıkarmak için gelmişti. O halde, Allah’ın hüküm ve sultasının dışında kimsenin, efendilik ve hakimiyet hakkı olamaz, kimse kendinde bir otorite bulamazdı.

Bütün gerçekleriyle, Hristiyanlıktan onu tanıdıkları halde, Bizanslılar bu yeni zuhur eden dini, halka tehlike diye gösterme gayretindeydiler. Çünkü onlar, dinin zalimlerin hükmüne, diktatörlerin otoritesine ve azgın yöneticilerin taşkınlıklarına karşı bir tehdit oluşturduğunu biliyorlardı.  (A.y.)

*

Günümüz Türkiye'sine gelelim..

Türkiye’de irticanın, gericiliğin, geriye dönüş özleminin tavan yaptığı bir gerçek..

Bizans usulü gericilikle, onun Hristiyanlık için yaptığının İslam için yapılması isteniyor.

Bu irticaî hareketin, gerici kalkışmanın başını tarihselci soytarılar, din bilgini geçinen modernist papaz özentileri çekiyor.

Bunların arasından, (Ömer Özsoy ve Mustafa Öztürk gibi) Kur’an’ın “Allah kelamı” olamayacağını söyleyenler bile çıkıyor.

Böyle konuşuyor olmaları doğal, çünkü akıl hocaları yahudi hahamlar ile hristiyan papazlar böyle inanıyor.

Kimileri de (sadece bazı içtihadî konulardaki) "Ezmânın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz" kuralını Haricî usulü “hak söz ile batılı kastetme” ameliyesine tabi tutup istismar ederek “güncelleme”den söz ediyorlar.

*

Aslında, devletluların İslam’ın hükümlerinin değişip değişmemesini, güncellenip güncellenmemesini dert etmemeleri gerekir.

Çünkü, laiklik (siyasal dinsizlik) politikasını benimsedikleri ve bu politika çerçevesinde İslam’a devlet işlerinde söz hakkı tanımadıkları için, İslam’ın hükümlerinin ne olduğu onlar açısından önem taşımıyor.

Uygulanmadığına, kaale alınmadığına, kitap sayfalarına hapsedildiğine göre, ha öyle olmuş ha böyle, senin için değişen bir şey yok.

Senin için Kur’anbir konserde seslendirilen şarkı gibi cenazelerde, mezarlıklarda, düğünlerde, nişanlarda, birtakım toplantıların açılışlarında okunacak bir şey.. 

Devletin yasaları için referans kaynağı değil.

Dolayısıyla, içindeki hükümlerin seni ilgilendiren bir yanı yok.

Fakat yerlerinde rahat durmuyor, “Müslüman olarak inancınızı da bizim laikliğimiz (ülkenin şartları) doğrultusunda güncelleyeceksiniz, güncellemelisiniz” diyorlar.

*

Mesela Erdoğan, Mısır ve Tunus’a gidip “Şeriat yerine laiklik (siyasal dinsizlik)” tavsiyesinde bulunmuştu.

Türkiye'yi kurtarmışlar ya, Mısır ile Tunus kalmış. 

Suudi Arabistan'ın el-Arabiya kanalıyla Şubat 2017’de gerçekleştirdiği mülakatta Erdoğan, "Siz İslam ile laiklik kavramını güzel birleştirebiliyorsunuz. Bu konuda Arap dünyasına tavsiyeniz nedir?” şeklindeki soruyu şu cevabı vermişti:

Yani ben bu bağ kurmayı niye bu kadar İslam dünyası geciktirdi onu anlamakta zorlanıyorum. Biz partimizi kurduğumuz zaman laikliğin tanımını getirdik. … Bir defa kişiler laik olmaz, devlet laik olur. Laiklikte devlet, her inanç grubuna eşit mesafededir, her inanç grubunun inancını yaşamasını teminat altına alır. Bunun İslam'a ters olan bir yanı var mı? Yok. Ama bunu hala farklı yerlere çekenler var. Bize de tabii geçmiş yıllarda laikliği, ladinilik diye, dinsizlik diye anlattılar. Ama biz şu anda partimizdeki tanımına bunu koyduk, dedik ki: Laiklik devletin bütün inanç gruplarına eşit mesafede olmasıdır ve bu inanç gruplarının inancını güvence altına almasıdır. … Demek ki 'Onlarla istişare edin' hükmünü çok daha geniş ele almamız lazım, istişarelerimizi genişletmemiz lazım. Tabii ki düşüncelerimizi de güncellememiz gerekiyor.

Ben diyorum ki: Biz laikliği, ladinilik olarak görmüyoruz, dinsizlik olarak görmüyoruz. Kişi laik olamaz, devlet laik olur. Laik devlet de, her inanç grubunu koruma altına alır, güvence altına alır, hepsine de eşit mesafededir. Yani laik devlette her inanç grubu inancını rahatlıkla yaşayabileceği gibi, hatta ateistler de ateistliğini yaşayabilir. Bunlara karşı kalkıp da ben laik bir devletim, dolayısıyla size gereğini yaparım, vururum, asarım, keserim, böyle bir şey olamaz. ... Çünkü her inanç grubu özgürce inancını yaşadığı andan itibaren o topluma huzur geliyor. İnsanlar 'Ben bu ülkede inancımı rahatça yaşayabiliyorum, bize herhangi bir sıkıntı verilmiyor' diyor. Bu sağlandığı andan itibaren de zaten o toplumun içerisindeki halkın birbiriyle dayanışması çok daha farklı bir şekilde artıyor, gelişiyor. Tabii farklı anlayışlar da var: Bir Kara Avrupa'sındaki laiklik anlayışı var, Anglosakson ülkelerdeki laiklik anlayışı var, bunların hepsi birbirinden farklı. Ama bizim şu andaki getirdiğimiz, ülkemizdeki kurucusu olduğum partime ait laiklik anlayışı tüm bunlardan daha da farklı.

*

Erdoğan istiyorsa laikliği savunabilir. Fakat “Laiklikte İslam’a aykırı bir şey yok” dediği zaman İslam’ı tahrif etmiş olur.

Kullar (laikleşmiş “dindar” vatandaşlar; Batılılar ve Batıcılar, Kemalistler) onu alkışlayabilirler, fakat Allahu Teala’ya bunun hesabını veremez.

Bizden söylemesi..

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen O'dur. Şahit olarak Allah yeter. (Fetih, 48/28)

Allahu Teala, İslam’ı, bütün dinlerden üstün olsun diye gönderiyor, Erdoğan’ın laik devlet anlayışına göre ise, devlet nazarında bütün dinler eşit..

Devlet de hepsine karşı eşit mesafede..

Onun nazarında Allahu Teala’ya iman ile Şeytan’a ya da öküze tapma inançları eşit derecede saygın..

Evet, Erdoğan’ın “Bütün inançlar saygındır” şeklinde lafları da olmuştu.

Ağzından çıkanı kulağı duyuyor mu, emin değilim.

Dediğimiz gibi, istiyorsa laikliği savunabilir, fakat bunu İslam’ı tahrif etmeye yeltenmeden yapmalıdır.

İslam, onun, üzerinde gönlünce tepinebileceği baba mirası değildir.

*

İslam âlimlerinin laiklik kavramına nasıl baktıkları hususuna gelelim.

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde Bakara Suresi hakkında bilgi verirken, laikliğin “bencilliğe ve dinsizliğe doğru olumsuz bir gidiş” anlamına geldiğini, insanları haktan uzaklaşmaya, vicdansızlığa ve ihtiraslara sürüklediğini söylemektedir:

Kur'ân âyetleri ve Peygamber'in sünnetleri bize özellikle şunu gösterir ki, Müslümanlık dini geneldir. Bütün insanları içeren ve vahye dayanan dinlerin hepsine hürmetkâr bir dindir. Diğer dinler ise tâbi bulundukları bayrak altında, din işleri bakımından, kendilerinden başkalarını yaşatmazlar, vicdanlarının sınırı dar ve kısadır. Bunlar, kendilerinden başkasına hayat hakkı tanımamayı dinin gereği bilirler. Tanırlarsa yalnız politik bir zorlama ile tanırlar. Yakın zamanlara kadar hristiyan devletlerin içinde kendilerinden başka bir millet yaşattığı görülmemiş ve bu sebeple bunlar başka dinden olan kavimlere hakim olamamıştı. Son zamanlarda bu vicdan darlığındaki politik hastalığı gören Avrupa devletleri Katoliklik ve Protestanlık kavgalarından doğan bir vicdan hürriyeti davasıyla Fransız inkılâbından sonra liberallik, laiklik ve insanlık kelimeleri altında Hıristiyanlık kelimesinden sapmaya doğru yürümüş ve o zamandan beri diğer milletler üzerinde hükümet kurmaya yol bulabilmişlerdir. Fakat bu kelimeler olumlu ve merhametli, genel bir hak vicdanı kurulmasını değil, dinsizliğe ve bencilliğe doğru olumsuz bir gidişi hedef aldığından, ilme ve sanayiye ait gelişmelerini gerçeğe bağlayacak yerde, insanlığı haktan uzaklaşmaya, vicdansızlığa ve ihtiraslara sürüklemiş ve sonucu da İslâmiyet'in gösterdiği gerçek ve olumlu hürriyet hakları ile insanlığa temin ettiği ve yaydığı gerçek evrensel hayattan uzaklaşmak ve hayatın ızdıraplarını artırmaktan ibaret olmuştur.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ile Zahidül’l-Kevserî gibi “fikri hür, vicdanı hür” ulema da, laikliğin küfür olduğu fetvasını vermiş durumdadır.

Hatta Prof. Hayrettin Karaman’ın bir yazısında şu ifadeler yer alıyordu:

İslâm hukukunu geçerliliğini kaldırmak esasına dayanan Lâiklikle, halkın çoğunluğuna istinad eden Cumhuriyet; büyük çoğunluğu Müslüman olan bir milletin kuracağı devlet bünyesinde cem’ olamaz (bir araya gelemez, birbirini nakzeder. Zira Lâikliğin benimsenmesiyle iman birleşmiyor. Bu hüküm dinde kesindir…”

(“Saîd Nursî ve İslam devleti”, Yeni Şafak, 24 Temmuz 2015)

Erdoğan’a göre ise, İslam, İslam devletini istemiyor, dinsiz (dini olmayan) devleti istiyor.

Yani İslam, devlet adamlarına, “Devlet işlerinde İslam’ın hükümlerini uygulamayın!” demiş oluyor. "Allah'ın hükümlerini uygulamayın, çok akıllısınız ya, siz kendiniz hüküm icat edin!" Bunu demiş oluyor.

Yani İslam, İslam devletine karşı.

Allah’ın akıl ve mantık denilen nimeti bir gün bu topraklara da uğrar mı ki acep?

*

Laikliği “dinler arasında siyasal tarafsızlık” olarak anlayan ve bu şekilde benimseyip savunanlara ahirette “Sen hak dinden taraf değildin” denilmez mi?!

İnsanların kafalarını kullandıkları sıralarda itiraf ettikleri gibi, “Bizim dinimiz akla, fenne, ilme ve mantığa uygundur”.

Akla uygun..

Fenne uygun..

En hakiki mürşit olan ilme uygun..

Mantığa uygun..

Vicdana da uygun.

Daha ne istiyorsun?

Bir de akla, ilme, fenne, mantığa ve vicdana aykırı inançlar var.

Hindu’nun ineğe, öküze tapması gibi..

Satanistlerin Şeytan’a tapması gibi..

*

İmdi, aklı, mantığı ve vicdanı olan insanlar; akla, mantığa ve vicdana riayeti “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilke kabul eden bir devlet, akla uygunlukla ona aykırılık, ilme riayetle ilim tanımazlık, mantığa saygı ile mantıksızlık, vicdanlılık ile vicdansızlık arasında tarafsız kalabilir mi?!

Her iki tarafa da eşit bir konumda durabilir mi?!

Duruyorsa “akılsızlık, cehalet/ilimsizlik, mantıksızlık ve vicdansızlık devleti” haline gelmiş olur mu, olmaz mı?.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."