ulus devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ulus devlet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DİNSİZ DEVLET HİNLİĞİ






Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde şu satırları buluyoruz:

İslam dünyasında teo-politik radikal düşüncenin radikalleşmesine tesir eden en önemli konulardan bir tanesi de hukuk meselesi olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın akabinde Müslüman topraklar üzerinde kurulan yeni ulus devletler, şüphesiz Batı’da üretilen hukuk sistemlerinden etkilenmişler ve kendi anayasalarını oluştururken bu sistemleri örnek almıştır. Dini radikal grupların; yeni ulus devletleri tekfir etmelerinde ve onlara karşı İslam devrimi ile sonuçlanacağını ümit ettikleri bir savaş içine girmelerindeki temel motivasyonu da söz konusu rejimlerin ülkelerini İslam hukuku yerine modern hukuk ile yönetmeyi tercih etmeleri olmuştur. “Şeriatın tatbiki sorunu” olarak şöhret kazanan problem, altmışlı yıllardan günümüze kadar, devlet ile cihâdî gruplar arasında en önemli gerilim kaynaklarından biri olarak var ola gelmiştir.

Ulus devlet” denilen devletler, ırk esaslı devletler.. 

Bu devlet tipi Batı’da Otuz Yıl Savaşları’na son veren Vestfalya Antlaşması ile başlayan laikleşme sürecine paralel olarak ortaya çıktı. 

Hakimiyet-i milliye (ulus egemenliği) düşüncesini bayraklaştıran Fransız Devrimi de bu süreci hızlandırdı. İmparatorlukların (hanedanların) yıkılması ile sonuçlanan Birinci Dünya Savaşı ise süreci zirve noktasına taşıdı.

Ulus devletlerin tekfiri meselesine gelince.. 

Gerçekte bu devletler kendi kendilerini tekfir ediyorlardı.. Yani “İslam devleti” olmadıklarını, Şeriat’i uygulamak gibi bir hedefleri ya da dertleri bulunmadığını söylüyorlardı.

Din devleti” olmamakla övünüyorlar, fakat İslam namına kendilerine “dinsiz devlet” denilmesinden de rahatsız oluyorlardı.

Buna karşılık kendilerine çağdaşlık ve uygarlık (medeniyet, medenilik) adına “dini olmayan (dinsiz) laik devlet” denildiğinde bunu öpüp başlarına koyuyorlardı.

Yani övgü maksadıyla dinsiz devlet denilmesini istiyor, fakat İslam adına olumsuz anlamda dinsiz devlet denilmesini ise hazmedemiyorlardı.

*

“Kişi ikrarı ile muaheze olunur” ilkesi gereğince bu tür devlet ve rejimleri tekfir etmek (İslam'ın kâfiri olduklarını söylemek) aklın ve mantığın gereği durumunda.. 

İslam’la ilgisi olmadığını açıklayan bir devlet için “Yok yok, aslında o İslam devleti” demek aklı olan birinin yapabileceği birşey değil.

Ancak bu laik (siyasal dinsiz) devletler (Mısır’ı işgal eden Napolyon’un halka müslüman olmuş gibi propaganda yaptırması, II. Abdülhamid döneminde Almanya Kayzeri Wilhelm’in İslam dünyasında gizli servisi eliyle sanki müslüman olmuş gibi bir izlenim vermeye çalışması, İngiltere Kralı Charles için veliahtlığı zamanından beri müteveffa müteşeyyih Kıbrıslı Nazım ile müritleri tarafından “Müslüman oldu, Hüseyin adını aldı” diye propaganda faaliyeti yürütülmesine benzer şekilde) müslüman halkı daha rahat güdebilmek için (İslam dışılık anlamında) dinsizliklerinin gündeme getirilmesini istemezler.

Onun yerine “Laiklik dinsizlik değildir, gerçek din özgürlüğüdür” masalını anlatırlar.

Türkiye’deki “Bayrak inmez, ezan dinmez” sloganı da benzer bir işleve sahip.. Tamam da bu (eskiden olmayan, senin bahşettiğin) bir lütuf mu?! Laiklik, çağdaşlık ve Batılılaşma adına çanı susturmayacaksın fakat ezanı susturacaksın, bu olacak şey mi?.. 

Bu millet ezan susmasın diye İstiklal Harbi vermedi ise ne diye verdi, Dolmabahçe Sarayı’nda yaşayan adamın adı Mehmed Vahideddin değil de Mustafa Kemal olsun, milleti Kayı boyundan, Osman Gazi soyundan biri değil de bir Selanikli yönetsin diye mi?!

*

Modern hukuk denilen şeye gelince.. Bu, kökleri Roma Hukuku’na dayanan, Hristiyanlık’tan etkilenmiş Avrupa hukuku..

Şeriat’le (İslam hukuku ile) çelişmeyen yönleri de var, çelişen yönleri de..

Türkiye gibi ulus devletler hukuk düzeni meselesinde laiklik (siyasal dinsizlik) noktasından çifte standart uygulamış durumdalar.

Bugün bile Türkiye’de Yahudi’nin cumartesisi, Hristiyan’ın pazarı resmî tatil iken Müslüman’ın cumasının tatil olması istendiğinde laiklik ve Kemalizm (Atatürkçülük) adına ortalığı velveleye veren, “Türkiye Şeriat devleti oluyor” diye feryad ü figan koparan, şirretlik sergileyenler var.

Bunların bir bölümü aynı zamanda Türkçülüğün, milliyetçiliğin, yerlilik ve milliliğin şampiyonluğunu yapmayı da ihmal etmiyorlar.

Selanikli Mustafa Atatürk sayesinde hukuk alanında modernleşme yönünde devrim niteliğinde adımlar atmış olan devletimiz, modernleşmeyi AKP döneminde de sürdürdü..

Mesela zinayı suç olmaktan çıkardılar..

Zina suç değil, fakat 20 yaşında bir delikanlı 17 yaşında bir genç kızla evlense suç işlemiş oluyor.. Niye?. Çünkü zina edip kızı ortada bırakması gerekirken reşit olmayan kızı nikâhına aldı.. Modernleşme yolunda çok büyük bir günah işledi..

Güler misin, ağlar mısın?.. Böyle bir “son kale Türkiye”de yaşıyoruz.. Mazlumların umudu, kimsesizlerin kimsesi imiş..

2011 seçimleri sırasında MHP üst yönetiminden (evet, en üst yönetiminden) (tıpkı Aczimendebur Müslüm Gündüz gibi “uçkurist” olan) dokuz-on kişi “kaset”leri ortaya çıktığı için siyaseti bırakmak zorunda kalmışlardı.

Yaptıkları hukuken suç muydu?..

Değildi..

O yüzden, bu şahıslar değil, onların kasetlerini internette yayınlayanlar ayıplandı, ahlâksızlıkla suçlandılar..

Ve AKP Hükümeti bu tür ahlâksızlıklar yaşanmasın diye tedbir aldı..

Hayır, zinayı engellemek için değil, zanilerin teşhir edilmesini engellemek için; modern Türkiye'de asıl ahlâksızlık oydu.. Hukuk, millete (özellikle Ankara'nın kaymak tabakasına) güvenli biçimde zina yapma imkânı sağlamalıydı. 

O yüzden “özel hayatın (bu türden) dokunulmazlığı” sağlama alındı.. MHP'nin üst yönetimi "modernleşme" yolculuğuna hasarsız güvenli bir biçimde devam edebilirdi artık.

Evet, bu ülke Selanikli Mustafa Atatürk’ün izinde modernleşme yolunda müthiş mesafe almış durumda.. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dediği gibi muasır medeniyet seviyesini aşma yolunda..

Dolayısıyla başkasının karısıyla (evli olmayan biriyle de değil, evli kadınla) zina eden CHP lideri Deniz Baykal gibilerin “özel hayatı” koruma altında.. Bir daha hiçbir siyasetçi Baykal'ınki gibi bir bahtsızlık yaşamasın diye gereken tedbirler alınmış.

Cumhuriyetin fazilet olduğu modern hukuk alanında yaşanan bu gelişmeler sayesinde daha iyi anlaşılıyor.

*

Ancak dünya beşten, Türkiye de muhafazakâr demokrat AKP'den, Kemalist CHP'den, bomboz kurtçu MHP'den büyük.

Bu ülkede, her ne kadar sayıca az olsalar da, (İslam devrimi anlamında) devrimciler de, Şeriatçılar da var.

Hatta, (merhum Bediüzzaman'dan, Es'ad Erbilî rh. a.'den beri) sırf Selanikli’ye rahmet okumadığı, laikliğe (devletin siyasal dinsizliğine) iman etmediği için “özel hayat” bakımından “Nerede nasıl zehirlenebilirim”in hesabını yaparak yaşamak zorunda kalanlar bile var.

(Çakmaktaş'ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.) 

 

CİHATÇI SELEFÎLER VE DEVRİMCİ LAİKLER






Dr. Nurullah Çakmaktaş, Orta Doğu Ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü’nde görev yapan bir öğretim üyesi.

Yüksek lisans tezi “İslami Hareketlerin Sosyolojisi: Mısır'da Selefi hareket” başlığını taşıyor.

Doktora tezinin adı ise “Cihâdi Selefiliğin İdeolojik Oluşumu”.

Bu yazıda onun Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1, Nisan 2021) başlıklı makalesini konu edineceğiz.

Dinî radikalizmden kastı cihadî (cihatçı) selefîler..

Ana akım İslamcılardan kastı ise Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimîn) gibi hareketler.

Çakmaktaş, bu konularda ezbere gevezelik edenlerin aksine konusuna hakim.

Makalesi (ve yazdığı tezler) önemli.

*

 

Türkiye’de cihat ve selefîlik kavramlarından nefret edenler var.

Özellikle laik rejim nefret ediyor.

Laik (siyasal dinsiz) devletin yüzeysel ayağı (Atatürk soyadını alarak kendisini Türkler’in atası ilan eden) Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa’nın izinde olduğunu söylerken, derin ayağı da Cübbeli gibi tiplere sözde tasavvuf (maneviyat, irfan ve ahlâk) ve Ehl-i Sünnet adına selefîlik düşmanlığı yaptırıyor.

Fakat selefîliğe düşman olan sadece Cübbeli şaklaban değil.. Onunla cebelleşen tarihselci ve reformist tipler de selefîlik ve cihatçılık düşmanı.

Cübbeli gibi sahtekâr tasavvufçular da sahaya sürülüyor ki tasavvuf sempatizanları onlara bakarak cihatçılara ve selefîlere soğuk baksınlar.

Tabiî başka hileler de var.. Bunlardan birini, enerji ve potansiyeli lüzumsuz mecralarda heder ettirmek için “medeniyet” gibi kavramlar etrafında yaptırılan (bir gram bal için keçiboynuzu çiğneme türünden) lüzumsuz lafazanlıklar oluşturuyor.

Sanki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Biz bir medeniyet inşası için yola çıktık” demişti.

Hayır,  mesele Allahu Teala’nın sözünün yüceltilmesi (îlâ-yı kelimetillah) ve şirkin (tağutlara, firavunlara, putlaştırılan şahıslara ve nesnelere tapmanın) ortadan kaldırılmasından, yeryüzünde Allahu Teala’nın ahkâmıyla (Şeriat’le) hükmedilmesinden ibarettir.

Bu da, cihatsız gerçekleşmez..

Kanla irfanla” diyerek size parmak sallayan katillerin karşısına içi boş “irfan” davasıyla çıkmanız durumunda bundan pek memnun olacakları, bıyık altından gülerek size “Siz ne iyi müslümanlarsınız yav, keşke herkes sizin gibi olsa” diyecekleri, sırtınızı sıvazlayacakları kesindir.

Sonra da size, “cihatçı selefîler”le mücadele ederek “İslam’ı kurtarma” ev ödevi vereceklerdir.

Gerçekte kurtarmakta olduğunuz şey laiklikten (siyasal dinsizlikten) başka birşey değildir.

*

Seyyid Şerif Cürcanî’nin belirttiği gibi, selefîlik de Ehl-i Sünnet çatısı altında yer alır, çünkü selefîlik (selef kavramının tanımı gereği) Sünnet ehli (ehl-i Sünnet) olmayı gerekli kılar.

Unutmamak gerekir ki Türkiye’deki Nakşibendîlerin cümlesinin pîri olan Halid-i Bağdadî k. s. da itikaden selefi idi..

Şimdi soralım: İmam Matüridî kendisi için ne diyordu?.. “Ben Matüridî mezhebindenim” mi diyordu?

İmam Eş’arî “Ben Eş’arî mezhebindenim” diye mi konuşuyordu?

Hayır, selefe tabi olduklarını (selefî olduklarını) söylüyorlardı.

Aslında Ehl-i Sünnet’in tümü (son tahlilde) selefidir. Selefin yolu üzerinde olmak zorundadır.

Selefî olmayan, Ehl-i Sünnet’ten de değildir.

*

Çakmaktaş’ın makalesine dönelim..

Başlangıçta yer alan özet şöyle:

Bu araştırma, ana akım İslamcılık düşüncesinin ve İslami hareketin bir sapması olarak altmışlı yıllardan sonra İslam dünyasında teşekkül eden dini radikal düşüncenin, İhvan-ı Müslimin başta olmak üzere ana akım İslamcılık düşüncesine ve İslamcılara yönelttiği tenkitleri incelemektedir. Her iki ekolün İslam dünyasını ve Müslüman toplumu ilgilendiren sorunlara teo-politik hassasiyetle reaksiyon gösteriyor olmaları, bu iki ekolün zaman zaman “siyasal İslam” tanımlaması altında aynı kategoriye dâhil edilmesine neden olabilmektedir. Bu çalışmanın temel amacı; dini radikalizmin birincil metinlerini inceleyip analiz etmek suretiyle her iki ekolün pek çok meselede tam bir karşıtlık içinde olduğunu, Ömer Abdurrahman, Eymen ez-Zevâhiri, Ebû Muhammed el-Makdîsî, Ebû Mus’ab es-Sûrî ve Ebû Yahya el-Lîbî gibi öncü cihâdî selefi ideologların ana akım İslamcılara yönelttiği tenkitler üzerinden göstermeye çalışmaktır. Bu çalışmada söz konusu bu tenkitler; “Din-Siyaset İlişkisi Bağlamında”, “Din-Hukuk İlişkisi Bağlamında” ve “İslamlaşma Yöntemi Sorunsalı ve Ötekiyle İlişki Bağlamında” olmak üzere üç ana başlık altında incelenmiştir.

Çakmaktaş’ın “ana akım İslamcılık düşüncesinin ve İslami hareketin bir sapması olarak altmışlı yıllardan sonra İslam dünyasında teşekkül eden dini radikal düşünce” diyerek bir “sapma”dan söz etmesi önyargılı bir tanımlama olmuş.

Bir başkası bunu sapma değil de “sapma ve yozlaşmalara tepki” diye adlandırabilir.

Bununla birlikte yazarın “radikal” diye adlandırdığı isimlerin görüşlerini olduğu gibi aktarması takdire değer bir tutum.

*

Çakmaktaş’ın makalesinin ilk paragrafları şöyle:

On sekizinci yüzyılın sonlarından yirminci yüzyılın ortalarına kadar sömürge ve işgal tecrübesi yaşamış Müslüman devletler, yirminci yüzyılın ilk yarısında istiklal savaşları vermek suretiyle batılı güçleri topraklarından uzaklaştırmayı başarabilmişlerdir. Fakat bağımsızlıklarının akabinde, Batı’nın fikrî teklifleri Müslüman ülkelerde karşılık bulmuş ve modern siyasal ideolojiler yeni ulus devletlerin dayanağı olmuştur. On dokuzuncu yüzyılda sömürgeciliğe ve batının söz konusu fikrî tekliflerine reaksiyon olarak şekillenen İslamcılık, yirminci yüzyılın ortalarından itibaren batılılaşmayı savunan yeni ulus devletlere karşı düşünce üretimi içine girmiş ve dini-siyasi bir hareket hüviyetine de bürünerek aksiyon kazanmıştır. Öyle ki bu süreç içerisinde İslamcılık entelektüel meşgale sınırını aşmış, aksiyon kazanmış ve böylece İslami hareket zuhur etmiştir.

Kurulan yeni ulus devletlerin benimsediği seküler politikalara karşı İslami hareket müntesipleri, devletin ve toplumun İslamlaşması için takip edilmesi gereken yöntem hususunda zaman içinde anlaşmazlık içine düşmüş ve bu durum İslami hareketin çeşitli fraksiyonlara ayrılmasıyla sonuçlanmıştır. Öyle ki ıslah, terbiye, irşat ve davet ilkelerini yozlaşmayla mücadele ve İslamlaşma yöntemi olarak savunan bir kesim kendilerini siyaset dışı olarak konumlandırmıştır. Bireylerin davranış eğitimini önceleyen sûfî gruplar, dini inançları saflaştırmayı ve hadis eksenli din eğitimini merkeze alan geleneksel selefi gruplar ve ülke ülke dolaşarak İslam’ı anlatmaya çalışan gezgin tebliğ ve davet cemaatleri bu grubun en önemli temsilcileri kabul edilmektedir.

Başka bir kesim ise Müslüman toplumların içinde bulunduğu krizin temelde siyasi kaynaklı olduğunu düşünmüş, krize çözüm üretmenin ve İslamlaşmanın ise ancak siyasal mücadele içine girmekle mümkün olabileceğini savunmuştur. “Siyasetin içinde kalarak İslamlaşma” şeklinde tarif edilmesi mümkün bu ekol aslında İslamcılık düşüncesinin ve İslami hareketin ana eksenini oluşturmuş ve “ana akım İslamcılık düşüncesi ve İslami hareket” olarak tanımlanmıştır.

Görüldüğü gibi Çakmaktaş, “ana akım İslamcılık” ile İslam ülkelerindeki İslamcı siyasî oluşumları (ya da siyaset yapan hareketleri) kastediyor.

Siyasetle uğraşmadan İslamî eğitim faaliyetleri yapan grupları (Ki bunlar arasında sufîler de, selefiler de var) ayrı bir kategoride ele alıyor.

*

Çakmaktaş’ın ifadelerinin devamı şöyle:

“Yirminci yüzyılın ilk yarısında Mısır’da kurulan İhvan-ı Müslimin ile Pakistan’da kurulan Cemaat-i İslami grupları bu ekolün ilk temsilcileridir. Moderniteye karşı onun içinde kalarak çözüm üretmeye çalışan bu ekolün ortaya koyduğu düşünce biçimi, benzer sorunları yaşayan Müslüman topraklarda da makes bulmuş, kısa süre içinde bu metodu benimseyen gruplar muhtelif ülkelerde neşvünema bulmuştur.”

Ancak, Mısır ve Pakistan ile Türkiye’yi birbirine karıştırmamak gerekiyor.

Mısır’da ve Pakistan’da Türkiye’de olan türden bir tepeden inmeci ve dayatmacı Batılılaşma yaşanmadı.

Yani o ülkelerde açık bir Şeriat karşıtlığı yapılmadı ve Şeriatçılık (en azından söylem düzeyinde) devlet için bir tehdit olarak görülmedi.

Fakat Şeriatçılar tehdit olarak görüldüler.. Çünkü onların (bir grup olarak) iktidar olmaları, mevcut (Batılılaşma yanlısı) iktidar sahiplerinin ellerindeki “nimet”lerin kaybolması anlamına gelecekti.

Bu yüzden de Şeriatçılara ellerinden gelen her zulmü yapmaktan geri kalmadılar.

*

Çakmaktaş, sözlerini şöyle sürdürüyor:

Din temelli alternatif bir siyasal söyleme sahip ana akım İslami hareketin yeni ulus devletler tarafından bir tehdit unsuru olarak algılanması, buna bağlı olarak yargılama, mahkûmiyet, işkence, idam ve faaliyetlerin yasaklanması gibi sert baskı politikalarıyla sindirilmeye çalışılması ve ana akım İslami hareketin de buna mukabil siyasetin içinde kalma ve “İslamlaşmanın tedriciliği” yöntemini savunmaya devam etmesi, hareket içinde özellikle sert hapishane atmosferini tecrübe etmiş ve öfkelenmiş bazı üyelerden itirazların yükselmesine zemin hazırlamıştır. Bu kimseler maruz kaldıkları sert politikalara karşı aynı sertlikle cevap vermeyi teklif etmiş, İslamlaşmanın tedrici bir yolla değil de ancak silahlı devrim yoluyla mümkün olabileceğini savunmuşlardır. Ana akım İslami hareket içindeki söz konusu yöntem ihtilafı ilk olarak tam anlamıyla altmışlı yıllarda yaşanmış, bu ihtilaf neticesinde ana akım İslamcılık düşüncesinin bir sapması (anomali) olarak dini radikal düşünce teşekkül etmeye başlamış ve bu gelişmeler dini-radikal yeni fraksiyonların oluşumuyla sonuçlanmıştır. Söz konusu ayrışmanın yaşandığı altmışlı yıllardan günümüze dek, cihâdîlik, cihâdî selefilik veya İslamî Radikalizm gibi isimlerle adlandırılan teo-politik düşünce ve bu düşüncenin ideologları olarak kabul edilen kimseler, yine dini-siyasi bir hareket olan ana akım İslamcılık düşüncesine ve bu düşüncenin ideologlarına ihtilafa konu olan belli başlı temalarda eleştiriler yöneltmiştir.

Burada sözü edilen “silahlı devrim” alternatifini bir “iç savaş” olarak düşünmemek gerekir. Daha çok, Türkiye gibi ülkelerde yaşanan “askerî darbeler”e benzemektedir.

*

Malum olduğu üzere Türkiye’de “devrimcilik” İslamcılar söz konusu olduğunda lanet bir şey, buna karşılık Atatürkçüler/Kemalistler, solcular, dinsizler, ateistler mevzubahis olduğunda ise bir meziyet olarak kabul ediliyor.

Kemalistler Atatürk ilke ve devrimleri lafını dillerinden düşürmüyorlar.

Buna karşılık bir müslüman “İslam devrimi”nden söz ettiği zaman tüyleri diken diken oluyor.

Atatürk’lerine devrim helal, müslümana ise haram.

Daha doğrusu devrimcilik laikin (siyasal dinsizin), solcunun, ateistin tapulu malı..

Her işi “devrim”le halletmeye alıştıkları için bugün bile (alışmış kudurmuştan beterdir hesabı) bazen “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diye konuşmaktan geri kalmıyorlar.

*

Türkiye’de İttihat ve Terakki’nin iktidarı eline geçirmesi böyle bir “silahlı devrim”le oldu.

Aralarında (son zamanlarda birilerinin parlatmaya çalıştığı beyinsiz) Enver’in de bulunduğu bazı subaylar Babıali’yi (Sadrazamlık makamını, Başbakanlığı) bastılar, bir bakanı (nazırı) öldürdüler, iktidara el koydular.

Benzer birşeyi (henüz Atatürk soyadını kullanmadığı sıralarda) Mustafa Kemal de yaptı, millet iradesini (milli egemenliği) temsil eden milletvekillerinin saltanattan (Osmanlı Devleti’nin devamından) yana olduklarını görünce onları “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diye tehdit etti, böylece bir “devrim” yaptı. (O gün bazı kafalar kesilmedi, fakat devrime daha sonra tepki gösteren Şeyh Sait gibiler kafalarını kaybettiler. Onlarınki Kürtçü bir isyan değildi, rejim değişikliğine tepkiydi. Şayet dertleri Kürtçülük olsaydı Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı günler onlar açısından daha müsaitti. Mustafa Kemal’e o dönemde Çapanoğu vs. gibi “padişahçı Türkler” isyan ettiler, Kürtler’den ise ses çıkmadı.)

Türkiye’de devrimciliği tekeline almış bulunan laikler ve Kemalistler daha sonra da bazı devrimler yaptılar.

Biri, Başbakan Adnan Menderes ile iki bakanı asan 27 Mayıs 1960 devrimi (Bizim çocukluğumuz ve gençliğimizde bayram olarak kutlanıyordu).

*

Çakmaktaş’ın yazısına dönersek, Mısır ve Pakistan gibi ülkelerdeki zulüm gören müslümanlar, “Devrimcilik yükünü tümden Batılılaşma yanlılarının sırtına yükleme kurnazlığı ve kolaycılığı bize yakışmaz, ucundan kıyısından da olsa biz de el atıp azıcık devrimci olalım” demişler.

Devrimcilikten anladıkları da “Batılılaşmacı devrimciler”in devrimden anladıklarına benziyordu: “Madem onlar kalleşçe suikastler yapıyorlar (Mesela İhvan-ı Müslimîn’in kurucusu Hasan el-Benna bu şekilde şehit edildi) biz de fırsat bulduğumuzda suikast yapalım” demeye başladılar (Mesela Enver Sedat’ı öldürdüler.)

Ancak, devrimcilikte Batıcılara yetişmeleri mümkün değildi. 

(Batıcıların “silahlı devrim” portföyü hayli zengin: Bin yıl sürecek devrimler yapmaya, binlerce faili meçhul cinayet gerçekleştirmeye, zehirleme ve trafik kazası gibi “sessiz devrim”ler gerçekleştirmeye bayılıyorlar. 

Laik devrimcilerin yaptıklarına İslamcı devrimcilerin hayalleri bile yetişemez. 

“İslamcı devrimciler”, genelde, Çakmaktaş’ın yazısında ele aldığı türden “cihatçı makale ve kitaplar” yazmakla meşguller. 

Ortada devrim yok.. Hele birilerini zehirleme gibi çakallıklar akıllarının ucundan bile geçmez. 

İşin en acı tarafı ise, o makale ve kitapları yazanları ya Batılılar’ın yerli ve milli acenta ve işbirlikçileri bir şekilde süründürüyor ve öldürüyor, ya da bizzat ABD yani CIA vs. devreye girip onları katlediyor. 

Nitekim Çakmaktaş’ın makalesinde fikirlerini konu edindiği bazı isimler CIA tarafından öldürüldü.)

*

Çakmaktaş’ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.


KİTAPSIZ SULTAN (DEVLET), VE CEMAAT




Cemaat konusuyla ilgili önceki yazılarımızda delilleriyle açıkladığımız gibi, Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde yer alan “cemaat”, İslam devleti (başında halifenin bulunduğu ümmet devleti) anlamına gelmektedir.

Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîs de bunun böyle olduğunu ortaya koymaktadır. Müslümanların imamının (halifenin) ve dolayısıyla ümmetin (bir kavmin, bir ırkın, bir etnik topluluğun değil, ümmetin, Müslümanlar’ın) devletinin bulunmadığı dönemler “cemaatsiz zamanlar”dır.

Bu “cemaatsiz zamanlar”da (koyunun olmadığı yerde keçi çelebi hesabı) cemaat diye adlandırılan gruplara (tarikat, parti, vakıf, dernek vs.) gelince.. Bunlar birer “fırka”dır, hadîsteki anlamda cemaat değil..

Çünkü cemaat, ümmet-i Muhammed’i (s.a.s.) temsil eden, başında halifenin bulunduğu ve Şeriat’in yürürlükte olduğu İslam devletidir.  

İşte, bu cemaati terk edip de o hal üzere ölen, cahiliye ölümü ile ölmüş gibi olur.

*

Evet, günümüzde ne yazık ki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sözünü ettiği “cemaat” mevcut değil.

Ümmetin hukukun üstünlüğü (Şeriat’in üstünlüğü) ilkesi çerçevesinde birlik ve beraberliğini temel alan (Müslümanlar'ın halifesinin başında bulunduğu) bir İslam devleti yok.

Irkçılık, kabilecilik, aşiretçilik temeli üzerine kurulmuş perakende devletler var. (Afganistan İslam Emirliği nisbeten farklı.) 

Irkçılık dallanıp budaklanmış, “ikinci dereceden alt ırkçılıklar” ortaya çıkmış, bu yüzden bir Arap birliği, bir Türk birliği bile mevcut değil.. Mesela Türkmen’in Türkmenistan’ı, Azeri’nin Azerbaycan’ı, Özbek’in Özbekistan’ı, Kırgız'ın Kırgızistan'ı vs. var.. Araplar’ın durumu daha berbat..

Bunlar, “cemaat”i (ümmet devletini) değil, fırkaları (tefrika ve bölünmeyi) temsil ediyorlar.

Açıktır ki, bir devlet “Şeriat’in üstünlüğü” (hukukun üstünlüğü) ilkesini kabul etmiş olduğunu ilan etse bile “ırk” (milliyetçilik) esası üzerine kuruluysa, “cemaat” olma vasfıyla ilgisiz hale gelir.

Ayrıca, onun milliyetçiliği (ırkçılığı); İslam’dan taviz vermesi, ümmet şuuruna (cemaat ruhuna) sahip olmaması, Şeriat’i tam ve eksiksiz biçimde hayata geçirmeyi hedeflememesi anlamına gelir.

Eğer bu ırkçılığa (milliyetçiliğe) bir de laiklik (siyasal dinsizlik) ekleniyorsa, o devlet “dinsiz devlet” olacağı için “cemaat”le bağını tümden koparmış olur.

İslam'ın olmadığı yerde Ehl-i Sünnet ve Cemaat hiç bulunmaz.

*

Böylesi “cemaatsiz zamanlar”da bireylerin ne yapması gerekir?

Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadîs, bütün fırkaların terk edilmesini emrediyor, bir ağaç kökünü kemirmek zorunda kalınsa bile..

Kendisini cemaat olarak pazarlayan fırkalardan (mesela şimdilerde FETÖ diye adlandırılan, eskiden Cemaat diye bilinen gruptan) ayrılmak (nispeten) kolay da, cemaatlikle ilgisi kalmayıp fırkalaşmış gecekondu tipi devletçiklerden ayrılmak (mesela bir Prof. Muhammed Hamidullah gibi “vatansız”/heimetlos yaşamak) zor..

Çünkü Dünya’nın (yaşanabilecek) her yeri, kendisini devlet olarak adlandıran fırkalar tarafından gasb edilmiş durumda.

İşte böylesi bir durumda müslümanın fiilen değilse bile zihniyet olarak (içinde yaşadığı) "fırka-devlet"ten ayrılması (devletçi olmaması), Cemaat (İslam devleti) idealini benimsemesi (İslamcı olması) gerekir.

Evet, Batılılar'ın "ulus-devlet" tabir ettikleri siyasal gecekondular için ("bilginin İslamîleştirilmesi" bağlamında) uygun bir karşılık aradığımızda başvurabileceğimiz alternatiflerden biri fırka-devlet olabilir. (Cahiliye kelimesinden hareketle "cahil devlet" demek de isabetli gibi görünüyor. Böylesi devletlerin banilerine de Ebu Cehil vezninde Atacahil unvanının verilmesi yerinde bir tercih olabilir.)

*

Tekrarlayalım, günümüz şartlarında müslüman bireyin fiilen değilse bile zihniyet olarak (içinde yaşadığı) "fırka-devlet"ten ayrılması (devletçi olmaması), Cemaat (İslam devleti) idealini benimsemesi (İslamcı olması) gerekir.

İslamcılık, sözlük anlamı itibariyle “İslam taraftarı” olmak demektir.. Dünya genelinde basın yayın organlarında kullanılan anlamı ise, “İslam hukukunun (Şeriat’in) uygulanmasını ve İslam birliğinin sağlanmasını savunmak”tan ibarettir.

Bunlar ise, hadîslerde geçen “cemaat”in olmazsa olmaz şartları durumundadır.

Dolayısıyla, İslamcı olmak, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmak demektir.

Çünkü “cemaat”i savunmaktır.

İslam cemaatini terkin (Ki başında Müslümanlar'ın imamının/halifenin bulunduğu İslam devletini terk anlamına gelmektedir) küfür olduğu hadîslerde belirtiliyor.

İslam cemaatini fiilen terk küfür olduğu gibi, böyle bir cemaatin (halifenin başkanlığı altındaki ümmet devletinin, İslam birliğinin) tesisine karşı çıkan (İslamcı olmayan) kişi de kâfir olur.

*

Cemaatin (başında halife bulunan, Şeriat’i uygulayan) İslam devleti (ümmet devleti) demek olduğunun daha iyi anlaşılması bakımından, Prof. Dr. İbrahim Canan’a ait Hadis Külliyatı Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi (İstanbul: Akçağ Y., 2014) adlı eserin “Hilafet ve İmamet” bölümünde yer alan bazı hadîsleri aktarmakta yarar var.

Bir hadîs şöyle:

"… Ben de size beş şeyi emrediyorum: Allah onları bana emretti. Dinlemek, itaat etmek, cihâd, hicret ve cemaat. Zira, kim cemaatten bir karışçık ayrılırsa boynundaki İslâm bağını çıkarıp atmıştır, geri dönen hariç. Kim de cahiliye davası güderse o cehennem molozlarından biridir!"

Bir adam: "Ey Allah'ın Resulü! O kimse namazını kılar, orucunu tutar idiyse (yine mi cehennemlik)?" diye sordu. Aleyhisselâtu vesselâm:

"Evet, namaz kılsa, oruç tutsa da! Ey Allah'ın kulları! Sizi Müslümanlar, mü'minler diye tesmiye eden Allah'ın çağrısı ile çağırın!" buyurdular." [Tirmizî, Emsâl 3, (2867).]

Cahiliye davasından kasıt, birincisi ırkçılık (milliyetçilik), ikincisi Şeriat’e aykırı yönetim ilkeleridir.

Türkçülük, Kürtçülük, milliyetçilik vs. gibi davaları benimseyenlerin kendilerini bu hadîs çerçevesinde sorgulamaları gerekir. (Sözümüz müslüman olduklarını söyleyenlere.. Müslüman olmayanlar lütfen üzerlerine alınmasınlar.)

Bu noktada bazıları “Bizim milliyetçiliğimiz ırkçılık değil” diyebilirler.. Bu laf, "Bizim dinsizliğimiz İslam'a aykırı değildir" demek gibi birşeydir.

Şayet kendi kavimlerinin ümmet birliği içinde yer almadan ayrı bir laik (siyasal dinsiz) devlet olarak “ebediyen, ilelebet” var olması hedefini güdüyorlar, İslam birliği içinde yer almayı ideal olarak benimsemiyorlarsa, milliyetçilikleri ırkçılıktır, cahiliye davasıdır. (Böylesi Türkçülerin ümmet birliğinden yani İslam birliğinden söz edildiğinde suratları asılır, fakat hristiyan birliği yani Avrupa Birliği içinde yer almaktan söz edildiği zaman ise yüzlerinde güller açar, milliyetçilikleri Afrika güneşi altındaki buz gibi erir, önce su, sonra buhar olur, uçup gider. Kendileri de boz kurtluktan çıkar, “meler gelir” mor koyun olurlar.)

İslam birliğinin sağlanmış olduğu bir yerde milliyetçilik/ırkçılık davası güdüp ayrı devlet olmak isteyenlerin durumuna gelince.. Şu hadîs-i şerîf onlar için söylenmiş gibi görünüyor (Prof. Canan’ın çevirisiyle):

"Şurası muhakkak ki, benden sonra henat ve henat (yani şerler ve fesatlar) olacak. Cemaatten ayrılan veya Muhammed ümmetinin birliğini bozmak isteyen birisini gördünüz mü, bu herifi kim olursa olsun öldürün. Zîra Allah'ın (yardım) eli cemaat üzerindedir. Şeytan ise cemaatten ayrılanla birliktedir."

*

Prof. İbrahim Canan’ın eserinin aynı bölümünde yer alan şu ifadeleri önemli:

Bu dünya-ahiret ayrılmazlığının sonucu olarak İslam'da devlet reisliği müessesesi aynı zamanda dinî reisliği de temsil eder. Devlet reislerinin dinin tatbikatına müteallik [uygulanmasıyla ilgili] vazife ve mesuliyetlerden kendilerini uzak tutmaları din açısından bir fitne olarak değerlendirilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), bir hadiste şöyle buyurur:

"[Devletler tarafından yapılan] İhsan ihsanlık vasfını korudukça [karşılık beklenmedikçe] kabul edin. Fakat bu, dine karşı rüşvet mahiyetini alınca reddedin, almayın. (Maalesef) bunu terk etmeyeceksiniz. Dine karşı rüşveti terk etmekten sizi alıkoyan şey korku [öldürülmekten, hapsedilmekten korkmanız] ve fakirliktir. Haberiniz olsun, iman çarkı (ilelebed) dönecektir. Bu çark her nerede dönüyorsa Allah'ın kitabına uygun olarak dönderin. Haberiniz olsun sultan [devlet] ve kitap [Kur’an] birbirinden ayrılacaktırSakın sakın siz Kitap'tan ayrılmayın [Hükümetin/devletin değil, Kitab'ın yanında durun]. Haberiniz olsun başınıza öyleleri reis (emîr) olarak geçecek ki, (kendileri için hükmettiklerini sizin için hükmetmeyecekler), onlara itaat etseniz sizi dalalet ve sapıklığa atarlar, itaat etmeyip isyan etseniz [otoritesini tanımadığınızı, başkaldırdığınızı ilan etseniz, boyun eğmeseniz, kanun/yasa adını verdikleri buyruklarını çiğneseniz, yok saysanız], sizi öldürürler."

Cemaatten bazıları sordu: "Ey Allah'ın Resûlü! Pekâla ne yapalım?"

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Hz. İsa'nın ümmeti gibi yapın. Onlar, ateşe atıldılar, testerelerle biçildiler (fakat dinlerinden dönmediler). Allah'ın taati uğruna ölmek Allah'a isyan içinde yaşamaktan daha hayırlıdır."

*

Günümüzde, Kitap’dan kopmuş olan devletlerde, kitapsızlığa fiilen başkaldırma bir tarafa, sözle karşı çıkılması bile “devletin bekası için tehlike” olarak görülebilmektedir.

Kitapsızlığa açıkça isyan edilse, “Boyun eğmiyoruz, size direneceğiz, yasalarınızı tanımıyoruz” denilse, öldürürler.

Fiilen isyan etmeyip Kitab’ın devlete hakim olması gerektiğini (derin işbirliği içine girmeyip samimiyetle) savunanlara gelince.. 

Bunlara karşı silah kullanmak için bir bahane uydurulamıyor, fakat “devletin bekası” için “örtülü” yöntemlerle temizlenmeleri seçeneğinin her zaman bir kenarda hazır tutulmakta olduğu, tarihin tanıklığıyla biliniyor.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."