babanzade ahmed naim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
babanzade ahmed naim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BABANZADE AHMED NAİM BEY’DEN TÜRKÇÜLERE: DOBRA DOBRA İSLAMCI OLUN!

 



Merhum Babanzade Ahmed Naim Bey‘i tanıtmaya lüzum yok.

Bilenler biliyor.

Sadece şu kadarını söyleyelim ki, 1919 yılında, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi‘nin Sultan Vahidüddin’e tavsiyesi ile Âyân Meclisi âzâsı olmuştur.

Merhum fakih ve müfessir Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocaefendiye Hak Dini Kur’an Dili tefsirini yazdıran Cumhuriyet hükümeti de onun değerini takdir ettiği için Sahîh-i Buharî’yi şerh etme işini ona havale etmiştir.

1934 yılında vefat ettiğinde, merhum Elmalılı hocaefendi, ağlayarak onun hakkında şunu söylemiştir:

“Her ne zaman bir kelimede tereddüde düşsem ona sorar, tereddüdümü giderirdim. Tercümede benim için danışılacak biricik âlim Ahmed Naîm idi. Naîm’in bilgisi ele geçmez bir hazine, ilmi ve fazlı ise büyük bir define idi. O gidince pek sarsıldım, adeta can evimden vuruldum.”

Namaz sırasında secde halinde vefat eden Ahmed Naim Bey, şimdi Edirnekapı Şehitliği’nde merhum Elmalılı ile yan yana yatıyor.

*

Babanzade Ahmed Naim Bey’in İslam’da Dava-yı Kavmiyyet (İslam’da Irkçılık/Milliyetçilik Davası) başlıklı bir eseri mevcut.

Milliyetçilik meselesi, Türkçülük ekseninde inceleniyor.

Türkçüleri “Halis Türkçüler” ve “İslamcı Türkçüler” olarak ikiye ayırıyor.

Halis Türkçüleri konuşulmaya değer muhataplar olarak görmüyor.

İslamcı Türkçülere ise aynen şöyle sesleniyor:

“O halde cem-i zıddeyn (iki zıddı birleştirme) hayal-i hamından (ham hayalinden) vazgeçiniz de, her şeyden evvel şu çifte mefkureyi (ülküyü, ideali, gayeyi) atınız. Mantıkî bir hareket olmak üzere, ya açıktan açığa, müfrit (aşırı) arkadaşlarınız gibi ‘Halis Türkçü’ olunuz -ki bunu size tavsiye etmek asla hatır ve hayalimden geçmez- yahut dobra dobra İslamcı olunuz! Zira ân-ı vâhidde (tek bir anda) hem livaü’l-hamd-i İslam (İslam’ın hamd sancağı), hem de liva-yı cahiliyyet (İslam öncesi küfür bayrağı) altında bulunmak muhaldir (imkânsızdır).”

(Ahmed Naîm, İslam’da Dava-yı Kavmiyyet, İstanbul: Sebîlürreşad Kütübhanesi Neşriyatı, s. 16-7.)

İlmi, irfanı ve fazileti malum olan Babanzade Ahmed Naim Bey böyle diyor.

Bu ifadeler çerçevesinde düşünülürse, müslüman olmak, İslamcı olmaktır; İslamcı olmak da müslüman olmak.

İkisi aynı şeydir.

İslamcı olmayan, müslüman da değildir.

“İslamcı değilim” diyen, “Müslüman değilim” demiş olur.

Hatta, hem Türkçü, hem de müslüman olduğunu söyleyen biri, iki zıddı bir araya getirmeye çalışmış olur.

Su ile ateş bir arada olabilir mi?!

*

Müslüman ancak İslamcı olabilir, başka bir şeyci olamaz. (Evet bir müslüman Nurcu filan olduğunu söyleyebilir, fakat bu aynı zamanda İslamcı olduğunu söylemesi anlamına gelir, açıkça söylemese de onu tazammun eder. İslamcı olmadığını söylemesi durumunda ise Nurculuğu beş para etmez.)

Türk bir müslüman, evet Türk olabilir, Türk’tür, fakat Türkçü olamaz.

Türklüğüne kimse bir şey diyemez, fakat Türk-çü olduğunu söylediğinde, İslamcılık yerine Türkçülük diye bir dünya görüşü benimsemiş olacağı için, müslümanlığını bir tarafa atmış olur.

Çünkü müslüman, ancak İslamcı olabilir. Atatürkçü, milliyetçi, ülkücü, (İslam’dan başka bir şey ise) Millî Görüşçü vs. olamaz.

Babanzade Ahmed Naim Bey’in belirttiği gibi, İslamcılığın zıddı küfürdür, cahiliyyet (küfür düzeni) taraftarlığıdır.

Evet, küfür! Ne sandınız!

İnsan hem müslüman olacak, hem de İslamcı olmayacak.. Bu imkânsızdır, muhaldir..

Yukarıda Babanzade Ahmed Naim Bey’in Türkçülere “Dobra dobra İslamcı olun!” diye seslenmiş olduğunu aktarmıştık.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İslâmcılık” maddesinde konuyu II. Meşrutiyet dönemindeki tezahürleri çerçevesinde ele alan Azmi Özcan şunu söylüyor:

İslâmcılık, muhtemelen ilk defa Ziya Gökalp’in 1913’te Türk Yurdu’nda çıkan “Üç Cereyan” başlıklı makalelerinde geçmektedir. Daha sonra Babanzâde Ahmed Naim, 1914’te Sebîlürreşâdda yayımladığı “İslâm’da Da‘vâ-yı Kavmiyyet” başlıklı makalesinde (sy. 293, 10 Nisan 1330) bu kavramı tasvip etmeyen bir üslûpta kullanmıştır. 

Babanzade’nin söz konubu makalesi sonra kitap olarak da basıldı.

Makalede “bu kavramı tasvip etmeyen bir üslûp” diye bir şey yok.

Azmi Özcan meseleyi yanlış anlamış.

Nedeni de, merhum Babanzade’nin kitabındaki “dobra dobra İslamcı” ifadesinden sonra gelen 1 no.lu dipnot (s. 16). Şöyle:

Bu “” edatının “Türk” ile “İslâm” kelimelerine iltihâkı (eklenmesi) ne kadar fena oluyor! Ben burada bir mana-yı tasannu (yapmacık/zorlama mana) istişmâm ediyorum (seziyorum). Bu nispeti kendilerine şiar edinenler bence yanlış isim intihâb etmişler. Zira Türk, Arap olan kimse Türkçü, Arapçı olamaz. O kısaca Türktür, Araptır. “İslâmcı”nın da müslüman demek olmadığı lügat-i Türkiyye (Türk dili) ile ednâ mümâresesi (az da olsa aşinalığı) olanlarca malumdur.

Merhum Babanzade “Türk, Arap olan kimse Türkçü, Arapçı olamaz” derken, Türk kelimesinin muadili, eş anlamlısı olarak Türkçü denilemez demek istiyor. Yoksa, Türk, Türkçü olur, gözümüzün önünde örnekleri var. Aynı şekilde İslamcı da dilin yapısı gereği müslüman kelimesinin birebir eş anlamlısı değildir.

Meseleye böyle bakarsanız bu tür adlandırmalar yanlış hale gelir. Mesela demir ile demirci, sanayi ile sanayici aynı şey değildir. Demir, hiçbir zaman demirci olamaz, sanayi de hiçbir zaman sanayici haline gelemez. Türk de bu anlamda Türkçü olamaz.

Bununla birlikte, burada Babanzade İslamcı kelimesini tam da müslüman kelimesinin eş anlamlısı olarak kullanıyor. Ve bundan rahatsız, çünkü bunu dil açısından yapay ve zorlama bir işlem, bir çarpıtma olarak görüyor.

*

Ancak, Türkçü ile İslamcı kelimeleri arasında uçurum denilebilecek cesamette büyük bir fark bulunduğunu unutmamak gerekiyor. 

Çünkü Türk kelimesi, insan teklerine karşılık gelir. Mesela Ali, Veli, Hasan, Hüseyin Türk’tür. Türkçülük yapan, Alicilik, Velicilik yapmış, şahısları “dava” haline getirmiş olur. Tabiî ki burada Türk, tek bir bireye karşılık gelmiyor, birden fazla (Artık ne kadarsa?) bireyi ifade ediyor. Ancak, nitelik/keyfiyet bakımından bir farklılık yok, farklılık nicelik/kemiyet sahasında kalıyor. Yani Türkçü olmada işin özü şahısçılıktan, şahısperetlikten, şahsa taparlıktan ibaret.

Şahsa taparlık, şahıs yüceltmeciliği tek bir kişiyi değil de bir “kişiler toplamı”nı hedef aldığında daha masum ya da daha makul hale gelmez.

Bu tür ırkçılıklar, dolaylı olarak bir “kendi kendini yüceltme, kendinde bir üstünlük görme” işlevi de görür. Türk olmak önemli ve yüce birşeydir, kendisi de Türktür, o halde kendisi de önemli ve yücedir. Böylece kişi, kendisinde fiilen bulduğu değersizliğin hissettirdiği acıları, kendisinin de mensubu bulunduğu bir topluluğa atfettiği mevhum (kuruntu kabilinden) bir önemlilik uyuşturucusu ile bastırır.

*

Buna karşılık İslam, Türk kelimesinin aksine, bir şahsı ya da şahıslar topluluğunu ifade etmez. O, ilkeler toplamıdır. Dolayısıyla İslamcı olduğunu söylemek, İslam adı verilen ilkelere bağlılık anlamına gelir, müslüman şahıslara değil. Çünkü İslamcılık, müslümancılık değildir.

Bundan dolayı İslamcılık ile Türkçülük (Kürtçülük, Arapçılık vs.) aynı kefeye konulamaz. İlki müslümanlıktır, ikincisi ise putperestlikten bir şube.

O yüzden merhum Babanzade, Türkçülüğü İslam’ın zıddı olan ve onunla asla bağdaşmayacak olan “cahiliyyet” davası olarak mahkum ediyor, layık olduğu yere koyuyor.

*

Azmi Özcan’ın  “İslâmcılık, muhtemelen ilk defa Ziya Gökalp’in 1913’te Türk Yurdu’nda çıkan ‘Üç Cereyan’ başlıklı makalelerinde geçmektedir” şeklindeki ifadesi ise muhtemelen doğru.

Kime sorsanız Yusuf Akçura’nın 1904 yılında Türk adlı gazetede yayınlattığı “Üç Tarz-ı Siyaset” başlıklı makalesinde İslamcılık, Osmanlıcılık ve Türkçülük cereyanlarını bahis konusu yaptığını söyler. Fakat, makalede İslamcılık tabiri geçmez. Bununla birlikte, anlattığı şey İslamcılık’tır, çünkü sorunların çözüm adresi olarak İslam’ı gösterdiğinizde İslamcılık yapmış olursunuz.

Günümüzde küresel küfür sistemi ve onun İslam ülkelerindeki yerli ve milli acentaları İslamcılık yapılmasını, yani sorunların çözümü olarak İslam’ın gösterilmesini istemiyorlar.

Mesela Türkiye’de bu, Anayasa ve yasa hükümleriyle yasaklanmış durumda.

Böylesi bir çözüm arayışı onlara göre “din istismarı” demek oluyor. Bu şekilde yaftalayıp mahkum ediyorlar. Yani İslam’a hürriyet hakkı tanınmıyor.

Ancak, bunu yeterli görmüyorlar. Meseleyi kökten halletmek için, İslamcılık kelimesini de mezara gömmek istiyorlar.

Kaleyi içterden işgal” için de, dindar bilinen kesimdeki ajanlarını kullanıyor, onların sözde İslam adına İslamcılığa sövmesini sağlıyorlar.

Akla sığar bir rezalet değil, fakat aynen vaki..

*

İslamcılığın en şedit düşmanı müteveffa Mehmed Şevket Eygi ise (Ki İçişleri eski Bakanı Faruk Sükan ve Genelkurmay İstihbarat eski Daire Başkanı General İsmail Hakkı Pekin onun devletin ajanı olduğunu açıklamıştı), “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diyerek, Babanzade Ahmed Naim Bey’in hak dediği davayı sapıklık olarak adlandırıyordu.

Hakkı batıl olarak gösteriyordu.

Mehmed Şevket Eygi’ye o günlerde tevbe etmesini tavsiye etmiştik, tevbesiz gitti.

Bu alçaklığı bilerek yapıyorduysa, o tutumuyla küfre düşüyordu.

Bilmeyerek yapıyorduysa, bir görüşe göre küfre düşüyor, bir görüşe göre de düşmüyordu.

*

Ancak, genel kültür adına Uzak Doğu’nun bilmem neresindeki çay türlerini bile inceleyebilen bir adamın böyle önemli bir mevzudaki cehaleti ne kadar mazeret teşkil ederdi; tartışılabilir.

Cahil midir, tecahül-i arifane sanatını icra ederek muhataplarıyla dalgasını mı geçiyordur, kestirmek zordur.

Ahmed Naim Bey’in bu ifadelerini okuduktan sonra, cahillik mazereti de kalmıyordu.

(Ki onun aktardığımız ifadeleri kendi yayınevi tarafından yayınlanmış kitapta yer alıyor. Evet, sözlük anlamı açısından İslamcı ile müslüman kelimeleri birbiriyle tam olarak örtüşmüyor, fakat bir terim/ıstılah olarak İslamcılık, müslüman olmanın bir şartı ya da gereği durumundadır. Geçmişte ulemanın “İslam ile iman, müslüman ile mümin aynı şeydir” demiş ve bunu akaid kitaplarına yazmış olmaları sebepsiz değildir.)

*

Bu din, kimsenin oyuncağı değildir!

İcazetsiz cahil cühela müçtehitliğe kalkışmamalı, “rejimin hassasiyetlerine endeksli” fetvalarla milleti sapıklığa sürüklememelidir.

Mehmet Şevket Eygi gibiler, küfür cephesiyle birlikte İslamcılık düşmanlığı yapmak yerine, hiç değilse susmalıydılar.

“Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diyerek küfür söz söylemek yerine, hiç değilse, “Bu konuda konuşmaya bilgimiz yetmiyor, bilmiyoruz” diyebilmeliydiler.

Bu olgunluğu (ya da dindarlığı) gösteremediler..


JOURDAIN VE KADER, BABANZADE VE AKIL

 




Charles Jourdain, Dictionnaire des Sciences Philosophiques’de  yer alan “Fatalisme” (Kadercilik) maddesinde (Babanzade Ahmed Naim Bey’in Ahlak-ı İslamiyenin Esasları adlı kitabında yer alan çeviriye göre) şöyle diyor (Bazı ifadeleri sadeleştirdik, köşeli parantez içinde de açıklamalar ekledik):

İnsanın muhtar [ihtiyar/seçim sahibi] olduğu yakînen [kesin bilgiyle] sabittir.

Zira buna vicdan şahittir [Herkes, kendi içinde bu muhtariyeti bulur]. [Bu, meselenin insana bakan yönü. Allahu Teala’ya bakan diğer yöne gelince..]

Allahu Teala’nın namütenahî (sonsuz) sıfat-ı kâmile sahibi olduğu yine yakînen sabittir [Kemal sıfatlarıyla muttasıf olmayan, yani Tanrılığa yakışan vasıflarla vasıflanmamış olan, Tanrı olamaz. Akla aykırıdır]. Zira akıl bunu idrak ediyor.

Bu yakîn-i muzaaf [İnsanın kendisinin seçim sahibi olduğunu kesin bilgiyle bilmesine eklenen bu ikinci kesin bilgi], kuvve-i akliyenin (aklî potansiyelin) ilk devre-i inkişafında (ilk gelişim döneminde) teemmül-i i’male (aklı kullanarak düşünmeye) başlamadan evvel kalpte [vicdanda] kemal-i metanetle (tam bir sağlamlıkla) rasih ve mütemekkindir (sağlam ve yerleşiktir).

Binaenaleyh felsefe bunları tefekkürat-ı gunagun (çeşit çeşit akıl yürütmeler) ile isbat etmeye muhtaç olmadığı gibi [Çünkü bunlar, insanın kendisinin kendisi olduğunu bilmesi gibi doğrudan bilinen ve ispat istemeyen kesin bilgilerdir] bunları safsatalarıyla da tevhin etmeye (zayıflatmaya) salahiyettar (yetkili) değildir.

Felsefenin bütün himmeti (çaba ve gayreti) bizatiha (zaten) gayri kabil-i red ve cerh (reddedilmesi ve çürütülmesi mümkün olmayan bu) iki hakikati nazar-ı itibardan dûr tutmamaya (göz önünden uzak tutmamaya) maksur olmalıdır.

Felsefenin bu iki hakikatin nokta-i esrarengiz ictimaını (esrarengiz birleşim noktasını) keşfettiği gün, âlem-i insaniyetin en büyük günlerinden biri olup kalacaktır.

Maamafih bu iki hakikatin keyfiyet-i te’lifini [İnsanın hem özgür irade sahibi olması hem de Allahu Teala’nın kemal sıfatlarıyla muttasıf olması itibariyle insan için bir kader takdir etmiş olması hakikatlerinin birbirleriyle nasıl uzlaştırılacağını] bilmemekle (insan) bunları inkâra ve akl-ı selimin kendisine tevdi ettiği vazifeden inhirafa (sapmaya) salahiyet kazanamaz.

Merhum Babanzade’nin eseri sadeleştirilerek yayınlanmış bulunuyor.

Sadeleştiren Dr. Recep Kılıç (O şimdi prof.).

Bu vatandaş “İnsanın muhtar [ihtiyar/seçim sahibi] olduğu yakînen [kesin bilgiyle] sabittir” şeklindeki cümleyi şöyle çevirmiş:

"İnsanın seçilmiş bir varlık olduğu kesin olarak sabittir.” (Babanzâde Ahmed Naim, İslâm Ahlâkının Esasları, sad. Recep Kılıç, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 1995, s. 43.)

Buyur burdan yak!

Sözün bittiği yerdeyiz, ne desek boş.

İlk düğmeyi yanlış ilikleyen adam, son düğmeye kadar öyle gider.

Bu vatandaş da aklınca kitabı sadeleştirmiş, fakat anlamadan.

Kendi anlayışsızlığını merhum Babanzade’nin sırtına yüklemiş.

“Muhtar” kelimesine hiç dokunmasaydı, kelimeyi doğru bildiğini ve genel okuyucu kitlesi tarafından da bilindiğini zannettiğini düşünebilirdik.

Keşke bu kadar cesur olmasa, cümleyi olduğu gibi bıraksaydı.

(Muhtar kelimesi hem seçilmiş hem de seçen anlamına gelir. Bunun nedeni iftial babından gelmesi ve kelimenin aslının ecvef, yani orta harfi 'ya' olan bir fiil olmasıdır. Geçmiş zaman kipi ihteyera, masdarı ihtiyârun'dur. Muhtarlıklardaki "ihtiyar heyeti" de buradan geliyor. "Ya" "elif"e dönüştüğü için ism-i faili muhteyirun yerine muhtarun, ism-i mef'ulü de muhteyerun yerine yine muhtarun olur. Türkçe'de daha çok ism-i fail anlamı kullanılmıştır, nitekim dilde yenileşme ile birlikte muhtar kelimesi yerine özerk/otonom kelimesi tercih edilmiştir. Otonomi, bağımsız karar verme kabiliyeti anlamına gelmektedir.) 

*

Neyse ki bu şahıs, bütün kelimeleri sadeleştirmeye kalkışmamış. Hafazanallah akıl, vicdan vs. gibi kelimeleri de sadeleştirmeye kalkışsaydı kim bilir ortaya nasıl bir metin çıkardı.

Babanzade’nin cümlelerini olduğu gibi aktardığında, merhumu anlayıp anlamadığından emin olamasak da, ortaya düzgün bir metin çıkıyor.

Bu ilahiyatçı akademisyen, sadeleştirmenin baş tarafında Babanzade’nin görüşlerini özetlemeye de çalışmış.

Bunu yaparken, “akıl” konusunda yazdıklarına bakarak, onu mezheben Matüridî ilan etme anlamına gelen bir ifade kullanmış.

Oysa, TDV İslâm Ansiklopedisi’nde de belirtildiği gibi, Babanzade mezheben Şafiî idi. Şafiîler de itikatta genelde Eş’arîdir. Babanzade bunun istisnası değil.

Buradaki hatanın kaynağı, Eş’arîlik konusundaki cehalet..

Aklın dindeki önemi ve dinî gerçekleri anlamadaki rolü ve işlevi konusunda İmam Matüridî ile İmam Eş’arî arasında önemsenecek bir fark yoktur.

*

Merhum Babanzade’nin Matüridîyye mezhebinden zannedilmesine yol açan düşüncelerine gelince..

Kitabı sadeleştiren Recep Kılıç, bunları, yazmış olduğu ‘giriş’ anlamına gelen bir bölümde aktarmış.

Okuyalım:

İslâm ahlâkmın "vahiy" veya "din" ile temellendirilmiş olması, ahlâkî sahada "akıl’ın önemini azaltmadığı gibi, İslâm dininde ahlâkî görevlerle ilgili buyrukların oldukça çok olması da, yine İslâm ahlâkına aklî niteliğinden bir şey kaybettirmez. Düşünürümüze göre insanm, kendi dışındaki bir otorite tarafından belirlenmiş olan bu ahlâk buyruklarma itaat etmesi, gerçekte, yine ahlâkî görev tasavvurunu, akıl'dan alması demektir. Çünkü başlangıçta "insanm esasen müslüman oluşu, iman etmesi, zaten aklî delillendirme sonucu gerçekleşmiştir."

Görüldüğü gibi A. Naîm'e göre, aklî delillendirme (istidlâl-i aklî) neticesinde dini kabul eden müslüman için ahlâk buyruklarını din'den almak, esasen onları akıl'dan almak anlamına gelir. Çünkü daha başlangıçta din'in kabûlü, aklî istidlal ile gerçekleşmiştir.

Ahmed Naîm'in anlayışmda akıl'ın önemi, sanıldığından da büyüktür. Ahlâk'ı din ile temellendiren Naîm, din'i de akıl ile temellendirir gibi gözükür. Ona göre "dinimizin mebnâsı, mebâdi-i akliyyedir".

Gözükür değil, öyledir.

Recep Kılıç, “Din'in temelinin akıl ilkeleri olduğunu söyleyen bu satırlar…” diyerek sözlerini sürdürüyor ve “(Babanzade) aklın dinî delillerden biri olduğunda bütün İslâm bilginlerinin görüş birliği içinde olduğunu düşünür” diyor.

Onun kendi düşüncesi değil, vakıa böyle.

Sözde İslam’ı savunma adına akıl düşmanlığı yapan ahmak cahillerin türemesi modern/çağdaş bir olay.

Bu akıl düşmanlığı, münafık, kâfir, fasık ve facirlerin de işine geliyor, çünkü “İslam akla aykırıdır” şeklindeki palavralarına “içerden” şahit bulmuş oluyorlar. Ve böylesi ahmakları “Sahici dindar, gerçek müslüman, dini din olarak gören, ideolojileştirmeyen samimiler” olarak adlandırıyorlar.  

Recep Kılıç sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Dinin temeli akıl ilkeleridir" derken A. Naîm'in vurgulamak istediği, iki esas konu vardır: Bunlardan birisi, İslâm'da taklidi imanın önemli olmadığını vurgulamak; İkincisi de İslâm dini'ndeki iman ilkeleri ile Hrıstiyanlıktaki iman esasları arasındaki farka dikkat çekmektir.

Evet, Mutezile’ye göre iman “tahkîkî” olmalıdır, “taklîdî” iman geçersizdir. Ehl-i Sünnet’e göre taklîdî iman önemsiz değildir, önemlidir (tabiî doğru/sahih olması kaydıyla), fakat kişi tahkiki (araştırmayı) terk ettiği için günahkârdır. Babanzade de taklîdî iman önemsizdir demiyor. Buradaki sorun imanda değildir, aklın kullanılmamasındadır, taklitle yetinilmesindedir.

Recep Kılıç, bunun ardından, Babanzade’den şu alıntıları yapıyor:

"İman denilen şey, kalbî bir iş ise de, her halde aklen güzel görülmesi de gerekir. İslâm ulemasının büyük çoğunluğu taklid seviyesindeki imana pek o kadar hoş bir gözle bakmazlar.

"İmaıun esası ve dayanağı bizde akıldır. Gerek Allah'm varhğma ve gerek şerefli Nebi Hz.Muhammed (s.a.v)'in peygamberliğine ve bildirdiklerinin Allah tarafından indirildiğine iman eden her müslüman, her halde aklî delillere baş vurarak bu hakikatleri kabul eder... İslâm dininde aklın keşfedemiyeceği nitelikte sadece iman edilmesi gereken sır yoktur. Hiçbir kimseye 'aklın alsın almasın herhalde iman ile yükümlüsün, iman edilmesi gereken konuları tartışmaya aklın yetkisi yoktur' denilmemiş ve denilemez."

Merhum Babanzade’nin bu sözleri doğrudur.

Allahu Teala’nın zatı hakkında düşünmenin yasak olması da yine aklın gerektirdiği birşeydir. Çünkü insan düşüncesi, beş duyu vasıtasıyla algılanan şeyler çerçevesinde faaliyet gösterir. Mesela anadan doğma körler renkleri, aydınlık ve karanlığı asla zihinlerinde canlandıramazlar. Zihnin çalışma düzeni böyle. Zihnimizde, doğada var olmayan birşeyi tasavvur edebiliriz, fakat o, parçaları ve özellikleri itibariyle doğada mevcut olan birşeydir. Sadece terkip (bileşim) farklılık gösterir. Kafamızda icat ettiğimiz yeni nesneler, renkleri ve parçalarının geometrik biçimleri itibariyle doğada zaten var olan şeylerdir. Bir müzisyen yeni bir beste yapabilir, fakat yeni bir nota icat edemez. Yeni beste, aynı notaların farklı bir terkibinden ibarettir. İmdi, insan Allahu Teala’yı zihninde canlandırmak istediğinde de, ancak yaratılmış olan ve o güne kadar duyularıyla algılamış olduğu nesnelere ait özellikler çerçevesinde düşünebilir. Olayın diğer bir boyutu da şu: Zihnin faaliyeti de Allahu Teala’nın yarattığı birşeydir.

Bu yüzden, gerçek mutasavvıfların marifetullah hakkındaki sözleri haddini bilir nitelikte ve ölçülüdür.  Mesela Ebu Said Harrâz şöyle demiştir: “Allah hakkındaki marifet, Allah’ı bulmadan (vuslat) önce O’nu araştırmakla ilgili olmak üzere elde edilen ilimdir.” (Kelâbâzî, Doğuş Devrinde Tasavvuf - Ta’arruf, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul: Dergâh Y., s. 98.) Yani varlığını ve birliğini bilmeyi sağlayan ilimden ibarettir. Kelâbâzî şunu da söylemektedir:

“... 'Marifet iki nevidir: Hakk’ı tanımak, hakikatı tanımak. Hakk ile ilgili olan marifet, sıfatlarından anlaşıldığı gibi Allah Teala’nın birliğini kabul etmektir. Hakikatla ilgili olan marifet, “Allah Teala’nın birliğine ulaşmanın yolu yoktur” diye arifin inanmasıdır. Zira samediyet bunu imkansız hale getirmiştir.’ Bu sebeple Rabb’ın ihata edilemeyeceği bir hakikat olarak ortaya çıkmıştır. Allah Teala, ‘İlim yönünden onu ihata edemezler’ (Taha, 20/110) buyurmuştur. Samed, sıfat ve vasıflarının mahiyeti idrak edilmeyen varlık demektir.” (A.g.e., s. 193)

Benzer şekilde Zünnun-ı Mısrî’den şu söz nakledilir: “Allah’tan en uzak kalan, zahir itibariyle O’na en fazla işarette bulunandır.” (Feridüddin Attar, Tezkiretü’l-Evliya, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul: Erdem Y., 1991, s. 192.) Cüneyd-i Bağdadî de şöyle demiştir: “Marifet, Allahü Teala’nın mekri, yani oyunudur. Arif olduğu zannına kapılan oyuna gelmiştir.” (A.g.e., s. 463.) Ondan şu söz de nakledilmiştir: “İlim, ihata eden (kuşatan) birşeydir, keza marifet de ihata eden birşeydir. Şu halde (ihata olunmaktan münezzeh bulunan) Allah nerede, kul nerede?” Yine şu söz de ona aittir: “Allah’ın vahdaniyetine dair olan ilim, O’nun varlığından farklıdır, keza O’nun varlığı, O’na dair olan ilimden farklıdır.” Ebu Bekir Vasıtî ise şöyle der: “İbare ve ifade Tevhid yolunun mahremi değildir. Bilmek tevhid yolunda, yabancıdır. Tevehhüm ve zan gibi şeylerin tümünde hudus (sonradan oluş) tohumu vardır (ve Allahu Teala bunda münezzehtir). Tevhid ise kendi mukaddes aleminde tertemiz bir halde olup konuşmak, dinlemek, ibare, ifade, işaret, görmek, suret, hayal, öyle veya böyle olmak gibi şeylerden münezzehtir. Bütün bunlarda beşeriyet kiri vardır, halbuki tevhiddeki marifet kirli olmaktan münezzehtir....” (A.g.e., s. 739.) Yine şöyle demiştir: “Muamele (amel) yoluna dair söz söylemek güzel birşeydir. Lakin söz, hakikatlar bahsinde şirk çölünden esen bir rüzgar, beşeriyet aleminden zahir olan bir inkar ve tanınma halidir.” (A.g.e., s. 743.) Ebu Abbas Seyyarî ise, “Hakiki marifet, marifetlerden çıkmaktır” demiştir. (A.g.e., s. 777.)

Kader meselesi de aynı durumdadır. Kader, Allahu Teala’nın “irade” sıfatıyla ilgili bir meseledir. Allahu Teala’nın sıfatlarının künhüne vakıf olamayacağımız için kaderi anlayamayız. Kader yoktur da diyemeyiz, bu, Allahu Teala’nın irade ve kudretine noksanlık izafe etme sonucunu verir. Bunu da yine akıl söylemektedir.

İslam’da akla aykırı hiçbir inanç esası, emir ve yasak mevcut değildir. Bazı emir ve yasaklar ile Şeriat’in getirdiği bazı cezalar insanların heva ve heveslerine, şehvetlerine aykırıdır, akla değil.

Recep Kılıç, söz konusu alıntıları yaptıktan sonra şu aceleci hükmü veriyor:

Görüldüğü gibi Ahmet Naîm; İslâm dini’nin temeli olarak akıl ilkelerini gösterirken, taklidi seviyede kalan imarım önemsiz olduğunu dile getirmek ister,

Önemsiz değil, iman önemsiz olmaz. Fakat, aklın delaletiyle güçlendirilmediği için, büyük bir fırtınayı geçtik, hafif bir rüzgârda bile yıkılabilir. Nitekim günümüzde birçok kişi bu yüzden iman zaafiyetine, hatta imansızlığa müptela.. Kendisini müslüman zannediyor (veya öyle bilinmek istiyor) fakat dini yalanlıyor, dinin hükümlerini neddediyor. Mesela, bir müslüman, “Ben müslümanım ama dinci, şeriatçı değilim” diyemez. Bu, Casiye Suresi’nin 18’inci ayetinin inkârı olduğu için küfürdür. Başka pekçok ayetin de yine doğrudan ya da dolaylı inkârı anlamına gelir. Tahkîkî iman sahibi hiçbir mümin böylesi kepazelikleri sergilemez.

Bugün Müslümanlar’ın sorunu, salt ‘amel’sizlik (Şeriat’i tam uygula/ya/mamak) değildir; Şeriat karşısındaki söylemlerinin birçok durumda onları “iman” problemiyle karşı karşıya getirmesidir. Merhum Said-i Nursi zamanındakinden farklı bir iman sorunuyla karşı karşıyayız. O zamanlar, pozitivizmin etkisiyle küfre düşme tehlikesi vardı. Bugün bu tehlike (deizme kayan üç beş kişi bir tarafa bırakılırsa) hemen hemen yok. Fakat, beşerî ideolojileri Şeriat’e tercih edecek duruma gelenler var.

Mesela demokrasinin ve laikliğin benimsenmesi, içselleştirilmesi...

Demokrasiyi bir “araç” olarak kullanmak zorunda kalabilirsiniz, de facto olan ile de jure olan arasında bir fark oluşabilir. Ama idealiniz demokrasi ise, yani Allahu Teala’nın hükümlerinin geçerli olması değil de kulların “hükmetme”si ise, bir başka deyişle, birilerinin kafalarından hüküm koyarak diğer insanlara bir nevi tanrılık taslamalarını onaylıyorsanız, diğer insanların da onların bu adı konulmamış tanrılık davalarına itiraz etmeyerek kendilerini onların “kul”u haline getirmelerini güzel buluyorsanız, Şeriat kelimesini duymak bile istemiyorsanız, ortada önemli bir iman sorunu var demektir.

İslam’ı bir Batılı gibi, “kültürel-siyasal” vs. kavramları ile anlamaya çalışıyorsanız, yine ortada bir sorun vardır.

Recep Kılıç yorumlarını şöyle sürdürüyor:

Düşünürümüze göre din'e iman eden insan, bu iman ile birlikte mantıken başka bir takım temel ilkeleri de kabul etmiş olur. Bu kabul, birtakım bilgileri de beraberinde getirir. Bu bilgilerin en önemlileri şunlardır, (…) Yaratılmış varlık dünyasından hiçbir şeye ihtiyacı olmaması dolayısıyla Yaratıcı Zât'ın emirlerinin daima iyilikle ilgili, yasaklarının da daima kötülükle ilgili olduğunu bilir. Ayrıca din'in koymuş olduğu buyruklann, emir veya yasakların fayda ve zararları da sayılmış, bu konuda yapılan açıklama ve yorumlar ile hidayet yolu da aydmlatlılmıştır.

İşte bunu anlamayan, Şeriat’in önemini ve değerini kabul etmeyen kişi iman etmiş olmaz.

Recep Kılıç, sözlerini şöyle noktalıyor:

Bütün bunlar Ahmet Naîm'in vahiy ve akıl ilişkisi konusunda Maturidî gibi düşündüğünü gösterir. İmam Maturidî de; Allah'ın peygamberler gönderip, vahiyle emir ve yasaklarım bildirmesini "akıl için bir kolaylaştırma ve hafifletme kabilinden yardım ve irşad" olarak görmektedir.

Sadece Matüridî gibi değil, aynı zamanda Eş’arî gibi düşünüyor, inanıyor. Eş’ariyye bunlardan farklı birşeyi savunmuyor.

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."