milne hattı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milne hattı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İNGİLİZLER'İN SİYASAL DOLANDIRICI ATATÜRK İLE VAHİDEDDİN’E YAPTIKLARI "OYUN İÇİNDE OYUN"

 





Milne Hattı (En soldaki kesik çizgiler)




"Mandacılık maskeli tavşana kaç, sözde istiklalci tazıya tut" alavere dalaveresi.. Rauf Bey'in önerisini fırsat bilmişmiş.. Rauf Orbay'a o öneriyi yaptıran kimdi ki!.. Tiyatro.. Maksat dostlar alışverişte görsün, Osmanlı Devleti ile antlaşma yapma işi karambole gelsin, M. Kemal "paralel devlet" için zaman kazansın





Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi’nin 1952 yılında yayınlamaya başladığı bir dergi var: Harp Tarihi Vesikaları Dergisi.

İsminden anlaşılacağı gibi, savaş tarihi belgelerini yayınlıyor. Dergi sayılarının baskısı Ankara’da Genkur. Baş. Basımevi’nde yapılmış.

Eylül 1952’de yayınlanan birinci sayısı İstiklal Harbi belgelerini içeriyor.

Doğal olarak belgeler Osmanlıca, fakat asıllarına ilaveten latinize edilmiş halleri de yayınlanmış bulunuyor.

“Vesika No. 1” başlığı altında yayınlanan 30 Nisan 1919 tarihli belge, Sadrazamlık (Başbakanlık) makamına imza için arz edilmek üzere hazırlanmış.. Mustafa Kemal Paşa’nın “Dokuzuncu Ordu Kıtaları Müfettişliğine tayin olunduğu” belirtiliyor. 

Emri altına (taht-ı emrine) verilen Üçüncü ve Onbeşinci Kolordular mıntıkaları olarak ise şu şehirler sıralanıyor: Sivas, Van, Trabzon, Erzurum ve Samsun.

*

Harbiye Nazırı (Milli Savunma Bakanı) Şakir Paşa’nın imzasını taşıyan “3 No.lu vesika” ise bir hafta sonraya ait, 7 Mayıs 1919 tarihini taşıyor.

Metni biraz uzun.

Belgede yer alan ilk cümlede, Mustafa Kemal’in tayininin Padişah tarafından onaylanmış olduğu belirtiliyor.

Adam Anadolu'ya vatan aşkı ve hürriyet sevdasıyla etkisiz yetkisiz, kimsiz kimsesiz, parasız pulsuz kaçak göçek gitmiş değil.. Padişah'ın onayıyla hükümet görevlisi olarak gidiyor.

İkinci cümle daha bir dikkate şayan:

“Ancak işbu müfettişlikteki vezaif-i âlileri (yüce görevleri), yalnız askerî olmayıp müfettişliğin ihtiva eylediği (içerdiği) mıntıka dahilinde aynı zamanda da mülkîdir.”

Vazife sahası oldukça geniş: Van, Erzurum, Samsun, Sivas ve Trabzon.

Yetikisi ise “genel valilik” ya da “süper valilikve komutanlık anlamına geliyor.

Çünkü vazifesinin aynı zamanda mülkî olması, sadece subayların değil, vali, mutasarrıf ve kaymakamların da amiri haline gelmesi demek.

Söz konusu mıntıkada istediği komutan, vali ve kaymakamları görevden alabilir, başka görevlere atayabilir. İstediğini vali ve kaymakam yapabilir.

Belgede şu ifade de yer alıyor: “Müfettişliğin verdiği talimatı Kolordu Kumandanlıkları aynen tatbik edeceklerdir.”

Aynen tatbik.. İtiraz hakları yok.. Ali kıran baş kesen gönderiyorlar.

*

Bir başka önemli husus, bu ikinci belgede müfettişliğin (yani Selanikli Atatürk'ün) yetki alanına Erzincan ile Canik’in de dahil olduğunun belirtilmiş olması.

Ayrıca, sözü edilen mıntıkalar dışında kalan Diyarbakır, Bitlis, Mamuretülaziz (Elazığ, Malatya, Adıyaman, Tunceli), Ankara ve Kastamonu vilayetleri ile buralardaki kolordu kumandanlıklarının da “Müfettişliğin ifa-yı vazife sırasında re’sen vaki olacak müracaatlarını nazar-ı dikkate alacakları” belirtiliyor.

Körün istediği bir göz, Allah vermiş 12 göz.. 

Yani “fiilen” bu vilayetlerdeki mülkî ve askerî erkân da Mustafa Kemal’in emrine veriliyor. 

Van’dan Ankara ve Kastamonu’ya kadar uzanan havalide “Anadolu genel valisi” haline getirilmiş durumda.

Bilahare 12, 13 ve 14 no.lu vesikalar ile bu beldelere Kayseri ile Maraş da ekleniyor.

Anlaşıldığı kadarıyla ilk atama emrini yazarken unutmuşlar, sonra akıllarına gelmiş (ya da getirilmiş), eklemişler.

*

“Vesika No.: 11” başlıklı belge ise 13 Mayıs tarihli.. M. Kemal’in Harbiye Nezareti’ne (Milli Savunma Bakanlığı’na) sunduğu dilekçesinden oluşuyor.

Atamasının yapılmasının üzerinden sadece altı gün geçmiş ve o, Osmanlı Hükümeti'nden şu taleplerde bulunuyor:

Bir: Kendisine en az iki binek otomobili verilmesi.

Sözde basit bir müfettiş, fakat havası Mısır sultanında bile yok.

İki: Maiyetindeki subaylar ile (geride kalan) aileleri için gereken paranın elden ödenmesi ("Bilfiil" tabirini kullanıyor).

Selanikli, söz konusu paranın verilmesinden üç gün sonra Anadolu’ya hareket edeceğini belirtiyor. (Vatandaş para konusunda hassas.. Nitekim Hindistan-Pakistan-Afganistan Müslümanları'nın sonraki süreçte "hilafetin savunulması" için göndereceği paranın üstüne resmen yatacaktır.)

Para o gün ödenmiş olmalı ki, üç gün sonra, yani 16 Mayıs’ta Bandırma Vapuru ile yola çıkacaktır.

Otomobiller de temin edilecek, Anadolu’da iki otomobille istediği yerde gezip tozması mümkün olacaktır.. Nazik mabadı at sırtında rahatsızlık çekmemelidir. (En az iki tane otomobili bulunmalı; n'olur n'olmaz, bakarsın birisi bozulur, yedeği hazır tutulmalı.)

Nitekim 27 Aralık 1919’da Ankara’ya da bu iki otomobille gitmiş durumda.

Padişah’ın bile emri altında otomobil yok, faytonla idare ediyor, fakat buna iki otomobil veriliyor.

Alem buysa kral kesinlikle Selanikli Mustafa Atatürk'tü.

*

“Vesika No.: 15”, 21 Mayıs tarihini taşıyor.. Selanikli’nin Samsun’a varışından iki gün sonrası.

Belgede, İngilizler’in Karadeniz Ordusu Kumandanı General Milne’nin Harbiye Nezareti’ne gönderdiği 19 Mayıs tarihli yazının tercümesi yer alıyor.

Tarih ilginç.. 19 Mayıs..

İngilizler Selanikli’ye gerekli vizeyi verip Samsun’a çıkmasını sağlamışlar, oraya varır varmaz da başka makamdan türkü “çığırmaya” başlamışlar.

Milne, gönderdiği yazıda şunu diyor:

“Dokuzuncu Ordu’nun bir teşkilat icabı olarak lağv edildiği (organizasyon gereği varlığına son verildiği) anlaşılmışken Dokuzuncu Ordu Kıtaatına (kıtalarına) bir müfettiş-i umumî (genel denetçi) ve [varlığına son verilmiş olması gereken] Dokuzuncu Ordu için dahi bir erkan-ı harbiye reisi (kurmay başkanı) ile büyük bir erkan-ı harbiye heyetinin (kurmay topluluğunun) neden dolayı Sivas’a izam olunduğunun (gönderildiğinin) anlaşılamadığını …

“Bu zabitânın (subayların) ne gibi vezaif (görevler) ifa edeceğinin … izah buyurulmasını istirham eylerim.”

*

Olayın başlangıcı şöyle: 

İngilizler, Karadeniz’deki karışıklıkları (müslüman-hristiyan çatışmasını) öne sürerek Osmanlı Hükümeti’nden bölgeye müdahale etmesini istemiş, aksi takdirde kendilerinin müdahale edeceğini bildirmişlerdi. (Selanikli'nin sonradan Falih Rıfkı Atay'a söyleyeceğine göre, "ültimatom" vermişlerdi.)

O günlerde ne yapacağını bilemez halde kıvranan Padişah Vahideddin de bu krizi bir fırsata çevirmek istemiş, güvendiği yaveri M. Kemal’i Anadolu’yu derleyip toparlaması için görevlendirmiş bulunuyordu. 

O yüzden müfettişlik yetkileri (eski sadrazam Mareşal İzzet Paşa'nın dikkat çektiği gibi, tarihte görülmemiş biçimde) çok geniş tutulmuş, Van’dan Ankara’ya kadar olan bölgede hem askerî hem de mülkî erkana hükmetme mevkiine getirilmişti. 

Bir tür Anadolu genel valisi ya da padişah vekili/naibi yapılmıştı.

Ayrıca maiyetine oldukça kalabalık bir ekip verilmişti. Sayıları 30’a yaklaşıyordu.

İngilizler, Anadolu’ya görevli gönderilmesini kendileri istemiş oldukları için vize konusunda sorun çıkarmayacaklardı. İngilizler’e oyun oynamaya çalışan Vahideddin’in hesabı buydu.

Bilmediği ise şuydu: Aslında İngilizler M. Kemal ile kendisine oyun oynuyorlardı. Vahideddin’in, taleplerini bir fırsata çevirmek isteyeceğinin farkındaydılar..

Ona verdikleri ültimatom, aslında oltanın ucundaki yemdi.

*

Selanikli Mustafa Atatürk, İstanbul’da geçirdiği (Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından iki hafta sonra 13 Kasım 1918'de başlayıp 16 Mayıs 1919'da biten) altı aylık sürenin ilk iki ayında İngiliz gizli servisinin Türkiye şefi Robert Frew ile başbaşa gizli görüşmeler yaparak İngilizler’le anlaşmış durumdaydı. 

Birlikte, Selanikli’nin Anadolu’da bir “paralel devlet” kurması için gereken yol haritasını hazırlamış bulunuyorlardı. (Ki, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1973 yılında, “milli mücadelenin başarısının İngilizler’in bu yönde karar almasının eseri olduğunu” açıklayacaktı.)

İngilizler İstanbul’da işe yarar kim varsa tutuklayıp Malta’ya sürgün ederken (Ki bunlar arasında Selanikli’nin en yakın arkadaşı durumundaki üç kişi de vardı: Rauf Orbay, Fethi Okyar, İsmail Canbolat) Selanikli’ye hiç dokunmamışlar, hatta 1919’un Şubat ayı başında İstanbul’a gelen General Allenby, Osmanlı Hükümeti’ne (o sırada iki buçuk ayı aşkın süredir İstanbul’da bulunan) Selanikli’nin Altıncı Ordu Komutanlığına atanması tavsiyesinde bulunmuştu. 

Yani tabiri caizse “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürme” kabilinden Osmanlı Hükümeti’ne işmarda bulunuyor, “İlerde Anadolu’ya gizli görevle adam göndermek isterseniz kolay vize vereceğimiz biri var” bilinçaltı mesajını iletiyordu.

Selanikli’nin olağanüstü yetkilerle Samsun’a çıkmasıyla birlikte İngiliz komplosunun (gizli planının) ilk aşaması tamamlanmış bulunuyordu.

Ancak, Selanikli’nin, “paralel devlet” kurmak için yetkisini ve meşruiyetini, Osmanlı Devleti’nin resmî görevlendirmesine değil, kuracağı bir millet meclisinden ("Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir" illüzyonu çerçevesinde) alacağı yetkiye dayandırması gerekiyordu. 

Bunun için de önce askerlik görevinden istifa etmesi şarttı.

Fakat bunu durduk yere yapamazdı.. O takdirde Anadolu'da etkisiz ve yetkisiz bir Sarı Çizmeli Mehmet Ağa durumuna düşerdi..

İstifasına bir meşruiyet (meşrutiyet değil) ve mazlumiyet kılıfı gerekiyordu.

*

İşte General Milne’nin tam da 19 Mayıs günü pişmiş aşa su katma gibi görünen adımı atmasının ardındaki etken buydu..

Selanikli'nin istikbal ağacının büyümesi için gereken suyu ve gübreyi alelacele yetiştirmiş durumdaydı.

Selanikli, sözde İngiliz baskısından bunalan Osmanlı Hükümeti’ni rahatlatmak için askerlik görevinden istifa etmek zorunda kalan bir mazlum haline getirilecek, Anadolu’daki askerî ve mülkî erkân da “İngiliz keferesinin canı cehenneme, bizim açımızdan değişen bir şey yok, M. Kemal Paşa, Osmanlı Devleti’ni, saltanat ve hilafeti kurtarmak için çalışmaya devam ettikçe biz onun arkasındayız” diyecekti.

Usta tiyatrocu Selanikli de, "Padişah efendimiz"li, "İslam"lı, "saltanat ve hilafet"li vird-i zebanından asla vazgeçmeyecekti.

Ancak, Selanikli’nin ("paralel devlet"in zeminini oluşturacak) bir meclis toplamak için zamana ihtiyacı vardı.. O yüzden, İzmir’e çıkarma yapmış olan Yunan’ın Anadolu içlerine yürümesinin engellenmesi, Selanikli'nin sadece nutuk atarak vatan kurtarmaya çalışacağı bir ortamın oluşturulması gerekiyordu.

Gerekeni yine General Milne yapacak, 1919 yılının Haziran ayı sonlarında (yani Selanikli'nin Samsuna'a çıkışından bir ay sonra) Yunan’ı durduracak, sonraki aylarda da bu bekleyişi kendi adını taşıyan Milne Hattı ile resmiyete dökecekti.

Yunan, General Milne tarafından, (Mustafa Kemal hesabına) İzmir dağlarında açan çiçekleri toplamak ve ot yolmakla görevlendirilmiş bulunuyordu. 

(Yunan'ın sonradan Anadolu içlerine yürüyüp Eskişehir'i de işgal ederek Polatlı'ya kadar gelmesi, Yunanistan'da Almanya yanlısı eski kral Konstantin'in tekrar tahta oturması ve İngiliz yanlısı Venizelos'un başbakanlık koltuğunu kaybetmesi yüzünden oldu. Yoksa Fransa ile yapılan Ankara Antlaşması'nın bir benzeri Yunanistan'la da yapılır ve muhtemelen Batı Trakya ile 12 Adalar gibi İzmir de Yunan'a bırakılabilirdi. Nitekim Misak-ı Millî'ye dahil olduğu halde Halep Fransızlar'a bırakılmıştı.)

*

Fakat bir sorun daha vardı..

İngilizler ile müttefiki Fransızlar ve İtlalyanlar, Birinci Dünya Savaşı’nın mağlubu durumundaki Almanya ve Bulgaristan ile birer barış antlaşmasını çoktan imzalamış bulunuyorlardı. 

Osmanlı ile de bir barış antlaşması yapılması gerekiyordu. 

Fakat İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Türkler’in taraf olduğu bir barış antlaşmasını Osmanlı Devleti ile değil, M. Kemal’in kuracağı “paralel devlet” ile yapmak istiyordu.

Bunun için de M. Kemal’e zaman kazandırılması gerekiyordu.

Lord Curzon bunun için bütün beceri ve yeteneklerini devreye koydu, Osmanlı ile antlaşma imzalanması meselesinde sürekli ipe un serdi, müzakereleri daima sabote etti, bu arada bir Amerikan mandası meselesi ortaya atıp Sivas Kongresi’nde ABD’ye bu yönde bir talepte bulunulması kararı çıkarttırmayı da ihmal etmedi.

Böylece barış görüşmeleri bir süre için daha yattı.

ABD’nin Wilson Prensipleri’ne aykırı olan böylesi bir manda teklifini kabul etmesinin o günkü şartlarda mümkün olmadığını aklı başında herkes biliyordu. Fakat maksat üzüm yemek değil, Osmanlı Devleti’ni döverek öldürmek için M. Kemal’e zaman kazandırmaktı.

İngilizler ile Mustafa Kemal'in saz ekibi bile bile lades diyor, Padişah Vahideddin ile Osmanlı Hükümeti de eli böğründe çaresiz vaziyette kıvranıyor, olan biteni şaşkın bir biçimde seyrediyordu. 

*

M. Kemal TBMM’yi kurup ipleri eline aldıktan sonra Lord Curzon, niyeti Osmanlı ile barış yapmak olmadığı için, Sevr’de saçmasapan ve kabulü mümkün olmayan şartlar içeren bir antlaşma taslağını Osmanlı’ya dayatmaya kalkıştı.. 

Nitekim bu antlaşmayı Padişah Vahideddin onaylamadı.. Onaylayıp onaylamaması zaten İngilizler’in umurunda değildi.

Maksat hasıl olmuş, sorun çözülmüş, (İnönü’nün açıklamış bulunduğu "İngiliz kararı" doğrultusunda) Selanikli’nin zaferi garantiye alınmıştı.. 

Selanikli ile yapılacak her antlaşma, Sevr’le kıyaslandığında mutlak bir zafer gibi görünecekti.

Nitekim Lozan’da Misak-ı Millî delik deşik edildiği, Batı Trakya, Kuzey Suriye, Kuzey Irak ve Batum elden çıkarıldığı halde, bu antlaşma millete büyük bir zafermiş gibi sunuldu.

 

YENİ OYUN: KEMALİZM-KAMALİZM KAVGASI

 













Salih Tuna, yandaş medyanın kalelerinden Sabah‘ta yazıyor..

Ondan önce Yeni Şafak‘ta yazıyordu.

Bir ara Odatv‘ci Soner Yalçın ile aralarında “Erdoğan’ı eleştirirdiniz, eleştiremezdiniz” diye boş bir tartışma yaşanmıştı.

Soner Yalçın, Salih Tuna için “… biliriz Erdoğan‘ı eleştiremezler!” diyor ve ekliyordu:

Biz başka politik kültürden geliyoruz; bizde “kişiye biat” olmaz! Mahalledeki devrimci ağabeylerin küçük yaşlarda bize ilk öğrettiği; “eleştiri-özeleştiri” kavramları ve “politik doğruculuk” oldu.

Eleştiride kişiler ve kişilik amaç olmaz; önemli olan olgunun kendisidir.

Rehberimiz kişi/mahalle değil, kitap/teoridir.

*

Bakmayın böyle palavra attığına, onun da biat ettiği biri var: Atatürk.

Onun politik kültüründe kişiye biat olmazmış.. Öyle diyor.

Öyle angut ki, kendisinden haberi yok. Vatandaş sen Atatürk’e biat etmiş durumdasın, farkında değilsin.

Sen özeleştirinin Atatürk konulu olanını yapabilir misin angut Abidin?

Politik kültürüymüş, politik doğruculuğuymuş…

Tükürürüm senin kültürüne de doğruculuğuna da..

*

Eleştiride kişiler ve kişilik amaç olmazmış da; önemli olan olgunun kendisiymiş de..

Bre angut, o zaman bırak şu Atatürk putçuluğunu, bir olgu olarak İstiklal Harbi’ni tartış..

Hayır, bunu yapmazlar, yapamazlar..

Bu palavracı bir de “Yazarın mahallesine-liderine değil; ülkesine sorumluluğu vardır” diyor.

Eğer Atatürk’e değil de bu ülkeye sorumluluğun varsa, Atatürk’e de, muhaliflerine de “olgu” çerçevesinde bak..

*

Evet, Soner Yalçın, aslında Salih Tuna‘ya yönelttiği eleştirilerinde haklı..

“Erdoğan’ı eleştiremezsiniz” diyor..

Haklı..

Fakat kendisi de Atatürk‘ü eleştiremez.

Aslında yok birbirlerinden farkları, fakat biri Atatürkçü, diğeri Erdoğancı..

Ve Salih Tuna, yüzüne ayna tutan Soner Yalçın‘a güya cevap veriyor, fakat “Sen de Mustafa Kemal’i eleştiremezsin” demiyor, diyemiyor.

Böylece, bir bakıma, Selanikli Mustafa Atatürk'ü (sadece Allahu Teala'ya mahsus olan) "lâ yüs'el"lik (sorgulanaamazlık) ve "lâ yuhtî"lik (hata etmezlik) tahtına oturtuyor. 

Şunu diyor: Kurtuluş Savaşı esnasında Mustafa Kemal’i eleştirmek neyse, 2. Kurtuluş Savaşı verdiğimiz bu dönemde Erdoğan’ı eleştirmek de odur.” 

Bunu diyerek, Erdoğancılığını Mustafa Kemalcilik ya da Atatürkçülük ile taçlandırıyor.

*

Yandaş medyadaki bu Atatürkçülüğü/Kemalistliği “Yeşil Kemalizm” ve temsilcilerini de “Yeşil Kemalistler” olarak adlandıranlar var.

Yeşil Kemalistlerin, “yeşil olmayan” Kemalistleri “Kamalist” olarak adlandırdıkları görülüyor.

Böylece, dolaylı olarak kendilerinin “en öz hakiki” Kemalist (veya gerçek Atatatürkçü) olduklarını söylemiş oluyorlar.

Ancak, Kamalist olarak adlandırılanlar kendileri için bu tabiri kullanmıyorlar, Kemalist ya da Atatürkçü olduklarını söylüyorlar.

Onlara da Kemalist diyeceksek (Ki Kemalizm’in patenti onların elinde olduğu için demek gerekiyor), berikilere “Yeşil Kemalist” demek uygun olur gibi görünüyor.

Onların karşısındakilere de “Kızıl Kemalist” mi denir, yoksa “sade suya tirit Kemalist” mi, onu bilemiyorum.

Bu tür bir Kamalizm karşıtlığı aslında Kemalizm'in emniyet sübabı.. "Tamam, Kemalizm kötü de, hangi Kemalizm.. Kötü olan Kemalizm aslında Kamalizm.. Kemalizm'in kendisi o kadar da fena birşey değil" bilinçaltı mesajını vermiş oluyorlar.

İnsanları "Kamalizm'ın öldürücülüğü"nü göstererek "Kemalizm sıtması"na razı etme taktiği.

*

Mustafa Kemal’in kimler tarafından hangi yetkilerle Anadolu’ya gönderildiği malum..

İngilizler’in vizesiyle gittiği de meçhul değil..

Bu arada İngilizler’in "resmen" Ağustos 1919 başında, "fiilen" ise Haziran 1919 sonlarında Yunanlılar’ı (Milne Hattı ile) Ege’de durdurdukları ve orada beklettikleri biliniyor. Hat, ismini İngiliz generali Milne’den alıyor.

Ve bu “savaşsız” ortamda Mustafa Kemal’in tek yaptığı, kongre toplayıp nutuk atmak, Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açmak oldu.. Bu zaman zarfında ne cepheye uğradı, ne de düşmana tek bir mermi sıktı.

Tek derdi yeni bir meclis kurmaktı.

Çünkü, İstanbul’dan gelirken (riayet edeceğine dair yemin ettiği "gizli görev" çerçevesinde) cebine koyduğu yetki belgesini yırtıp atabilmek, Ben Türk milletini temsil eden TBMM‘nin seçtiği adamım, yetkiyi Padişah’tan (Osmanlı Devleti’nden) değil, milletten alıyorum. Bu da yeni bir devlet kurmak demek oluyor diyebilme imkânına kavuşmak istiyordu.

*

İngilizler de bu arada boş durmuyor, TBMM’nin önünü açacak, rakipsiz ve alternatifsiz bırakacak şekilde, Mart 1920’de, yani TBMM’nin açılmasından bir ay kadar önce, İstanbul’daki meclisi, Meclis-i Mebusan‘ı dağıtıyorlar.

Ayrıca, Meclis-i Mebusan’ı dağıttıkları gün, Osmanlı Devleti’nin Anadolu’daki mülkî amirlerine ve subay kadrosuna İstanbul’da başvurabilecekleri merci bırakmayacak, onları Ankara’ya kulak vermek zorunda bırakacak şekilde, İstanbul’daki Harbiye Nezareti’nin (Milli Savunma Bakanlığı’nın) ve ona bağlı Erkân-ı Harbiye Dairesi’nin (Genelkurmay Başkanlığı’nın) kapısına kilit vuruyorlar.

Böyle savaşsız, Milne Hattı ile Yunan’ın durdurulmuş olduğu bir ortamda Mustafa Kemal, düşmana tek kurşun atmadan başka şeyler yapıyor.

*

Falih Rıfkı Atay, Çankaya adlı meşhur kitabında Mustafa Kemal’in şu sözünü aktarır:

“… (Sofrada bulunan Recep Peker’e dönerek) Hatırlar mısın Recep, yeni gelmiştin, sana da fikrini sordum, memleketin menfaati bunda ise fedakârlık etmelisiniz, demiştin. Fakat ben, tarihî bir görevimiz var; Meclisi açmak! Bu görevi yerine getirelim de sonra düşünürüz, cevabını verdim ve Meclisin hemen toplanması için tedbir aldım.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 21).

Yani mevzubahis olan yeni bir meclis açıp başına geçmekse memleketin menfaati ve vatan da teferruattı.

*

Evet, Mustafa Kemal Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs 1919’dan TBMM’yi açtığı 23 Nisan 1920’ye kadar, yani 11 ayı aşkın bir süre, yaklaşık bir yıl boyunca, düşmana tek kurşun bile sıkmamıştı.

Acelesi yoktu, vatanı kurtarması, düşmana silah sıkması gerekmiyordu.

İngilizler’in “Milne Hattı” sayesinde..

Yunan Ege’de, Aydın civarında durmuş bekliyordu; Maraş, Antep ve Urfa‘yı ise milletin kendisi Fransız’dan temizlemişti.

Ancak bu arada bazı yerlerde birileri, “Mustafa Kemal Padişah’a ihanet etmiş, kendi kendine kongreler, toplantılar filan yapıyor, bir meclis toplayarak Osmanlı Devleti yerine başka bir devlet kurmak istiyormuş. Biz sadece devleti, Padişah’ı, Halife’yi tanırız, Mustafa Kemal diye biri bize emir veremez” şeklinde konuşmaya başlamış bulunuyorlardı.

İşte Mustafa Kemal, Yunan’a değil fakat bunlara kurşun sıkmış, üzerlerine hışımla yürümüştü.

*

Söylediğine göre, aslında o Padişah’a bağlıydı, zaten TBMM’yi de Padişah’a sadakat yemini ile açmışlardı.

Mustafa Kemal, yeminini çiğneyecek adam değildi:

Falih Rıfkı şunları yazmaktadır:

Buhari-i Şerifler, minarelerde sala ve ‘sevgili padişahımıza sadakat’ yeminleri ile aynı tören yapılmıştır. Meclis toplanır toplanmaz ‘ilk ve son sözü padişah ve halifeye bağlılık’ olduğuna yemin edilmiştir! ‘Cenab-ı Hak ve Resul-i Ekrem’i namına yemin ederiz ki padişaha ve halifeye isyan sözü yalandan ibarettir’.”

“Mustafa Kemal ilk amacına ermiştir. Bir Millet Meclisi vardır. Onun başbakanı ve hükûmeti vardır. ”

(Atay, Çankaya III, s. 22.)

Mustafa Kemal, “Sevgili Padişahımız’a sadakat” yemini ettiğine, ilk ve son sözü Padişah ve Halife’ye bağlılık olduğuna, üstelik yemini Cenab-ı Hak ve Resul-i Ekrem’in ismi üzerine yaptığına göre, Padişah’a ve Halife’ye asla isyan etmediğine, bu bir yalandan ibaret olduğuna göre, kendisine isyan edenleri ezebilirdi.

*

Ancak, Mustafa Kemal’in sadık adamlarından Mazhar Müfit Kansu, çok sonraları yazdığı kitabında Mustafa Kemal’in “profesyonel bir yalancı” olduğunu ilan edecekti:

Erzurum Kongresi’nin bittiği, 7 Ağustos 1919 gecesi Mustafa Kemal Paşa, Süreyya Bey (Yiğit) ile dertleşmesini sürdürürken, aniden beni uyandırıp yanına çağırdı. Bir süre, sonra aramızda şöyle bir konuşma geçti:

“- Mazhar not defterin yanında mı?

“- Hayır Paşam!

“- Zahmet olacak, ama bir merdiven inip alacaksın. Hadi al gel!

“… Hemen aşağıya indim.… Defteri getirdiğimi görünce, sigarasını bir kaç nefes üst üste çektikten sonra; ‘Ama, defterin bu yaprağını hiç kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar mahrem kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir de sen bileceksin ! Şartım bu!’ dedi. Süreyya da, ben de; ‘Buna emin olabilirsiniz Paşam!’ dedik…. ‘Pekâlâ, yaz! Zaferden sonra şekl-i hükümet (hükümetin şekli) Cumhuriyet olacaktır!… Bu bir. İki!; Padişah ve Hanedan hakkında zamanı gelince icap eden muamele yapılacaktır. Üç!; Tesettür (örtünme) kalkacaktır! Dört!; Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir!’ Bu anda, gayri ihtiyari kalem elimden düştü. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme baktı. Bu bakış, gözlerin bir takılışta birbirlerine çok şey anlatan konuşmasıydı. Paşa ile zaman zaman senli benli konuşmaktan çekinmezdim. ‘Neden durakladın?’ deyince, ‘Darılma ama Paşam, sizin de hayalperest taraflarınız var.’ dedim. Gülerek; ‘Bunu zaman tayin eder. Sen yaz!’  dedi. Yazmaya devam ettim: ‘Beş!; Lâtin (Avrupa) hurufu (harfleri) kabul edilecek!” deyince ‘Paşam, kâfi, kâfi’ dedim ve biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insanın edasıyla, ‘Cumhuriyetin ilânına kadar muvaffak olalım da üst tarafı yeter!’ diyerek defterimi kapadım, koltuğumun altına sıkıştırdım ve inanmayan bir adamın tavrı ile; ‘Paşam, sabah oldu! Siz oturmaya devam edecekseniz bana müsaade edin!’ diyerek yanlarından ayrıldım.”

(Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le BeraberC. 1, Ankara, 1966, s. 131 vd.)

Evet, kafasındaki “gizli gündem” bu olan Mustafa Kemal, İngilizler’in “Milne Hattı“nın sağladığı güllük gülistanlık savaşsız ortamda hedefine doğru emin adımlarla yürüyordu.

Verdiği sözlere, ettiği yeminlere inanmayan, kendisini sorgulayan ve yalancı olduğunu düşünenlere karşı acımasızdı.

TBMM‘nin açılışından sadece altı gün sonra, yani 29 Nisan 1920 günü Hıyanet-i Vataniye Kanunu‘nu çıkaracaktı.

Kanun, TBMM’ye yönelik her türlü sözlü ve yazılı muhalefeti ya da sorgulamayı vatana ihanet sayıyor, bu suçları işleyenlerin idamla cezalandırılmasını, yani öldürülmesini hükme bağlıyordu.

Kısacası, TBMM’ye iman etmemenin, Mustafa Kemal’in sözlerine ve yeminine inanmamanın cezası idamdı.

Ölümdü.

*

Bu arada İngilizler de Meclis-i Mebusan’ı kapatarak “Ya hu İstanbul’da bir millet meclisi varken Ankara’da ikincisine ne lüzum vardı?” diyecek olanları susturmuş durumdaydılar.

İngilizler ayrıca İstanbul’daki Harbiye Nezareti ile Genelkurmay Başkanlığı‘nı da kapatarak, Ankara’da bunların yerine ikame edilecek kurumların oluşturulmasının da önünü açmış bulunuyorlardı.

Böylece, Anadolu’daki mülkî amirlerin ve subayların Mustafa Kemal’e, “Tamam sen geniş yetkilerle gönderildin, Padişah’a/Halifeye/devlete sadakat yemini de ettin, fakat sana hangi noktaya kadar itaat edeceğimize İstanbul’dan, başkentten gelen emirler çerçevesinde karar veririz” demelerinin de önü kesilmiş oluyordu.

İngiliz orkestrasının enstrümanlarının çaldığı parça ile Selanikli Mustafa Atatürk’ün seslendirdiği uzun hava arasında acayip bir uyum vardı. Beste ve güfte birbirini eşsiz bir ahenkle tamamlıyordu.

*

Böylece sıra, Mustafa Kemal’in vatanı kurtarmasına gelmiş durumdaydı.

Yine Falih Rıfkı’nın yazdığına göre, Selanikli meclisini kurup Anadolu’da otoritesini tesis ettikten sonra İngilizler devreye girmiş, Mustafa Atatürk ile Yunanlılar’ı herhangi bir savaşa girmeden barıştırmak istemişlerdi.

Mustafa Kemal’in “yeni devlet”ini kurmasına imkân verecek şekilde Yunanlılar’a Milne Hattı dayatmasında bulunan İngilizler, onun Yunan karşısında uğrayabileceği muhtemel bir yenilgiyi önlemek istiyorlardı.

Falih Rıfkı’yı dinleyelim:

“Haziranda İngiliz nazırları [bakanları], Türk – Yunan harbinde tarafsız kalacaklarını ilân etmişler, İstanbul bölgesine bir Yunan saldırısı yaptırılmayacağı için de teminat vermişlerdir. Daha ileri giderekYunanlıların işi artık müttefiklere emanet etmesi lâzım geldiğini söylemişlerse de Yunanlılar bu teklifi reddettiler.”

(Atay, Çankaya III, s. 82.)

Evet Yunan tarafı barış teklifini kabul etmemişti.

Nedeni, Yunanistan’da siyaset rüzgârlarının yön değiştirmiş olmasıydı.

İngilizler’in, Almanya yanlısı olduğu için 1917 yılında tehdit edip oğlu lehine tahttan feragat etmesini sağladıkları Kral Konstantin tekrar devletin başına geçmiş, İngilizler’in adamı Venizelos başbakanlık koltuğunu kaybetmişti.

Konstantin İngilizler’i takmıyordu. Böylece, Selanikli’nin sağlıklı yaşam sigortası “Milne Hattı” yerle yeksan hale gelmiş oldu.

Anadolu içlerine yürümeye başlayan Yunan, Venizelos zamanında “Dostlar alışverişte görsün” kabilinden göstermelik harekatlar yaparken, Konstantin’le birlikte iş ciddiye binmişti.

Venizelos Yunan siyasetinin dümeninde kalmaya devam etseydi, ufak çaplı çatışmalarla Selanikli vatanı kurtarmış olacaktı. Konstantin işi çıkmaza soktu.

*

Ankara’ya doğru acelesiz ve istikrarlı bir biçimde ilerleyen Yunan ordusu, 10 Temmuz 1921 ile 24 Temmuz 1921 tarihleri arasında cereyan eden Kütahya-Eskişehir Muharebeleri’nde 70 bin kişilik Türk ordusunu yenilgiye uğrattı. Mağlup ordudan geriye sadece 30 bin kişilik bir kuvvet kalmıştı ve onlar da geriye çekilip Sakarya’nın doğusunda mevzilenmişlerdi (Atay, Çankaya III, s. 492-3).

Evet, 40 bin kişi kayıptı.

Mustafa Kemal için kara günler başlamıştı: “Yine kara günler geldi. İlk çarpışmalarda ordumuzu yendiler. Eskişehir düştü. (Atay, Çankaya III, s. 83.)

Evet, Yunan yönünden durum buydu, fakat Mustafa Kemal’in şansı İngilizler yönünden açıktı:

T.C. Eskişehir Valiliği’nin resmî sitesinde verilen bilgilere göre, 20 Mart 1920’de, Milli Alay’a komuta etmekte olan 20. Kolordu komutan vekili Mahmut Bey, Eskişehir’deki işgal kuvvetlerine (İngilizler’e) bir uyarı yapmış ve Eskişehir’i bir saat içinde terk etmelerini istemişti. Aynı gün, sürenin uzatılması istekleri reddedilen İngiliz kuvvetleri, çok sayıda araç gereç ve mühimmat bırakarak Eskişehir’i terk etmişlerdi. (http://www.eskisehir.gov.tr/tr/?option=com_content&view=article&id=114&Itemid=321)

Yani bir anlamda, Ankara Hükümeti’ne çok sayıda araç gereç ve mühimmat yardımı yapmış durumdaydılar.

*

İngilizler’in Mustafa Kemal liderliğindeki Ankara’ya dolaylı yardımları bununla da sınırlı değildi.

Yine Eskişehir Valiliği’nin resmî sitesinde verilen bilgilere göre, İngilizler, Eskişehir’den çekilmeden altı ay kadar önce, İsmail Hakkı Bey komutasındaki bir müfreze Kütahya’ya giderek, İngiliz kuvvetlerinin Eskişehir’e doğru çekilmelerini sağlamış bulunuyordu.

Kütahya’da bulunan İngiliz kuvvetlerinin Eskişehir’e çekilmelerinden sonra, Türk birlikleri Eskişehir-Kütahya Demiryolu üzerinde bulunan Alayunt köprüsünü yıkarak, İngilizler’in Kütahya’ya dönmesi ihtimalini ortadan kaldırmak istemişlerdi.

Bu durum, Eskişehir’de bulunan İstanbul Hükümeti (Osmanlı Devleti) yanlılarını rahatsız etmiş ve (devletin mülkî yetkilisi) Mutasarrıf Hilmi Bey, İngilizler’den yardım istemişti. Ancak İngilizler, bu çatışmaların Osmanlı İmparatorluğu’nun iç sorunu olduğunu belirterek, Mutasarrıf Hilmi’ye destek vermekten kaçınmışlardı. (http://www.eskisehir.gov.tr/tr/?option=com_content&view=article&id=114&Itemid=321)

Yani aslında, İngilizler’in, pratikte, Ankara’ya karşı Osmanlı Devleti’ne yardım etmesi gibi bir durum söz konusu değildi.

Aynı şekilde, Yunanistan Kralı Konstantin’e de ciddî bir yardımları olmamıştı.

Tam aksine, yine Falih Rıfkı’nın ifade ettiği gibi, İngilizler, Türk-Yunan harbinde tarafsız kalacaklarını ilan etmiş bulunuyorlardı (Atay, Çankaya III, s. 82).

*

Evet, Yunan ordusu İngilizler gibi davranmıyordu, onların bırakıp gittiği Eskişehir‘i işgal etmiş durumdaydılar.

Durum kritikti, ama olsundu.. Mustafa Kemal neden Samsun‘a çıkmış, Anadolu’ya gelmişti?..

Mevzubahis olan vatansa Mustafa Kemal’in canı da teferruattı, hemen düşmanın üstüne yürürdü..

Ama Mustafa Kemal bizim gibi düşünmemişti..

Cepheye gitmek yerine, başka birşeyi düşünmeye başlamıştı: Ankara’yı “bir hafta içinde” boşaltıp, TBMM’yi Kayseri’ye taşımak.

Bu bir kaçış, bir ricat değildi, stratejik bir çekilmeydi.

Falih Rıfkı durumu şöyle özetlemektedir: 

“… Vekiller Heyeti (Bakanlar Kurulu) ve Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa (Çakmak) bir gün gizli oturum istedi. Rengi uçmuş, traşsız, kim bilir kaç gündür uykusuz, milletvekillerine:

” ‘Arkadaşlar,’ dedi, ‘tarihi günler yaşıyoruz. Yunanlıların çok üstün kuvvetlerle yaptıkları taarruza karşı askerlerimiz kahramanca dövüştüler. Ağır kayıplara uğradık…. Hükümetimiz adına Ankara’yı bir hafta içinde boşaltmıya, merkezi Kayseri’ye götürmeye karar verdik. Şimdiden hazırlığa başlanmasını rica ediyoruz.’

“Bir kıyamettir koptu. Kürsüden inen çıkana idi. Milletvekilleri iki noktada birleşiyorlardı:

“1- Ankara’yı harpsiz bırakmamak,

“2- Bozguna sebep olanları şiddetle cezalandırmak.

“…

“Bu arada bazı milletvekillerinin hatırlarına Mustafa Kemal’i başkomutan yapmak fikri geldi….”

(Atay, Çankaya III, s. 93.)

*

Bu fikir, Falih Rıfkı’nın belirttiği gibi, Mustafa Kemal’i öfkelendirmişti.

İşler, Mustafa Kemal’in istediği gibi gitmiyordu.

Söz konusu yenilginin ardından, Falih Rıfkı’nın ifadesiyle, “Eğer Mustafa Kemal de bir yenilmeye uğrarsa ortada hiçbir otorite kalmıyacağını düşünen ve onun cepheye gitmesini doğru bulmayan birkaç arkadaşı müstesna, dostu da düşmanı da Mustafa Kemal’i ordunun başına geçirmek ister”. (Atay, Çankaya III, s. 85.)

Yani, Mustafa Kemal’in “birkaç arkadaşı”na göre, yenilgiler başkalarının payına düşmeliydi, Mustafa Kemal yenilmemeliydi.

Cepheye gitmesi doğru değildi. Cepheye gitmemeliydi.

Bir bakıma, mevzubahis olan Mustafa Kemal’in karizması, imajı ve otoritesiydiyse, vatan da teferruattı. 

Falih Rıfkı, şunları yazmaktadır:

“Bu sırada bazı milletvekillerinin hatırlarına Mustafa Kemal’i başkomutan yapmak fikri geldi. Bunlar Meclise tekliflerini verdiler. Teklif üzerine bir gizli oturumda görüşmeler iki gün sürdü. Vatanın son tepesine kadar savaş kararında olan Mustafa Kemal herhangi bir çarpışmanın doğrudan sorumluluğunu üstüne almak istemiyordu.”

(Atay, Çankaya III, s. 94.)

*

Sorumluluk başkalarının üstünde olmalıydı. Mustafa Kemal sadece yetki sahibi olmalı, karar almalıydı.

Falih Rıfkı, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“… İki gün süren tartışmalardan sonra Mustafa Kemal kürsüye geldi:

“- Bu tekliften maksat nedir? dedi. Eğer işin başında benim bulunmaklığım ise, esasen işin içindeyim. Durumu yakından takip ediyorum. Genelkurmay Başkanı (Fevzi Paşa) ile benim karargâhımız Ankara’dadır. Lâzım gelen tedbirleri buradan alıyoruz. Bu teklif beni Ankara’dan uzaklaştırmaktan başka mana taşımaz.

“Öfkeli idi….”

(Atay, Çankaya III, s. 94.)

Mustafa Kemal’in Ankara’dan uzaklaşmaması, cephede düşmanı karşılamasından, vatanı savunmasından daha önemli idi.

Mevzubahis olan Mustafa Kemal’in Ankara’daki konumu idiyse, bir bakıma, vatan da, vatan savunması da teferruattı.

*

Aslında, Falih Rıfkı’nın yazdıklarına bakılırsa, asıl anlamsız olan, Mustafa Kemal’in bu öfkesiydi, çünkü “… teklif sahipleri Sakarya zaferinin ancak onun cephe başında bulunması ile mümkün olacağı inancında idiler” (Atay, Çankaya III, s. 83).

Teklif sahipleri ile Mustafa Kemal’in dertlerinin başka olduğu anlaşılıyordu..

Mustafa Kemal, sonunda, teklifi kabul edip başkomutan olarak cephenin başına geçmeyi kabul eder.

Etmek zorunda kalır.

Falih Rıfkı, nasıl kabul ettiğini şöyle anlatmaktadır:

“… Meclisin bütün yetkileri üç ay müddetle kendisine verilmek şartı ile, Başkomutanlığı kabul edeceğini bildiren bir takrir verdi…. İki gün de bu tartışma devam etti. Bunun üzerine Mustafa Kemal Sakarya’da bir bozgun olsa da durumu elinde tutabilmesine elverişli yetki ile 5 Ağustos 1921’de başkomutanlığa geldi.”

(Atay, Çankaya III, s. 94.)

Vatanı kurtarmak için 19 Mayıs 1919’da Samsun’da doğan Güneş, tam iki yıl, iki ay, iki hafta, üç gün sonra, nihayet düşmana, cephede bizzat karşı koymayı kabul etmiş bulunuyordu.

Tam dört gün boyunca tartıştıktan sonra…

Bozgun halinde bile “durumu elinde tutabilmesine elverişli yetki”yi yan cebine koyarak…

İstanbul’dan gelirken de “Anadolu’da durumu elinde tutabilmesine elverişli yetki“yi alıp cebine koymayı ihmal etmemişti.

Mevzubahis olan vatansa yetki de teferruattır” dememişti.

*

Bütün bunlardan sonra “sorumluluk” alıyor, lutfedip özveride bulunuyor, “başkomutan” olarak cepheye gitmeyi kabul ediyordu.

Vatanı kurtarmak için 19 Mayıs 1919’da Samsun’da doğan Güneş, madem ki sorumluluk alma fedakârlığında bulunuyordu, o halde, TBMM’nin bütün yetkisi de, millet iradesi de, kayıtsız şartsız ona devredilmeliydi.

Madem ki o sorumluluk alıyordu, sorumluluk alma özverisinde bulunuyordu, TBMM de, bir anlamda kendisini inkâr etmeli, Mustafa Kemal karşısında kendisini hiçe indirgemeli, yok saymalıydı.

“Biz milletin iradesini temsil ediyoruz. Hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir” demekten vazgeçmeliydi.

Falih Rıfkı’nın dediği gibi, “Mecliste bozguncu takımının fesatlarını durdurmak lâzımdı” (Atay, Çankaya III, s. 29).

TBMM, Mustafa Kemal’in arzusu yönünde hareket ederse millet iradesi oluyordu, başka şeyler düşünürse bozguncu takımı..

*

Timur'la ilgili şöyle bir olay anlatılır: 

Nasıl olup da her savaşı kazandığını soran birine (Bazıları bunun Yıldırım Bayezid olduğunu yazıyor) "Birer parmağımızı aynı anda karşılıklı ısıralım, bakalım kim daha fazla dayanacak" demiş. Bir süre sonra karşısındaki kişi ağzını açıp feryat etmiş, böylece Timur'un parmağı kurtulmuş. Timur da "Zafere sabırla ulaşılır" anlamına gelen birşey söylemiş.

Tarihte yaşanan savaşlarda bunun örnekleri çok.. 

Tuhaf gelecek ama, savaşan iki ordunun aynı anda ricat ettikleri bile var.. Bazen de bir taraf ricat kararı almışken bir aksilik yüzünden biraz beklemeleri gerekmiş ve o arada karşıdaki düşman ricat etmiştir.

Yine bazen bir ordunun, karşısındaki düşmanın ricatini bir tuzak olarak değerlendirip yerinde beklediği de olmuştur. Mesela Kösedağ Savaşı'nda Selçuklu ordusunun karşısında Moğollar'ın durumu buydu.

*

Bunlara benzer ilginç bir olay Sakarya Savaşı'nda da yaşanmış durumda. Bu, 22 gün ve gece süren, 100 kilometre uzunluğundaki bir alanda cereyan eden yıpratıcı ve zorlu bir savaştı. Nitekim orada Türk ordusu 5 bin 713 şehit verdi. Yaralı sayısı 18 bin 480'di. 

Kayıp 14 bin 268 askerin ise akıbetinin ne olduğu tespit edilemedi. 

Evet, bu savaşın son safhasında Selanikli Mustafa Atatürk umutsuzluğa kapılıp geri çekilme emri vermiş, fakat sahadaki tabloyu iyi okuyan Fevzi Çakmak, Yunan ordusunun durumunun da parlak olmadığını değerlendirerek bu emri icra safhasına geçirmemiş ve orduya duyurmamıştı. Ve o arada Yunan'ın hissettirmemeye çalışarak geri çekilmeye başladığı anlaşılmıştı. 

Yunan'ın geri çekilmeye başlamasının nedeni, yaşadıkları lojistik sorunundan dolayı iaşede zorluk yaşamaları, askerin aç kalması, ishal ve salgın hastalık başgöstermiş olmasıydı. Mareşal İshal, General Açlık ve Albay Salgın Hastalık Yunanlılar'ı perişan etmiş, canlarından bezdirmişti.

Selanikli Atatürk'ün ricat emri emri ve Çakmak'ın bir rezalet ve felaketi önlemiş olması gerçeği, bir sır olarak kaldı.. Yazabilen sadece iki kişi çıktı.. 

Biri, olayı bizzat Fevzi Çakmak'tan duyan Kâzım Karabekir Paşa'ydı.. 

Diğeri de, Selanikli'nin bir zamanlar yakın dostlarından ve cumhuriyet hükümetlerindeki ilk bakanlarından olan Dr. Rıza Nur'du.

Selanikli, zahiren çok şanslı bir bedbahttı.

*

Türkiye'nin, cumhuriyet diye adlandırılan idarenin kurulmasıyla neticelenen istiklal mücadelesi, matruşka türü bilmecemsi bir entrika ve hileler yumağıdır.

Onu hiç kimse, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı Orgeneral İsmet İnönü kadar veciz, açık, net ve anlaşılır biçimde özetlemeyi ve en kalın çizgileriyle tasvir etmeyi başaramadı.

1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde aynen şunu demişti:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)


E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...