E-KİTAP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
E-KİTAP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

E-KİTAP: YATAKLI İSTİHBARATTA KASETLİ SİYASET

 

https://archive.org/details/yatakli-istihbaratta-kasetli-siyaset


YATAKLI İSTİHBARATTA

KASETLİ SİYASET

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

“İSTİHBARATTA YATAK ODALARI ÇOK ÖNEMLİDİR” 2

MUHSİN YAZICIOĞLU'NA KURULAN FUHUŞ KASETLERİ TUZAĞI 22

KASET SAVAŞLARININ “ŞEHİTLERİ” VE YARALI “GAZİ”LERİ 67

KASET ŞANTAJLARI KİMLERİN İŞİYDİ? 88

BİR ZAMANLAR ODATV’DE: GİZEMLİ ASİYE GÜLDOĞAN’IN YATAK HİKÂYELERİ 95

RESMÎ VE YERLİ-MİLLİ PEZEVENKLİK 108

MAKBUL KUMPAS 111

KUŞCU EŞREF VE MAHREMİYET (NAM-I DİĞER UÇKUR BAHSİ) 115

ÖFKENİN SON SEBEBİ: YATAK GÖRÜNTÜLERİNİ KİM MERAK EDER DE ÇEKER? 127

“MÜCADELEYİ BEL ALTINA İNDİRMEYİN” DEDİK 148

ŞU KASET HARBİ NEDİR, VAR MI Kİ DÜNYA’DA EŞİ 153

BAYKAL KASEDİNİN ARDINDA KİM VARDI? 158

“BAŞKA KOŞULLARDA KARŞILAŞMIŞ OLSAYDI …” 166

NATO SUBAYLARINI BAŞTAN ÇIKARAN RUS KADIN AJAN 171

28 ŞUBAT'IN "GECELİK ZEVK” HUKUKU 175

28 ŞUBAT’IN MÜSLÜM’LE BASILAN FADİME’Sİ, ALİ NABİ KOÇAK’A DA TEĞET GEÇMİŞ 203

VAR SENİN ELBETTE KASEDİN KANDEDİR 210

CUMHURİYET TÜRKİYESİ’NİN YERLİ VE MİLLİ BİR BAŞARI ÖYKÜSÜ: BEL ALTI KASET İMALAT SANAYİ VE TİCARET A.Ş.  213

“KADROLARINDA ŞEYH DE VAR, FAHİŞE DE” 218

KİMİN KASETİNİN BULUNDUĞUNU NASILSA BİLİYORLAR 224

AYTUNÇ ALTINDAL’IN DİLİNDEN KADIN AJANLAR 244

BAL TUZAĞINDAN DA FAZLASI 258

HÜSEYİN GÜLERCE: “HANEFİ AVCI’YA KASET ŞANTAJI YAPILDI” 264

MİT, FETÖ, VE 12 BİN ŞANTAJ KASETİ 269

FBI AJANI KADIN, IŞİD’Lİ ALMANI NASIL KAFESLEDİ 278

MHP KASETLERİNİN ARDINDA KİM VARDI? 281

FETÖ'NÜN "AŞK VE SEX" BOMBASI TELEKIZLARI 289

“SEVGİLİ AYARLAYAMAZSAN SEVGİLİSİNİ AYARLA” 387

İSTİHBARAT TEŞKİLATLARININ PEZEVENKLİĞİ VE FUHŞU 391

MİT’TEKİ MÜSTEŞAR (BAŞKAN) YARDIMCISI TACİZCİ KAZARA KENDİSİNİ SOBELEMİŞ 400

*


MİT’TEKİ MÜSTEŞAR YARDIMCISI TACİZCİ KAZARA KENDİSİNİ SOBELEMİŞ

 

Eski MİT’çi Mehmet Eymür, atin.org adlı sitesinde, 5 Mayıs 2000 tarihinde yayınlamıştı.

Yazının başlığı “Miktad Şimdi Ne Yapıyor Acaba?” şeklindeydi.

Söze, “Gazetecilerin tabiri ile MİT’in efsanevi ikinci adamı Miktad Alpay ne yapıyor acaba?” sorusu ile başlamıştı.

Söylediğine göre, o günlerde bazı gazeteciler onun ABD’ye yerleşeceğini, bazısı da Cumhurbaşkanı Sezer’in sınıf arkadaşı olduğu için Cumhurbaşkanlığında görev alacağını yazmışlardı.

Yazısından öğreniyoruz ki, Şenkal Atasagun ile efsanevi ikinci adam Miktad Alpay arasında müsteşarlık (MİT başkanlığı) koltuğu için rekabet yaşanmış ve kazanan Atasagun olmuş.

Eymür şunları yazıyor:

“Şenkal Atasağun’un MİT Müsteşarlığına geldiği günlerde, Müsteşar adayı Miktad Alpay’dan en çok şikayet edenler arasında sekreterler ve memureler bulunuyordu.

“Görev gereği Müsteşar adayının, ses geçirmez çift kapılı ve kapısında “girilmez” ışığı bulunan odasına girmek, bazılarına korkunç bir kabus gibi geliyordu. Alpay’ın elleri rahat durmuyor ve taciz ediyordu.

“Neticede, Alpay’ın uzun zamandan beri sekreterliğini yapan genç kız, ciddi sinir krizleri geçirerek hastahanelik oldu.

Kime ve nasıl şikayet edeceklerdi. Böyle bir durumda haksız duruma düşürülmeleri ve işlerinden olmaları kesindi.

“Miktad Alpay’ın bu davranışlarından hoşlananlar veya bunu mesleki bir fırsat olarak kullananlar da vardı.”

(https://atin.org/detail.asp?cmd=articledetail&articleid=187)

Balık baştan kokar derler..

Böyle bir adamın efsanevi ikinci adam olduğu bir teşkilata ne kadar güvenilebileceğini varın siz düşünün.

Adam tacizci, ve kendisine hesap sorulmadığı gibi, az kalsın MİT’in başına geçiyormuş.. Atasagun’un torpili daha kuvvetli olduğu için yarışı kaybetmiş..

Ama koltuğu sağlam.. Yerinde duruyor.

Tacizci bir bürokratın taciz işlerine en korunaklı ve güvenli biçimde devam edebileceği bir kurumun başında.. Efsane isim..

Kurbanları ise, kurumun memureleri.. Sekreter hanımlar..

Bu işi, kurumda yükselmek için fırsata çeviren kadınlar da varmış.. Taciz edilmekten hoşlananlar da..

*

Eymür sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Komedi filmlerini andıran bir örnek olayı nakledelim:

“Alpay bir gün Genelkurmay’dan gelen bir generalle görüşüyormuş. Bütün önemli görüşmelerinde olduğu gibi ses kayıt cihazını çalıştırmış ve konuşmaları kayda almaya başlamış.

“Görüşmenin bitiminden ve generalin ayrılışından sonra Alpay cihazı kapatmayı unutmuş. Alpay bir süre sonra, “S” isimli memureyi çağırtmış. Balık etinde, güzel bir hanım olan “S” uzun süre içeride kalmış. Bu arada MİT’teki Başkan’lara ait makam odalarının her nedense hepsinin yatak odalı, banyolu küçük birer daire şeklinde olduğunu ilave edelim.

“Alpay, o akşamüstü, ses cihazındaki bandı, çözülmesi için sekreterine teslim etmiş. Bandı çözen memureler, bandın generalle vaki konuşmadan sonraki kısmını dinleyince renkten renge girmişler. Bandın bu kısmı tam bir rezaletmiş.”

Generalle yaptığı konuşmalardan sonraki kısım, memure S. ile olan hasbihali..

Okumaya devam edelim:

“Memureler bandın o kısmını bir kaç kopya çoğaltarak saklarken, Alpay’a hiç renk vermemişler.

“Neticede, Şenkal Atasagun (müsteşarlık makamına) gelince, bazı memureler cesaret bulup Miktad Alpay’ı şikayet etmişler. Şenkal da bu konuyu Teftiş kuruluna havale etmiş.

“Teftiş kurulunda olay örtbas edilse de, Alpay’ın bu zafiyeti Atasağun’un eline koz olarak geçmiş.”

Teftiş kurulu da kurulmuş ha!.. MİT’e iyi kurulmuşlar.. Kel başa şimşir tarak..

Her neyse.. Eymür’ü dinlemeye devam edelim:

“MİT’deki dostlarım, Atasagun’un elinde, Miktad Alpay’la ilgili, uzunca bir çalışmanın mahsulü olan, kalınca bir dosya bulunduğunu belirtiyorlar. Bu dosyada özellikle Dedeman Oteli’nin özel odalarındaki ve Alpay’a ait bir evdeki bazı resimlerin ve dinleme bandlarının önemli bir yer tuttuğu söyleniyor.

“Atasağun, Alpay’ı bu şekilde kuyruğundan tutmuş ve sesini kesmiş...”

Bunları yazan kişi, MİT’in ıcığını cıcığını bilen, babası da MİT’çi olan bir istihbaratçı..

MİT’in efsanevi ikinci adamı, müsteşar (başkan) olacakken direkten dönen adam, Dedeman Oteli’nin “özel” odalarında acayip filmler çevirmiş.

Ancak, çalıştığı kurum da boş durmamış.. Kendi amirlerinin bu değerli anıları ve faaliyetleri geçmişin sisli karanlıkları içinde kaybolmasın diye bazı resimler almışlar.

Ses kayıtlarını da unutmamışlar.

Eh, kendi personeline bunu yapan MİT, başkalarına ne yapmaz diyorsanız, deyin gitsin.

*

Buradan anlıyoruz ki, bu tür resimler, kasetler, bantlar vs. sadece “koz” olarak kullanılıyor.

Birilerinin kuyruğundan tutmak ve susmalarını sağlamak için.. 

Ya da, ellerine tutuşturulan nota kâğıtlarına göre ciyaklamaları, yerli-milli, laik (siyasal dinsiz) vatansever serenatta bulunmaları için..




E-KİTAP: TÜRKİYE’NİN BEDEVÎLERİ: İSLAMCILIK KARŞITI ‘İMANSIZ MÜSLÜMAN’LAR

 

  https://archive.org/details/turkiyenin-bedevileri-islamcilik-karsiti-imansiz-muslumanlar-yeni


TÜRKİYE’NİN BEDEVÎLERİ:

İSLAMCILIK KARŞITI

‘İMANSIZ MÜSLÜMAN’LAR

  

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ 5

TÜRKİYE’NİN İSLAMCILIK KARŞITI İMANSIZ “MÜSLÜMAN”LARI 8

TÜRKİYE’NİN YERLİ VE MİLLİ “MÜSLÜMAN” HARİCÎLERİ İSLAMCILIĞA KARŞI 16

İSLAMCI OLMAYAN, HEVA VE HEVESİNİ TANRI EDİNEN BİR MİLLET VE DEVLET 20

BABANZADE AHMED NAİM BEY’DEN TÜRKÇÜLERE: DOBRA DOBRA İSLAMCI OLUN! 26

İSLAMCILIK VE MİLLİYET KONUSUNDA İSMET ÖZEL’İ İZLEYEN BİR İSİM: D. MEHMET DOĞAN 34

DERİNLERİN “MÜSLÜMAN”LARI İSLAMCILIĞA SALDIRIRKEN.. 52

İSLAMCILIK KARŞITLIĞI NEDEN KÜFÜRDÜR? 60

SANATI KUTSAYIP SANATÇILIĞI LANETLEMEK MÜMKÜN MÜDÜR? 63

DEVLETİN YANINDA YER ALIP ALLAHU TEALA’YA SAVAŞ AÇMAK 70

AHMAKLIK VE EBLEHLİĞİN İSLAMCILIKLA OLAN SAVAŞI 75

HUKUKÇULUK SAPIKLIK MIDIR? 88

İSLAMCILAR, TÜRKÇÜLER, ATATÜRKÇÜLER VE “DERİN/ÇUKUR DEVLET” 98

MADEN İYİYSE, MADENCİLİK KÖTÜ OLABİLİR Mİ? 101

TÜRKİYE’DE TEK DİNCİ BEN Mİ KALDIM YOKSA? 104

İSLAMCI OLMAYAN, İMANI ŞÜPHELİ “MÜSLÜMAN” YAZARLAR 107

İSLÂMCILIK VE TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ 114

YERLİ-MİLLİLERE “MÜSLÜMANIZ, İSLAMCI DEĞİLİZ” NAKARATINI HRİSTİYAN BATI EZBERLETTİ 119

İSLÂM-CI VE MİLLİYET-Çİ 122

NİÇİN İSLAMCILIK? 128

İSLAMCILIĞIN VE ATATÜRKÇÜLÜĞÜN “ONTOLOJİ”Sİ 130

MÜSLÜMAN VE İSLAMCI 139

İSLAMCILIĞI AŞAĞILAMAK KÜFÜRDÜR 141

ŞİZOFREN İSLAMCILIK KARŞITLIĞI 146

İslam-cı’ya öyle, türk-çü’ye böyle 152

NEDEN İSLÂMCI DEĞİLMİŞ? 156

İLAHİYAT-ÇI AMA DİN-Cİ YA DA İSLAM-CI DEĞİL 175

PKK, KÜRTÇÜLÜK, VE İSLAMCILIK 181

DUAYEN BİR “NÜFUZ/TESİR AJANI”NA.. 190

DERİN DİNSİZLİĞİN ASKERLERİNİN İSLAMCILIK SAKIZI 193

İSLAMCILIK DÜŞMANLIĞI VE AJANLIK 206

KİBAR BİR İSTANBUL BEYEFENDİSİ YA, MESELA “BÜTÜN ATATÜRKÇÜLÜKLER SAPIKLIKTIR” DİYE ASLA YAZMAZ 213

İSLAMCILIK DÜŞMANLARI KÜFRÜN ASKERLERİDİR 218

“İSLAMCILIK OLMASIN, ÇÜNKÜ O İDEOLOJİ, ‘İZM’, MÜRİDİZM OLSUN!” 219

İSLAMCILIĞA KARŞI HAÇLILARLA İTTİFAK 224

MÜSLÜMANIN İSLAMCI OLMAMA SEÇENEĞİ YOKTUR! 227

“İSLAM, İSLAM-CI (KENDİSİCİ) OLMASIN, TÜRKÇÜ OLSUN!”  232

İSLAMCILIK DÜŞMANLIĞI VE DERİN DEVLETÇİLERİN KUKLALARI 235

İSLAMCI OLMAYAN MÜSLÜMAN OLAMAZ 239

İNGİLİZ İNEĞİNİN LAİKLİK DANASINI UNUTMUŞ, ÖKÜZÜN ALTINDA BUZAĞI ARIYOR 242

BİR ŞAŞKIN FETHULLAHÇININ TARAF'TAKİ MOMENTİ 246

BİR DANS MERAKLISINA: BİZ BU FİLMİ GÖRMÜŞTÜK! 250

NİHAT GENÇ’İN BİR YAZISININ ORTAYA KOYDUKLARI 258

T. C.’NİN İLAHİYATLARI, İSLAMCI OLMADAN TASAVVUFÇU, ŞERİATÇI OLMADAN MÜSLÜMAN OLAN HİLKAT GARİBELERİ ÜRETTİ 270

İSLAMCILIK SEMPOZYUMU KİTABI  VE “YERLİLİK-MİLLİLİK” 281

İTİRAZLAR VE CEVAPLAR 284

BEDRİ GENCER’İN BULANIK ZİHNİ VE İSLAMCILIK 290

REJİM, VE “İSLAMCILIĞI BIRAKIP REJİMPEREST OLANLAR” 295

 

ÖNSÖZ

 

İslamcılık, Türkiye’de laiklikle (siyasal dinsizlikle) birlikte en çok tartışılan konulardan biri durumunda. Bu ülkede laiklik hakim olmaya devam ettikçe ve laiklik propagandacıları mevcut oldukça (bazılarının tabiriyle modern bir olgu olarak) İslamcılığın da var olmaya devam edeceğinden şüphe edilemez.

Evet İslamcılık (bu çağda da var olması itibariyle) modern bir olgudur, fakat modernist (modernci) değildir. Hiçbir zaman da olmamıştır. 

Fazlur Rahman gibi modernist “ilahiyatçı”lar, son tahlilde İslamcı değil Batıcıdır, Batılılaşma yanlısı birer taklitçidir. Onların görmek istediği İslam, tam da Kemalizm’in reforme edilmiş ve modernizasyona tabi tutulmuş İslam’ıdır. Nitekim bu tiplerin, Atatürk’ün yaptıklarını açıkça ya da imalı ifadelerle onayladıkları, hatta onu isim vererek övdükleri de görülmektedir.

İslamcılık modern bir olgudur, fakat modernlik parantezi içine hapsedilemez, o aynı zamanda geleneğin ta kendisidir. İslamcılık, İslam dini ile yaşıttır, Hz. Adem a. s. ile başlamıştır ve son müslüman hayatta kaldıkça da devam edecektir. Zaten böyle olmasa, adı İslamcılık olmazdı, başka birşey olurdu. 

Elbette İslam’ın fütuhat dönemlerinde tartışılan konular ile (Moğol ve Haçlı istilaları ile Osmanlı’nın çöküş dönemi gibi) gerileme ve çözülme dönemlerinin gündemlerinin aynı olması beklenemez. Salt bundan hareketle “Eskiye göre üslup da, tartışma konuları da farklılaştı, demek ki esasa ilişkin bir değişim ve dönüşüm yaşanıyor” denilemez.

İslam’ın var olduğu her zaman ve yerde İslamcılık da var olmuştur. Aksi düşünülemez.

*

Ülkemizde İslamcılık hakkında yapılan tartışmalara bakıldığında basmakalıp klişelerin lüzumsuzca tekrarlanmakta olduğu ve en basit gerçeklerin bile üstü örtülü kaldığı görülüyor. İslamcılığın Osmanlı’nın son döneminde ortaya çıkmış bir düşünce akımı olduğu ezberi de bunlardan.. 

Bir misalle izah edelim. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıysanız ve Türkiye’de yaşıyorsanız, bu ülkede “Ben Türkiyeliyim” diyerek malumu ilam etmezsiniz. Sadece Kayserili, Konyalı, Diyarbakırlı vs. olduğunuzu söylersiniz. Bu, Türkiyeli sayılamayacağınız anlamına gelmez. Ve yabancı bir ülkeye gidip Türkiyeli olduğunuzu söylediğinizde kendinizi bu şekilde tanıtmanız, mesela Türkiye’de kendinizi Konyalı olarak tanıtmanızla çelişen bir tavır olarak görülemez.

Osmanlı’nın ilk dönemlerinde İslamcılıktan söz edilmemesinin altında yatan neden de bundan farklı değildir. Ortada Batıcılık ya da Türkçülük gibi ideolojiler mevcut olmadığı için, İslamcılık diye adlandırılabilecek bir söyleme de ihtiyaç duyulmamıştır. Şayet Şeyhülislam Ebussuud Efendi, İmam Birgivî, Zembilli Ali Efendi, Molla Güranî, Molla Hüsrev ve Hocazade gibi zatlar Osmanlı’nın sön döneminde yaşasalardı, o yeni cereyanların mantıksızlık, saçmalık, geçersizlik ve fikirsizliğini gösteren eserler verirlerdi.

Benzer birşeyi merhum Bediüzzaman Said-i Nursî de söylüyor, “Ben tahmin ediyorum ki: Eğer Şeyh Abdülkadir Geylani r. a. ve Şah-ı Nakşibend r. a. ve İmam-ı Rabbani r. a. gibi zatlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini hakaik-ı imaniyenin ve akaid-i İslamiyenin takviyesine (kuvvetlendirilmesine) sarfedeceklerdi” diyor. 

Bunu yazdığı sırada Türkiye’de (İslam’ın siyasal hayata hakim olmasına çalışma anlamında) İslamcılık yapmak hem mümkün değildi, hem de bu, ehemmi bırakıp mühimle uğraşmak anlamına gelirdi.

İslam-İslamcılık ayrımı yapan ve buna bağlı olarak İslamcı-müslüman ayrımından söz eden Batılı akademisyenlerin ve onların yerli taklitçi ve işbirlikçilerinin İslam’a “din” olarak yükledikleri anlam, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin Mekke dönemindeki tebligatıyla sınırlı kalıyor. Medine döneminde yapılanlar ve vaz’ edilenler ise İslamcılık (ya da Siyasal İslam) olarak nitelendirilme durumunda.

Olaya bu ayrım çerçevesinde bakanların, ashab-ı kiramın Mekke döneminde müslüman olduklarını, Medine döneminde ise birer İslamcıya dönüşmüş bulunlduklarını düşünüyor olmaları beklenir. Müslümanlara yönelik algı operasyonu ve manipülasyon faaliyetinin kavramsal araçları olan İslam-İslamcılık ve İslamcı-müslüman ayrımlarını benimseyen ve bu kavramlar arasında bir karşıtlık ilişkisi kuran parçalanmış bir zihnin başka bir sonuca varması mümkün değildir.

*

Bu kitap, böylesi konuları tartışıyor.

Bununla birlikte konuyu “Siyasal Dinsizliğin İslam'la Savaşı” ve “Siyasal İslam Nedir, Ne Değildir” başlıklı kitaplarımızda da farklı boyutlarıyla ele almış bulunuyoruz.

Allahu Teala’dan, bu kitabın hayırlara vesile olmasını niyaz ederim.


TÜRKİYE’NİN İSLAMCILIK KARŞITI İMANSIZ “MÜSLÜMAN”LARI

 

Türkiye’de sürdürülen İslâmcı-müslüman tartışmasında “müslüman” kavramının bayraktarlığını yapan isimlerin en azından bir bölümünün, Hz. Ali’nin ifadesiyle, hak söz ile batılı kastettikleri söylenebilir.

Bunlara göre, İslâm başka, İslâmcılık başka.. Müslüman olmak başka, İslâmcı olmak başka.. Müslüman olmak iyi, İslâmcı olmak kötü..

“İslâmcı olmak neden kötü?” sorusuna verdikleri cevap ise, “Biz İslâm satmıyoruz ki..” şeklinde demagoji yapmaktan ibaret.

Ciddiyetten biraz daha fazla nasibi olanlar ise, geleneksel terminolojide bu kavramın yer almıyor olmasını gerekçe gösteriyorlar.

*

2010'lu yılların başlarında İslamcılık konusu Türk medyasında yoğun bir biçimde tartışılırken, Fethullah Gülenciler, tahmin edilebileceği gibi, İslamcılık karşıtı cephede yer almışlardı.

Hatta söz konusu karşıtlığın bayraktarlığını yapıyorlardı.

Şiir diye yazdığı tekerlemeler lüzumsuz yere “şişirilen” “derin görevli” şairin biri de, İslamcı olmadığını şımarıkça ilan eden isimler arasında yer alıyordu.. “İslâmcı olmak neden kötü?” sorusuna verdiği cevap, “Biz İslâm satmıyoruz ki..” şeklindeydi.

“İslâm satmadığını” söyleyen o tip gibiler belki İslâm satmadılar, ama insanların onlara yönelik “İslâmcı olma” hüsnüzannını tepe tepe kullandılar, pazarladılar, sattılar, maddî kazanca ve asla hak etmedikleri bir itibara dönüştürdüler.

Ki o (şiirleri şiire benzemeyen tekerlemelerden ibaret) şair bozuntusu, Millî Gazete’deki son yazısında, insanların iyi niyetini suistimal ya da istismar ettiğini açıkça beyan etmişti.

4 Ağustos 2003 tarihli son yazısında şöyle diyordu:

“Yirmi altı sene önce bir yandan inancıma ortak saydığım kimselere laf anlatmak, diğer yandan geçim derdiyle şoför mahalline bir şekilde oturduğum bu arabayı sürmem için hiçbir ahlâki gerekçe kalmadı artık.”

*

Evet, “İslâm satmadığını” söyleyen şiirsiz şair İsmet Özel gibiler belki İslâm satmadılar, ama insanların onlara yönelik “İslâmcı olma” hüsnüzannını tepe tepe kullanıp sattılar. (Hakkını yemeyelim, şiir diye yazdığı karalamalardan üç beş mısrada bir şiiriyet var, gerisi takır tukur anlamsız laflar.)

Aslında ahlâkî gerekçesi değil, “cüzdanî” gerekçeye eşlik eden “derin görevi” kalmamıştı..

Yeni görevine doğru yelken açmış, Türklük (ırkçılık) odaklı (ve resmî ideolojiye endeksli) yeni inancını deklare etmişti.

Son yazısında, inancına ortak olanlardan değil, ortak saydıklarından söz etmesi, samimiyetsizliğini belgeliyordu.

Altı ay değil, altı yıl değil, 16 yıl değil, tam 26 yıl, çeyrek asır boyunca “rol” yapmış, birilerini “ortak inanç sahibi”ymiş gibi kandırmıştı.

Ve, ahlâkî düzeyi bu olan adam, son yazısında utanmadan “ahlâkî gerekçe” edebiyatı yapıyordu.

*

İslâmcı tabirinin geleneksel ıstılahlar arasında yer almamasına gelince.. Böylesi bir hassasiyeti bulunan kimselerin, şayet ne dediklerinin farkında iseler, Hanefî, Malikî, Nakşî, Kadirî vs. gibi tanımlamaları da reddetmeleri gerekir.

Bu beyzadelerin zannının aksine, “Müslümanım” demek tek başına meseleyi çözmeye yetmez..

Evet, ayet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadır:

“Allah’a çağıran, salih amel işleyen ve ‘Kuşkusuz ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?” (Fussilet, 41/33)

Allah’a çağırmadan, salih amel işlemeden “Ben müslümanım” demek çok fazla bir anlam ifade etmez..

Allah’a çağırmak ise, Allah’ın kitabına, şeriatine, Peygamberi’nin sünnetine çağırmaktır.

Salih amel işlemek, İslâm’ın emir ve yasaklarına, Şeriat’in hükümlerine ihlasla uymaktır, müttekî olmaktır.

Allah’a çağırmadan, salih amel işlemeden “müslüman olma” edebiyatı yapmak, “bedevîlik” anlamına gelebilir.

Allahu Teala, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem zamanının bedevîlerini “mümin” sıfatına layık görmemiş, onlardan “müslüman” olduklarını söylemelerini istemiştir.

“Ben Müslümanlardanım” diyenler, “güzel sözlü”dürler, bu kesin; fakat bunu söylemeleri, her zaman, “iman” etmiş olmalarını garanti etmez:

Bedevîler ‘İman ettik’ (Mümin olduk) dediler. De ki: ‘İman etmediniz. Fakat “Müslüman olduk (Eslemnâ)” deyin.' Henüz iman kalplerinize girmedi.” (Hucurat, 49/14)

*

Müslüman kelimesi, Muhammed isminin Mehmed şeklinde bozularak Türkçeleştirilmesi gibi, “muslim” (teslim olan) kelimesine karşılık gelmektedir. Muslim, “esleme” mazi fiilinden türemiş ism-i faildir.

Bedevîler iman etmemişlerdi, ama “müslüman” olmuşlardı. Günümüzün “müslümanlar”ının da büyük çoğunluğunun iman etmemiş oldukları görülmektedir.

Onların, Asr-ı Saadet’in bedevîlerinden daha iyi durumda oldukları söylenemez.

Bir ülke ki, orada “Şeriat’in uygulanmasını istiyor musunuz?” şeklinde anketler yapılıyor ve halkın ancak yüzde 12’si civarındaki bir bölümünün “Evet” cevabı verdikleri görülüyorsa, bu insanların değil iman etmek, müslüman oldukları bile tartışılabilir.

Çünkü bedevîlerin iman etmeyip müslüman olmaları, Şeriat’in hükümlerine teslim olmaları ve boyun eğip kabullenmeleri anlamına geliyordu.

Onlar, “Hayır, Şeriat’in uygulanmasını istemiyoruz” demiyorlardı.

Günümüzün müslümanlığı, ne yazık ki, sıkça, “iman”sız “bedevî müslümanlığı”ndan bile berbat bir “inanc”a karşılık gelmektedir.

Bugün birçoklarının Türk İslamı/Müslümanlığı adı altında savundukları komik garabet aslında hiç de “yerli ve milli” değildir, patenti Arap bedevîlere aittir.

*

Yıllar önce, YÖK eski başkanı Kemal Gürüz’le yapılmış bir röportajda onun kendisini “sosyolojik müslüman” olarak tanımladığını okumuştuk.

Doğal olarak bu, “İslam’a göre müslüman” olmadığını, “imansız müslüman” olduğunu söylemek anlamına geliyordu.

Böylesi “bedevî tarzı müslümanlık”ı bile mumla aratan zamane müslümanlarının ayırıcı özelliklerinden biri, asla İslâmcı olarak nitelendirilmek istememeleridir.

İstememelerini geçtik, kimi zaman Haçlı Saldırıları'na özgü bir kendinden geçmişlikle İslamcılığa saldırdıklarına da şahit olunuyor.

Gerçekte İslâmcı tabirini uyduranlar da bunlardır. Kendilerini “müslüman” olarak nitelendiren bedevî zihniyetli bu kişiler, Kur’an ve Sünnet’in istediği şekilde “iman etmiş” kimseleri İslâmcı olarak nitelendirdiler ve aşırılıkla yaftaladılar.

Türkiye’de İslâmcı kavramının ilk önce Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibi İslâm’ı savunan isimler için muhalifleri tarafından kullanılmış olması tesadüf değildir.

*

Batılılar’ın “Müslümanlar’la bir dertlerinin olmadığını, kendilerinin sorununun sadece İslamistlerle olduğunu” söylemeleri, bu bedevî usulü müslümanları İslamist (İslâmcı) dedikleri kesime karşı kışkırtmak ve kullanmak istemelerinden kaynaklanmaktadır.

Ve bu imanı içine sindirmekte zorlanan “bedevî tarzı müslümanlar”, Batı’nın “yerli ve milli acentaları”nın güdümünde, Haçlılar’ın işbirlikçileri ve öncü birlikleri olarak İslâmcılar’a savaş açıyorlar.

Bu “kukla ve piyon” “bedevî”lerden bazılarının, gerçek iman ehlini “sapık” ilan edebilecek kadar küstah ve pervasız konuşup yazabilmesi ise, ahir zamana yakışan bir durum.

*

İslâmcı olduklarını söyleyenlerde birtakım kusurların bulunması başka birşey, Batılılar ile birlikte “imansız bedevî müslümanlığı” propagandası yapıp İslâmcılık adı altında dolaylı olarak “iman”a savaş açmak başka birşeydir.

Evet, Türkiye’de “eski İslâmcılar”ın çok büyük bir bölümünün bugün “muhafazakâr demokratlık” limanında demir attıkları ve önceki sahte mücahitliklerinin yerini müteahhitliğin aldığı bir gerçektir. Bunların doğrudan ya da dolaylı olarak laikliği de savundukları görülmektedir. Hatta Atatürkistlik/Kemalistlik yapanları bile var.

Onların İslâmcılığa ihanet etmesi, İslâmcılığın kötü olduğunu mu gösterir?!..

“Müslüman olduk” diyen bedevîlerin çok büyük bir bölümünün, Hz. Peygamber s.a.s.’in vefatı üzerine irtidat etmeleri, “müslüman olma”nın kötü birşey olması anlamına mı geliyordu?!

Müslüman-İslâmcı edebiyatı yapıp hak sözle batılı kastedenler, kimlerin safında yer aldıklarına bir bakmalıdırlar.

*

[Cibrîl hadîsi de İslam ile imanı ayırmaktadır. Bununla birlikte İmam-ı Azam Ebu Hanife Fıkh-ı Ekber‘inde, İmam Matüridî de Kitabü’t-Tevhîd‘inde, İslam ile imanın, yani mümin olma ile müslim olmanın aynı şey olduğunu ifade etmişlerdir. Bu yorum, Nesefî Akaidi‘nde de aynen tekrarlanmaktadır.

İmam Matüridî, bu konudaki değerlendirmesini ayrıntılı bir biçimde anlatmakta, başka ayetlerden deliller getirerek İslam ile imanın birbirinden ayrılamayacağını savunmaktadır. Hucurat suresindeki ayeti bu çerçevede tevil ediyor ve buradaki “müslim olma, teslim olma” ifadesinde müslümanlık (İslam) kavramını, terim değil sözlük anlamıyla yani salt boyun eğme olarak ele alıyor.

Allame Taftazanî de Şerhu’l-Akaid‘de bu yorumu dile getirmektedir.

Bu yorum makuldür, çünkü imansız bir müslümanlık, gerçek bir müslümanlık değil, görünüşteki bir müslümanlık ve boyun eğme olur.

Ayrıca Taftazanî, Zariyat Suresi’nin 35’inci ve 36’ncı ayetlerinde müslüman olma ile mümin olmanın aynı anlamda kullanılmış olmasına da dikkat çekmektedir.

Ancak bu, Hucurat Suresi’nde belirtilen gerçeği ortadan kaldırmaz. İşte o yüzden, Taftazanî, “Bizim maksadımız, şeriatta muteber olan İslam’dır” kaydını düşmektedir. İşte burada bir Eş’arî ya da selefî meşrepli biri, Hucurat Suresi’nde belirtilen anlamda İslam-iman ayrımı yapabilir, ve onların Ehl-i Sünnet dışı olduğunu söyleyemezsiniz.

Çünkü zimmîlik de bir boyun eğiştir ama bu, sonunda imanın kalbe yerleşmesi umulan bir müslümanlık olarak adlandırılmaz.

Öte yandan, Hanefî-Matüridî çizgisi, iman ile ameli ayırır, imanı “kalp ile tasdik ve dil ile ikrar” olarak görür. Amel, imanın kemâlinden kabul edilir, dışarıda bırakılır. Aslında, iman ile İslam’ı aynı şey olarak nitelendiren anlayış (Hanefî-Matüridî çizgi), (teslim olmayı / İslam olmayı ifade eden) ameli de imandan bir parça olarak görmeye elverişlidir.

Bununla birlikte, Allahu Teala kalpleri bildiği için, kulları hakkında “İman etmediniz, İslam oldunuz” diye hüküm verebilir, fakat biz kullar birbirimiz hakkında bu şekilde konuşamayız. Fakat birinin söz ve amelleri kesin bir biçimde küfür anlamına geliyor, müslümanlık iddiasıyla açıkça ve tevil edilemez biçimde çelişiyorsa, ve bundan rücu da etmiyorsa, o başka.

Burada da hüküm, kalp ile değil, zahirî söz ve amelle ilgilidir. Bir başkası, “Onun kalbine bak, niyeti iyi” de diyemez.

Dolayısıyla (ayette geçen) “müslüman olduğunu söyleyip de iman etmeme” anlamında İslam-iman ayrımı bizim için dünya hayatında pratik açıdan önem taşımamakta, bizim, hakkında konuşabileceğimiz bir mesele olmaktan çıkmaktadır. Çünkü biz, insanların ancak sözleri ve amelleri hakkında konuşabiliriz, kalpleri hakkında konuşamayız.

O, Allahu Teala’ya mahsustur.

Bu nedenle, Şeriat (yani dünyevî/dünya hayatındaki ahkâm) açısından müslüman olma, mümin olma anlamına gelmektedir. O yüzden Taftazanî, “Sonuç olarak şeriatta bir kimsenin mümin ama müslüman olmadığına veya müslüman ama mümin olmadığına hükmetmek doğru olmaz” demektedir.

Ancak bu, salt dünyevî/dünyadaki hüküm, yani Şeriat bakımından böyledir. O yüzden, küfrünü açıkça ortaya koymayan münafıklar şer’î hükümler bakımından dünyada mümin muamelesi görürler.]


DEVLETTE DEVAMLILIK ESAS DA, DİN’DE, ŞERİAT’TE DEĞİL Mİ?!

  Bir devlet başkanını düşünelim.. Emri altındakilere  devlet başkanı sıfatıyla  yasal bir emir verdiğinde, onlar bunu yapmak zorundadır...