İslam devrimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam devrimi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

PEKİ YA MÜSLÜMANIN “ZULME DİRENME” VE “DEVRİM” HAKKI?

 



PEKİ YA RASULULLAH SALLALLAHU ALEYHİ VE SELLEM'İN MİRASI?

MÜSLÜMANIN TEK HAKKI ZULME ZİLLETLE BOYUN EĞİP KATLANMAK MI?

KENDİSİNİ ZEHİRLEYEN İÇİN "ALLAH RAZI OLSUN BANA KIZILCIK ŞERBETİ İKRAM ETTİ" DİYE DUA MI ETMEK?

 

Nuh’un kelekleri”nin  (Bazıları “köpekleri” diyor) mekânı Odatv.com, 27 Mayıs darbesini öven bir yazı yayınlamış.. (Nuh’tan kasıt, şu anki Dışişleri Bakan Yardımcısı Nuh Yılmaz.. Geçmişte Hakan Fidan’la birikte MİT’te çalışıyordu.)

Yazının başlığı şöyle:

“Menderes darbeye karşı mıydı... 27 Mayıs destekçisi Ali Fuat Başgil nasıl ‘27 mayıs mağduru’ oldu...”

Spotta ise şu söyleniyor:

Prof. Ali Fuat Başgil'i ‘darbe karşıtlığının sembolü’ olarak sunma yarışına Hürriyet yazarı Sedat Ergin de katıldı... Peki Prof. Başgil 27 Mayıs hakkında neler yazmıştı? Adnan Menderes darbelere karşı mıydı? Odatv'den Hürriyet'e gazetecilik ve tarih dersleri...”

*

Yazıda, İsmet İnönü’nün Nisan 1960’ta söylediği bir söz aktarılıyor:

“İsmet İnönü’nün ünlü ‘Şartlar tamam olduğu zaman milletler için ihtilal meşru bir haktır. Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam sözlerini sarf ettiği günler…”

Peki, “şartlar tamam olduğunda” müslüman bir millet için ihtilal (devrim) meşru bir hak mıdır?

Yoksa, “Ben devrimin dinsiz, imansız, ve aynı zamanda ahlâksız olanını severim” mi diyorsunuz?

Atatürk ilkelerinden ve de CHP’nin (milletin bağrına, böğrüne, sırtına ve münasip her yerine saplanmış) “altı ok”undan biri “devrimcilik”.

Millî bünyedeki “kist” durumunda olan Atatürkist (Kemalist putperest) kitle Atatürk ilke ve inkılapları için devrim yapmayı meşru hakkı görürken, neden müslüman, “Allah için devrim” yapmayı savunamıyor?

Niye “İslam devrimi” sözünü duyan kişi cin çarpmışa dönüyor?

*

Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, “anayasa hukukçusu”ydu.

Odatv, onun bir yazısına atıfta bulunuyor:

Mülkiye Dergisi’nde Ali Haydar Soysüren … Prof. Başgil’in 23 Haziran 1960 günü Yeni Sabah Gazetesi’nde yayımlanan makalesinden şunları aktarıyor:

Demokrasi hukukunda, vatandaşların zulme, yani haksız ve kanunsuz idareye karşı direnme ve başkaldırma hakkı vardır. Bu, vatandaş için nefsin en son müdafaası, çaresi olarak en tabii bir haktır. Vatandaş nefsini ve varını başkalarının tecavüzüne karşı müfadafaa için hükümet kuvvetlerine sığınır. Fakat tecavüz, himaye ile mükellef olan hükümet kuvvetlerinden gelirse, bu takdirde vatandaş şahsen nefsini müdafaaya hak kazanır ki, buna, Fransızların 1789 ‘İnsan ve vatandaş hakları Beyannamesi’ diliyle ‘zulme karşı direnme hakkı’ denir.”

Mevlana’nın, kendisini ziyarete gelen zamanın Selçuklu sultanına “Sana çoban ol demişler, kurt oluyorsun, bekçi ol demişler hırsız oluyorsun, seni Allah yarattı, Şeytan’a kulluk yapıyorsun” demiş olduğu rivayet edilir.

Bir rejim milletin, insanların ırz ve namusunu korumakla yükümlüyken, devletin başına geçmiş olan adam Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce insanların din ve namus telâkkisini kaldırmalıyız diye konuşuyor ve bu gayeye yönelik bir rejim ihdas ediyorsa, o rejimin meşruiyetinden söz edilebilir mi?!

Bunu diyen adam, Kâzım Karabekir’in yazdığına göre, Selanikli Deccal Mustafa Atatürk.

Böyle bir devlete devlet, böyle bir rejime rejim denilebilir mi?!

*

Devletten beklenen milletin ırzını ve namusunu korumakken, devleti ele geçirmiş bir ırz düşmanı taife milleti namussuz yapmayı gaye ediniyorsa, o rejime isyan etmek ve devrim yapmak, anayasa hukukçusu Ord. Prof. Dr. Başgil’in ve de (başbakanlık, cumhurbaşkanlığı yapmış) İsmet İnönü’nün kanaatine göre, millet için bir hak durumuna gelmektedir.

Milletin din ve namus telakkisini (anlayışını) kaldırmayı (yok etmeyi) hedef edinmiş olan bir adamın peşinden gidenlerin ne yapacakları bellidir: Fırsat bulduklarında milletin ırzını ve namusunu payimal edeceklerdir.

Devletin görevi vatandaşların hür ve güvenli bir şekilde yaşamasını sağlamakken, milletin sırtındaki bu namussuz keneler, bağırsaklarındaki bu dinsiz asalaklar, “dinsizleşmiş ve namussuzlaşmış olanların zulümlerine isyan edilmesinin bir hak olduğunu” (İnönü ve Başgil gibi) söyleme cesareti gösterenleri bir şekilde yok etmeye, öldürmeye çalışacaklardır.

Faili meçhullerle, trafik kazalarıyla, zehirlemelerle ortadan kaldırmaya uğraşacaklardır.

Bu zulmün mağdurlarından bırakın isyan edenleri, isyan etmelerinin bir hak olduğunu söylemekle yetinenleri bile devlet düşmanı ve vatan haini ilan ederek her tür haktan mahrum etmeye çalışacaklardır.

Bırakın ihtilal (devrim) yapmalarını, “Böyle bir durumda devrim de düşünülebilir” diyenleri bile yok edilmesi gereken kişiler olarak göreceklerdir.

Buna karşılık, Selanikli Deccal çok iyi adamdı, bu vatanda bize dinsizce namussuzca, hatta yurtdışından kadın ithal ederek gönlümüzce yaşama fırsatı sundu” diyenleri ise destekleyeceklerdir.

Ve onları, “müslümanın da zulme direnme hakkının bulunduğunu, gerektiğinde müslümanın da devrim yapabileceğini” söyleyenlerin üzerine bir “kelek” gibi salacaklardır.


TÜRKİYE'DE İSLAM DEVRİMİ

 







Sanki Türkiye'ye dönmeyip Almanya'da kalsa, öldürmek isteyenler onu bulup öldüremeyeceklerdi. Ancak, şu olurdu: Yurtdışında kalınca birincisi "Vehimleriyle korkaklık yapıp Türkiye'ye dönmeyen bir kof adam" gibi gösterilirdi, ikincisi, yurtdışında öldürülmesi durumunda, failleri "dış güçler" olarak gösterecek senaryolar daha kolay yazılırdı.



Dr. Nurullah Çakmaktaş “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde şunları söylüyor:

Diğer taraftan yöneticiye (ulu’l-emr) itaati salık veren Maide Süresi 50. ayeti de radikal gruplarla diğer İslami gruplar arasında teo-politik bağlamda tartışma konusu olan ana temalardan biri olmuştur. Başta geleneksel selefiler olmak üzere ana akım İslamcılar da dâhil pek çok İslami grup, silahlı mücadele yoluyla İslami devrim amacı güden dini radikal düşüncenin doğru yolda olmadığını bu ayete referansta bulunarak sıklıkla dile getirmiştir. Ömer Abdurrahman ise hem bu ayeti ve hem de Buhari ve Müslim’de geçen; “Sizden kim emirinden kerih bir şey görürse buna sabretsin, kim cemaatten bir karış dahi uzaklaşır ve ölürse cahiliye üzerine ölmüş olur” hadisini kendilerine karşı delil olarak kullananlara itirazını dile getirmiştir.

Ömer Abdurrahman; ayeti yorumlarken ayetteki “… sizden olan emir sahiplerine…” kısmının altını çizmektedir. Ona göre; “bizden” olan emir sahibinin anlamı, tıpkı bizim gibi Allah ve resulüne itaat eden ve Allah’ın şeriatına bağlı olan iktidar sahipleri demektir. Buna göre ulu’l-emrin (yöneticinin) mutlaka iman, istikamet ve takva üzerine olması gerekir (Abdurrahman, ts., 30-31). Ona göre; şayet devlet başkanı zalim, fasık ve Allah’a karşı asi olduğu taktirde ona karşı çıkmak gerekmektedir. İtaat hususunda mutlaklık söz konusu değildir. Bir devlet başkanı dine, ırza ve vatana ihanet ediyorsa ona isyan etmek gerekir. Bu görüşü savundukları için kendilerine Harici denmesine de itiraz etmektedir. Öyle ki ona göre; kendileri bu görüşü savundukları için Harici oluyorsa, 1952 Hür Subaylar devrimini yapıp bugünkü sistemi kuranların ve onu destekleyenlerin (İhvan’ı Müslimin kastedilmektedir) de Harici olması gerekmektedir. Zira kendisine isyan edilen ve yönetimden düşürülen Kral Faruk da kelime-i şehadet getiren, cuma ve bayram namazlarına giden bir liderdi (Abdurrahman, ts., 136-138).

Bu sayfalarda “cemaat” meselesi üzerinde genişçe durmuştuk.

Hadîslerde geçen (ve “Ehl-i Sünnet ve Cemaat” tabirinde yer alan) “cemaat”in, “başında halifenin bulunduğu, Şeriat’le yönetilen küresel ümmet devleti” olduğunu delilleriyle ortaya koyduk.

Bugünkü (laik ya da laikleşme yolundaki) “ulus-devlet”ler “cemaat”e karşılık gelmiyor.

Hatta, Osmanlı bile “cemaat” anlamını taşımıyordu.

Mesela Molla Güranî, Fatih’in Şeriat açısından mahzurlu gördüğü bir fermanını yırtıp atmış, sonra da Mısır’a göçmüştür. Yine, Fatih’e gücenen Alâeddin Ali et-Tûsî de İran’a gitmişti. (Bazı aklı kıt kişiler, İstanbul’un fethini müjdeleyen hadiste geçen “ne güzel komutan” övgüsünden dolayı Fatih’i itiraz edilemez konumda görebilir. Onların kafasının basmadığı nokta şurası, aynı övgü ordu için de varit.. Yani Osmanlı ordusundaki basit bir er de Fatih gibi övülmüştü.)

Diyelim ki Kanunî zamanında bir müslüman Türkiye’yi terk edip Babür İmparatorluğu’na gitti.. Cemaati terk etmiş mi olurdu?

Evet, “cemaat”, İslam halifesinin yönettiği küresel İslam devletidir.

Böyle bir İslam devleti varken onu terk eden, cahiliye ölümü gibi bir ölümle ölür.

Böyle bir İslam devleti yokken de, onun gerekli olmadığına inanan, laikliğin de fena bir şey olmadığını kabul eden kişi de (Cemaate kala kala sadece “zihniyet düzeyinde” bağlılık kalmışken ona bile sırt çevirdiği için) cahiliye ölümü üzere ölür.

Ahirete cahiliye taraftarı olarak gider.

*

İslam devrimi meselesine gelince..

Devrimler, öyle kolay gerçekleşen şeyler değildir..

Bir devrim, daha çok, bir devlet dış güçler tarafından sıkıştırılıp zayıf düşürüldüğü zaman meydana gelir.

Mesela, Çarlık Rusyası Birinci Dünya Savaşı’na girmemiş, Almanya ve Osmanlı ile çarpışmak için askerini cepheye sürmemiş olsaydı, Alman Gizli Servisi’nin karışıklık çıkarsın diye Rusya’ya gönderdiği Lenin, komünist devrimi gerçekleştiremezdi.

Aynı şekilde, İngiliz, Fransız ve İtalyan güçleri Mondros Mütarekesi’nin ardından İstanbul’u işgal etmeselerdi, (sonradan Atatürk soyadını alan) Ali Rıza oğlu Selanikli Mustafa Türkiye’de devrim yapamazdı.

Batılılar’ın aksine bizim Doğu toplumlarında “halk devrimleri” değil, daha çok, askerî darbeler yaşanır.

Yani devrimleri halk (millet) değil, askerler yaparlar.. Olayın aslı, güç sahipleri arasındaki iktidar mücadelesidir, köşe kapmaca ve koltuk paylaşımıdır.

Türkiye’de yaşanan darbeler de aynı durumda..

*

İslam dünyasında halk devrimine benzeyen tek olay, Humeyni’nin İran’da halkın desteğiyle iktidarı ele geçirmesi hadisesi..

Humeyni, Şah’a muhalefet ettiği için 1960’lı yılların başında sürgüne gönderilmiş, önce Irak’a gitmiş, ardından kısa bir süre Türkiye’de (Bursa’da) yaşamış, daha sonra da Fransa’ya yerleşmişti.

Şayet İran’da kalsaydı, “devrim” yapma şansını yakalayamazdı.

Bu süreçte Şah rejimi pekçok hata yaptı.. Mesela, Humeyni’nin oğlunu öldürdüler.. Onun taraftarı olan pekçok kişiyi katlettiler, hapsettiler, sürgüne gönderdiler, böylece halkın nefretinin, patlayacak raddeye gelecek şekilde birikmesine yol açtılar.

Fakat, Şah rejiminin yıkılmasının asıl nedeni, Şah’ın paniğe kapılıp ülkeyi terk etmesiydi.

Komutanı kaçan bir orduda maneviyat kalmaz, moralman çöker.

Böyle bir durum, Ayasofya’nın banisi Jüstinyen zamanında Bizans’ta yaşanmıştı.. Halk isyan etmiş, İmparatorluk sarayını kuşatmışlardı.. Jüstinyen, bir gemiye binip Afrika’ya kaçma kararı almıştı. Fakat karısı Teodora, kaçmayacağını, imparatoriçe kıyafetleri üzerinde olduğu halde çarpışarak öleceğini söyledi.. Bu tavrı, Jüstinyen’in generallerini etkiledi, savaşma kararı alındı.. Askerler halka karşı hücuma geçtiler.

50 bin kişiyi öldürerek isyanı bastırdılar.

*

Türkiye’de İslam devrimi olur mu?

Olmaz!

Türkiye’de ancak provokasyon olur.

Türkiye’de PKK, Kürtlük için ölecek gençler bulur, fakat İslamî hareket, İslam’ın hakimiyeti için ölecek adam bulamaz.

Bir defa, İslamî grupların hemen hepsi MİT tarafından içeriden ele geçirilmiştir.. Liderleri de satın alınmıştır.. Satın alınamayan kişiler de bırakın devrim yapmayı, şurada burada zehirlenmemek, trafik kazasına kurban gitmemek için evinden bile çıkamaz hale getirilir.

Müslümanım diyenlerin İslamcı (İslam taraftarı) bile olmadıkları yerde nasıl İslam devrimi olabilir?

Şeriatçıyım diyen kaç kişi var da, Şeriat hakim olsun diye devrim yapacak?

*

Türkiye’de tarikatçısından tarihselci modernistine kadar neredeyse herkes devletçi, düzenci, laikçi ve Kemalist/Atatürkçü hale gelmiş durumda.

Düşünün ki, 28 Şubat’a en büyük tepkiyi gösteren, bu yüzden Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’nın cemaati bile, bir parti kurabiliyor, partinin sitesinde “Biz dinî (İslamî) değerleri değil, sağduyulu ve bağımsız olmayı savunuyoruz” diye yazabiliyorlar..

Kimse de çıkıp, “Şayet siz sarhoşsanız, esrar çekip kendinizden geçmişseniz bilemeyiz, fakat aklınız başınızdaysa, bu sözler küfürdür.. Boğazınıza kadar küfre batmışsınız, haberiniz yok” demiyor.

Evet, 28 Şubat’a açıkça cephe alan tek cemaat lideri öldürüldükten sonra cemaatinin geldiği nokta bu..

Sanki Esad Efendi turistik gezi ve devr-i âlem meraklısıydı, o yüzden tenezzül edip Türkiye'ye dönmüyordu.

Türkiye'ye dönünce başına ne geleceğini biliyordu. (Ya da "başına ne geleceğini bilmiyordu".)

Salt CIA'den, Mossad'dan kaçıyorduysa, bunların eline Avustralya'da mı, yoksa Türkiye'de mi daha kolay düşerdi?

"Son kale" Türkiye ve Esad Efendi..

Böyle bir ülkede İslam devrimi..

Güler misin, ağlar mısın!

Ha!!.. Önce milleti zihniyet bakımından dönüştürmek (Dönüşebilirse tabiî), İslamcı ve Şeriatçı hale getirmek (Gelebilirse) gerekirken, “Haydi İslam devrimi yapalım” diye ortaya çıkan, böylece (İslamcılığın/Şeriatçılığın “fikir düzeyinde” savunulmasına bile ket vuracak şekilde) psikolojik harbe ve algı operasyonuna giden yolun taşlarını döşeyen provokatörler çıkabilir.

Evet, bu milleti İslamcı/Şeriatçı olacak şekilde dönüştürmek çok zor..

Çünkü rüzgâr ters taraftan esiyor ne yazık ki..

Öyle ki, 1970’lı, 80’li yılların Şeriatçılarının cümbür cemaat “düzen”baz hale geldiklerini, İslamcılıktan “eski ve eksi İslamcılığa” yatay geçiş yaptıklarını hüzünle gördük.


ŞERİATÇILARI LAİKLİK (SİYASAL DİNSİZLİK) HESABINA TUFAYA GETİRMEK

 


Prof. Hayrettin Karaman’ın bazı yazılarına baktığımızda, onun, Hz. Ali’nin ifadesiyle “hak söz ile batılı kastetme” konusunda uzmanlaşmış olduğunu düşünmeden edemiyoruz.

Yeni Şafak’ta “Anayasa ve laiklik tartışmaları (2)” başlığı altında 8 Mayıs 2016 tarihinde yayınlanan yazısında, lafı Türkiye’deki insanların Şeriat taleplerine getirmişti:

Şeriat düzeni isteyenlerin bu düzeni uygulamaya kendilerinden başlamaları gerekiyor. Önce Müslümanım diyenler gerçek manada ve bütünüyle Müslüman olacaklar, olmak için ellerinden geleni yapacaklar. İşleri, davranışları, işlemleri, hayatları –şartların elverdiği kadar- tamamen İslâmî olacak. “İslâmî olanı” olmayandan ayırmak için herkes müctehid kesilip hüküm vermeyecek, âlim ve âmil insanlardan oluşan heyetler bulunacak ve bu heyetlerden çıkan bilgiler, fetvalar, rehberlikler Müslümanların yoluna ışık tutacak. Bir ülkede bu nitelikleri taşıyan Müslümanların sayısı yeterli noktaya gelince sıra şeriat istemeyenleri, İslam’ı doğru anlatarak ikna etmeye gelecek. Diyelim ki, yeterli sayıda insanı ikna etmek mümkün olmadı “şiddete, baskıya, silaha sarılarak”, bunun kaçınılmaz sonucu olacak iç savaş ve çatışma çıkararak amacı gerçekleştirme yolunu seçmek de yol değildir. Bırakın bugünün Türkiye’sini ve dünyasını, asırlarca öncesinde bile İslam alimleri (fukaha), İslam’dan sapan yönetimi yola getirmek isyansız ve silahsız olmuyorsa “iç savaş, kargaşa, düzenin bozulması, daha büyük zararlara uğranılması” manasındaki “fitne”ye sebep olmamak için sabredip beklemek gerektiğini söylemişlerdir.”

*

Karaman’ın bu ifadeleri, içinde, pekçok hatayı, bilinçli "saptırma"yı barındırıyor.

Sıralamaya çalışalım.

Bir: Şeriat isteyen insanların işe kendilerinden başlaması öğüdü yerinde, fakat bunu yaparken bir yandan da bütün bir Türkiye için Şeriat düzeni istemeye devam etmelerine bir engel yok. 

Bunu bir hata imiş, bir günahmış gibi dile dolamak, değil bir fıkıhçıya, sıradan samimi bir müslümana bile yakışmaz.

Eylem düzeyinde bu yönde herhangi birşey yapmaları mümkün olmayabilir, fakat zihniyet ve söz düzeyinde bunu her zaman savunmak zorundadırlar. Bu, müslümanlıklarının bir gereğidir.

Aksi takdirde, işe kendilerinden başlama ameliyesini de yapmamış olurlar.

"Ülke için Şeriat isteme" ameline de kendinden başlayacaksın.. Önce sen kendin, "Bu ülkeye Şeriat lazım" diyeceksin..

*

İki: İnsanların Şeriat düzeni talepleri için böylesi bir ön şart getirmek, batıldır.

İnsanın öncelikle kendisiyle meşgul olmak zorunda bulunması sosyal alandaki sorumluluklarını ortadan kaldırmaz.

Diyelim ki sen İslam'ı iyi yaşayamıyorsun, günahkâr bir müslümansın, bu, senin başkalarının küfrüne razı olmanı mı gerektirir? Razı olduğun zaman sen de kâfir olursun. 

Aynı zamanda sen günahkârsın diye başkalarının günahına da razı olamazsın.. O zaman onların günahına ortak olmuş olursun, kendi günahlarına bir de başkalarının günahlarını eklersin. 

Sen günahkârsan "Madem ben günahkârım, o halde varsın devlet de, toplum da günahkâr olsun, Allah'ın hükümlerini (Şeriat'i) uygulamayarak Allahu Teala'ya isyan etsinler, tağutların emrine göre hareket etsinler" diye düşünmen mi gerekiyor?!

Üstelik bu ukala adamlar ikide bir "Ehl-i kıble günahından dolayı tekfir edilmez bilmem ne" diyerek ortalığı velveleye vermekten de geri kalmıyorlar.

Ehl-i kıbleye müslümanlığındaki kusurlarından dolayı "ülke için Şeriat isteme" hakkı bile tanımıyorsun, daha ne olsun!

Laikler dinsizlik namına "Sakın Şeriat isteme!" diyorlar, bu uyanıklar da sözde İslam namına aynı lafı tekrarlıyorlar: "Sakın Şeriat isteme!"

"Cümlesinin maksudu bir amma rivayet muhtelif."

Biri sol gösterip yine sol vuruyor, diğeri ise sağ gösterip yine sol vuruyor, hedefte birleşiyorlar.

Laik (siyasal dinsiz) tüzük kardeşliği..

*

Üç: Karaman’ın bu ifadeleriyle zekâsını kötüye kullandığını, (“işe kendinden başlama” kaydı getirerek ve fiilen mümkün olmayacak bir şartı kurnazca ileri sürerek) gerçekte mevcut düzen yanlılarına, statükoya, konformistlere ve eyyamcılara, istediklerini altın tepsi içinde sunduğunu görüyoruz.

Çünkü, Türkiye gibi ülkelerdeki laiklik uygulaması çerçevesinde insanların Şeriat talebinde bulunmadan önce “İşlerinin, davranışlarının, işlemlerinin, hayatlarının –şartların elverdiği kadar- tamamen İslâmî olması”nı istemek, birincisi kafadan hüküm uydurmaktır.

Bunun dinde yeri yoktur.

İkincisi, bu, gerçekte “kısır döngü” (eskilerin deyişiyle devr-i batıl) anlamına gelir.

Çünkü, şartların neye ne kadar elverdiği hususu, bizzat Şeriat tarafından belirlenmemiş olduğu için (Çünkü şartlar, şu anda ortaya çıkmış şeylerdir, Şeriat çerçevesinde oluşturulmuş şeyler değildir), insanlar arasında tartışma konusu olacaktır.

Birisi, şartlar çerçevesinde elinden geleni yapmış olduğu kanaatine varacak, bir başkası ise, “Hayır, öyle değil” diyebilecektir.

Ancak kurnaz Hayrettin efendinin, böylesi bir itiraza karşı hazırlıklı olduğunu görüyoruz.

Çünkü sözlerini şöyle sürdürüyor:

“‘İslâmî olanı’ olmayandan ayırmak için herkes müctehid kesilip hüküm vermeyecek, âlim ve âmil insanlardan oluşan heyetler bulunacak ve bu heyetlerden çıkan bilgiler, fetvalar, rehberlikler Müslümanların yoluna ışık tutacak.” 

Böylece, kurnaz Hayrettin efendi, meseleyi getirip “olmayacak bir başka şart”a bağlamış oluyor.

Bu heyet nasıl teşekkül edecektir? 

Mesela, Cübbeli Rezalet'e göre, kurnaz Hayrettin efendi, İslam’ı tahrif ve tağyir etmek için mesai sarfeden bir sapık durumundadır. Bir başkasına göre de, kurnaz Hayrettin efendi âlim ve âmildir.

*

Dört: Kurnaz Hayrettin efendiye göre, “Bir ülkede bu nitelikleri taşıyan Müslümanların sayısı yeterli noktaya gelince sıra şeriat istemeyenleri, İslam’ı doğru anlatarak ikna etmeye gelecek”miş..

Bu da, aslında, kurnaz Hayrettin efendinin Müslümanlara eşek muamelesi yapması, “Yaz gelince…” masalları anlatması anlamına geliyor.

“Yeterli nokta” acaba neresidir? Bu da, üzerinde anlaşmanın mümkün olmadığı bir başka tartışma konusu..

İkincisi, İslam’ı doğru anlatmak için, “bu nitelikleri taşıyan Müslümanların sayısının yeterli noktaya gelmesi” şartını getirmek, bir başka devr-i batıl üretmek, meseleyi getirip kısır döngüye bağlamaktır.

İslam’ı doğru anlatmazsanız, söz konusu nitelikleri taşıyan müslümanların sayısının yeterli noktaya gelmesi mümkün değildir.

Öte yandan, Hayrettin efendinin getirdiği şarta göre, İslam’ı doğru anlatmak için de, söz konusu nitelikleri taşıyan müslümanların sayısının yeterli noktaya gelmesini beklemek zorundayız.

İşte burası, kurnaz Hayrettin efendinin kafasının kısa devre yaptığı yer.. Ya da kafasını şaşırtıcı bir ustalıkla kötülük için kullandığı nokta.

Zekâsını iyi niyetle kullanmadığı için, yaptığı kurnazlık sonuçta kendisini aptal insan konumuna düşürüyor.

*

İslam’ı doğru anlatmak için böylesi bir “yeterli noktadaki sayı” şartını getirmek, kafadan (halk deyişiyle işkembeden) fetva vermektir.

Sadece bu ifadeleriyle bile kurnaz Hayrettin efendinin “âlim ve âmil” insan sınıfına girme hakkını kaybettiğini söylemek mümkün olabilir.

Burada kurnaz Hayrettin efendi karşımıza cehaletin temsilcisi olarak çıkmaktadır, ilmin değil..

Şayet onu âlim kabul edersek, bu takdirde de, ilmini kötüye kullandığını, fasık ve facir olduğunu, bile bile İslam’ı tahrif ve tağyir ettiğini kabul etmek zorunda kalırız.

*

Beş: Bir ülkeye Şeriat’in hâkim kılınması konusunda sadece “sabır” ekolünün görüşüne yer vermek de gerçekte hakikati gizlemektir.

Mesela İmam-ı Azam, İmam Zeyd’i, görüşünün farklılığından dolayı “İslam dışı” olmakla suçlamamıştır.

Burası, içtihat konusu olan, farklı görüşlerin ileri sürülebileceği bir noktadır. İçtihat, içtihadı nakzetmez. 

Kurnaz Hayrettin efendi bu noktayı da gözlerden saklıyor.

İkincisi, "öldürmeden daha beter olan" fitne, tefsir kitaplarında açıklandığı gibi, insanların küfre ve dalalete düşmeye zorlanmaları, İslam’ı ve Şeriat’i tam ve eksiksiz olarak (en azından fikir beyanı düzeyinde) “savunma” imkânının bulunmamasıdır. 

Hayrettin efendinin istediği de tam bu..

Fakat bunu laik (siyasal dinsiz) yasakçılık adına yapmıyor.

Sözde İslam adına yapıyor. "Sen kendini düzelt, laik (siyasal dinsiz) düzenle uğraşma hadsizliği yapma" diyor. 

Bu işi iyi beceriyor, Yaşar Nuri Öztürk türünden adamlar gibi yüzüne gözüne bulaştırmıyor.

*

Altı: Şimdi, asıl meseleye, konunun özüne geliyoruz. 

Mesele, aslında Türkiye’ye Şeriat’in gelmesinin mümkün olup olmaması değil. 

Karaman’ın bu yazısından birkaç hafta önce, bir araştırmanın sonucuna göre, Türkiye insanının sadece yüzde 13’ünün Şeriat yönetimi istediğinin anlaşılmış olduğu medyada haberleştirilmişti.

Gerçekte, bu yüzde 13’ün de, spesifik meseleler söz konusu olduğunda, tam Şeriatçi olmadıkları anlaşılmaktadır.

Daha önce yapılmış benzer bir araştırma, Türkiye’deki “halis” Şeriat yanlılarının oranının yüzde 3 civarında olduğunu gösteriyordu. 

Böyle bir ülkeye Şeriat gelmez ve böyle bir toplum, Allahu Teala’nın nimeti ve rahmeti olan Şeriat’le yönetilme saadetine nail olamaz. 

*

Evet, burada mesele, Türkiye’ye Şeriat’in gelmesi meselesi değildir. 

Mesele, Türkiye’de yaşayan bir müslümanın serbestçe ve özgürce Şeriat talebinde bulunabilme hakkına sahip bulunmasıdır. 

Bugün, doğrudan olmasa bile, dolaylı yollarla müslümanlar bu haktan mahrum bırakılmaktadır.

Aslında, Hayrettin Karaman’ın bu yazısı da, son tahlilde, böylesi hak ihlallerine dolaylı olarak meşruiyet üretme, haklılaştırma ameliyesinin bir parçası durumundadır.

Fakat bunu, Hayrettin Karaman’ın malum derin odaklarla açık, söze ya da yazıya dökülmüş bir anlaşma ile yapmakta olduğunu sanmıyorum.

Ortada zımnî, sözlere dökülmemiş, hal lisaniyle dile getirilen bir uzlaşmanın, bir işbirliğinin mevcut bulunduğu görülüyor.

Hayrettin Karaman, düzen yanlılarının hoşuna gidecek şeyler söylüyor, derin düzenciler de, Hayrettin Karaman’a bu laik düzende “mutlu ve müreffeh, tehlikelerden ve korkulardan azâde” bir hayat sürmesi imkânını bahşediyorlar.

Birbirlerini iyi tanıyorlar. Ciğerlerine kadar biliyorlar.

MİT tarafından bilgilendirilen Kenan Evren, Hayrettin Karaman'a durduk yere Diyanet İşleri Başkanlığı teklif etmiş olamaz.

*

Yedi: Bir başka husus.. Şayet Hayrettin Karaman, Erdoğan’ın Mısır ve Tunus’ta yaptığı “Şeriat’e karşı laiklik” propagandasında Erdoğan’a destek vermemiş olsaydı, Türkiye hakkında yazdığı bu ifadelerin bir parçacık da olsa samimiyet taşıdığına inanabilirdik.

Fakat ne yazık ki Hayrettin Karaman, “sıfır samimiyet” noktasında duruyor.

Karaman, Erdoğan’ın söz konusu açıklamalarının ardından Yeni Şafak gazetesinde “Ne dedi, niçin dedi?” başlıklı bir yazı kaleme almış, onu aklamaya çalışmıştı. 

Mısır için “şartlar” bahanesinin bulunmadığını bile bile..

Mısır’daki darbeci Sisi bile, Şeriat karşıtı olduğunu söylemiyor. O bile, Erdoğan’ın yaptığını yapmıyor, Şeriat’e karşı laikliği savunmuyor. 

Mısır’ın İhvan öncesindeki anayasası laiklik içermediği gibi, İhvan’a karşı Sisi’nin yapmış olduğu darbe de laiklik adına yapılmış bir darbe değil.

Mısır, laik bir ülke değil, "resmî din"i İslam olan bir devlet.

Zaten Suudi Arabistan ile Selefîlerin Mısır darbesi konusunda bize tuhaf gelen bir tavır içinde olmalarının nedenlerinden biri de, bu noktaydı.. (Burada İhvan’ın zulme uğramış olması ayrı konu.)

Ve, Erdoğan cenapları, böyle bir ülkeye gidip, İhvan’a, şartları umursamadan, Şeriat’i bırakıp laikliği savunmaları tavsiyesinde bulunabilmiş durumda..

Şartlar..

Demek ki, kurnaz Hayrettin efendi, şartlar lafıyla bizi aldatmaya çalışıyor.


E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...