Mareşal Ahmet İzzet Paşa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mareşal Ahmet İzzet Paşa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

FALİH RIFKI ATAY: “SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK’Ü ANADOLU’YA SULTAN VAHİDEDDİN GÖNDERDİ”

 



UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 57

 

Evet, Selanikli Mustafa Atatürk’ü Anadolu’ya gizli “özel görev”le gönderen, Sultan Vahideddin’di.

Bunu, Selanikli’nin has adamı, sofra yoldaşı Falih Rıfkı Atay da biliyor ve söylüyordu:

“Falih Rıfkı Atay da Mustafa Kemal’i Anadolu’ya Vahdeddin’in gönderdiği görüşündedir ve bu görüşlerini 19 Mayıs 1957 tarihli Dünya gazetesinde yazmıştır.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 146.)

Bu bir görüş değil, tarihî gerçektir..

O günleri yaşamış olan herkesin bildiği bir gerçek:

“Geçenlerde bana, Birinci Dünya Harbinden tanıdığım bir ahbap geldi. O vakitler, İttihat ve Terakki sürgünlerindendi. [Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle başlayan] Mütareke [ateşkes] devrinin Saray ve Hürriyet ve İtilaf [Partisi hükümeti] tarafını yakından ve içinden görmüş olanlardandır. Bana anlattığına göre Vahideddin, Mustafa Kemal’in gerçekten memlekette faydalı şeyler yapabileceğine inanarak onu Ordu Müfettişliğine yollamıştır. Padişah [henüz] veliaht iken, Almanya’ya Mustafa Kemal ile birlikte gitmişti. Bu seyahat sırasında Mustafa Kemal Almanya’nın durumu ve gelecek hadiseler üzerine ne söylemişse, sonradan olduğu gibi çıkmıştı. Vahideddin’in kendisine güvenmesinin sebebi bu idi. [Sevmediği İttihatçı liderler] Enver ve arkadaşlarının aleyhinde olduğunu da biliyordu.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 143-4.)

Eger Anadolu’ya kimin gönderileceği, kimin görevlendirileceği konusunda son karar mercîi Osmanlı hükümeti (bakanlak kurulu) olsaydı, Selanikli’nin şansı yoktu.

Kâzım Karabekir gibi daha uygun isimler vardı.. (Ki Karabekir, Selanikli'den bir ay önce, bir direniş hareketi örgütlemek için kendi inisiyatifi ile gönüllü olarak Erzurum'a gitme fedakârlığı göstermişti.)

Selanikli'nin gönderilmesinin nedeni Vahideddin’den “torpilli” oluşuydu.

Son sadrazamlardan Mareşal Ahmet İzzet Paşa da aynı hususu vurgulamaktadır (Ki Selanikli, önceki bölümlerde aktardığımız gibi, mütareke sırasında İstanbul’a gelince Tevfik Paşa yerine Mareşal Ahmet İzzet Paşa’nın tekrar sadrazam olması için çok entrika çevirmiş fakat başarılı olamamıştır):

“M. Kemal Paşa, istediği kadar Padişah’ın özel memuru olarak bu işe başlamış olduğunu inkara savaşsın. Benim bu hususta kanaatim sağlamdır. Çünkü kendisine verilen yetki, şimdiye kadar hiçbir faniye nasip olmamış bir genişlikteydi. Kendi teftiş dairesindeki askeri kıt’alardan başka komşu kolordulara ve bütün Anadolu vilayetlerine emri geçerli olacak, memurları istediği gibi görevinden alacak veya tayin edecektir.

"Benim bildiğim Babıali (Başbakanlık) bu gibi işlerde, özellikle askerlerin yöneticileri hükmü altına alması meselesinde çok kıskançtır. Hele gurur ve kıskançlığı delilik derecesinde olan (Damat) Ferit Paşa’nın Sadaret (sadrazamlık/başbakanlık) makamında (bile) olmayan yetkileri başkasına bahşetmek istemesi, doğal olmayan bir durumdur.

"Bu tarihlerde eski politikasının ilkelerini değiştirerek güya halka hoş görünmek ve güven vermek için, Tevfik Paşa’yla benim kabinelerimizin (bakanlar kurullarımızın) seçtiği ve tayin ettirdiği on iki nezaretsiz (bakanlıksız) bakanın katılmasıyla oluşturulan kabinenin içinde ben de vardım. Mustafa Kemal Paşa’nın müfettişliğe tayinini içine alan ve yetkilerini belirleyen belge görüşülüp tasdik olunmak üzere Vükela Meclisi’ne (Bakanlar Kurulu’na) verildiği tarihten bir hafta on gün önce Paşa fermanını, yetki mektubunu taşıyarak hareket etmiş bulunuyordu.

"Bu haller açıkça gösterir ki bu memuriyet resmî hükümetin değil, Padişah‘ın düşüncesinin ürünü ve tedbirinin eseridir. Babıali ve Harbiye Nezareti (Savunma Bakanlığı) Saray’dan aldıkları işaretle bunu uygulamaya koymuşlardır.

"Fakat bu gerçeğin gizlenmesi, M. Kemal Paşa’ca olduğu kadar, sinsi Padişah’ca da gerekliydi. (Mustafa Kemal) Paşa, büründüğü esrarlı kisveye, gelecek için beslediği emeller ve hayallere uymaması yönünden (yüzünden) Saray’a bağlılığını gizlemek, memur ve mensubu olduğu hükümdara karşı işlediği iğfal (aldatma), sözünden cayma, küfran-ı nimet gibi basitlikleri halkın gözünden saklamak, hiç olmazsa hafifletmek istiyor, Padişah da ne şekilde olursa olsun, bir kimse tarafından aldatılmış olmayı (aldatıldığını itiraf etmeyi) kibrine yediremiyor, bir yandan da yabancılarca el altından [onlara] oyun yapmak istediğinin anlaşılmasından korkuyordu.

(Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, C. 2, İstanbul: Nehir Y., 1993, s. 214.)

Olayın özeti bu..

*

Bir başka tanıklık Selanikli’nin özel uşağı Cemal Granda’ya ait:

“Öte yandan ‘Atatürk’ün Uşağı İdim’ kitabını yazan Cemal Granda bizzat Atatürk’ten ‘Beni millî mücadeleyi başlatmak üzere bunca paşa arasından seçip Anadolu’ya gönderen Vahdettin’dir’ dediğini kaydediyor.” (Dilipak, s. 144.)

Granda’nın ifadeleri şöyle:

"BİR gün Ankara’da Gazi Orman Çiftliği‘ndeki Marmara Köşkünde sofracı Saip’le oturmuş, konuşuyorduk. Can sıkıntısından konudan konuya atlıyorduk. Kapı aralıktı. Salonda Atatürk, Cevat Abbas‘la derin bir konuşmaya dalmıştı. Onlar kendi âlemlerinde, biz kendi âlemimizdeydik. Saatler ilerliyor, zamanın nasıl geçtiği anlaşılmıyordu.

"Saip her fırsatta Atatürk’ü sevdiğini, O’nun için her şeyi göze alabileceğini ileri sürüyor, bense ona:

"— Sen Gazi’yi pilavıyla hoşafı için seviyorsun. Bense kafasına, düşüncelerine, başardığı işlere hayranım… Diye takılıyor, sonra şöyle ekliyordum: 

"— Savaşta yararlık gösteren bir sürü paşayı sevmiyorsun da yalnız Ata’yı seviyorsun. Bu doğru mu?

"Arkadaşım aksini ileri sürüyor, bense onun dalına basmak için adamakıllı sesimi yükseltiyor, sonra kızışına kıs kıs gülerek bakıyordum.

"Biz böyle tartışmaya dalmış çekişe duralım, Atatürk sesimizi duymuş, zile bastı, bizi çağırdı. İçeri girdim:

"— İçerde kahvehane mi kurdunuz? Nedir bu gürültü… diye çıkıştı.

"Hiç sesimi çıkarmadan başımı önüme eğip biraz bekledim. O tekrar konuşmasına dalınca da sessizce dışarı süzüldüm.

"Atatürk, konuşmamızı duyup ta beni çağırdığı zaman hiç durmadan Karabekir Paşa’yı öğüyordum. Bilmem ama, çocukluğumda öğrendiğim bir şarkının etkisiyle bu askere kalben bağlanmıştım. Şarkının, daha doğrusu marşın mısralarının tekrarı, aklımda kaldığına göre şöyleydi:

"«Çelik gibi kollu, Tunçtan bilekli – Türk hiç yılar mı, Türk hiç yılar mı? »

"Aradan yıllar geçtiği halde bu şarkı hiç aklımdan çıkmamıştı. Aklıma geldikçe mırıldanmadan yapamazdım.

"O akşam Çankaya Köşkü’ne döndüğümüzde Atatürk bana :

"— Sen benim Büyük Nutuk’umu okudun mu? Dedi.

"— Okumadım efendim, diye karşılık verdim. Sonra tekrar sordu :

"— Kütüphanenin neresinde, biliyor musun?

"— Biliyorum, bir pırlanta mahfaza içinde olacak.

"— Öyleyse al getir…

"Hemen yukarı koştum. Kütüphaneye girerek etajerin camını sürüp, Nutuk’u mahfazasından çıkardım, aşağıya indirdim. İçimde ne yalan söyliyeyim, bir korku vardı.

"O sırada sofrada bulunan Ruşen Eşref Ünaydın’a Nutuk’u verdim. Ruşen Eşref, Nutuk’un sayfalarını çevirdi, çevirdi, Kâzım Karabekir’e ilişkin bölüme gelince durdu. Atatürk’ün yüzüne baktı. Ben yukarı gidince, o günkü olayı konuştuklarını anlamıştım. Sonu ne olacak, altından ne çıkacak diye merakla bekliyordum.

"Atatürk, Ruşen Eşref Ünaydın‘a dönerek :

"— Oku… Dedi. Sonra bana baktı:

"— Sen de dinle… diye ekledi.

"Ruşen Eşref Ünaydın’ın okuduğu bölümleri büyük bir dikkatle dinliyordum. Atatürk te aynı ilgiyle dinliyor, sanki o günleri yeniden yaşar gibi oluyordu.

"Gözleri değişmeyen bir noktaya saplanmıştı. Okuma işi bittikten sonra bu konu üzerinde Atatürk’le Ruşen Eşref Ünaydın arasında bir konuşma başladı. Can kulağıyla dinlediğim konuşma, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’na başlayışının hikayesiydi.

"Atatürk, son Padişah Vahidettin tarafından Saraya çağırılmıştı. Kabul sırasında Vahidettin ilk olarak ona şu soruyu sormuştu :

"— Şu gördüğünüz düşman gemilerini buradan nasıl çıkarabilirsiniz?

— O gördüğünüz zırhlılar karada yürümez.

"— Peki bu işi nasıl yapabilirsiniz?

"— Emredersiniz.

"— Ne yaparsanız yapın, fakat bunları buradan kovun

"Ve kendisine şu görevi veriyor:

"— Yanınıza çalışabileceğiniz maiyetinizi (adamlarınızı) alınızSamsun’a hareket ediniz. Yarın Bandırma vapuru hareketinize hazırdırŞark vilâyetleri askerî müfettişi olarak yola çıkın. Allah yardımcınız olsun…

"Padişah Atatürk’ün elini sıkıyor. O da Saraydan ayrılıyor."

(Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri: Atatürk’ün Oniki Yıl Hizmetini Gören Cemal (Çelebi) Granda’nın Hâtıraları, haz. Turhan Gürkan, İstanbul: Fer Yayınları, 1971, s. 164 ve devamı.)

Cemal Granda’nın ifadeleri böyle..

Granda, Selanikli'den yaptığı nakiller çerçevesinde Vahideddin’in Selanikli’ye verdiği altınlardan da bahsediyor (Ne müfettişmiş ama! 40 bin altınla gönderiliyor.. Bugünkü parayla yaklaşık 800 milyon lira.. Asgarî ücretin 17 bin lira olduğu bir zamanda "basit bir müfettiş"in cebine 800 milyon lira koyuyorsunuz):

"… Atatürk Kurtuluş Savaşı’na başlamak üzere Samsun’a ayak basmıştır….

"Sivas ve Erzurum Kongrelerinden sonra Ankara’ya dönüyor. Bu sırada Ali Fuat Cebesoy, bâzı yardımlarda bulunmuştur. Vahidettin’in kendisine vermiş olduğu yollukların da sonu gelmişti. Elde avuçta beş para kalmamıştı.

"Nereden para bulunacağı düşünülürken Diyanet İşleri Başkanı [o günlerde Ankara müftüsü] Rifat Hoca çıkageliyor. Hemen cebinden bin lira çıkarıyor ve Atatürk’e:

"— Paşam, şimdi sizin paraya ihtiyacınız vardır. Bugünlük bu kadar temin edebildim. Kusura bakmayın… diye parayı uzatıyor.

"— Bu parayı hiç unutmam… der ve Rifat Hoca’dan sırası geldikçe öğünerek sözederdi."

(A.g.e, s. 163.)

*

Selanikli’ye Samsun yolculuğunda refakat eden ve millî mücadeleyi başlatan beş general arasında yer alan Refet Bele de hadiselerin içyüzünü Münevver Ayaşlı ve Necip Fazıl gibi isimlere açıklamış durumda:

“Refet Paşa yıllar sonra Necip Fazıl’a konu ile ilgili olarak şöyle diyecektir:

“ ‘Şu, İtalya’da sürünen Vahidüddin’in encamına bak! Bu talihsiz hükümdar, vatanını kurtarmak için elinden geleni yapmış, amma sonunda kimseye yaranmamış olmak şöyle dursun, ismi vatan hainine çıkarılmış bir bedbahttır. Ben onun, Mustafa Kemal’i bu işe sevk ve teşvik eden adam olduğunu yakından biliyorum. Elbette bu hakikat bir gün tarihe intikal edecektir.” (Dilipak, s. 145-6.)

Sultan Vahideddin’in adını “vatan haini”ne çıkaran, Selanikli’ydi.

Selanikli, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî tarihçilerine göre, yeni bir devlet kurmuş büyük bir vatansever, büyük bir kahraman.

Ancak, Osmanlı Devleti ve Padişah Vahideddin açısından bakıldığında, o bir hain..

İşgalci İngilizler ve müttefikleri (Fransa ve İtalya) ile bir olup kendi devletine oyun oynayan bir entrikacı.

Olaya ahlâk felsefesi ve etik değerler açısından bakıldığında verilecek hüküm de belli: Mareşal Ahmet İzzet Paşa’nın söylediği gibi, “memur ve mensubu olduğu hükümdara [ve devlete, millete] karşı işlediği iğfal (aldatma), sözünden cayma, küfran-ı nimet gibi basitlikler” yapan, yalancılık, takiyye ve ikiyüzlülüğün dibini bulan, üstüne üstlük bir de bunu “halkın gözünden saklamak” için tarihî gerçekleri gizleyen bir dalavereci, milleti yalanlarla avutan, kendisinin putlaştırılmasını sağlamak için halka masal anlatan, muhaliflerine kendisi aleyhinde tek bir cümle bile etme imkânı vermeyen, Karabekir'in bile kitabını toplatıp yaktıran zalim ve kan dökücü zevkperest bir despot.

*

İşin içyüzünü (Selanikli-İngiliz anlaşma ve dayanışmasını), herhangi bir “değer hükmü”ne başvurmaksızın açıklayan isim ise, Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı General İsmet İnönü:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)


SELANİKLİ NAPOLYON’UN CENNET KADINLARININ UÇKURUNUN DERDİ YÜZÜNDEN GİRİFTÂR OLDUĞU DAYANILMAZ ACILAR

 





KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR – 15

 

Kâzım Karabekir'in damadı Prof. Dr. Faruk Özergin’in “Mustafa Kemal’in Mütareke (Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ateşkes) döneminde İstanbul’da çevirdiği dolap, dümen ve dalaverelere dair sözleri üzerinde duruyorduk.

Konuya geçmeden önce, Mustafa Kemal Büyükihtiraslar’la ilgili olduğu için, güncel bir gelişmeden bahsetmek uygun olur. (Kimse bu adama, kendisine palavradan Atatürk soyadını aldı diye Türkler’in atası anlamında Atatürk demek zorunda değil.. Türkler’in atası olmadığı kesin, kimlerin oğlu olduğu ile ise, ilgilenmeye değmez.)

Odatv.com’da şöyle bir haber yer alıyordu:

Bakın Atatürk fotoğrafı neden yırtmış: ‘Teğmen’den pişkin savunma

10 Kasım'da Atatürk'ü anma töreninde Atatürk fotoğrafını önce buruşturup atan sonra da yırtan teğmenin savunması "pes" dedirtti.

29 Aralık 2023 11:44 Son Güncelleme: 29 Aralık 2023 11:51

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ve aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ebedi başkomutanı Mustafa Kemal Atatürk'ün ordusunda bar teğmen, Atatürk'ün fotoğrafını yırttı.

Sözcü yazarı Aytunç Erkin, "Üç teğmen neden savunma yapmadı?" başlıklı bugünkü yazısında Atatürk'ü savunan üç teğmenin neden savunma yapmadığına yer verirken Atatürk fotoğrafını yırtan teğmenin, fotoğrafı neden yırttığını açıkladı.

Erkin'in yazısından ilgili kısım şöyle:

"Tuzla Piyade Okulu’nda 10 Kasım Atatürk’ü anma törenlerinde tüm teğmenlere göğüslerine takması için bir Atatürk fotoğrafı ve rozeti verildi. Bir teğmenin bu rozeti takmadığı, fotoğrafı da buruşturup attığı öne sürüldü. Bunu gören diğer teğmenler tepki gösterince, Atatürk fotoğrafını buruşturup atan teğmen, 'Ben Atatürk’ün askeri yönünü beğeniyorum ancak cumhuriyet sonrası yaptıklarına katılmıyorum' ifadelerini kullandı. Bu sözler sonrası olaya tepki gösteren askerlerle, Atatürk fotoğrafını yırtan teğmen ve arkadaşları arasında arbede çıktı. …”

*

Bu “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” teğmeni tebrik ediyorum.

Ancak, Mustafa Kemal Büyükihtiraslar’ın beğenilecek bir “askerî yönü” bile yok.

Anafartalar’da bütün bir alayın (57. Alay) son erine kadar ölümüne neden olmuş, fakat nasılsa kendisi kurtulmuştur.

Düşmanın önünden kaçtı mı, saklandı mı, belli değil.

Diğerlerinin (Allahu a’lem) şehit olduğu gibi kendisi de ölse, diyeceğiz ki kurtulmaları mümkün değilmiş, öyle olmuş.

Fakat Mustafa Kemal ile yanındaki emir subayı ya da emir eri kurtulmuş.

Çanakkale’de başka da bir hizmeti yok.

*

Dikkat edilirse, Mustafa Kemal’in şehit olmasından değil, ölmesinden söz ettik.

Ölseydi, hakkında hüsnüzanda bulunulup “Şehit oldu” denilirdi, fakat aslında (tabiri caizse) Niyazi olurdu.

Çünkü imansız bir adamdı.. (Sonradan imansız olmamış, o zaman da imansızmış.)

Bunu, tam da o dönemde, zina yaptığı sevgilisi dul Madame Corinne’e yazdığı bir mektup belgeliyor.

Söz konusu mektupla ilgili bilgiler Mevlüt Çelebi’nin “Peyami Safa’nın Tercümesiyle Atatürk’ün Corinne Lütfi’ye Mektupları” başlıklı makalesinde yer alıyor (Timurlu Tarihine Adanmış Bir Ömür: 75. Doğum Yılında Prof. Dr. İsmail Aka’ya Armağan içinde, Editör: Musa Şamil Yüksel, TKAE Yayını, Ankara 2017).

Bu Selanik çocuğu, Corinne’e mektubunda şunları diyor (s. 287-8):

“Burada hayat o kadar sakin değil. Gece gündüz her gün çeşitli toplardan atılan şarapneller ve diğer mermiler başlarımızın üstünde patlamaktan hâli kalmıyor. Kurşunlar vızıldıyor ve bomba gürültüleri toplarınkine karışıyor. Gerçekten de bir cehennem hayatı yaşıyoruz. Çok şükür, askerlerim pek cesur ve düşmandan daha mukavemetlidirler. Bundan başka hususi inançları, çok defa ölüme sevk eden emirlerimi yerine getirmelerini daha çok kolaylaştırıyor. Filhakika onlara göre iki semavi netice mümkün. Ya gazi veya şehit olmak! Bu sonuncusu nedir bilir misiniz? Dosdoğru cennete gitmek. Orada Allah’ın en güzel kadınları, huriler onları karşılayacak ve ebediyen onların arzusuna tâbi olacaklar. Yüce Saadet.

“Görüyorsunuz ya Madam, benim insanlarım şehit olmayı ararken de budalaca davranmıyorlar.

“Peygamberimiz ne kadar bilgeymiş, insanların gerçek arzularını ne kadar iyi biliyormuş. Bana gelince, çok yazık ki, bu inanmış insanların, Allah vergisi nitelikleri bende yok, ama bu nitelikleri desteklemeyi de hiç ihmal etmiyorum.”

Mektubun tarihi 20 Temmuz 1915.

Mektubundaki ifadeler, koskoca bir alayı ölüme gönderirken kendisinin nasıl kurtulduğunu da açıklıyor: Hususî inançları buna elverişli değil..

O sırada 34 yaşında olan bu Selanik çocuğu, “Peygamberimiz ne kadar bilgeymiş, insanların gerçek arzularını ne kadar iyi biliyormuş” derken, Allahu Teala’nın müminlere vaad ettiği Cennet’in, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem tarafından (insanların tabiri caizse “dolduruşa getirilip" aldatılması için) uydurulmuş şeyler olduğunu ima ediyor.

İnanmış insanların Allah vergisi şehadet ve gazilik arzusu bu zevkperest zina tutkununda yokmuş. (Bir sürü kadınla evlilik dışı ilişkisi oldu. Latife Hanım hariç.)

Ama bu nitelikleri desteklemeyi de hiç ihmal etmiyormuş.

Bu zina düşkünü Selanik çocuğunun, Kur’an gibi bütün dünyaya meydan okuyan bir mucizesi bulunan Peygamber Efendimiz s.a.s. hakkındaki iddiası doğru değil tabiî ki, iftira..

Fakat kendisi hakkındaki itirafı, onun kişilik ve karakterini olduğu gibi ortaya koyuyor.

Söz konusu nitelikleri, yani inanmış insanların şehadet ve gazilik arzularını desteklemeyi hiç ihmal etmemesi, kendisinin arsız ve utanmaz bir din istismarcısı olduğunu gösteriyor.

*

Evet, bir müminin siyasette olsun, savaşta olsun (Ki General Clausewitz’in ifadesiyle savaş, politikanın başka araçlarla devamından ibarettir) dinî saiklerle hareket etmesi din istismarı değildir, dindarlığın ta kendisidir.

Dinini yaşamak, din istismarı olamaz.

Fakat Selanik’in zinasever çocuğunun yaptığı şey, din istismarının ta kendisidir.

Ve ne yazık ki bu din istismarı, anayasasının “başlangıc”ına “din istismarı” tabirini yerleştirmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî politikası haline gelmiş bulunmaktadır.

Devlet, İslam devleti (din devleti) değil, fakat bu devlet için ölenlerden şehit olarak söz ediliyor, Cennetlik oldukları ilan ediliyor.

Böylece, Selanik’in zinakâr çocuğunun samimiyetsiz sahtekârlığı sürdürülüyor.

*

Selanik’in amatör filozofunun mektubunun devamındaki ifadeler ise, “insanların gerçek arzuları” dediği şeylerin özellikle kendisinin arzu ve tutkuları olduğunu, ve aynı arzu ve tutkuların kadınlarda da bulunduğunu düşündüğünü ortaya koyuyor:

“Çok garip bulduğum bir şey var. Erkeklere huriler ve başka güzel eğlenceler vaat eden Hazreti Muhammed, kadınlar için hiçbir taahhüde girmiyor. Bu duruma göre ölümden sonra erkekler, cennetteki kadınlara sahip olarak hoş vakit geçirirlerken, kadınların dayanılmaz bir hale düşecekleri anlaşılıyor. Öyle değil mi?”

Cennet ve Cehennem’e inanmıyor, fakat Cennet kadınlarının “dayanılmaz” halinden müştekî..

Ve bu “dayanılmazlık”, Cennet’te sanki başka hiç nimet yokmuş gibi, salt, Selanikli’nin beğeneceği türden bir “uçkurizm” eksikliğiyle alâkalı..

Uçkur varsa hoş vakit var, uçkur yoksa gelsin “dayanılmazlık”..

Bu cahil ve seviyesiz adamın ifadeleri, Cennet’teki insanın bedensel yapısının ve psikolojisinin, dünya hayatındaki nefs-i emmare sahiplerininki gibi olacağını zannettiğini ortaya koyuyor.

Adamın “dayanılmazlık” kıstası, aklının neresinde olduğunu da gösteriyor.

Zaten tam da bu kafaya göre yaşayıp öldü..

(Cennet’te, insanın akıl ve hayaline gelmeyecek, asla düşünemeyeceği nimetler olacak.. Fakat insanda Cennet arzusu, ancak dünyadaki nimetler hatırlanarak oluşur. Cehennem korkusu da aynı şekilde dünya ateşinin yakması gibi olguların bilinmesiyle meydana gelir. Şayet Allahu Teala insana karşı cinsler arasındaki meyli bu dünyada vermese ve yaşatmasaydı, Cennet nimetleri arasında hurilerden bahsedilmesi insanlar için bir anlam ifade etmezdi. Önemsemezlerdi. Görüldüğü gibi, Selanikli boş adam, Cennet’i “uçkur”dan ibaret görüyor, ve kafasındaki “zevk şablonu” çerçevesinde Cennet hayatını kadınlar için “dayanılmaz” kabul ediyor. Oysa ki Cennet’te, bu dünyada mevcut olmadığı için anlatılamayacak, anlatılsa anlaşılamayacak muazzam nimetler mevcuttur. Dayanılmazlık, Selanikli boş kafa gibi din istismarcısı imansızların gireceği Cehennem’de söz konusu.)

*

Selanikli’nin sözlerinin devamı, laf olsun torba dolsun kabilinden konuşup saçmalayan boşboğaz bir geveze olduğunu belgeliyor:

“Gördüğünüz gibi Madam, dağdağalı ve kanlı bir yaşama alıştıktan sonra da insan, cennet ve cehennemden söz etmek ve hatta yüce Tanrı’yı bile eleştirmek için zaman bulabiliyor.

“Madam, eğer Tanrımızı eleştirerek günaha girmemi önlemek isterseniz çarpışmalar dışında kalan zamanımı, hangi meşgaleyle geçirebileceğim konusunda lütfen bana yol gösteriniz.”

Şu laf salatasına bakın, kadınla kafa bulup dalga mı geçiyor, yoksa dozunu kaçırdığı yalakalığı yüzüne gözüne mi bulaştırıyor, belli değil.

*

Teğmen’in “Atatürk’ün askerî yönü” sözü çerçevesinde Çanakkale’den bahsederken söz buraya geldi.

Selanikli’nin Filistin macerasına geçelim..

Önceki yazılarda açıkladığımız gibi, Osmanlı’nın savaşı tümden kaybetmesine yol açan Filistin yenilgisinin baş müsebbibi bu adam..

Buradaki “askerî yönü”, koskoca Yedinci Ordu’ya “Haydi hep beraber kaçıyoruz” demekten ibaret..

Kendisi kaçmayı başarmakla birlikte ordusu kaçamadı, perişan oldu.

İstiklal Harbi’ne gelelim..

Eskişehir bozgununun ardından aldığı karar, yine kaçmak, Ankara’yı terk edip TBMM’yi Kayseri’ye taşımaktı..

TBMM gitmeyi kabul etmeyince mecburen Ankara’da kaldı.. Ve Meclis’ten diktatörlük yetkileri alarak Sakarya Savaşı’na katıldı.

Fakat burada da aklı fikri kaçmadaydı.. Nitekim orduya kaçma emri verdi, fakat bereket versin ki Mareşal Fevzi Çakmak bu emri fiiliyata geçirmedi ve bir süre sonra Yunan’ın geri çekilmeye başlamış olduğu anlaşıldı.

Böylece Selanikli, beleşten zafer kazanan komutan oldu. (Ayrıntıları Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi adlı kitabımızdan okuyabilirsiniz.)

*

Mustafa Kemal Büyükihtiraslar, TSK’nın ebedî başkomutanıymış.. Odatv öyle diyor.

TSK kafa, kalp ve ruh bakımından ölü ise belki böyle ölü bir başkomutan onlara yakışır.

Değilse, bir ölü, TSK’nın başkomutanı da değildir.

Eğer hayatta olmayan biri başkomutan olacaksa, Müslüman’ın ordusunun başkomutanı ancak Fahr-i Kâinat Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem olabilir.

Haydi Türkler için “ikinci dereceden başkomutan” bulunduğunu varsayalım, o zaman da sırada Melik-i Muazzam Sultan Alparslan var, bilge kahraman Osman Gazi var, Ebu'l-Feth Fatih Sultan Mehmet var, keramet sahibi Yavuz Sultan Selim Han var..

Var oğlu var..

Bir Alparslan’la Selanikli kıyaslanabilir mi?!

Sultan Alparslan bütün bir Anadolu’yu fethedip bize bırakmış, bunun ise kurtardığı bölge avuç içi kadar bir yer, Ege bölgesi.

Yavuz Sultan Selim Suriye, Doğu Anadolu, Lübnan, Ürdün, Filistin, Mısır ve Arabistan’ı emri altına almış..

Kendisini Napolyon’la kıyaslayan Selanikli, tartılacağı adamı doğru seçmiş, kendisi bu milletin maneviyatını batırdığı için, sonunda herşeyini batıran Napolyon’la kıyaslanabilir.

Fakat İskender ve Cengiz gibi dünya fatihlerinin yanında solda sıfırdır, onlarla aynı ligin futbolcusu değil.

Batılılar’ın onu abartıp yüceltmelerinin nedeni ise, işgalcilerle birlik olup Osmanlı Devleti’ni tarihe gömmüş, koskoca bir İslam ümmetinin hilafet kurumunu ortadan kaldırmış, ümmet-i Muhammed'in (s.a.s.) başsız kalmasına yol açmş olmasıdır.

Batı’nın “çağdaş uygarlığı”na yaptığı hizmet büyük.. (Bazıları bu çağdaş uygarlığa “emperyalizm” diyor, fakat Selanikli’nin lügatinde emperyalizm yok gibi görünüyor.)

*

Her neyse, biz konuya dönelim.. Selanikli’nin Mütareke döneminde İstanbul’da çevirdiği dolaplar üzerinde duruyorduk.

Bir önceki bölümde, Selanikli’nin, Sultan Vahideddin’e Suriye’den gönderdiği telgrafta, kurulacak yeni hükümette bakan olma talebinde bulunduğunu görmüştük.

Vahideddin, hükümeti kurma görevini verdiği Mareşal Ahmet İzzet Paşa’ya, Selanikli’nin bakan yapılması için ısrarda bulunmuş, fakat kabul ettirememişti.

İzzet Paşa, teklifi politik (diplomatik) bir dille geçiştirmeye çalışmıştır.

E. Semih Yalçın, (bir önceki yazıda da atıfta bulunduğumuz) makalesinde şöyle diyor:

Mustafa Kemal Paşa’nın mütarekeden az önce cepheden yaptığı bu politik teşebbüs, İzzet Paşa tarafından "barıştan sonra Allah'ın lütfu ile iş birliği yaparız" şeklinde bir cevapla nazikçe geri çevrilmiştir.

(“Mütareke Döneminde Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul’daki Faaliyetleri (30 Ekim 1918-16 Mayıs 1919)”, Ankara Üniversitesi DTCF Tarih Bölümü Tarih Araştırmaları Dergisi,  Cilt: 17, Sayı: 18, 1995, s. 178.)

Peki, Selanikli Büyükihtiraslar bunun üzerine sesini kesme olgunluğu göstermiş midir?

Hayır!..

Yüzsüzlük sanatında devrim yaparak İzzet Paşa’ya hesap sormaya kalkışmıştır.

Yine Semih Yalçın’dan dinleyelim:

… Mustafa Kemal Paşa, İzzet Paşa'nın "sulhtan sonra Allah' ın lutfu ile işbirliğj yaparız" şeklinde cevabına o zaman telgraf başında şu karşılığı vermiştir: "Sulh gecikecektir. Sulha kadar çok buhranlı anlar geçireceğiz. Bu devrede vatana faydalı olabilirsem düşüncesiyle Harbiye Nezaretini (Milli Savunma Bakanlığı’nı) istcrniştim. Yoksa sulha vardıktan sonra onun huzur ve sükunu içinde. Harbiye Nazırlığını benden çok mükemmel ifa edecek zevat bulunabilir. Bana göre badessulh (sulhtan sonra) refakatimizi (birlikteliğimizi) hiç de zaruri, hatta lüzumlu görmüyorum”. (s. 180)

Lafa bak!..

Selanik çocuğu, senin Filistin’deki bütün savaş becerin kirişi kırıp tabanları yağlayarak kaçmak olmuş, başka da bir marifetin yok, hangi faydadan bahsediyorsun!

Üstelik, barıştan sonra senden daha iyi bakanlık yapacak askerler vardıysa, barışa kadarki dönemde de senden daha iyi yapabilecek adamlar var demektir.

Dahası, senin Padişah’a çektiğin telgraftaki ifadelerin, nasıl hareket edeceğini gösteriyor: Behemahal sulh, her ne olursa olsun barış!

İzleyeceğin politika bu..

Bunu senden daha iyi becerecek adamlar niye olmasın?!

*

Sadrazam Mareşal Ahmet İzzet Paşa, yıllar sonra hatıralarını kaleme alacak ve Selanikli’den şöyle bahsedecekti:

“M. Kemal Paşa, istediği kadar Padişah’ın özel memuru olarak bu işe başlamış [Anadolu’ya gönderilmiş] olduğunu inkâra savaşsın. Benim bu hususta kanaatim sağlamdır. Çünkü kendisine verilen yetki, şimdiye kadar hiçbir faniye nasip olmamış bir genişlikteydi. Kendi teftiş (müfettişlik) dairesindeki askeri kıt’alardan başka komşu kolordulara ve bütün Anadolu vilayetlerine emri geçerli olacak, memurları istediği gibi görevinden alacak veya tayin edecektir.

Benim bildiğim Babıali (Başbakanlık) bu gibi işlerde, özellikle askerlerin yöneticileri hükmü altına alması meselesinde çok kıskançtır. Hele gurur ve kıskançlığı delilik derecesinde olan (Damat) Ferit Paşa’nın Sadaret (sadrazamlık/başbakanlık) makamında [bile] olmayan yetkileri başkasına bahşetmek istemesi, doğal olmayan bir durumdur. Bu tarihlerde eski politikasının ilkelerini değiştirerek güya halka hoş görünmek ve güven vermek için, Tevfik Paşa’yla benim kabinelerimizin (bakanlar kurulumuzun) seçtiği ve tayin ettirdiği on iki nezaretsiz (bakanlıksız) bakanın katılmasıyla oluşturulan kabinenin içinde ben de vardım. Mustafa Kemal Paşa’nın müfettişliğe tayinini içine alan ve yetkilerini belirleyen belge görüşülüp tasdik olunmak üzere Vükela Meclisi’ne (Bakanlar Kurulu’na) verildiği tarihten bir hafta on gün önce (Mustafa Kemal) Paşa fermanını, yetki mektubunu taşıyarak hareket etmiş bulunuyordu.

Bu haller açıkça gösterir ki bu memuriyet resmî hükümetin değil, Padişah‘ın düşüncesinin ürünü ve tedbirinin eseridir. Babıali (Başbakanlık) ve Harbiye Nezareti (Savunma Bakanlığı) Saray’dan aldıkları işaretle bunu uygulamaya koymuşlardır.

Fakat bu gerçeğin gizlenmesi, M. Kemal Paşa’ca olduğu kadar, sinsi Padişah’ca da gerekliydi. (Mustafa Kemal) Paşa, büründüğü esrarlı kisveye, gelecek için beslediği emeller ve hayallere uymaması yönünden (yüzünden) Saray’a bağlılığını gizlemek, memur ve mensubu olduğu hükümdara karşı işlediği iğfal (aldatma), sözünden cayma, küfran-ı nimet gibi basitlikleri halkın gözünden saklamak, hiç olmazsa hafifletmek istiyor, Padişah da ne şekilde olursa olsun, bir kimse tarafından aldatılmış olmayı (aldatıldığını itiraf etmeyi) kibrine yediremiyor, bir yandan da yabancılarca el altından [onlara] oyun yapmak istediğinin anlaşılmasından korkuyordu.

(Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, C. 2, İstanbul: Nehir Y., 1993, s. 214.)

Mareşal, Selanikli’nin manevî fotoğrafını çok güzel çekmiş:

Gizli gündem ile, takiyye ile gelecek için emeller ve hayaller kurmak..

Selanikli’nin tabiriyle “büyük ihtiraslar”..

Saray tarafından görevlendirildiğini gizlemek için lafları eğip bükerek kıvırmak..

Padişah’ı iğfal edip (gaflete düşürüp) aldatmak..

Üstelik Padişah kendisine “hiçbir faniye nasip olmamış” olağanüstü yetkiler vermiş, Anadolu genel valiliği anlamına gelen yetkilerle donatarak onu hem askerlere hem (valiler de dahil olmak üzere) bütün devlet memurlarına emir verme (hatta görevden alma, görev yerlerini değiştirme) konumuna getirmişken..

Sözünden caymak.. (İngilizler’e verdiği sözlerden, onlardan tırstığı için caymadı, cayamadı.)

Küfran-ı nimet.. (Sadece Padişah’a karşı olsa neyse, kendisini Ali Rıza ile Zübeyde’nin çocuğu olarak yaratan Allahu Teala’ya karşı küfran-ı nimette bulundu.)

*

Sanki yeni sadrazam (başbakan) bununla çalışmaya mecbur..

Selanikli’nin bütün bu şımarıklık ve haddini bilmezliğinin ardındaki etken, Sultan Vahideddin’e olan yakınlığı..

Sultan Reşad hayattayken kimsenin bunu adam yerine koyduğu yoktu..

Reşad hayatta olsaydı Saray’a böyle bir telgraf çekmek şöyle dursun, kapısının önünden bile geçemezdi.

Behemehal barış” filan diyerek dış politikaya yön vermeye kalkışma işgüzarlığında bulunabilmesi imkansızdı.

“Falan, filan, feşmekanca bakan olsun, beni de unutmayın” diyerek “gölge padişahlık” taslayamaz, “padişahın gölgesi” rolüne soyunamazdı.

“Padişah yaverliği” unvanına da sahip olamazdı.

Yeni sadrazama böyle artistlik de yapamazdı..

*

Fakat şimdi, güvenini istismar edip kullanabileceği bir saf adam bulmuştu: Vahideddin.

Onun sırtına basarak, takiyye kumaşından yapılmış, gizli gündem makasıyla kesilmiş, yalancılık ipliğiyle dikilmiş “büyük ihtiraslar” smokinini giyebilir, sahtekârlık taşlarıyla döşenmiş, hilekârlık asfaltıyla tesviye edilmiş güzergâhtaki yolculuğuna başlayabilirdi.

Evet, yeni hükümet kuruldu, ve 30 Ekim günü Mondros Mütarekesi (Ateşkesi) imzalandı.

Vahideddin’in tahttaki dördüncü ayını tamamlamasına dört gün kalmıştı.

Bir başka deyişle, Selanikli’nin yıldızı dört aydır parlamaktaydı.

Mondros bir sulh (barış) antlaşması değildi, mütarekeydi (ateşkesti).

Sulh Antlaşması olarak önce Sevr gündeme gelecekti.. Bir yıl dokuz ay (21 ay) sonra, 10 Ağustos 1920’de.

Fakat İngilizler’in asıl planı başkaydı..

Her ne kadar o tarihte Ankara’daki Selanikli henüz herhangi bir başarı kazanamamış idiyse de, onun önünün (Osmanlı Devleti’ni devre dışı bırakacak şekilde) açılmasını ve onunla başka antlaşmaların yapılmasını istiyorlardı.

Bu gerçeği Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, Atatürk’ün sağ kolu İsmet İnönü, uzun yıllar sonra, 1973 senesinde, Cumhuriyet’in ellinci yılı münasebetiyle verdiği bir demecinde gayet açık, anlaşılır ve veciz bir biçimde ifade edecekti:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

İngilizler ile müttefikleri açısından asıl mesele, Batı dünyasının altı asırlık baş ağrısı Osmanlı Devleti’nin tarihe gömülmesi ve Hilafet kurumunun ortadan kaldırılmasıydı.

Bu iş için aradıkları uygun adamı da bulmuşlardı: Vahideddin’in yaveri Selanikli Mustafa.

Selanikli “behemahal sulh” (her ne pahasına olursa olsun barış) zihniyetinde, “çağdaş uygarlık” fedaisi “diyaloğa açık” bir adamdı.

Bunu hem İngiliz subaylarıyla Pera Palas’ta yaptığı görüşmelerinde, hem de İngiliz istihbaratının (gizli servisinin) İstanbul şefi Rahip Frew (Fro) ile olan gizli saklı başbaşa görüş alışverişlerinde ortaya koymuştu.

“Behemahal sulh”çu Selanikli Mustafa’nın ilk hamlesi Fransızlar’la imzalanan Ankara Antlaşması’yla geldi.

Selanikli, Misak-ı Millî sınırları içindeki vatan toprağı olan kuzey Suriye’yi ve Halep’i behemahal onlara bıraktı.

“Behemahal sulh” treni yola çıkmıştı.. Çuf çuf çuf diyerek yol alıyordu.

Selanikli’nin keyfine diyecek yoktu.

Son istasyon ise Lozan’dı.

Burada da (Misak-ı Milli sınırları içindeki) Batı Trakya, Musul, Kerkük ve Ege adalarından behemahal vazgeçildi.

*

Fakat Lozan sadece bunlar değildi.

İslam, millî ve manevî değerler ve Hilafet de Lozan’da feda edildi.

Nasıl feda edildiği inşallah bir sonraki yazıda.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."