bilgi felsefesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bilgi felsefesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

TOPLUMSAL CİNSİYETSİZ CAHİL AKADEMİKİMSİLERE “BİLİM YÖNTEMİ” DERSİ





Şunu hep söylüyorum:

Bilgi felsefesini (epistemolojiyi) ve (neyin “bilimsel bilgi” olduğu sorusuna cevap arayan) bilim felsefesini bilmeyenden bilim adamı olmaz. (Toplumsal cinsiyetsizler “adam” lafına bozulmasınlar, kadını adamdan saymazlık etmiyoruz.)

Bilim adamı olmaz, ezberci olur.. Okumuş cahil olur.

*

Modern bilim, bilgiyi parçalamaktadır..

Zaten, “bilimsel bilgi”den söz ettiğimizde, böylesi bir parçalanmışlığı başlatmış oluyoruz.

“Bilimsel bilgi”den söz edenlerin genelde “Bilimsel bilgi, bilimsel yöntemler ile elde edilen bilgidir” şeklinde totolojik bir cümle kurarak lafa girdikleri görülür.

Ardından da, “Bilimsel yöntem akıl, deney ve gözleme dayalıdır” derler.

Oysa, “bilimsel” etiketine layık görmediğimiz başka pekçok bilgi birikimi de akıl, deney ve gözlem sayesinde oluşmaktadır.

*

Örnekle açıklayalım:

Bir ekonomi profesörünün iktisadî konulardaki lafları “bilimsel analiz” kabul edilirken, sıradan vatandaşın değerlendirmeleri “bilimsel” kabul edilmez.

Oysa, ikisi de akla ve gözleme dayalı olarak kanaat oluşturmaktadır.. Sonuçta sıradan vatandaşın da bir aklı var ve gözlem yapıyor.

Ayrıca, ekonomi profesörü “çuvallıyor”, hatalı değerlendirmeler yapıyor, hatta bazen (siyasal iktidarın talepleri doğrultusunda “kendini doğrulayan kehanet” üretmek ve piyasaları manipüle etmek için) yalan yanlış şeyler söylüyor, vatandaş ise son derece doğru laflar ediyor olabilir.

Burada ekonomi profesörünün laflarının bilimsel kabul edilmesinin birinci nedeni, onun iktisat biliminin terminolojisini/ıstılahatını (dilini, jargonunu) kullanıyor olmasıdır.

İkinci neden ise, (kendi kendilerine bilimsellik madalyası takan) akademik camianın (ya da çetenin) bir üyesi olmasıdır.

Hayat, bilimsel faaliyeti de kapsar, fakat bilim hayatı bütünüyle kuşatamaz, öyle ki, ekonomist ile sıradan vatandaşın iktisat bilgilerini “piyasa”da yarıştırmaları durumunda bilim adamı nal topluyorken sıradan vatandaş kazandığı parayı nereye harcayacağını şaşıracak kadar para içinde boğuluyor hale gelebilir.

*

Hayat, gerçeklik; bir “bütün”dür.

Bilim, onu anlamak için, zihinde “parçalar”.. Öğelerine ayrıştırır.

Analiz (tahlil) dediğimiz şey budur..

Bilimsel disiplinlerin oluşması, bu analiz faaliyetinin sistematik ve örgün hale gelmesinin sonucudur.

Hayat ve gerçeklik bir bütün olduğu gibi, ilkçağların bilimi de bütünseldi ve felsefe adını taşıyordu.

Felsefe tabirinin ilk kullanıldığı dönemde bu kavramla bugünkü bilim dallarının hepsi kastediliyordu..

Yani fen bilimleri de, sosyal bilimler de, metafizik de, hatta müzik gibi meşgaleler de buna dahildi.

Zamanla önce fen bilimleri ve sosyal bilimler ayrımı zuhur etti.

Daha sonra bunu, fen bilimlerinin ve sosyal bilimlerin kendi içlerinde parçalanmaları izledi..

Mesela fen bilimleri fizik, kimya ve biyoloji gibi dallara ayrıldı..

Aynı şey sosyal bilimlerde de yaşandı.. Siyaset bilimden, sosyolojiden, iktisattan vs. bahsedilir oldu.

*

Aynı durum İslamî ilimler için de söz konusudur.

İslamî bilgi aslında Kur’an ve Sünnet’ten ibarettir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ashaba hiçbir zaman “Size bugün kelam/akaid/itikat, yarın fıkıh (muamelat, ibadet bahisleri), ertesi gün ise tasavvuf (kalb ve nefs halleri, ahlâk) hakkında ders vereceğim” dememiştir.

Ashab, 23 yılda peyderpey nazil olmuş olan ayetleri büyük bir iştiyakla takip ediyor, yeni ayetleri heyecanla bekliyorlardı.

Şimdi insanların sosyal medyada birbirlerini bağımlılık derecesinde bir tutkuyla takip etmeleri gibi ashab da inen her ayeti işitmeye, öğrenmeye çalışıyordu.

Aynı şey, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in kısa ve özlü, efradını cami ağyarını mani nitelikteki cevâmiü’l-kelim sözleri için de geçerliydi (Ki Rasululllah sallallahu aleyhi ve sellem nadiren uzun konuşmuştur.)

Ashabın “sözlü sosyal medya”sı onun sözlerini (hadîslerini), davranışlarını, hatta suskunluklarını (belli söz ve hareketler karşısında sessiz kalışını) bile kulaktan kulağa hızla aktarıyordu. 

(Hadîs kitaplarında ashabdan bazılarının rivayetlerinin fazla olmasının nedeni, onların Hz. Peygamber s.a.s.’in sağlığında genç olup uzun yaşamaları, Peygamberimiz’i görmemiş insanların onun sözlerini öğrenmek için bu eskinin gençlerinden başkasını bulamamış olmalarından kaynaklanmaktadır.)

*

Peygamber Efendimiz s.a.s.’in yaşadığı dönemde durum buydu.. Neredeyse herkes Kur’an ve Sünnet hakkında yeterli bilgiye sahipti.

Fakat, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ve ashabının artık hayatta olmadığı bir sonraki yüzyılda, Kur’an ve Sünnet’i iyi bilenler, kendilerini bu işe adayanlardı.

İşte onlar, kendilerini ilme adayan talebelerine geniş malumat verirken, sadece kendileri için zorunlu olan bilgiyle yetinmek, onun dışında dünyevî meşgalelerinin başında durmak isteyen kişiler için Kur’an ve Sünnet’teki bilgiyi tasnif etmeye, sınıflandırmaya, parçalamaya, tabiri caizse “hap” haline getirip sunmaya başladılar.

Mesela, İmam-ı Azam’ın sonradan uzun şerhlerin konusu olan Fıkh-ı Ekber gibi üç beş sayfalık konsantre şaheser muhalled risaleleri (kitapçıkları) böyle ortaya çıkmıştır.

Muhasibî gibi başka birileri de tasavvufî mahiyette er-Riâye gibi eserler kaleme aldılar.

Böyle olması gerekiyordu.. Çünkü insanlar ashab gibi değildi, cehalet yaygınlaşmıştı..

Cahiller yüzünden söz çoğalır, Hz. Ali’nin dediği gibi “İlim bir nokta idi, onu cahiller çoğalttı”.

Cahiller, ahmaklar ve aptallar yüzünden yazdıkça yazarsın, ve böylece ortaya ciltlerce lüzumlu lüzumsuz kitap çıkar.

Evet, İslamî ilimlerdeki kelam, fıkıh ve tasavvuf şeklindeki tasnif bir ihtiyacın sonucuydu.

*

Ancak, bilginin bu şekilde parçalanması, cahillerin cehaletini kısa yoldan gidermek için icat edilmiş patikalarken, başka tür bir cehalete de yol açabilmektedir.

Mesela tasavvuf (ve irfan soytarılığı) adına bazı geri zekâlılar kelam ve fıkıh kapsamında öğretilen bilgileri önemsiz (hatta lüzumsuz) kabul edebilmekte, fakihlere “kışır alimleri” diyebilmektedirler.

Tam tersi de olabilmekte, tasavvufu tümden reddedenlere rastlanabilmektedir.

İşte burada, Kur’an ve Sünnet ekseninde “bütüncül” bir bakış açısına sahip olma, öze, asl’a, ana kaynağa dönme gereği ortaya çıkmaktadır.

Doğal olarak, ilimde derinleşmiş olanlar bunun öneminin farkındaydılar.

İmam Malik’e atfedilen şöyle bir söz var:

Fıkıhsız tasavvuf zındıklığa, tasavvufsuz fıkıh fasıklığa götürür. İkisi birlikte hakikate ulaştırır.”

Dönemin “dil”i gözönüne alındığında bu sözün İmam Malik’e ait olamayacağı söylenebilir, çünkü o dönemde “zühd (zahidlik)” tabiri kullanılıyordu, tasavvuf ve dervişlik gibi kavramlar değil.. Zındıklık kavramı da sonradan yayıldı.

Ancak, verilen mesaj doğrudur.

Feridüddin AttarTezkiretü’l-Evliya’da büyük mutasavvıflardan Ebu Bekir Verrak’ın şöyle bir sözünü naklediyor:

“Zühd ve Fıkhı bırakıp Kelam ilmiyle yetinen zındık, Kelam ile Fıkhı bırakıp zühde sarılan bid’atçi, zühd ve Kelam’ı terk edip sırf Fıkıh’la uğraşan da fasık olur. Bu fenlerin, ilim dallarının hepsinden nasip alan kurtulur.”

*

İslamî ilimlerdeki bu parçalanmışlığa bağlı cahilleşmeyi günümüz ilahiyatlarındaki (Batı’dan ithal) “yeni icat”lar daha da büyütmüş, ilahiyatçıların önemli bir bölümünün kafalarını akademik çöplüğe ya da akademik atık merkezine çevirmiş durumda.

Din psikolojisi, din sosyolojisi, din antropolojisi, eleştirel düşünce, çağdaş yaklaşımlar vs. gibi icatlar ders diye okutuluyor, kürsüler kuruluyor, ve böylece “toplumsal cinsiyetsiz” ilahiyat doçenti Esra Aslan Turan örneğinde görüldüğü gibi, akademik makale diye hilkat garibesi ucubeler üretiliyor.  

İslamî ilimler ile seküler bilimlerin gayrimeşru (nikahsız) beraberliğinden başka birşey olmayan din sosyolojisi gibi icatlar havalı ve pek bir bilimsel görünseler de, elma ile armudu toplama kabilinden ne yaptığını bilmezliğe ve şaşkınlığa karşılık geliyor.

Bir defa burada bir organ ve doku uyuşmazlığı var.. At da binektir, otomobil de binek.. Fakat bu ikisini bir arada değerlendirme ve inceleme konusu yapamaz, “at otomobil” ya da “otomobil at” üretemezsin.

*

Din sosyolojisinden söz ettiğinde önüne paradigma ya da kavramsal çerçeve meselesi çıkar.

Meseleye dinin paradigması ile bakıp Batılılar’ın sosyolog adı verilen seküler peygamberlerinin teorileri hakkında dine göre hüküm mü vereceksin (Mesela İmam Gazzalî Tehafüt'te buna benzer birşey yapmıştı), yoksa, seküler sosyolojinin paradigmasını esas alıp, dini, bir kadavra olarak Batılı sosyologların kanlı neşterlerine mi emanet edeceksin?

Mevcut durumda yapılan şey, ikincisi..

Nitekim, Esra Aslan Turan adlı "dinimsi sosyoloğumsu", toplumsal cinsiyet meselesinde bunu yapmış durumda..

“Toplumsal cinsiyet”ten söz eden din sosyolojisi tanrılarının ve peygamberlerinin (akademik şarlatanların) laflarını mutlak doğrular olarak aktarıp, onların hatırına, değil sadece içtihadî fetvaları, ayet ve hadîsleri bile sakatat gibi atık kutusuna atmış bulunuyor.

*

Başa dönersek, bilginin parçalanması nasıl İslamî ilimlerde “bilimsel cehalet”e, ilim etiketli cahilliğe neden oluyorsa, bugünün fen ve sosyal bilimlerindeki (uzmanlaşma zannedilen, gerçekte ise at gözlüğü takma anlamına gelen) aşırı parçalanma da “hayata ve gerçekliğe” bakışta çarpıklığa, şaşılığa ve hatta körlüğe neden olmaktadır.

Örnekle anlatalım: İnsan, insan olarak bir bütündür.. Ona “fizik” açısından bakarsanız sadece ağırlık, hacim vs. haline gelir.. 

Kimya ile bakarsanız su’dur, asittir, toksinlerdir, şudur budur.. 

Biyoloji ile bakarsanız hücrelerdir, alyuvarlardır, akyuvarlardır, hormonlardır, sinirlerdir, damarlardır, kandır, böbrektir, akciğerdir.

Sadece fizikle, sadece kimya ile, sadece biyoloji ile insanı tanıyamazsınız.. Anlayamazsınız.. Hepsi ile birlikte bakmanız gerekir.

Dahası, sadece fen bilimleri ile bakmakla da insanı tanıyamazsınız.

Beşerî/sosyal bilimlerin de araştırma ve incelemede kullanılması gerekir.

Ancak, insana söz konusu sosyal bilimler çerçevesinde sadece psikoloji, sadece sosyoloji, sadece iktisat, sadece siyaset bilim vs. açısından bakarsanız onu yine tam tanıyamazsınız.

Anlama çabanızda sosyal bilimlerden hiçbirini devre dışı bırakamazsınız.. Böyle bir lüksünüz olamaz.. Bunu yaptığınız anda, yanlış ya da eksik sonuçlara varmanın yolunu açmış olursunuz.

*

Evet, sosyal bilimler insanın faaliyetlerini parçalar, böler, kendi ilgi alanı çerçevesinde tek yönlü ve tek boyutlu ele alır.

Mesela vatandaşlardan birinin bir gazeteye abone olması durumunu alalım.

İktisatçı/ekonomist bu olaya ekonomik nitelikte bir arz ve talep meselesi, bir ticarî alışveriş olarak bakar.

Bir psikolog onda başka anlamlar bulacaktır.. Abone olunan gazetenin muhtevasına göre “entellik gösterişçiliği”nden tutun da “bağımlılığa” kadar birçok şeyden söz edebilecektir.

Bir sosyolog, bunu sosyalleşminin bir tezahürü, abone olan kişinin belirli bir topluluğa aidiyetinin alameti olarak görebilecektir.

Bir siyaset bilimci ise, şayet abone olunan gazete siyasal bir akımın sözcülüğünü yapıyorsa, abonelik olayını siyasal bir tutum olarak değerlendirecektir.

Bu örneği mesela bir tiyatro gösterisi için alınan bilete vs. de uyarlayabilirsiniz.

*

Ancak insan, hayatını yaşarken bu şekilde hayatı ve evreni/dünyayı parçalı görmez.

Yani eylemlerini “Şimdi biraz kültürel takılayım, biraz da sosyal olayım, az buçuk da siyasete bulaşalım, bir tutam da ekonomi olsun, sosyallik de lazım” diye düşünmez..

Böyle bir tavır geliştirmiş olsa hayatını “hayat gibi” yaşayamaz.. Bu, “hayatı anlama” da değildir, hayattan kopmadır.

İşte, sosyal bilimlerdeki parçalanmışlığa bağlı olarak belirli bir akademik disipline gömülen akademikimsilerde böylesi bir akademik cehalet veya bağnazlık ortaya çıkabilmektedir.

Akademisyen psikolojiye gömüldüğünde, herşeyi psikoloji disiplini çerçevesinde görüp yorumlamaya başladığında yaptığı şey bilimsel bir anlama çabası olmaktan çıkar, psikolojizm diye adlandırılması gereken bir ideolojiye dönüşür.

Aynı şey ekonomist, sosyolog vs. için de geçerlidir, ekonomizmin, sosyolojizmin vs. tuzağına düşebilir.

Bunu yaptıklarında, benimsedikleri teoriler onlar için (Popper’ın tabiriyle) “yanlışlanabilir” (yanlışlanmaya müsait, yeni araştırmalar çerçevesinde yanlış oldukları gösterilebilecek) kanaatler olmaktan çıkar, mutlak doğrular haline gelir.

Esra Aslan Turan adlı doçentin “sosyal cinsiyet” gevezeliği yapmış “sosyolog” unvanlı akademikimsi ve yazarımsıların ezberlerine olan yaklaşımının, “bilimsel” faaliyet olmaktan çıkıp “iman”a dönüşmesi olayında olduğu gibi..

*

Evren hakkındaki (hikmet, irfan ve bilgelik olarak adlandırabileceğimiz) gerçek bilgi, modern bilimler çerçevesindeki “parçalanmış bilgi” ile değil, “bütüncül bakış”la oluşur.

Modern bilimler, günümüz insanının, son tahlilde (ona olan inancı ve bağlılığı nisbetinde) cehaletini artırıyor.

Yeni Şafak yazarı Gökhan Özcan, “Satırlar arasında” başlığını taşıyan 30 Mayıs 2024 tarihli yazısında Richard P. Feynman’ın Her Şeyin Anlamı adlı kitabından şu cümleleri aktardı:

“Her bilimsel yasa, her bilimsel ilke, gözlem sonuçlarına dair her beyan, detayları dışarıda bırakan bir özettir; çünkü hiçbir şey kesin olarak ifade edilemezBilimsel yasalar, öndeyilerin şimdiye kadar elekten süzülmelerinin ardında kalan iyi tahminlerdir.”

Feynman sıradan bir yazar değil.. 1965 yılında Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüş bir teorik fizikçi.

Evet, yasa dediğimiz şeyler aslında tahminlerdir ve bu tahminler için kesin doğrular demek mümkün değildir.. Mesela yerçekimi yasasını alalım, kesin değildir, yanlış ya da doğru olması "aklen mümkün" bir tahmindir; kesin olan sadece nesnelerin “düşme”siyle ilgili gözlemimizdir.

Dolayısıyla, yerçekimi yasasının “mutlak doğru” olduğuna inanan kişi, “düşmenin nedeni”nin ne olduğunu bilmediğini düşünen eğitimsiz/tahsilsiz bir kişiden daha cahildir..

Ve bu “okumuş/eğitimli cehalet”, düz cehaletin aksine çok tehlikelidir.

Bu okumuş cehaletin Türk tarihindeki en parlak ya da sivri örneği, Selanikli Mustafa Atatürk.. Yarım yamalak okumuşluğunun, okumamışları (ya da farklı şeyler okumuşları) sırf şapka giymiyorlar diye astırma hakkını kendisine kazandırdığını düşünecek kadar “kafayı sıyırmıştı”.

Asılanların ardından okuttuğu laik fatiha ise "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" tekerlemesiydi. 

*

Evet, günümüzde sosyal bilimlerin konusunu teşkil eden "olay, olgu ve süreçler" farklı pekçok disiplin tarafından ele alınıyorsa da, kuramsal yaklaşımlardaki bütünselliğin önemi, pekçok düşünür ve bilim adamı tarafından gündeme getirilmiştir.

Hatta, sosyolojinin kurucuları, sosyal bilimlerin birbirinden ayrılıp bölümlere parçalanmasına karşı çıkmış bulunuyorlar.

Mesela Auguste Comte, toplumsal olayların temelde birbirleriyle bağlantılı olduğunu ve sadece belirli bir kategori içinde yer alan olguların incelenmesiyle yetinmenin faydasız olacağını ileri sürmüştür. Aynı şekilde Marx da sosyal bilimlerin bir bütün olduğunu ısrarla savunmuştur. (Maurice Duverger, Sosyal Bilimlere Giriş, çev. Ünsal Oskay, 4. b., İstanbul: Bilgi Y., 1990, s. 20-21.)

Hegel de aynı görüşte.. Knutsen’in ifadesiyle, “Hegel, Comte ve diğerleri toplumun bölünemez olduğunu ve bundan dolayı toplum çalışmalarının bütüncül ve parçalanamaz olduğunu söylediler”. (Torbjon L. Knutsen, Uluslararası İlişkiler Teorisi Tarihi, çev. Mehmet Özay, İstanbul: Açılım Kitap, 2006, s. 201.)

Benzer şekilde Amerikalı tarihçi Frederick J. Turner de sosyal olayların bir bütün olarak ele alınması gerektiğini belirtmektedir. (Peter Burke, Tarih ve Toplumsal Kuram, çev. Mete Tunçay, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Y., 1994, s. 14.)

Aynı görüşü paylaşan C. Wright Mills ise, “sosyal bilim ‘dallarından’, şu ya da bu, birinde yetişmek ve gelişmek isteyen bir kimsenin, diğer ‘dallarda’ da kendisini yetiştirmesi; yani klasik geleneğe ait olan tüm alanlarda bilgili olması gerekli görülmeye başlamıştır” demektedir. (C. Wright Mills, Toplumbilimsel Düşün, çev. Ünal Oskay, Ankara: Kültür Bakanlığı Y., 1979, s. 216-219.)

Ona göre, “artık, hangi sosyal bilim dalı olursa olsun, hiçbir disiplinin kendi başına kapalı kutu gibi kalamıyacağı; bunun entelektüel yönden anlamlı birşey olamayacağı” bilim adamlarınca görülmeye başlamıştır. (s. 220.)

*

Sosyal olgunun parçalanmazlığının ve sosyal bilimlerin köken birliğinin hiçbir zaman ciddi bir kuşku konusu olmadığını belirten Duverger ise, uzmanlaşmış disiplinlerde görülen ufalanıp parçalanmaya karşı üç çözüm yolu teklif edildiğini belirtmektedir.

Bunlardan biri, Comte’un önerdiği şekilde “genel konularda uzmanlaşmış kimseler” yetiştirmektir.

İkincisi, disiplinler arası araştırmaların ve değişik dallardaki bilim adamları arasındaki düzenli temasların yaygınlaştırılmasıdır.

Üçüncüsü ise, genel çerçeve yerine geçecek ve genel bir kabul görecek bir doktrin kurulmasıdır.

Böyle bir doktrini henüz kimsenin kuramadığının altını çizen Duverger’ye göre, “bazı bakımlardan günümüzde sosyal bilimlerin bölünmesi sona ermekte, göreceli bir yeniden-birleşme aşamasına girilmiş bulunmaktadır”. (Duverger, Sosyal Bilimlere Giriş, s. 23-24.)

*

Hülasa, insanı fen bilimleri açısından ayrı, sosyal bilimler açısından ayrı değerlendirme konusu yaparak tanıyamayız..

Bu insandaki “bütünlüğü” göremememize, insanın “insan”lığını unutmamıza, onun “kendiliği”ni gözden kaçırmamıza, şahsiyetini yok saymamıza neden olur.

İnsanın cinsiyeti için de durum budur..

Cinsiyet olgusunu “fen bilimleri açısından cinsiyet”, “sosyal bilimler açısından cinsiyet” diye bölüp parçaladığımızda “hayatın bütünlüğünü” atlamış ve ıskalamış, Duverger'nin dikkat çektiği olgunun parçalanamazlığı gerçeğine kulak tıkamış oluruz.

Böylesi bir "yöntem arızası" bizi “daha bilgili” hale getirmez.. Cahilleştirir.. Ve usulsüzlük vusulsüzlüğü getirir.

Hele bir de “sosyal bilimler açısından cinsiyet”i “bireysel cinsiyet – toplumsal cinsiyet” ya da “toplumsal cinsiyet – siyasal cinsiyet – ekonomik cinsiyet – antropolojik cinsiyet” şeklindeki saçma ayrımların konusu haline getirirsek, ortada cinsiyet diye birşey kalmaz.

İnsan kalmaz.

*

İşte “toplumsal cinsiyet”ten söz eden akademikimsi hokkabaz şarlatan ve deccalî sapık illüzyonistlerin yapmak istedikleri şey tam da bu..

Böylesi bir “parçalanmış, parçalayıcı” bakış açısıyla insanın kişiliğini, şahsiyetini, cinsiyetini (kısaca insanlığını) parça parça edip yok etmeye, ortada erkek ve kadın, daha doğrusu “insan” bırakmamaya çalışıyorlar.

Uyan, ey insan!


BİR ANI VE UZAKTAN YERÇEKİMLİ (KUMANDALI) MASKARALIK


On yıl önce üniversitede yüksek lisans ve doktora öğrencilerine yardımcı doçent sıfatıyla "bilimsel araştırma yöntemleri" dersi okutuyordum.

Öncelikle “bilgi”nin ve “bilim”in ne olduğunu anlamaya ihtiyaçlarının bulunduğunu düşündüğüm için bilgi felsefesi (epistemoloji) ve bilim felsefesi bahislerine giriyordum.

Bu arada, “kesin yasa” anlamında fizik yasalarının gerçekte bulunmadığını, hepsinin (ispatlanması mümkün olmayan) teoriler (zan ve tahmin) olduğunu söylüyordum.

Örnek olarak da “yerçekimi”nden bahsediyor, kesin olanın sadece elmayı bıraktığımız zaman onun düşmesine ilişkin “gözlem”imiz olduğunu, o gözlemden hareketle vardığımız “yerin çekmesi” düşüncesinin (teorisinin) ise (asla ispatlanamayacak) bir zan, tahmin, daha doğrusu “inanç” olduğunu belirtiyordum.

Ancak, söylediklerim öğrencilerin kafasına pek yatmıyordu, Türkiye’nin sözde çağdaş ve ileri, özde cahil "zorunlu" eğitim-öğretim sisteminin ezberleri karşısında mağlup olduğumun farkındaydım.

İki üç yıl sonra her cuma günü akşam otobüsle şehirler arası yolculuk yapmak zorunda kaldım ve bu yolculuklar sırasında varlığından haberdar olduğum Güldür Güldür Show programında bu “yerçekiminden şüphe” meselesinin (nerden icab etmişsse, yerçekimini reddeden bir yardımcı doçent karakteri çerçevesinde) alay konusu yapıldığını gördüm.. 

Memleketimin hal-i pür melali.. 

Çağdaş Türkiye’nin iyi becerdiği tek şey (arkadan kurmalı ve uzaktan kumandalı) maskaralık.. Bilimi savunduğunu zanneden fakat gerçekte bilgi ve bilim felsefelerine savaş açan cahil maskaralık..

(Geçen yıl ODTÜ'lü fizikçi Aydın Özoğlu alternatif bir "teori" ile ortaya çıkmış ve bunun etkisiyle "yaralanan" Güldür Güldür'cüler gocunarak "uzaktan yerçekimli" maskaralığı onun hatırına tekrar devreye koymuşlar.)





Ebu Zerr (radıyallâhu anh) anlatıyor: 

"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Ben sizin görmediğinizi görür, işitmediğinizi işitirim. Nitekim sema uğuldadı, uğuldamak da ona hak oldu. Gökte dört parmak sığacak kadar boş bir yer yoktur ki, orada Allah'a secde için alnını koymuş bir melek bulunmasın. Allah'a yemin olsun, benim bildiğimi siz bilseydiniz az güler, çok ağlardınız, yataklarda kadınlarla telezzüz etmezdiniz; yollara, çöllere dökülür, Allah'a yalvar yakar olurdunuz."   

(Ebu Zerr (radıyallâhu anh) ilâve etti: "Keşke (insan değil de) sökülen bir ağaç olsaydım." [Tirmizî, Zühd 9, (2313); İbnu Mâce, Zühd 19, (4190)])

İSLÂM’IN HRİSTİYANLAŞTIRILMASI, LAİKLEŞTİRİLMESİ VE "SİYASAL DİNSİZ" HALE GETİRİLMESİ

 

 


İslam’ın şeriatsız (siyaset ve hukuka karışmayan), salt inan, ahlâkî değerler ve ibadetlerden oluşan bir din olarak gösterilmeye çalışılması, dinin bizzat kendisinin laikleştirilmesi anlamına geliyor.

Devletin laik (siyasal dinsiz) olması değil, dinin laikleştirilmesi, siyasal dinsiz yapılması.

Dinsizlik siyasalıyla da, siyasalsızıyla da dinsizliktir.

Bu “İslam’ı laikleştirme” projesi aynı zamanda “İslam’ı hristiyanlaştırma”, Hristiyanlık gibi bir din haline getirme gayesi taşıyor.

Çünkü Hristiyanlık, iç ve dış düşmanları eliyle tahrif ve tahrip edilip dönüştürülmüş, (dinin hak din olması anlamında) "dinsiz din" haline getirilmiş durumda.

*

İslamcılık karşıtı boşboğaz gevezelerin (uyur gezer yazar çizer taifesinin, çapsız siyasetçilerin, düşüncesiz düşünür müsveddelerinin, şiirsiz şairlerin) İslâmcılığın neden kötü birşey olduğuna dair bütün söyleyebildikleri iki-üç cümleyi geçmiyor.

İddialarına cevap da veriliyor, fakat nedense, tartışmak yerine, “İslâmcılık kötüdür de kötüdür” demeyi sürdürüyorlar. 

İslamcılıkla beraber akla ve mantığa da savaş açıyorlar.

Adam tutmuş İslâmcılığı yerin dibine batırıyor. Anlamıyor ki (ya da anlamazdan geliyor ki), bir insanı mesela tarih-çi olduğu için kınadığımızda, zımnen, tarihin berbat bir şey olduğunu söylemiş oluruz.

Tarih kötü birşey değilse, tarihçilik de kötü değildir.

Tersinden söyleyelim, tarih kötüyse, tarihçilik de kötüdür.

*

Böylesine açık, yalın ve basit bir gerçeğe bile aklı ermeyen angutlara (ya da aklı erdiği halde bile bile aksini savunan üçkâğıtçılara) ne demek lazım bilmiyorum.

Denizi kötü birşey kabul etmeden "Denizcilik kötüdür" diyebilir misiniz?!

Yalan kötü birşey olduğu için yalancılık kötüdür.

Doğru iyi birşey olduğu için doğruculuk iyidir.

Faizcilik kötüdür, çünkü faiz kötüdür.

İtfaiyecilik iyidir, çünkü itfaiye gerekli ve iyi birşeydir.

“İslâmcılık kötüdür” diyenlerin “İslâm kötüdür, zararlıdır” kanaatini "bilinçaltı mesaj" yoluyla kitlelerin şuuraltına yerleştirmeye çalışan "ajan münafıklar" ya da onların peşine takılmayı entellik vs. zanneden aşağılık kompleksli budalalar olduklarını anlamayanlara ne denilse az!

*

"İslamcı olmayın, müslüman olun" demek, “İslâm kendi başına bir tarafta dursun, birileri ona sahip çıkmasın” demek anlamına gelir. 

“Tabiatta demir olsun, ama hiç kimse demirci olmasın, böylece demir, atıl vaziyette kenarda dursun” demek gibidir..

İslâmcılığın bir ideoloji olduğunu iddia edenlerin bazıları da, bir “modern” lafıdır tutturmuş gidiyorlar. Bunlara göre, İslâm’ın başlıca düşmanı modernizm ve modernite..

“Şu İslâm’a aykırıdır” demek yerine, “Şu modern, bu modern” demeyi daha “bilimsel”, daha doğrusu “entel” buldukları anlaşılıyor.

İşin kötü tarafı, bu modernlik eleştirisinin de bize Batı’dan gelmiş olması.. Adı üstünde, postmodernizm diye bir kavram var..

Batı’daki modernlik eleştirisinin bir damarını postmodernizm, diğerini ise Katoliklik oluşturuyor.. Katolik Hristiyanlar, modernizmin ezelî düşmanları ve postmodernizmin doğal müttefiki durumundalar..

İslâmcılığı bir ideoloji olarak yaftalayanların aynı zamanda modernizm eleştirisinin de bayraktarlığını yapmaları acaba neden?..

Neden İslâmcı olmaktan rahatsızlık duyacak kadar hassas bir ruha sahipken, kelimeler ve kavramlar konusunda bu kadar ince eleyip sık dokurken, kendilerini “modern karşıtı” olarak konumlandırıyorlar? 

Neden Hristiyanlar’la aynı dili konuşuyorlar?

*

Gerçekte bu, İslâm’ın savunuluş biçimini giderek hristiyanî bir renge sokmaktan, hristiyanî bir üsluba bulamaktan başka birşey değildir.

Ancak, bu hristiyanî üslup konusunda “İslâmcılık ve modernlik karşıtları” yalnız değiller..

Çakma müçtehitler de onların safında.

Bunların bir müctehid edasıyla “geçiş dönemi fıkhı”ndan söz etmesi boşuna değil..

Ancak, bu “geçiş dönemi fıkhı” ile geleneksel fıkhî birikim arasındaki ilişki konusunda hiçbir şey söylemiyorlar.

Onlara göre, bu “geçiş dönemi fıkhı”, yaşayan müctehidlerimizin üstesinden gelmeleri gereken bir husus.. Nedense, sanki geleneksel fıkhî birikimde bu konuya dair hiçbir şey yokmuş gibi yazıp çiziyorlar.

Öyle ki, bazı İslâmî düzen yanlılarını, bu “geçiş dönemi fıkhı”nı anlamamakla suçluyorlar. Onlara, aşağılayıcı bir dille, “hayal aleminde tahta ata binip cevelan etme” suçlaması yöneltiyorlar.

*

Bu geçiş dönemi fıkıhçıları bir “geçiş dönemi kelâmı” da icat etmiş durumdalar.

Geleneksel Kelâm, Allahu Teala’nın varlığının aklen kesin bir konu olduğunu ispatlama üzerine kuruludur.

Bunun için de, sofistlerle (geçmiş zamanların postmodernistleriyle) ve agnostiklerle hesaplaşmış bulunuyorlardı.

Mesela, Mevâkıf ve Cürcanî’nin Şerhü’l-Mevâkıf’ı, Teftazanî’nin Makasıd’ı gibi kitaplar, kendi zamanlarına kadarki bilgi felsefesini (epistemolojiyi) efradını câmi, ağyarını mâni bir şekilde mükemmelen tasnif eder, özetler, her bir yaklaşımın iddialarını ve delillerini aktarır, ve söz konusu iddia ve delillerin değerlendirmesini yapar.

Aynı geleneği sürdüren Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi ise, Mevkıfu’l-Akl’da daha yakın dönemlerde ortaya çıkan görüşleri tartışma konusu yapmıştır.

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın da, gerek Hak Dini Kur'an Dili'nde, gerekse “Metâlib ve Mezâhib” adlı tercümesine eklediği notlarda, aynı çabayı sergilediği görülmektedir.

Mustafa Sabri Efendi’nin söz konusu kitabının ana fikri ya da tezi şudur: 

Allahu Teala’nın varlığının kabulü aklen/mantıken zorunludur.

Elmalılı ve Bediüzzaman gibi alimler de aynı şeyi söylemiştir.

İslâm’ın hristiyanlaştırılması anlamına gelen “geçiş dönemi kelâmı”ı ise, Allahu Teala’nın varlığının “aklen zorunlu” olduğunun söylenemeyeceğini ileri sürebiliyor.

Nedeni, İslam’ı Kelam ilmi çerçevesinde hristiyanlaştırmaya başlamış olmaları.

Çünkü, Hristiyanlık (Teslis akidesi ve başka bazı hususlarda) akla aykırı olduğu için, İsevî din bilginleri, dinlerini müdafaa faliyetlerini “akıl” yerine “bilinemezcilik” (agnostisizm ve septisizm) gibi felsefî akımlar üzerine bina etmeye çalışmaktadırlar. 

Böylece, galip gelemeyecekleri bir mücadelede hiç değilse berabere kalmaya çalışıyorlar.. Kurnaz adamlar.

Bu noktada hristiyan din bilginlerinin bir başka sığınağını “vicdan” kavramı oluşturuyor. Onlara göre, din, akılla değil, “vicdan”la, bir başka deyişle “gönül”le, “kalp gözü”yle anlaşılır.

Doğal olarak, hristiyan din bilginlerinin yapmaya çalıştığı şey, “kalp körlüğü”nü “kalp gözü” adı altında “pazarlama” gözbağcılığından ibaret.

(Ne yazık ki Türkiye'de bu "akıl" meselesini anlayabilmiş adama pek rastlanmıyor. Aklın "asla yalanlanamayacak" hükümleri ile "gözlemlerden hareketle akıl yürütme yoluyla ulaşılmış" birtakım "yanlışlanabilir" çıkarımları birbirine karıştıran insanlar akıl konusunda ahkâm kesebiliiyorlar. Aklın ne işe yaradığını en az anlamış olanların ise akılcılık bayraktarlığı yapan modernist-tarihselci ilahiyat sirki soytarıları olduğu görülüyor.)

*

Akıl meselesini merhum “büyük âlim” Elmalılı Hoca şöyle açıklıyor:

Şimdi, insaf ve hakkaniyet fikri ile felsefenin takip ettiği tarihî seyir gözden geçirilirse, görülür ki, din bahsinde felsefenin ciddî olarak erişebildiği gaye (son) Allah’ın birliğini tesbitten başka birşey olmuyor...

Gerçi, bütün Orta Çağı dolduran bir Hristiyanlık felsefesi vardır. Yokluktan halk (yaratılış) akidesindeki asıl dinî mahiyete temas eden bu felsefe, ..., Allah’ın birliğine varmaktan başka birşey yapmıyor. Teslis [üç tanrı] ve saire gibi mevcut Hristiyan akidelerine felsefî bir mevki vermiyor. İlim tevhide (Allah’ın birliğine) münhasır kalıyor, teslis ise akla zıt bir akide oluyor. “Akıl Allah’ın birliğini anlar, fakat ‘üçlü bir Allah’ı anlayamaz” deniliyor. Halbuki, hakikatta akıl, teslisi anlayamıyor değil, çelişme bularak iptal ediyor.... 

(Elmalılı M. Hamdi Yazır, “Dibâce (Önsöz)”, Paul Janet ve Gabriel Seailles, Tahlilli Felsefe Tarihi: Metâlib ve Mezâhib içinde, çev. M. Hamdi Yazır, İstanbul: Eser Neşriyat, 1978, s. xxxvii.)

... Çünkü, bugünkü Hristiyanlıkda, din felsefesinin esası ancak tam bir cehalet olabiliyor. Dogmatizm [kesin ve doğru bilgiye ulaşılabileceği düşüncesi] inkâr edilip Septisizm (Şüphecilik) tercih edilmedikçe Hristiyanlığı müdafaa etmek kabil olmuyor....

Halbuki, İslâm dininde akide, esas itibariyle, ilmî kıymeti hâiz olmak lazım gelir. Aklın burada, hiç olmazsa, “imkânın isbatı” gibi mühim bir vazifesi vardır [Yani bazı şeylerin fiilen mevcut olmasa bile varlığının mümkün olması, varlığının akla aykırı olmaması].... (s. xxxviii.)

Bu suretle, bugünkü Hristiyanlık, varlığını, ilim ve felsefenin teyid ve tasdiklerinden değil, beşer hissiyatının Hakka olan meylinden başka diğer temayülleriyle devam ettirebilmektedir. Denebilir ki, bugünkü Hristiyanlık zararını bilerek şarap içmeğe benzer. [Şaraptan aldığı] Keyif için insan aklının kıymetine hücum eder. İslamiyet’i pozitivist olmakla itham eyler. Alexandre Bain’nin dediği gibi, ilmin kaçtığı çelişmeleri beğenerek alkışlar. Onda güya bir sanat şiiriyeti görür.... Akıl, mutlak hakkın bütün hududunu çizemez. Fakat, akıl demek, mutlak hakkın mutlak muhalden ayrıldığı hududu bilmek demektir. Akıl, “hakikat”te tenakuz (çelişki) bulamayacağı gibi dinî bilgilerde de [hakikat oldukları için] tenakuz bulamaması lazım gelir. Çelişen bir kaziye [önerme, iddia], akıl nazarında anlaşılmamış değil, batıl olduğu anlaşılmış ve reddi icap eden birşeydir. Akıl buna karşı aczini değil, kudretini görür. İcaz (aciz bırakma) ile ta’cizin büyük farkı vardır. Tenakuz, aklı aciz hale getirmez, taciz eder, rahatsız eder.... Alemde hiçbir tecrübe (gözlem ve deney) aklen muhal olanı isbat etmediği gibi, dinî keşifler de aklen muhal olanların arasına giremez. Hasılı, aklın idrakteki kusuru, mümkün olmayanlar [muhal] sahasında değil, mümkün olanlar sahasındadır [Yani akıl, neyin mümkün olmayacağını bilir, fakat her mümkünü idrak edemez. Mesela uzayda Dünya dışında canlılar bulunmasını "mümkün" görür, fakat bu mümkünün varlığı salt akılla anlaşılamaz, gözlem gerekir.].... Bu bakımdan, hakikatini tamamen bilemediği bir Allah’ı isbat ve itiraf edebilirse de, ... Hristiyanlık akidesi karşısında aklın kusurundan bahsetmekte hiçbir faide yoktur. Şu halde, Hristiyanlık, ilimle uyuşmadığı gibi, mutlak cehil [mutlak bilinemezcilik, agnostisizm] ile de müdafaa edilemez. Çünkü (sadece) Agnostisizm (bilinemezcilik) değil, [postmodernizmde kendisini gösterin] mutlak sofizm bile, tenakuzun esasını [akla aykırı şekilde çelişki taşıyan önermelerin geçersizliğini] itirafa mecburdur. (s. xlii-xliii.)

 *

İşte bizdeki, son zamanlarda Batılılar’ın teşvikiyle revaç bulan “akılsız” tasavvufun, amelsiz “gönül” edebiyatının, Şeriatsiz ahlâk davasının ana mecrasını oluşturan süreç budur: İslâm’ın giderek hristiyanlaştırılması..

Ve laikleştirilmesi.

Şeriat’e uygun bir tasavvuf anlatıldığında ve Allah’a iman mevzuu Ehl-i Sünnet akaidi çerçevesinde açıklandığında, vahdet-i vücudculuk gibi düşünceleri savunanların, “İyi ama, bu çok pozitivistçe bir din anlayışı” itirazlarına işte bu yüzden muhatap olunuyor. 

İlham perileri, akıl hocaları ve sarıldıkları söylemin mucidi, Hristiyanlar..

Bu, İslâm’ın hristiyanlaştırılmasıdır..

Laikleştirilmesidir.

Dinin dinsizleştirilmesidir.

*

Evet, Hristiyanların din felsefelerinden (ayrıca din sosyolojilerinden, din psikolojilerinden vs.) etkilenen “ilahiyatçılarımız”, Batılılar’dan esinlenerek sözde bir “geçiş dönemi kelâmı” da icat etmiş bulunuyorlar.

Böyle adlandırmıyorlar, o başka..

İslâm’ın hristiyanlaştırılmasının (Ki laikleştirilmesinin temeli durumunda) bir boyutunu bu “geçiş dönemi kelâmı” oluşturuyor. Geleneksel Kelâm mirasını anlamaktan aciz bu sözde kelâm, sanki matah birşeymiş gibi getirip önümüze “agnostisizm”i, septisizmi ve postmodernizmi koyuyor.

Kelamın durumu böyle.. “Geçiş dönemi fıkhı” ise, çok daha karmaşık, dallı budaklı.. Birçok konuda kavga eden farklı grupların, bu “geçiş dönemi fıkhı”na birer ucundan omuz verdikleri görülüyor.

Bunlarınki, “geçiş dönemi tüzük kardeşliği”.. Düşman kardeşler..

Geçiş dönemi “fıkhının” esasını, hanımı başörtülü olanların ya da namazla ilişkilerini cuma, cenaze, kandil vs. münasebetiyle sürdürmeye devam edenlerin makam ve mevki sahibi olmalarını “İslâmî gelişme” diye kabul ettirme çabası oluşturuyor.

*

Bu sözde geçiş dönemi fıkhı, “Hedef Turan, rehber Kur’an” bile demiyor, “Hedef Avrupa Birliği, rehber uyum yasaları” diye haykırıyor.

Evet, bir geçiş dönemi var; fakat sözde fıkhî temelini hristiyan Avrupa Birliği hukuku, “itikad”ını ise “muhafazakâr demokrasi”ye olan iman, “din milliyetçiliği”nin reddi ve şer’î düzene tamamen geçmek isteyen Mısır’a bile laikliğin ihracı çabası oluşturuyor.

Değilse, ne?..

Heva ve hevesten başka bir dayanağı olmayan tavır ve tutumlara “geçiş dönemi fıkhı” gibi orijinal bir isim verdiğinizde, bu görüşler gerçekten “fıkıh” mı oluyor?..

İctihad kelimesini laf enflasyonunun konusu haline getirdiğinizde, mesnetsiz görüşleriniz hemen fıkıh ıstılahı anlamında “ictihad” vasfını kazanmış hâle mi geliyor?..

 *

Geçiş dönemi fıkhının bir diğer ucuna yapışanları ise, (Fethullah Gülen’in başını çektiği) diyalogçular oluşturuyor.

Bunlara göre, “radikal müslümanlar” dışında bütün dünya, Peygamber Efendimiz s.a.s.’in “dırahşan çehresi”ni tanımaya teşne.

Dünyanın tek ciddi sorunu, Müslümanlar arasından ara sıra çıkan “canlı bomba”lar.

Cansız bombalar ise insanlığın hizmetinde.. 

Örnek: Gazze, Hiroşima, Nagazaki, Körfez Savaşı’nın Bağdat’ı, Afganistan vs.. 

Bu bombalar, dünyayı pisliklerden temizliyor. Vietnam, Guantanamo, Ebu Gureyb, Filistin, Keşmir, Irak, tecavüzler, suikastler, zehirlemeler, işkenceler, uçaklarla “sorti”ler... 

Bunlar, Yüzük Kardeşliği filmi gibi birer kurgu.. Dert edinilecek asıl konular başka.. Mesela, Libya’daki "masum" Amerikan büyükelçisi niye öldürülmüştü? 

Ağıt yakılacak tek derdimiz bu tür şeyler..

*

Geçiş dönemi fıkhının diğer bir ucundan tutanlar, tasavvufsuz tarikatçı, Şah-ı Nakşbendsiz Nakşî ahlâk edebiyatçıları.. Bunlara göre, kendileri insanları ahlâken olgunlaştırmakla meşguller; gerisi kanun baskısı..

Ahlâk bunların tapulu arazisi, kendileri dışındaki herkes ahlâksız.. 

Türkiye "derin"lerinin oyuncağı ve aparatı haline gelmiş olan bunlar, 3000 yılına kadar insanlığı ahlâken olgunlaştırıp kanun baskısından kurtulmuş bir dünya kurarak Marks’ın “devletsiz/kanunsuz toplum” düşüncesini hayata geçireceklerini, böylece “erdemli toplum”cu Farabî’nin ruhunu da şâd edeceklerini zannediyorlar. 

Daha doğrusu, zannetmemizi istiyorlar.

Mesela Gazze'deki müslümanlar güzel ahlâk alanında mesafe kat edip Yahudiler'e örnek olacaklar, ve böylece dünya güzelleşecek.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...