hayrettin karaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayrettin karaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BAŞKALARINDAN ŞİKAYETÇİ OLMAYI BIRAK, KENDİN HAK İÇİN KÜÇÜK DE OLSA BİRŞEY YAP!


Prof. Hayreddin Karaman'ın bugünkü yazısı..

Hüseyin Kâzım Kadri'nin sözleriyle hem nalına hem mıhına vuracağına, (hırsızlığı ve zamparalığı tescilli birer tarihî gerçek olan) İslam düşmanı katil zorba Atatürk'e İzmit'te mevlid okutturulması faciası hakkında iki çift laf etseydi, "ilim adamı" sorumluluğunu yerine getirerek genç ilim taliplerine fiilen örnek olmuş olurdu.


Hüseyin Kâzım Bey ve Hâtırâtı


Hayreddin Karaman, Yeni Şafak


04:0016/11/2025, Pazar


Hüseyin Kazım Bey (1870-1934) Osmanlı Devleti’nin son yıllarında valilik ve nazırlık görevlerinde bulunmuştur. İkinci Meşrutiyet döneminin önemli siyaset ve düşünce adamlarındandır. Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul hükûmetinde çeşitli bakanlıklarda bulunup İstanbul-Ankara ilişkilerinde merkezî rol oynamış, Cumhuriyet döneminde siyasetten ayrılmıştır. Dil, siyaset, din, düşünce tarihi üzerine eserleri vardır. Dört ciltlik ‘’Büyük Türk Lügati’’ adlı eseri ile tanınır (İslâmî Hareket Öncüleri isimli kitabımda bu zatın da hayat, düşünce ve hareketini yazdım).

Bu zatın, Prof. İsmail Kara tarafından yayına hazırlanan Hâtırâtını okumayan, son yüzyılın Türkiye tarihinin doğrusunu öğrenmede hayli eksik kalacaktır. Ben, okumayı teşvik için bazı nakiller yapacağım.

H. Kâzım Bey, başta 2. Meşrutiyet’in ilanına taraftar olduğu halde sonra olup bitenleri görünce “inkılapların, halkın ihtiyaç, itiyad ve menfaatlerine göre olması gerektiğini, aksi halde faydadan çok zarar getirdiğini şöyle ifade ediyor (Osmanlı Türkçesi ile yazdığı için kısmen sadeleştireceğim ve özetleyeceğim):

“Diğer taraftan halkın menfaatine olan ve sosyal bir fayda vücuda getiren kanunların ve itiyatların pa­yidar olması zaruridir. Sünnet-i ilâhiye her zamanda ve her yerde bu tarzda câridir. Bunu da Cenab-ı Hakk’ın “İnsana fayda veren şey yeryüzünde kalır. Ra’d, 13/17” beyanından anlayabiliriz. Bu surette de elimizde yanılmaz ve değişmez bir mikyas ve mizan bulunmuş olur. Bu da her inkılabı ve bunun yarat­tığı her vaz u hali, şekilleri ve suretleri... “ictimai menfaat” nokta-yı nazarından mütalaa etmektir ki, bundan da hangi tarzın devam edebileceğini ve hangi şeklin zeval u helâke maruz kalacağını anlamak mümkündür.

Buharî’de tahriç edilen bir hadis-i nebevi, bize ibret ve basireti gerektiren bir hakikati bildirir. Cenab-ı Resûl-i Muhterem sallallâhu aleyhi ve sellem; “Ya Aişe! Eğer kavminin din-i İslâm’da sebat kazandıklarına kani olsaydım Kâbe’yi yıkar ve onu sünnet-i İbrahim üzerine yeni baştan yapardım” buyur­muşlardır. Halbuki Resûl-i Muhterem, Allah katından teyit edilmiş bulundukları itibariyle Kâbe’yi yıkıp yeniden yaptırmış olsalardı buna kim mâni olabilirdi? Ancak bunu dinde sebat husulüne bağlı görmeleri, her işte kâbul-i âmmenin şart olduğunu bildirmek ve her inkılâbın hakiki ve mahsûs bir ihtiyaçtan mütevellit olması lazım geleceğini anlatmak emelinden kaynaklanır. Bundan da bir ictimaî fayda temin etmeyen ve bir ihtiyaca dayanmayan inkılapların zevale mahkûm olduğunu anlamak mümkündür. Ve günün birinde; “Yaptık­ları her işi ele alır, onu toz duman ederiz. Furkan, 25/23” hükm-i ilâhîsinin yerini bulacağı aşikârdır.

Meşrutiyet’in yeniden ilanından itibaren tevali eden inkılapların ne gibi acı sonuçlara sebep olduğunu anlamak için bir kere nazar-ı itibarla kendimize bakmak kifayet eder:

“Her çi kerdend ez ilâç u ez deva

Geşt renc efzûn ve hacet nâ revâ”

(İlaç ve tedavi diye yaptıkları her şey eziyeti artırdı ve ihtiyaca da cevap vermedi).

“Riyaseti, insanların el açıp beddua edecekleri kişilerin eline vermek hatadır” beyanı da bunu açıklamaktadır. Cenabı Resûl-i Muhterem sallallâhu aleyhi ve sellem “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz” buyur­muşlardı. Hak ettiğimiz sefalet hali, maruz olduğu­muz şiddet, musibet ve zulümleri ve zulmetleri Hakk’ın; “Bu, yaptığınızın karşılığıdır, yoksa Allah kullara asla zulmetmez. Âl-i İmran; 3/182” açıklamasında arayıp bulmak mümkündür…

Zaten Osmanlı hükümetinde Ebussuud’lar, İbn Kemal’ler... istisna edilecek olursa Din-i İslâm’ın inkırazına sebep olanlar, padişahlar ile din âlimleridir. Padişahlar, âlem-i İslâm’da istediklerine uygun hüküm ve tasarruf için bir “dinî otoriteye” muhtaç olduklarını anla­dıkları zaman ulemadan istifade ve onları kendilerine yardımcı/dayanak etmek istediler. Bunlar da dünya menfaati için bu zalimlere taraftar olmaktan ve onların, Allah’ın kullarına reva gördükleri me­zâlimi tevil etmek ve meşrulaştırmaktan çekinmediler!

Ebu Bekiri’s-Sıddîk -radıyallâhu anhu- hilafete intihabını müteakip îrad ettiği hutbede, “Doğru yoldan ayrılacak olursa, Müslümanların bu­nu kendisine ihtar etmelerini” istemişti. O sırada kendi azat­lı kölesi olan Bilal-i Habeşî -radıyallâhu anhu- yerinden kal­kıyor ve halifeye hitaben; “Sen kendin doğru yoldan ayrılmamaya bak; yoksa -belindeki kılıcı göstererek- Müslümanların bu eğri kılıcı seni doğrultur!” sözlerini söylüyordu. Müslü­manların eğri kılıcı, dinin, insan haklarına ve topluma ait hükümleri ve beyanlarıdır. Bu hükümleri tesir­siz bırakan ve iyâlullah olan halkı zillet u sefalete ve hüsrana düşüren zalimlere ve zorbalara karşı, İslâmî ve insânî hakları müdafaa etmek vazifesi, Cenabı Resûl-i Muhterem’in -sallâllâhu aleyhi ve sellem- “peygamberlerin varisleri” buyurdukları ulemaya düşerdi.

Tarih-i İslâm’da, dinin beyanlarını ve akidelerini müda­faa için zorbaların zulümlerine ve hakaretlerine göğüs veren İmam Ahmed b. Hanbel ve İmam Malik -radıyallâhu anhuma- gibi birkaç zata tesadüf edilmek de teselli vermektedir. Fakat ekseriyet şiddet ve kudretlerinden ürkerek bu zalimlere yardımdan hâli kalmadılar. Din-i İslâm’dan, ortada namaz ve oruç gibi bazı feraizden başka bir şey kalmadı; İslâm’ın ahlâ­kî, ma’şerî ve içtimaî bütün hükümleri unutulup gitti. Dinin âlimleri yalnız ahkâm-ı itikadiyeyi tefsir ve hikâyeden ve sonu gelmez mugalatalar ve safsatalarla dünyanın en basit bir di­nini hurafâta boğmaktan ve âlem-i İslâm’ı derin bir akıl esaretine düşürmekten başka bir iş görmediler. Bu da müthiş bir “inhisarcılık”a meydan verdi; kendilerinden başka yolda düşünen ve Allah’ın beyanlarından daha müsait bir hüküm anlamak isteyen kimseleri “kâfir ilan etmekle” mukabele edildi, “bâb-ı ictihad” kapatılıp “bâb-ı taklid” açıldı; en büyük fazilet ve kudret-i ilmiye, eslâfın ictihadlarını nakl u rivayetten ibaret kaldı. Fikirler işlemekten, zihinler düşünmekten kaldı. İslâm’ın zevalini bu “akıl esaretinde” aramak lazım gelir.

Din-i İslâm bir “kolaylık dini” iken taşıması zor müşkilât ile dolup kaldı ve her işte bir mania ve engel gibi göründü.

Zevahire aldanıp dinin bu taklit şeklini Müslümanlık zanneden kimseler İslam’ın terakki ve tekâmüle düşman olduğunu iddia edecek gaflet ve dalalete düştüler. Din-i İslâm, Müslümanların yalnız Allah’a değil kendileri ve kendileri gibi insanlara karşı mükellef oldukları vezâifi de bildirmiştir! Ahlakıyyat ve ictimiyyatta “vazife” denilen bu mecburiyetlere de din ıstılahında farîza tabir olunur; Müslümanlar bunları ifa ile mükelleftirler. Esasen dinin ve topluma yönelik hükümleri bildiren şeriatın vaz’ından maksat da bu “fariza” ve “vazîfe”leri teminden başka bir şey değildir. Allah’a ve insanlara ait akaidi ve ahkâmı muhtevi olan dinin aradığı ahlâki gaye de “ihlas”tır. Bunu bildi­ren müteaddit âyetler ve hadisler vardır. Cenab-ı Resûl-i Muhterem -sallallâhu aleyhi ve sellemin Yemen’e memuren gönderdikleri Muaz b. Cebel’e -radıyallâhu anhu-, “Ya Muaz! Eğer dinde ihlasın varsa az ibadet de sana kâfidir” buyur­muşlardı.

Din âlimlerinin bir gafletleri de yapılan fenalıkların ve iş­lenen günahların, yalnız onu yapanlara ait olacağını zannet­meleridir. Alem-i İslâm’da içtimaî bir terbiyenin teessüs et­memesinde bunun pek büyük bir tesiri olmuştur… Bundan gafletin neticesi şu oldu ki diyar-ı İs­lâm’da bir ma’şerî ahlak, bir içtimai terbiye vücuda gel­medi ve “her koyun kendi bacağından asılır” itikadına kuv­vet verilerek bir “vahdet ve fayda ve zararda ortaklık” olduğu unutuldu… “İnsanların işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıkar; Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını böylece kendilerine tattırır. Rûm, 30/41) beyanından tegâfül edilebilir mi? O halde de Müslümanların asırlardan beri maruz oldukları şiddet ve musibetlerin sebeplerini yine kendi fiillerinde aramak lazım gelir. Evet, bu millet cehaleti ve bundan ileri gelen kötü ahlakı yüzünden zeval ve inkıraza mahkumdur.

Büyük üstadımız Mehmet Âkif;

Eyvah! Bu zilletlere sensin yine illet...

Ey derd-i cehalet, sana düşmekle bu millet,

Bir hale getirdin ki: ne din kaldı, ne namus!

Ey sîne-i İslam’a çöken kapkara kâbus

Ey hasm-ı hakiki seni öldürmeli evvel:

Sensin bize düşmanları üstün çıkaran el! sözleriyle bu acı hakikate tercüman olmuştu. Avamın cehli, havassın ahlâksızlığı bu milletin zevâline sebep olacaktır.

 



VELÎ OLMANDAN GEÇTİK, MÜSLÜMAN (MÜMİN, İMAN SAHİBİ) OLABİLİYOR MUSUN?

 



Yeni Şafak gazetesi yazarı Prof. Hayrettin Karaman, “Kitaba ve sünnete sarılmak ne demek?” başlığını taşıyan 16 Mart 2025 tarihli yazısında şöyle diyor:

Önemli bir “kutsî velî hadisi” var, [orada Allahu Teala’dan naklen] şöyle buyuruluyor:

“Kim benim bir velî kuluma düşmanca davranırsa ona harp ilan ederim. Kulumun bana yaklaşmak için yaptıklarının nezdimde en sevimli olanı, üzerine farz kıldığım ibadetlerdir. Kulum bana nafile ibadetler ile de durmadan yaklaşır da nihayet onu severim. Onu sevince de duyduğu kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum. Benden bir şey isterse şüphesiz veririm, bana sığınırsa elbette kabul ederim…”

Evet bu, Sahîh-i Buharî’de de yer alan bir kudsî hadîs..

Karaman, hadîsi aktardıktan sonra şunu diyor:

İbn Hacer’in verdiği, Şevkânî’nin de beğendiği tarife göre velî, Allah’ı bilen, O’na itaatte devamlı, ibadette ihlaslı olan kişidir. Bu tarifte geçen “itaatte devamlılık” ve “ibadette ihlas” vasıfları önemlidir; çünkü bazen de olsa nefsine ve şeytana itaat edenler velî olmadıkları gibi, devamlı ibadet ettikleri halde ihlası elde edemeyenler, ibadetlerinde şuurlu şuursuz Allah’tan başkasına yer verenler de velî değildir. Velî’yi tarif ederken “iman ve takva” vasıflarından hareket eden âyet (Yûnus:10/62-64) de bu anlayışı kuvvetlendirmektedir.

Allah’ı bilmek, ona şirk koşmamayı gerektirir.

İmdi, birinin itikadında şirk varsa, onun “iman ve takva” vasıflarından imanı bile elde edememiş olduğu anlaşılır.

İnsanları itaat (taat) bakımından sorgulayacaksınız, nefse ve şeytana itaat etmelerini bir sorun olarak göreceksiniz, fakat şirk koşmalarını umursamayacaksınız, böyle birşey olabilir mi?!

Sen nasıl insanların “bazen nefislerine ve şeytana itaat ettiklerini” fark ediyor ve onların velî olmadıkları hükmünü (haklı olarak) veriyorsan, başka birileri de senin “şirk koşup koşmadığını” fark edebilir.

Ve şirke düştüğünü gördüklerinde senin gerçekte imanlı olmadığını, sahih bir imana sahip bulunmadığını, imanına şirk karıştırarak küfre düştüğünü söyleyebilirler.

Seni irşad edip vebalden kurtulmak için bunu açıkça söylemeleri gerekir.

*

Demek ki, velî olmak için “itaatte devamlılık” gerekiyormuş.

Fakat, bu devamlılık da tek başına yetmiyormuş, “ihlas” (sadece Allah’ın rızasını gözetmek; makam mevki, halkın teveccühü, dünyevî menfaat için dindarlık ya da takvalılık taslamamak, gösteriş yapmamak) icab ediyormuş.

Peki, imanlı olmak için tağutu açıkça ve devamlı biçimde reddetmek de gerekmiyor mu?!

Mesela laikliği (siyasal dinsizliği) benimsemek ve savunmak, zımnen şunu kabul etmek anlamına gelmiyor mu: “Allah’a her zaman itaat etmek gerekmez, bazen tağuta itaat edilir, hatta kamusal meseleler söz konusu olduğunda Allah’a itaate hiç lüzum yoktur, burası nefsimizin (ya da önderlerimizin nefislerinin) arzularına göre hareket edeceğimiz alandır, şeytana uymak da serbesttir.” 

Ve bu, şirk, ve dolayısıyla küfür değil midir?!

Dünyevî menfaatlerinize halel gelmesin diye tağutçulara göz kırpmanız, tağutu açıkça reddedenlere ise "marjinal" ya da "radikal" yaftası yakıştırarak höykürmeniz caiz midir?

*

Günümüz insanının genelinin velîliğinden geçtik; düzgün iman sahibi olabilseler öpüp başımıza koyacağız.

Bu memlekette “Şeriat’le yönetilmek ister misiniz?” sorusu ekseninde anket yapılıyor, “Evet” diyenlerin oranı yüzde 10 civarında.. (Yanlış bilmiyorsam, bu "istemezük"çülükte Türkiye'yi geçmeyi başaran tek "İslam ülkesi", Azerbaycan.)

Hırsızın elinin kesilmesi gibi spesifik hususlar gündeme geldiğinde ise oran yüzde 3’e düşüyor.. Yüzde 97, yan çiziyor.. 

Böylece yüzde 3'lük kesim "marjinal" kalıyor.. Ve de birtakım ukala çokbilmişler tarafından "radikal marjinaller" olarak aşağılanıyorlar. ("İslam garip başladı, başladığı hale dönecektir. Ne mutlu gariplere!" [Müslim, İbn Mace])

Şahsen, Afganistan için “Ne o el kesme, kol kesme?!” diye konuşan fanatik AKP’li Ezher mezunu ilahiyatçı soytarı bile görmüşlüğüm var.

İman buysa, imansızlık nasıl bir şey oluyor, lütfen beni aydınlatın!

(Ahirette cennetlikler, cehennemliklerin yanında marjinal kalacaklar.. Ne mutlu marjinallere!.. Allahu Teala'dan bizi de böylesi marjinallerden eylemesini, "insanların çoğuna uymaktan" uzak tutmasını niyaz ediyoruz.)

*

Bu memlekette Allah’a itaatsizlik var, ihlassızlık var, bunu kabul ediyorsunuz, çok iyi, fakat sanki hiç şirk yokmuş gibi konuşuyorsunuz.

Sanki tekfir edilmeyi hak eden hiç kimse bulunmuyor.

Halbuki itaatsizlik ve/veya ihlassızlık her zaman "iman"la birlikte bulunmuyor, bazen (çoğu kere değilse bile kimi zaman) bunlara şirk eşlik ediyor.

Durum böyleyken, sanki memleket şirk bakımından pîrüpakmış gibi Hayrettin efendi tipi saray mollaları, küfür ve şirk konusunda insanları uyaran birilerine “usul dışı radikallik” suçlaması yöneltiyorlar.

Oysa, yaptıkları şey, bir yönüyle, nefsanî ve şeytanî bir usul edebiyatı ile münafıklığın ve şirkin değirmenine su taşımaktan ibaret.

*

Evet, sosyal medyada ölçüsüz/usulsüz tekfircilik yapanlar da var, fakat bu, aksi yönde bir sapıklığa meyletmemizi gerektirmez.

Gâvura kızıp oruç bozamayız.

Ki şahsen böylesi tekfircilerin ekseriyetinin yerli veya yabancı “istihbarat / gizli servis” bağlantılı olduklarına inanıyorum.

Mesela 28 Şubat sürecinde darbecilere “Hizbullah’ı örnek göstererek halkın kafasına din terörü imajını yerleştirme” tavsiyesinde bulunan MİT’çilerde böylesi hinoğlu hinlikler, yetenek, tecrübe ve “insan kaynağı” mebzul miktarda mevcuttur.


ŞU KASET HARBİ NEDİR, VAR MI Kİ...

 








On yıl önceydi..

“Benim de görüntülerim var” diyordu.

Yani kasedi..

Sözlerini “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de var” diye sürdürüyordu.

Kim?

Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan..

Sözü dosdoğru yoktur riyası

Zalimlerin korkulu rüyası

İnandığı yolda gider,

Yıllardır beklenen lider

Recep Tayyip Erdoğan.

*

CHP’nin sararıp solmuş gülü Mustafa Sarıgül’ün kaset olayı beni 10 yıl öncesine götürdü.

Geçmiş zaman oluyor ki, melali cihan tutuyor.

Ve “Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz”.

Tarih 13 Ağustos 2014..

Odatv.com’un kırmızı başörtülü yazarı Asiye Güldoğan’ın şu melal dozu yüksek satırları yayınlanmıştı:

Tayyip Erdoğan’ın Cemaat’e düşmanlığı sahici bir düşmanlık ve sadece 17 ve 25 Aralık nedeniyle değil. Öfkenin asıl sebebi yanında, bunlar hafif kalır.

Öfkenin asıl sebebi kamuoyunca bilinmiyor, sadece istişare edilen kesimler biliyor. Seçimden önce birkaç belediye başkanıyla görüşme imkanım oldu. Bir tanesi Erdoğan’ın en yakınlarından biri. Üç belediye başkanından da benzer şu sözleri işittim.

“Biz Paralel düşmanlığını, seçime yönelik bir şey sanıyorduk ve doğrusu bu yönde bir şey de yapmıyorduk. Çünkü Paralelci dediklerimiz yıllarca beraber olduğumuz abdestli namazlı insanlardı. Hatta, ‘Başbakan bu kadar da üstlerine düşmese artık’ diye düşünüyorduk.”

Erdoğan, meydanlarda bas bas Paralelcilere had bildirmekten bahsederken, gerçekten de bakanlar, milletvekilleri, belediye başkanları olayı pek umursamıyor gibi duruyorlar, bugünler de geçer diye düşünüyorlardı.

ERDOĞAN’IN YATAK GÖRÜNTÜLERİNİ ÇEKMİŞLER

Erdoğan bu yüzden kızıyordu ve sitemli sözler sarf ediyordu. Bunun üzerine istişare toplantıları yapmaya başladı.

Konuştuğum belediye başkanları da, gitmişler.

“Erdoğan öyle şeyler anlattı ki, kendimizden utandık. Erdoğan’ı ailesiyle yatak odasındaki görüntülerini bile çekmişler. Bunları anlatırken gözleri doldu Erdoğan’ın. “Benim mahremimle yatak odamda görüntüye almak nedir ya, böyle bir rezillik olur mu? Yazıklar olsun”derken hepimizin tüyleri diken diken oldu. O zaman anladık işin ciddiyetini.”

Zaten döner dönmez ilk iş olarak paralelcileri temizlemeye başlamışlar.

“Başbakanımızın mahremiyetini görüntüye çeken insanlar artık bizimle birlikte olamazlar. Başbakanımızın dediği gibi, sırtımıza binmiş akrepleri bizi öldürmeden denize dökmemiz, onlar bizi öldürmeden bizim onları yok etmemiz gerekir.”

Cemaat’e verilen arazi ihalelerini iptal etmişler, birlikte yaptıkları işleri sonlandırmışlar, daha da pek çok şey yapacaklarmış paralel örgütle mücadele için.

Görüştüğüm Belediye Başkanlarından duyduğum bu sözlere benzer sözleri, birkaç milletvekili tanıdığıma da teyit ettirdim. “Zaten Başbakan, sadece benim görüntülerim yok, Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün de görüntüleri var demişti” diye hatırlattı bir milletvekilli.

Bir başka milletvekili de, konuştuğum belediye başkanları gibi “Cemaat’e eleştirileri ben de başta çok ciddiye almamıştım ama yanılmışız” dedi.

(http://odatv.com/n.php?n=erdoganin-yatak-odasi-goruntusu-var-1308141200)

*

Görüldüğü gibi yazıdan buram buram melal tütüyor.

Öfke ve utanç dolu bir melal.

“Erdoğan öyle şeyler anlattı ki, kendimizden utandıkdiyorlar.

“Bunları anlatırken gözleri doldu Erdoğan’ın” dediklerinde melal şahlanıyor, zirvelere tırmanıyor.

Ahmet Haşim yaşasaydı muhtemelen Erdoğan’ı çok severdi, çünkü melalden anlıyor.

AK Partili siyasetçiler de aynı durumda.. Erdoğan’ı dinleyince tüyleri diken diken olmuş.

Böyle bir melul mahzun mazhariyet herkese nasip olmaz.

Bu hikâyede melal noktasından tek eksik şu:

Başbakan’ın “Sadece benim görüntülerim yok, Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün de görüntüleri var” derken yüzünde hin bir gülümseme mi belirmişti, yoksa Abdullah bey kardeşi ile Hayrünnisa hanım için de gözleri dolu dolu mu olmuştu?

*

Şimdi melali bir tarafa bırakma ve “kritik-analitik düşünme” vakti cancağızım.

Varsa böyle görüntüler, gerçekten FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) çekmiş olabilir mi?

MİT eski ajanı Prof. Dr. Mahir Kaynak’ın tüm Türkiye’ye öğrettiği “gizli servis analiz mantığı” çerçevesinde düşünelim..

Erdoğan’ın hanımıyla olan görüntülerini çekmek FETÖ’ye bir fayda sağlar mı?!

Yani Erdoğan, “yatak” odasını ne olarak kullanacaktı, mutfak ya da çalışma odası olarak mı?!

Emine Hanım’la sabaha kadar namaz kılıp, Kur’an tilaveti ve zikirle mi vakit geçireceklerdi?!

*

Dolayısıyla, Erdoğan’ın yatak odasının görüntülerini çekmenin bir cemaat ya da örgüt için bir anlamının ya da faydasının olacağı düşünülemez.

Ama, bu tür görüntüleri çekip, bir cemaate ya da örgüte mal etmenin pek çok önemli sonucu olabilir.

Ya da, ortada böyle birşey yokken varmış gibi göstermenin..

Varsa şayet, o görüntülerin çekilmesi ancak bugünkü sonucu verebilirdi.. Ve o görüntüleri, ancak bugünkü sonucu isteyen, arzulayan ve planlayanlar yapmış olabilir.

FETÖ’nün kendisi değil.

*

Bu yazılanlar çerçevesinde MİT’e şöyle bir görev düşüyordu:

Erdoğan’ın yatak odası görüntülerini çekenlerin hepsinin, tek tek, isim isim deşifre edilmeleri, tutuklanmaları ve yargılanmaları.

Neden bu yönde hiçbir gelişme yaşanmadı?..

Bir sürü polis vs. tutuklandı, bunların arasında, Erdoğan’ın yatak odası görüntülerini çekmekle suçlanan bir kişi bile yok.

Neden?

Bir ülkenin başbakanının yatak odası görüntülerini bir cemaat ya da örgüt çekebiliyorduysa, ve Kuşcu Eşref adıyla Twitter’da “MİT ve hatta Devlet adına” konuştuğu izlenimini veren biri FETÖ’cülere, “Her yerdeyiz, nefes alışlarınızı bile takip ediyoruz” diyebiliyorduysa, şu görüntüleri çekenleri neden kulaklarından tutup yakalamadı ve halka ilan etmediler?

*

Bence bu sorunun cevabı basit..

Aslında, vardıysa böyle görüntüler, bunu yapan FETÖ değildi.

The Cemaat yapmış gibi görünse veya gösterilse bile, aslında onlar başka bir odağın The Cemaat’e sızmış adamlarıydılar..

Bu yüzden, Pensilvanya’dan, Güney Afrika’dan bile bize “Şunları şunları konuşuyorlar, falan şöyle dedi, filan böyle dedi” diye rivayetler aktaran Kuşcu Eşref, bizi bu görüntüler konusunda bilgilendirmekten imtina ediyordu..

“Bu görüntüleri filan çekti, falan aldı feşmekana verdi” türünden hiçbir şey söylenmedi.

Neden bu bahse hiç girmedi Kuşcu gibi tipler?..

*

Millet (ve de FETÖ), Başbakan’ın yatak odasında Emine Hanım’la ne yaptığını niye merak etsin ki?..

Ve FETÖ, niçin böyle bir çekim yapsın ki?..

İftira olduğu bu kadar bariz bir hikâye şimdiye kadar uydurulmuş mudur acaba?..

Kimse, “FETÖ’cü filan ve falan bu çekimleri yaptı, MİT bunu tespit etti” diyemedi.  

Bütün dedikleri şuydu: “FETÖ bunu da yaptı, bize inanın.”

On yıl önce, “Zavallı Başbakan ve Emine Hanım, yatak odaları bile görüntülenmiş, böyle bir mağduriyet görülmüş mü, çok üzüldük, höngürt de höngürt” diye hep birlikte ağıt seansları düzenlediniz, gözyaşlarınızla tonlarca mendili ıslattınız.

Kiminiz “Başbakanımıza bu yapılır mı?” diye kendisini yerlere atıyor, kiminiz feryatlar içinde elbisesini yırtıyor, kiminiz de kafanızı duvarlara vuruyordunuz..

O günlerde bütün bir millet, “Aaah, ah, ooof, of, zavallı Tayyib’imiz, Emine Hanım’la görüntüleri çekilmiş, buna can mı dayanır, höngürt de höngürt” diye ağlayıp zırlayan bu kalabalık koro karşısında ağzı bir karış açık sersemlemiş vaziyette bakınıp kaldı, ne düşüneceğini bilemedi.

*

Sanki Tayyip bey, evlenmemeyi nezretmiş bir başpiskopos, Emine hanım da yine evlenmemeyi adayıp manastıra kapanmayı tercih etmiş yaşlı bir bakire rahibe, ve de FETÖ bunları iş üstünde yakalayıp kayda almış..

Sanki böylesi görüntülerle Tayyip bey ile Emine hanıma şantajda bulunmak mümkün..

Sanki millet, Tayyip bey ile Emine hanımın görüntülerini çok merak ediyor ya da çok rezilce birşey olarak görecek..

Bu FETÖ, Tayyip bey ile Emine hanımın yatak görüntülerinin peşine düşecek, bunları kayda alacak kadar budala mı?.. Dünyada bir tek akıllı siz misiniz?.

Ancak, bu Asiye Güldoğan’ın kulağına senaryo üfleyen “iyi saatte olsunlar”ın, “derin entrikacılar”ın, bu milleti çok salak zannettikleri anlaşılıyor.

Belki, kendilerince, milleti salak zannetmek için yeterli gerekçeleri var.. Yıllarca çok kolay kandırıp aldattıkları için..

Böylesi masallar karşısında salak numarasına yatanların da gerekçeleri vardı elbette.

*

Bu millet, aile mahremiyeti konusunda hassastır..

Öyle ki, aile mahremiyetine yönelik en küçük saldırılara verilen en büyük tepkileri bile normal karşılar.

İnsanların, namuslarına yönelik saldırıları afvetmemesini, intikam almasını, olayı kan davasına dönüştürmesini, nesillerce süren bir mesele haline getirmesini bu millet “doğal” bir durum olarak görür.

O nedenle, milletin bu özelliğini istismar eden bir “derin odağın”, bir senaryo yazıp Asiye gibi isimlere (ki takma isim) roman kıvamında anlattırdığı anlaşılıyor.

*

Odatv’nin Asiye’si işi bu noktada bırakmamış, bir yazı daha kaleme almıştı.

Başlık şöyleydi:

“Erdoğan ağlayarak Karaman’a anlattı ve Pensilvanya ile görüşüldü”.

Asiye’nin hikâyesinin bu bölümünde melal melankoliye dönüşüyor.

Bakın ne olmuş:

“… Erdoğan bu kadarını beklemiyordu. O zamana kadar her şeye rağmen Cemaat’e müsamaha gösteren, sağında solunda pek çok kişi bazı uyarılarda bulunmasına rağmen ‘Alnı secdeye varandan zarar gelmez’ diye savunan Erdoğan, eşiyle görüntülerinin olduğunu öğrenince çok sarsıldı. İlk başta Hayrettin Karaman hoca, Ahmet Akgündüz ve onun gibi bazı sevdiği saydığı kişilere olayı anlattı. Hayrettin Karaman, Ahmet Akgündüz ve diğerleri, acele edilmemesi, Hocaefendi’yle görüşülmesi gerektiğini söylediler. Erdoğan ağlayarak anlatmıştı ve ağlayarak bu öneriyi kabul etti.

(https://www.odatv.com/yazarlar/asiye-guldogan/erdogan-aglayarak-karamana-anlatti-ve-pensilvanya-ile-gorusuldu-63751)

Normalde, Hayrettin Karaman ile Ahmet Akgündüz’ün, Fethullah Gülen’e şunu demeleri beklenir: 

“Erdoğan’ın anlattıkları doğru mu? Böyle birşeyi yaptınız mı?”

Bunun da cevabı bellidir.

Yapmadık, böyle bir şerefsizliğe asla yeltenmeyiz” demekten başka yapacakları birşey olamaz. 

(Yapmış olsalar bile, ancak böyle bir cevap verebilirler. Fakat, onların böyle aptalca, mantıksız ve gereksiz birşeyi yapmış olması mümkün değildir.. Ahlâksız olsalar bile, bu kadar ebleh olamazlar.)

*

Diyelim ki, Hayrettin efendi ile Ahmet bey bu cevaba inanmadılar, şöyle dediler:

“Yapmadığınıza yemin edebilir misiniz?”

Böyle bir durumda, Fethullah Gülen muhtemelen şöyle diyecektir:

“Erdoğan’ın ailesiyle olan yatak görüntülerini kim çektiyse Allah belasını versin, ocağına ateş düşürsün, sürüm sürüm süründürsün.”

Bu durumda Hayrettin efendi ile Ahmet bey, beddua Erdoğan’ın lehine olduğu için, “Beddua etme Hoca, müslümana beddua etmek yakışmaz” demeyecek, tahminime göre, “Aaamiiin, Allah bin beter etsin!” diye karşılık vereceklerdir.

*

Ancak, Asiye’nin romanında olaylar beklediğimiz gibi değil, çok farklı gelişiyor.

Yukarıdaki satırların hemen ardından Asiye şunları söylüyor:

“… bu anlattıklarından çok heyecanlanmıştım. Benden önce yanımdaki arkadaşım sordu:

“Peki görüştüler mi?”

“Evet görüştüler. Ama Pensilvanya’dakiler, “Geri adım yok, Erdoğan’ı bitirmeye kararlıyız” cevabı verdiler. Kendilerinden çok emin halleri varmış, sonradan da anlaşılacak ki her şeyi planlamışlar. Olumsuz cevap gelince, Erdoğan ‘Hodri meydan, yayınlarsanız yayınlayın. Elinizden geleni ardına koymayın’ dedi ve meydan meydan dolaşarak mitinglerde Cemaat’e savaş ilan etti.”

Asiye, konuştuğu kişinin “bu anlattıklarından çok heyecanlanmış”.. Maşallah, heyecanı yerinde..

Görüldüğü gibi, romanda yer alan bu ifadelere göre, Fethullah Gülen’in şu “manyakça” sözleri söylemiş olması gerekiyor:

“Gördüm, Tayyip ile Emine’yi yatakta gördüm. Utanmazlar.. Bak hele sen, neler neler yapmışlar!.. Onları bu görüntülerle bitireceğim.”

Bunun üzerine Tayyip bey de, Asiye’nin romanına göre, Cüneyt gibi kılıcını çekip şöyle demiş bulunuyor:

“Hodri meydan, yayınlarsanız yayınlayın. Elinizden geleni ardınıza koymayın.”

Görüyor musunuz Tayyip beydeki cesareti..

Emine hanımla yaptıklarından utanmıyormuş.. Korkmuyormuş..

The Cemaat de, “tırsmış”, “Erdoğan’ı bitirecek” olan bu görüntüleri yayınlamaktan vazgeçmiş..

Eğer yayınlasalarmış, Erdoğan bitermiş..

Artık nasıl bir faciaysa?.. O görüntülerde Erdoğan'ı bitirecek ne vardıysa?. Ben çözemedim.

Ama Asiye’nin romanına göre durum vahim..

*

Acaba niçin biterdi Erdoğan?..

Millet şöyle mi derdi:

 “Yazıklar olsun sana Tayyip, biz Bilal’i lahana tarlasında, Sümeyye’yi ise Kızılırmak’a bırakılmış bir sepette bulduğunuzu zannederken şu yaptığınıza bakın.. Bittin sen artık Tayyip, bittin!.. Bize bunu yapmayacaktın.. Emine ablamıza el sürmeyecektin.. Bittin sen!..”

* 

Tabiî Hayrettin efendi ile Ahmet beye, Pensilvanya ile yaptıkları görüşmeyi olduğu gibi açıklama, “Derin Asiye“nin iddiaları konusunda açıklama yapma görevi düşüyordu.

Ama bugüne kadar Hayrettin ile Ahmet efendiler, susarak Asiye’nin, daha doğrusu Asiye takma adını kullanan çirkin odağın, "oda"nın yalanlarını zımnen onaylamak dışında birşey yapmadılar.

Hayrettin efendi, olgun ve kâmil adam numarası yapıyor, fakat dünya hadiseleri onun kalite ve kalibresini gözler önüne seriyor.

Hayat böyle birşeydir.. Bir muhalif rüzgâr eser, yüzlerdeki maskeleri alır götürür.. Takkeler düşer.. 

Melalin bulunduğu yer de işte tam burasıdır.


BİR ZAMANLAR ABANT’TA

 









Yeni Şafak yazarı Prof. Hayrettin Karaman’ın geçmişte Fethullah Gülen’le ve Gülencilerle arası iyiydi.

Onların etkinliklerine katılıyordu.

Mesela 22 Temmuz 2001 tarihli yazısı “4. Abant Platformu” başlığını taşıyor.

Şöyle diyor:

Gittikçe gelenekleşen, oturan ve kurumsallaşmaya doğru gelişen Abant Platformu''nun 4.''sü de bu Temmuz ayında yapıldı. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı''nın başka birkaç sivil toplum kuruluşunun da desteği ile tertiplediği toplantının bu seneki konusu "Çoğulculuk ve Toplumsal Uzlaşma" idi.

Vakıf yalnızca organizasyon ve finansman işini üstleniyor, danışma kurulunun tavsiyeleri istikametinde katılacaklar listesi hazırlanıyor, katılacaklar seçilirken konu ile ilişki, tartışma kültürü, kişinin toplumdaki yeri ve konumu gözönüne alınıyor. Mümkün olduğu kadar farklı görüşleri savunanların biraraya getirilmesine çalışılıyor. Toplantının amacı farklı kimlik ve kişiliklerin yaşadığı, bu farklılık içinde bir birlik ve beraberliğin vâkıa olarak gerçekleştiği ülkemizde "birlik ve beraberliği sağlam bir teorik zemine oturtmak"tır. Bu zeminin "hukukun üstünlüğüne, insan hak ve özgürlüklerine dayalı demokratik, laik bir sistem" olduğu öngörülmektedir. Bundan önceki toplantılarda "din-devlet, akıl-vahiy ilişkileri, hukukun üstünlüğü ve demokrasi konuları görüşüldü. Görüşler ve tartışmalar kitaplaştırıldı, ya ittifakla veya çoğunluğun reyi ile ortaya çıkan sonuçlar da bildiriler halinde kamunun bilgisine sunuldu.

Sonra yıllar geçti, köprülerin altından çok sular aktı.

15 Temmuz darbe teşebbüsünden iki gün sonra Karaman, “Yanlış bilgi ve batıl inancın acı sonuçları” başlığı altında şunları yazdı:

Dini düşünce ve hayatın temeli doğru yoldan giderek doğru bilgiye ulaşmaktır. Bilgi yanlış olunca inanç da yanlış olur, inanç davranışın güçlü bir saiki olduğu için kaçınılmaz olarak yanlış inancın (bid’at ve hurafeleri sahih din sanmanın) acı ve zararlı sonucu yanlış davranışlar olacaktır.

Ehl-i sünnet kaynaklarına bakıldığında şu bilgi ve inanç konularında ittifak edildiği görülecektir:

Müslümanların yöneticisini Allah ve Resulü (s.a.) tayin etmemiştir, niteliklere işaret edilmiş, bu işaretler ulema tarafından maddeleştirilmiştir. Bu nitelikleri her mümin taşıyabilir, gerekli eğitim ve emekle liyakat kazanmış olanları müminler serbest iradeleriyle seçerler. İlk halifenin dediği gibi “O Allah’a ve Resulü’ne itaat ettiği sürece seçip yeminle bağlananlar da (bey’at edenler de) ona itaat ederler. O haktan ve hukuktan saparsa, niteliklerini kaybederse yetkiyi elinden alır, layık olana verirler.”
Hiçbir beşer Allah ile konuşamaz, herkese açık ve üzerinde birleşilmiş İslam bilgisi ve inancına aykırı bir bilgi ve inanç ileri süren ve bunu kendine mahsus bir yoldan giderek Allah’tan aldığını söyleyen kimse yoldan çıkmıştır; yanlışın derecesine göre kâfir, fâsık, sapkın, hatalı olur.  

Evet, “Yanlışının derecesine göre kâfir vs. olur” diyor.

Bunu yazan kişi, ikide bir “Ehl-i kıble tekfir edilmez. Ehl-i Sünnet tekfir etmez” diyen kişi.

Demek ki ehl-i kıble de yanlışının derecesine göre kâfir olabiliyormuş.

Ancak, bunu anlaması ya da hafızasının yerine gelmesi için Hayrettin efendinin kafasına bir darbe alması gerekiyormuş.

Ya da Karaman efendi Ehl-i Sünnet’ten değil.

*

Her neyse, yazısına dönelim, ifadelerinin devamı şöyle:

"İslam’ın ilk asrından beri alimler, yoldan çıkmış yöneticiyi değiştirme konusunu tartışmışlardır. Özet olarak vardıkları sonuç şudur: İslam’dan çıkmış yönetici mutlaka değiştirilmelidir."

Yöneticinin İslam’dan çıkmış olduğunu söylemek, onu tekfir etmektir.

Karaman sözlerini şöyle sürdürüyor:

Müslüman olmakla beraber zulme ve günaha sapmış yönetici ise önce uyarılır, ıslahına çalışılır, yola girmezse o da değiştirilir; ancak bu değiştirme vazifesinin şartı “fitneye mahal vermeden” olabilmesidir.

Peki fitne nedir?

Bu bağlamda fitne iç savaştır, Müslümanların birbirini öldürmesidir, ülkede can ve mal güvenliğinin yok olmasıdır; böyle bir ihtimal varsa sabredilir ve uygun zaman beklenir.

İki gündür yaşadığımız olaya bu kuralları uygulayalım:

Bu hareketin amacı iktidarı, İslam’dan sapmışların elinden alıp layık olanlara vermek değildir. Türkiye’nin mevcut şartlarında böyle bir amaçtan söz edilemez.

Hareketi yapanlar bir kişinin Allah ile konuştuğuna, asla hata yapmayacağına ve günah işlemeyeceğine inanıyorlar. Halbuki herkesin tanıdığı bu kişi bazı ruh ve beden arızaları içinde yaşayan bir beşerdir; hem yanılması hem de günah işlemesi mümkündür, vakidir.

Birçok karizmatik lider gibi o da yalnızca kendi düşünce ve tercihini açıklamak, telkin etmek ve itaat istemek için danışmalar (sözde istişareler) yapar. Keskin ve kesin inançlılar ondan aldıkları emirleri canları pahasına yerine getirirler; çünkü sapkın inançlarına göre ölüm mutluluktur, cennet garantilenmiştir, yaşarsa kahraman, ölürse cennetlik olacaklardır.

Müslümanların tarihinde yaşanan pek çok acı olayın, ümmete ve devlete büyük zararlar veren hareketlerin arkasında bu yanlış bilgi ve sapkın inançlar vardır, haddini bilmeyen, peygamberliğe hatta daha daha ötesine soyunan hainler ve meczuplar vardır.

Müslümanların olanlardan ibret alarak ehl-i sünnet itikadını iyi öğrenmeleri ve buna sımsıkı sarılmaları çekilen acıların kazanç hanesine yazılacak bedeli olacaktır.

*

Görüldüğü gibi dinen sapkın diyor, hain diyor, meczup diyor, ruhen arızalı diyor, istişareleri sözde diyor.

Diyor da diyor.

Fakat, “Bu adamın bu hale gelmesinde benim de, mevcut iktidarın da, deriniyle yüzeyseliyle bu devletin de çok büyük vebali var” demiyor.

“Bu devlet, Şeriatçı bilinen Milli Görüşçülere karşı devletçi ideolojiyi savunan, Faşizmin dindar kılıflı versiyonunu öne çıkaran, devlet-i ebed müddet hurafesi ile Allahu Teala’nın beka sıfatını devlete veren, devleti putlaştıran bu adamı destekledi” demiyor.

“Bu devlet, laikliği özümseyeceği hesabıyla, Siyasal İslam ya da İslamcı diye bilinen kesime karşı sözde Ilımlı İslam’ı temsil eden bu adamı ve benzerlerini destekledi, kendi ayağına kurşun sıktı” demiyor.

“Bu adam, İslam’ı sahih biçimiyle ve olduğu gibi savunanları Batı ve ABD öyle istediği için terörist olarak nitelendirdi, gayrimüslimlerle, onların güdümüne girecek şekilde işbirliği yaptı” demiyor.

“Bu adam İslam birliği yerine Yahudi ve Hristiyanlarla diyalog hurafesi çerçevesinde gayrimüslimlerin güdümüne girmenin propagandasını yaptı” demiyor.

"Bu adamın dün söyledikleriyle bugün söyledikleri arasında, Akpartilileri hırsızlıkla suçlama dışında bir fark yok" demiyor. 

"Bu adam CIA'in emri altına girmek yerine MİT'in emri altında olsaydı ya da kontrolü altında kalsaydı, onun bütün bu lanetlenen söylemlerine bu laik (siyasal dinsiz; cami, kilise, havra ve putgede arasında ibadetsiz; kıblesiz) devlet destek vermeye tam gaz devam edecekti" demiyor.

"Bu adamın bu kadar insanı peşine takıp Batıcı hale getirebilmesi bu 'kıblesiz, Kıble ehli olmayan, taşları bağlayıp haşhaşları serbest yapan rejim'in suçu" demiyor.

"Asıl suçluyu bulmak istiyorsak elimize bir ayna alalım" demiyor.

"Fethullah'ı kutbu'l-aktab yapıp eleştirilemez ilan etmekle Atatürk'ü peygamber gibi 'aleyhinde konuşulması caiz olmayan adam' yapmak (Atatürk'ü bir tür kıble haline getirmek) arasında İslam açısından hiçbir fark yoktur" demiyor.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...