SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK, KALİTESİZ DEĞİLDİ, ÇOK BECERİKLİ, MUHTEŞEM VE MUAZZAM, GÖZ KAMAŞTIRICI BİR HAİNDİ

 






Mehmet Hasan Bulut, İngiliz ajan Herbert Aubrey’le ilgili kitabında, ABD’de yayınlanmakta olan New York Herald adlı gazetede Nisan 1919’da çıkmış olan bir makaleden bir bölüm aktarıyor.

Yazarı William T. Ellis..

Şunları yazmış:

“’Maminim’in, veya kendi tabirleriyle ‘hakiki inananlar’ın, veya Türklerin onları çağırdığı şekliyle ‘Dönme’lerin gerçek inancını dışarıdan kimse bilmez. Zahiren Muhammedî ritüellere uyarlar. Gizlice Yahudi inançlarım muhafaza ederler ve kabalistik ritüeller ve Sabetay riyazetini icra ederler. İki yüz elli yıl dünyanın geri kalanından uzak durdular ve kendilerine hıyanet eden ‘Mesih’e (Mesihlik iddiasıyla ortaya çıkmışken “dönme” olup canını kurtaran Sabetay Sevi’ye) sadık kaldılar.

“Bu müslüman [görünen] Yahudilerin saflarından ticâret ve siyâset dünyasında çok güçlü insanlar çıktı. Zengin ve terakkîci insanlar. Bu adamlar farmasonluğa girdiler ve localarından ve gizli toplantılarından 1908’de Sultan Abdülhamid’i indiren Türk ihtilâli meydana geldi. Umûmîyetle anlaşıldığı haliyle İttihâd ve Terakki Komitesi gizli bir cemiyetti. Asıl liderleri hep arka planda, gizli ve meçhul kaldılar. Bu esrarlı cemaatin mensupları olan İttihâd ve Terakki liderlerine, bu, doğrudan Dönmelerin gizli tarikatından miras kaldı. Türk ihtilâline Selânikli Yahudiler rehberlik etti. Şimdi Enver, Talât ve Cemal ve diğer Türk liderler sürgünde, arkalarındaki asıl güç ise, halk bilmediği için, emniyette ve cezalandırılmadı.

“Dünyanın bu köşesi (Türkiye) yine karışıklık içerisinde ve yeni ve daha iyi bir liderlik beklerken insan merak ediyor; Selânik’in güçlü Yahudileri tekrar günün adamını çıkaracak mı?

(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 358.)

Soy sop işlerine meraklı bazılarına göre, Selanik’in güçlü Yahudileri tekrar günün adamını çıkardılar: Mustafa Kemal.

*

Bulut, Selanikli Mustafa Atatürk’ten şöyle söz ediyor:

“Bu arada, Fransız İhtilâline ve Napolyon’a olan hayranlığını her fırsatta dile getiren Mustafa Kemal, Samsun’a çıkmış, buradaki İngiliz subaylarla bir toplantı yaptıktan sonra Havza ve Amasya’ya gitmişti. Anadolu’daki İngiliz istihbaratı, onun asıl niyetinin Yunan ordusuna karşı milliyetçi bir hareket kurmak olduğunu anlamıştı, fakat bu hareketin durdurulması için İstanbul’a ve İngiltere’ye gönderdikleri raporlar nedense ciddiye alınmıyordu.” (s. 359-60.)

Bulut, raporların ciddiye alınmama nedenini tabiî ki biliyor.

Nedeni, Selanikli Mustafa Atatürk’ün daha İstanbul’dayken, İngiliz istihbaratının (gizli servisinin) Türkiye şefi Robert Frew (Fru, Fro) vasıtası ile İngiliz devleti ile anlaşmış olması.

Bu gerçeği, Selanikli zamparanın sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı İkinci Adam Orgeneral İsmet İnönü 1973 yılında “resmen” açıklayacaktır:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Aynı gerçeği Kâzım Karabekir de dile getirmiş durumda:

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, İngilizlerin [komünist devrimini yapmış olan] Ruslara karşı Türkiye'den daha iyi bir mukavemet [direniş] cephesi kuramayacaklarını anladıklarını söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

Evet, İngiliz istihbaratının Anadolu’daki ajan, eleman ve muhbirlerinin raporlarının İngiliz karar mercîleri tarafından kaale alınmamış olmasının nedeni buydu.

İstihbaratçılığın, gizli servis operasyonlarının “doğa”sı gereği, Selanikli’nin aslında kendilerine çalıştığını, kendileriyle işbirliği içinde hareket ettiğini alt düzey elemanlarına söylemiyorlardı.

*

Bulut’un sözlerinin devamı şöyle:

“Amasya’da bir tamim neşreden (genelge yayınlayan) Mustafa Kemal, İstanbul Hükümetini yok sayarak Kemalist İhtilâli başlattı. Ayrıca Mehmed Konitza’nın Arnavutluk’ta yaptığı gibi, Sivas’ta millî bir kongre toplanacağını telgrafla İttihâd ve Terakki Komitesinin Anadolu teşkilatına duyurdu. Ardından Sivas’a ve oradan Vilâyet-i Şarkiye Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti tarafından dâvet edildiği Erzurum’a geçti. Burada iken İstanbul’dan askerlik vazifesinden alındığına dâir haber geldi, artık sıradan sivil bir insandı.” (s. 360.)

Kurulan tezgâhın bir parçası olarak, Selanikli zamparanın askerlik vazifesinden alınması, Osmanlı Devleti’nin “memur”u olmaktan çıkarılması gerekiyordu.

Millet iradesine (millî iradeye) dayandığını, kendisinin millet tarafından görevlendirilmiş olduğunu söyleyebilmesi ve bir sonraki aşamada Osmanlı Hükümeti’ni ve Devleti’ni tanımadığını ilan edebilmesi için bu gerekliydi.

İlk başta doğrudan devleti ve Padişah’ı hedef almadı, Osmanlı Hükümeti’ni suçlamakla yetindi. Tüm tuşlara aynı anda basmıyor, merdiven basamaklarını teker teker çıkıyordu.

Padişah’ı suçlama aşamasına TBMM’nin açılıp Selanikli’nin kişisel otoritesini kurmasından sonra geçildi.

*

İngilizler, Selanikli’nin Samsun’a (Anadolu genel valiliği anlamına gelen) olağanüstü yetkilerle gönderilmesi için ellerinden geleni yapmışlardı.

Osmanlı Devleti’nden, Karadeniz’deki karışıklıklara son vermek için bir yetkili görevlendirmelerini istemişler, Selanikli için yolu hazırlamışlardı.

Pekçok Osmanlı devlet adamını, subayını ve aydınını tutuklayıp Malta’ya sürgün etmişken Selanikli zamparaya dokunmamışlar, Samsun vizesini de hemen vermişlerdi.

Selanikli, cebinde dünya kadar para, altında (Padişah'ta bile olmayan) iki otomobil, ve maiyetinde 20 küsur adam olduğu halde olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya kapağı atınca da, onun “sivil” hale gelmesi, “devlet memuru” olmaktan çıkarılması için bir sonraki hamleyi yapmışlardı. 

Hükümet'ten, Selanikli’nin tekrar İstanbul’a çağırılmasını istemişlerdi.

*

Osmanlı Hükümeti ise, İngilizler’in bu tutarsız politikalarının ardındaki tuzağı anlayamıyordu:

Yeni Sabah'ta Rıza Tevfik'in [Bölükbaşı] hatıralannda dikkate şayan parçalar var. Dün [Sadrazam] Damad Ferid'in şu sözleri yazılmıştı: ‘Mustafa Kemal Paşa'yı müfettiş olarak tayin etmemizi isteyen İngilizlerdi. Şimdi de geri almamızda ısrar ediyorlar.’”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

Osmanlı Hükümeti’nin İngilizler’in baskısıyla Selanikli’yi geri çağırması, İngiliz-Selanikli konsorsiyumunun bir taşla birkaç kuş vurmasını sağlıyordu.

Böylece, birincisi, Selanikli’nin başına buyruk hareket etmesi için gereken meşruiyet temeli "resmen" oluşturulmuş oluyordu.

İkincisi, Selanikli’nin, “resmî görev”ine değil de “halkın tensib ve seçimine, millet iradesine” dayandığını ilan edebilmesinin önü açılıyordu.

Üçüncüsü, bu sayede Osmanlı Devleti ve Hükümeti’nin İngiliz işbirlikçisi hain gibi gösterilmesinin, buna karşılık Selanikli hain zamparanın İngiliz’e kafa tutan kahraman gibi tanıtılmasının zemini oluşturuluyordu.

Doğal olarak, Osmanlı Hükümeti, Selanikli ile olan ilişkisini (İngilizler’i avutmak ve aldatmak için) sürdürülmesi gereken bir “danışıklı döğüş” olarak görüyordu. Fakat bu, Selanikli zampara açısından bir danışıklı döğüş değildi, hain bir imha operasyonuydu. 

Kavga eder gibi göründüğü İngilizler’le birlikte Osmanıl Devleti’nin temellerine dinamit koymaktaydı.

(Selanikli’nin ihanetinin farkında olan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi gibiler ise kimseye söz dinletemiyorlardı. Şeyhülislam, İskilipli Atıf Hoca’yı bile ikna edememişti. Merhum şehid, Selanikli’nin samimi olarak cihad niyeti taşıdığını zannediyordu. Bediüzzaman da durumu ancak Ankara’ya gelince anlayabilmişti. 

Birinci Meclis’in birçok üyesi zamanla Selanikli’nin gerçek yüzünü anlamaya başladılar, fakat geç kalınmıştı, atı alan Üskudar’ı geçmişti, Selanikli, Ali Şükrü Bey’i Topal Osman’a öldürterek herkesin gözünü korkuttu, gürültülü “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” oratoryosuyla herkesin aklını başından aldı.)

*

Bulut’un sözlerinin devamı şöyle:

“İngiliz Albay Alfred Rawlinson, Erzurum’a Mustafa Kemal’den önce gelmişti. Bir zamanlar Osmanlı topraklarında casusluk yapan Sir Henry Rawlinson’un oğluydu. Babası, aynı zamanda Lawrence’ı arkeolog olarak Türkiye’ye gönderen Filistin Keşif Fonu’nun bir mensubuydu. Albayın görünüşteki vazifesi, mütâreke (ateşkes) şartlarının tatbikine nezâret etmek ve Doğu’daki Türk Ordusuna ait silahların envanterini çıkarmaktı. Hakikatte ise Tiflis’teki İngiliz ordusunun gönderdiği silahların Kars üzerinden Türklere verilmesini sağhyordu. Erzurum Kongresi başlamadan önce Mustafa Kemal ile uzun uzun konuştular. Kongrenin son günü, yani 7 Ağustos’ta (1919) şehirden ayrılmadan evvel Mustafa Kemal ile üç buçuk saatlik bir görüşme yaptı. Geleceğe dâir ihtimâllerden ve Milliyetçi Hareketten bahsettiler. Mustafa Kemal ona kongrenin İstanbul idâresini tanımadığını ve Millî Hareketin aslında ihtilâlci olduğunu söyledi.” (s. 360-1.)

Selanikli hain, Rawlinson’a ayrıntılı rapor vermiş durumda. 

“İşler istediğimiz gibi gidiyor, saf Kâzım Karabekir’i kafaya aldım, ağımı yavaş fakat sağlam örüyorum, bana güvenin, mutlaka başaracağım” dediği, İngilizler’e umut verdiği anlaşılıyor.

*

Bulut’u dinlemeye devam edelim:

“Görüşmenin ardından Rawlinson, rapor vermek üzere önce İstanbul’a, oradan da Londra’ya gitti. Hârbiye Nezâretine (Dışişleri Bakanlığı’na) raporunu sunup, Mustafa Kemal’in yükseleceğini daha 1913’te tahmin eden Erkan-ı Hârbiye Reisi (Genelkurmay Başkanı) Sir Henry Wilson ile görüştü. Ona Millî Hareket hakkında malûmat verdi. Ardından Hâriciye Nezâretinde Lord Curzon ile görüştü. Mevzu daha çok Mustafa Kemal’in şahsiyeti ve Sultan’ın hükümetine karşı yapacağı ihtilâl ve kurulacak bir cumhuriyet hakkındaydı. Görüşmelerin ardından Rawlinson, gayrıresmî bir vazifeyle Mustafa Kemal ile görüşmek üzere tekrar Türkiye’ye gönderildi.” (s. 361.)

Evet, Rawlinson, Selanikli hain zamparaya “Seninle konuştuklarımızı İngiliz hükümetinin ve ordusunun başındaki isimlere anlattım, çok memnun oldular, sana güvenleri tam” demek, ona “gaz” vermek için tekrar Selanikli’nin yanına geliyor.

Hain zampara, riyakâr münafık, “gizli gündem” virtüözü takiyye kumkuması, gündüz Erzurum Kongresi’nde milletin huzurunda (Mazhar Müfit Kansu’nun tabiriyle) müftü efendi gibi konuşup dua ederken, Halife-Padişah’ı, dini imanı korumaktan dem vururken, işgalci düşman İngiliz’in subayıyla başbaşa kaldığında ihanet kilimi dokuyor, Osmanlı Devleti’ni bir “ihtilal” ile yıkmaktan, kendisinin cumhurbaşkanı olacağı bir cumhuriyet ilan etmekten söz ediyor.

Gerçek gündeminde vatanı kurtarma diye birşey yok.. 

Zaten İngilizler Yunan’ı (adını General Milne’den alan) “Milne Hattı” ile Aydın civarında durdurmuşlar, Yunan ordusunu İzmir dağlarında açan çiçekleri toplama ve otları yolmakla görevlendirmişler.

 Yunan, Selanikli hain zampara cumhurbaşkanlığı etiketli kendi krallığını rahatça kurabilsin diye bekletilecektir. 

(Daha sonra Anadolu içlerine yürümeleri, Almanya yanlısı devrik kral Konstantin’in tekrar tahta oturması ve Venizelos’un başbakanlık makamını kaybetmesi yüzünden olacaktır.)

*

Hain zampara, gerçekte çok sinsi olduğu ve kafasındaki ihanet planlarını saklamayı iyi becerdiği halde, Rawlisonson ile yaptığı uzun görüşmenin etkisinden sıyrılamamış olacak ki, o gece, hempaları Mazhar Müfit Kansu ile Süreyya Yiğit’e içindeki cerahati boşaltmış.

Sırlarının küçük bir kısmını anlatmış.

Mazhar Müfit’in ifadeleri şöyle:

Erzurum Kongresi’nin bittiği, 7 Ağustos 1919 gecesi Mustafa Kemal Paşa, Süreyya Bey (Yiğit) ile dertleşmesini sürdürürken, aniden beni uyandırıp yanına çağırdı. Bir süre, sonra aramızda şöyle bir konuşma geçti:

- Mazhar not defterin yanında mı?

- Hayır Paşam!

- Zahmet olacak, ama bir merdiven inip alacaksın. Hadi al gel!

… Hemen aşağıya indim.… Defteri getirdiğimi görünce, sigarasını bir kaç nefes üst üste çektikten sonra; ‘Ama, defterin bu yaprağını hiç kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar mahrem kalacak. Bir ben, bir Süreyya, bir de sen bileceksin! Şartım bu!’ dedi.

Süreyya da, ben de; ‘Buna emin olabilirsiniz Paşam!’ dedik….

-‘Pekâlâ, yaz! Zaferden sonra şekl-i hükümet (hükümetin şekli) Cumhuriyet olacaktır!… Bu bir. İki; Padişah ve Hanedan hakkında zamanı gelince icap eden muamele yapılacaktır. Üç; Tesettür (örtünme) kalkacaktır! Dört; Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir!’

Bu anda, gayri ihtiyari kalem elimden düştü. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme baktı. Bu bakış, gözlerin bir takılışta birbirlerine çok şey anlatan konuşmasıydı. Paşa ile zaman zaman senli benli konuşmaktan çekinmezdim.

-‘Neden durakladın?’ deyince, ‘Darılma ama Paşam, sizin de hayalperest taraflarınız var’ dedim. Gülerek;

-‘Bunu zaman tayin eder. Sen yaz!’  dedi. Yazmaya devam ettim:

-‘Beş; Lâtin (Avrupa) hurufu (harfleri) kabul edilecek!” deyince ‘Paşam, kâfi, kâfi’ dedim ve biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insanın edasıyla, ‘Cumhuriyetin ilânına kadar muvaffak olalım da üst tarafı yeter!’ diyerek defterimi kapadım, koltuğumun altına sıkıştırdım ve inanmayan bir adamın tavrı ile; ‘Paşam, sabah oldu! Siz oturmaya devam edecekseniz bana müsaade edin!’ diyerek yanlarından ayrıldım.”

(Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le BeraberC. 1, Ankara, 1966, s. 131 vd.)


SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK, KALİTESİZ DEĞİLDİ, ÇOK BECERİKLİ, MUHTEŞEM VE MUAZZAM, GÖZ KAMAŞTIRICI BİR HAİNDİ

  Mehmet Hasan Bulut, İngiliz ajan Herbert Aubrey’le ilgili kitabında, ABD’de yayınlanmakta olan New York Herald adlı gazetede Nisan 1919...