Kont Sforza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kont Sforza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

BİR SELANİKLİ KLASİĞİ: BİR YALANI BAŞKA BİR YALANLA KAPATMAYA ÇALIŞMAK

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 42


Evet, Selanikli Mustafa Atatürk’ün mütareke (ateşkes) dönemi sergüzeştini (Falih Rıfkı Atay’ın rivayetiyle) kendi ağzından dinliyorduk.

Bir önceki bölümde, Selanikli’nin şu sözlerini okumuştuk:

“Mesela bir şayia çıkar, sefaretlerden (büyükelçiliklerden) birinin papazı Vahdettin'le mülakat (görüşme) aramıştır ve kendisine bilmem ne manada teminat (güvence) vermiştir. Saray ferahlık içindedir. Bu ferahlık, etrafa da sirayet eder. İstanbul her gün bu türlü başka bir şayia ile çalkalanmakta idi’.”

(Falih Rıfkı Atay, “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 131.)

Sözünü ettiği büyükelçiliğin İngiliz Büyükelçiliği, papazın ise kendisini papaz gibi göstererek kamufle eden İngiliz gizli servisinin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew (Fro) olduğunu saklıyor.

Sanki Padişah Vahideddin o papazla görüşmüşmüş gibi bir izlenim vermeye çalışıyor.

Gerçekteyse, bu ajan rahiple defalarca görüşen kendisi..

Onun ajanlığı bahsine hiç girmemesi sebepsiz değil.

Nutuk’unda bu Frew’dan saygılı bir dille bahsedecek, yine ajanlığını saklayarak onu “sergüzeşt-cû” (macera arayan) iyi kalpli egzantrik bir adam gibi gösterecektir.

*

Falih Rıfkı’nın kitabını kaldığımız yerden okumaya devam edelim.

Selanikli’nin ağzından şunları anlatıyor:

“Bir gün, Umumi Harpte (Birinci Dünya Savaşı’nda) İstanbul otellerinden birinin müdürü iken tanıdığım M [Evet, ismini ajan gibi kodluyor], Şişli’deki evime geldi, Fethi Bey de (Orbay) yanımdaydı. Birçok şeyden bahsettikten sonra, bana dedi ki:

“- Burada ecnebilerle (yabancılarla) temastayım. Size ne kadar ehemmiyet verdiklerini de biliyorum. [X] Sefaretinde Mösyö F [Ajanın adını kodluyor] sizinle görüşmek istediğini birkaç defa tekrar etti. İster misiniz sizi bizim evde buluşturayım.”

Fethi Bey’ e doğru döndüm, kabul et, der gibi baktı:

“- Konuşalım, dedim, fakat eğer o istiyorsa…”

Davet günü Madam M’nin salonundayız. Biraz sonra “- Mösyö F. F” dediler, içeriye giren zat oturduğum kanepenin soluna yerleşti. Fransızca görüşüyorduk:

“- Ben çoktan beri Türkiye’de yaşayan bir ecnebiyim”, diye söze başladı, “Türklerin, daha doğrusu, İttihat ve Terakki’nin idaresini bizzat gördüm. Ne fecidir efendim, bilirsiniz. Umumî Harp’te (Birinci Dünya Savaşı’nda) şahit olduklarımı tekrar etmekten utanırım. Belki de hepsini anlatsam, medeniyet âlemi Türkiye’yi mahveder.”

“- Fakat, dedim, siz benimle görüşmek istemişsiniz, bu hanım ve kocası delalet ettiler (aracı oldular), sizinle konuşmam faydalı olacağını söylediler, bana bunları söylemek için mi bu mülakatı aradınız?”

“- İttihat ve Terakki’nin cinayetlerini evvela tasdik etmelisiniz.”

“- Ben İttihat ve Terakki’nin mümessili (temsilcisi, sözcüsü) değilim!”

Nutkuna devam etti. Canım sıkılmadı değil, fakat bunu mümkün olduğu kadar saklamaya çalıştım:

“- Evet, İttihat ve Terakki’nin mümessili değilim, fakat müsaadenizle söylemeliyim ki İttihat ve Terakki vatanperver bir cemiyet idi. Başlangıcından çok zaman sonrasına kadar ben de bu cemiyet içinde bulundum. Cemiyet hiçbir vakit sizin bu tezyiflerinize (aşağılamalarınıza) hak verecek bir mahiyet almamıştır. Çok kusurları ve yanlışları olabilir. Ama vatanperverliği münakaşaların üstündedir.”

Bu zatın, bu mülakatı [ne] için istediğini hâlâ anlamadım.

Fakat bir küçük hatırama ilave edeyim: Ankara’da bulunduğum sıralarda bir gün Antalya’ya geldiğini ve Madam M’in salonunda kendisinden “Gene görüşelim!” vaadi ile ayrılmış olduğumu hatırlattığını yazdılar. Ne cevap verdiğimi tahmin edersiniz.

Ecnebilerle bu temaslar, beni tanıdıklarımdan birçoğunun düşüncelerinden uzaklaştırmaya yardım etti.

Benim kanaatim o idi ki, ve daima o oldu ki dünyada insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasıflarını ve kudretini kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakârlığa razı olmalıdnlar. Yoksa hiçbir medeni millet, onları kendi sırasında ve safında görmek istemez. (A.g.e., s. 131-133.)

Görüldüğü gibi, Selanikli çok güzel hikaye anlatıyor.

Ancak, hikâyesinde “hayatın olağan akışı” açısından akla yatmayan, sağduyuya ters gelen mantıksız ve tutarsız noktalar var.

Anlatıdaki tuhaf ve aptalca boşluklar, öykünün havada kalmasına yol açıyor.

“Burada anlatılmayan başka şeyler olabilir mi?” diye düşünmemek için ya iflah olmaz bir geri zekâlı ya da Selanikli’nin her lafına “gökten inmiş ayet” muamelesi yapan bir “Ata put tapıcısı” olmak gerekiyor.

İlk soru şu: Rahip Frew ile yaptığı görüşme zararsız bir görüşme idiyse, neden Falih Rıfkı, ilgili isimleri sansürlemeyi, Frew’u “F” olarak kodlamayı gerekli görmüş?

“İstanbul otellerinden birinin müdürü iken tanıdığım M” diyor, ne otelin adını veriyor ne de M’nin kim olduğunu açıklıyor.

Aynı şekilde ilgili sefaretin (büyükelçiliğin) ismi neden saklanmaktadır?

Neden?

Ayıp mıdır, günah mıdır, ihanet midir, işbirlikçilik midir, ajanlık mıdır, nedir yani?

*

Sözü edilen Bay M, Pera Palas’ın Fransız müdürü Mösyö Martin..

Selanikli’nin 13 Kasım 1918’de İstanbul’a gelince ilk temas kurduğu yabancı..

Selanikli, İngiliz gazeteci Ward Price’la onun vasıtasıyla tanışmış durumda.. Price da Selanikli’nin görüşme talebini İngiliz subaylara iletiyor.

Şurası çok açık: Sözü edilen M’ler (Martin ailesi) İngiliz gizli servisinin ajanı ya da işbirlikçileri durumunda.

Evlerini de servisin hizmetine açmışlar. (Müttefik ülkelerin istihbarat servisleri kendi aralarında bilgi alışverişi yaparlar.. Bazen ortak operasyon yaptıkları da olur.)

Ve de bu M’ler, Mustafa Kemal’le de samimi görüşüyor, evine gelip onu rahatça ziyaret edebiliyorlar.

Öyle ki, Selanikli, onların ricasını kırmıyor.

Anlatılan hikâyeye göre durum bu.

*

İkincisi, herşeyde inisiyatifin kendisinde olmasını huy edinmiş olan Selanikli, neden bu görüşmeyi kabul sorumluluğunu Fethi Okyar’a yüklüyor?

Sen çocuk musun, neden “Fethi Bey’ e doğru döndüm, kabul et, der gibi baktı” diyerek sorumluluğu Fethi Okyar’ın üstüne yıkmaya çalışıyorsun?

Böyle birşeyi söylemeye neden ihtiyaç duyuyorsun?

Üçüncüsü, hikâyeye göre teklifin Frew’dan geldiği açıkken, Selanikli’nin M’ye (Martin’e), “Konuşalım, fakat eğer o istiyorsa…” diye cevap vermiş olması mümkün olabilir mi?!

İnsanın böyle bir cevap vermesi için sıradan bir aptal değil, aşırı salak olması gerekiyor.

Selanikli Deccal’in (“çok yalancı”nın) salak olmadığı da kesin.

M’ye böyle dediğini Faih Rıfkı’ya söyleyerek, görüşme isteğinin kendisinden değil de karşıdan geldiğini abartılı bir şekilde vurgulama, aptalca bir cümleyle gözümüze sokma ihtiyacını neden duymaktadır?

*

Dördüncüsü, karşındaki adam (Ki, düşman milletten, hem de işgalci düşman) İttihat ve Terakki’nin Osmanlı-Türk vatanseverliğini umursar mı ki, sen ona “Yanlışları var ama vatanseverler” diyorsun, ya da demiş olasın?

Mesela sen İngilizler’in İstanbul’daki zulümlerini anlatacak olsaydın, ve de adam, “Askerlerimizin hataları var ama, vatanseverler.. İngiltere’ye sadıklar; bu, her türlü tartışmanın üstündedir” şeklinde “Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı, durma vur” türünden ilgisiz bir cevap verseydi ne düşünürdün?

Adamın aklından şüphe etmez miydin?

Öyle bir ortamda böyle bir konuşmanın cereyan etmiş olması “hayatın olağan akışı“na uygun düşer mi?

Beşincisi, sen neden o görüşmede işgalcilerin İstanbul ve Anadolu’daki zulümlerini gündeme getirmedin?

Mütareke şartlarına aykırı olarak Yunan’ı İzmir’e çıkarmalarını niye adamın gözüne sokmadın?

Hamiyyetin, vatanperverliğin, Türklüğün, askerliğin neredeydi?. Başlarını alıp nereye gitmişlerdi?

*

Altıncısı, adamın karşısında canının sıkıldığını saklama ihtiyacını neden duydun?

Neden canın sıkılmamış gibi davrandın?..

Adama ne borcun vardı ki bunu yaptın?..

Diyelim ki “Canım sıkıldı” diyerek bize samimiyetsiz vatanseverlik gösterişçiliği yapmıyorsun, gerçekten canın sıkıldı, o ortamda “Köprüyü geçene kadar ayıya dayı deme” tavrı sergilemeni gerektiren bir durum mu vardı?

Ve de canının sıkıldığını saklamayı, sıkılmamış gibi yapmayı nasıl başarabildin?

İstediğin zaman devreye koyabildiğin böyle sıradışı ve olağanüstü bir aktörlük ve rol yapma yeteneğin mi var?

Papazın karşısındaki tavrın mı numaraydı, yoksa Falih Rıfkı’ya bunları anlatırken mi numara yapıyor, canının sıkılmış olduğunu söyleyerek bizimle mi kafa buluyorsun?

Hikâye çerçevesinde görüşme teklifi karşıdan geldiği ve sen teklifi kabul edip M’lerin evine gitme zahmetine katlandığına göre psikolojik açıdan üstün taraf orada sen olmalısın.

Böylesi bir durumda (Nutuk’ta söylediğine göre kıytırık bir “sergüzeşt-cû”dan, macera heveslisinden başka birşey olmayan) bir papaz karşısında bu derece alttan alma tavrı içine girmek, ezik ve kişiliksiz bir adam gibi davranmak, vatanı kurtarmak için dünyayı karşısına almaya hazır bir “kahraman”dan beklenebilecek birşey midir?

*

Yedincisi, adamlar, M’den naklettiğin lafa göre, sana önem veriyorlardıysa, ve de seninle görüşmek için M’den defalarca talepte bulunmuştularsa, sen de nazlanarak kabul edip görüşmeye gittiysen, sanki sen bir talepte bulunmuşsun da onlar pazarlığa devam etmek için önüne bir ön şart getirmişler gibi sana nasıl “İttihat ve Terakki’nin cinayetlerini evvela tasdik etmelisiniz” diyebilirler?

Sen kime masal anlatıyorsun, dünyada bir tek akıllı sen misin?

Böyle bir sözün söylenmesi ancak sen onlardan bir talepte bulunduysan “hayatın olağan akışı”na uygun kabul edilebilir.

Bu kadar mantıksızlık ve tutarsızlık, ayağı yere değmezlik bir hikâye için fazla değil mi?

*

Sekizincisi, karşındaki adam, sanki Birinci Dünya Savaşı’na bir tek kendisi şahit olmuş, başka kimsenin haberi olmamış da kimsenin bilmediği birtakım esrarengiz sırları anlatacakmış gibi manyakça “Umumî Harp’te şahit olduklarımı tekrar etmekten utanırım. Belki de hepsini anlatsam, medeniyet âlemi Türkiye’yi mahveder” diye konuşmuş olabilir mi?

Diyelim ki konuştu, böyle bir manyaklığı yapan adama, “Sende utanma duygusu varsa, ki yok gibi görünüyor, kendi yaptıklarınızdan utanmalısın. Biz gidip İngiltere’ye, İngiliz topraklarına saldırmadık, siz gelip bize saldırdınız, şimdi de başkentimizi bile işgal ettiniz, Mondros Mütarekesi’nin şartlarını da çiğniyorsunuz” niye diyemedin?.

Firarların kahramanı, pabucumun vatanseveri, niye bunu söyleyemedin?

*

Dokuzuncusu, Falih Rıfkı’ya bunları anlattığın sırada (ki herşeyin geride kaldığı, İstiklal Harbi sonrası günler) Rahip Frew’nun seninle niçin görüşmek istediğini hâlâ nasıl anlamamış olabiliyorsun?

Burada saflık kime düşüyor, bize mi, sana mı?

Onuncusu, “… Madam M’in salonunda kendisinden ‘Gene görüşelim!’ vaadi ile ayrılmış olduğumu hatırlattığını yazdılar. Ne cevap verdiğimi tahmin edersiniz” diyorsun, işi tahmine bırakıyorsun.

Güzel.. Peki Rahip Frew ile o görüşmenizde başka neler konuşmuş olabileceğiniz konusunda da tahmin yürütmemize razı mısın?

*

Selanikli defolu dahi, sözlerini, “Ecnebilerle bu temaslar, beni tanıdıklarımdan birçoğunun düşüncelerinden uzaklaştırmaya yardım etti” diyerek sürdürüyor.

Temas değil, temaslar..

Tanıdıklarından birçoğunun düşüncelerinden bu temasların etkisiyle uzaklaşmış, tamam anladık da, ne yönde uzaklaşmış?..

Sözlerinin devamına bakılırsa, medenî (emperyalist demiyor) milletler tarafından onların sırasında ve safında görülmek için her türlü fedakârlığa razı olmaya karar vermiş.

O medenîlerin benimsediği türden “insan olma vasıflarını” kazanmayı kafaya koymuş.

O medenîler seni insandan saymıyorsa, sen de kendini insandan saymamak, onların işgal sırasında İstanbul’da sergiledikleri ve Yunan’a Ege’de sergilettikleri insanlık vasıflarını benimsemek zorunda mısın?

Zorunda mıydın?

*

Selanikli, yukarıya aldığımız açıklamalarını, milleti aptal yerine koyarcasına "Bu zatın, bu mülakatı niçin istediğini hâlâ anlamadım" diyerek bitirmiş

Merak buyurmasınlar, biz anladık.

O görüşmeyi niçin istediğini hâlâ anlamamışsa, sonraki görüşmeyi ya da görüşmeleri niçin yaptıklarını herhalde gayet iyi anlamıştır.

Çünkü, Falih Rıfkı'ya (Frew'la bir daha görüşmeyi kabul etmediği kaydıyla) bunları söyledikten bir yıl sonra yaptığı (Nutuk adıyla kitaplaştırılan) uzun konuşmasında, bu casusla İstanbul'da bir iki defa görüştüğünü söylemek suretiyle, daha sonra en az bir kez daha görüşmüş olduğunu ağzından kaçırmış bulunuyor.

Adama boşuna mı deccal (çok yalancı) diyoruz.

*

Rauf Orbay'a göre, bu sayı üç de olabilir. (Bkz. Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söylemedikleri ile Rauf Orbay, İstanbul: Sinan Matbaası, 1965, s. 32.)

Selanikli’nin sadık yaveri Cevat Abbas'a göre ise, Mustafa Kemal bu "fasılalı" görüşmelerden çok şey öğrenmişti:

“Atatürk, İstanbul’da bulunduğu ayların sonlarına doğru İtalya mümesilli [temsilcisi] Kont Sforzia ve Papaz Mister Frew ile de ayrı ayrı ve fasılalı tarihlerde görüşmüştü. Aldığı kanaat acı idi. Ağırdı. Samsun ve İzmir mıntıkalarının bir gün işgal altına alınacağı ve Ermeni yurdu yapılacağı kanaatini bu mülakatlar vermişti.”

(Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer, Cepheden Meclise Büyük Önder ile 24 Yıl, 5. b., İstanbul: Gürer Yayıncılık, 2007, s. 214.)

Fasıladan söz ediliyorsa görüşme sayısı en az üç olmalıdır.

Kont Sforza, İtalyanlar'ı temsil ediyor, İtalya’nın İstanbul’daki “fevkalade murahhas”ı (olağanüstü temsilcisi).. Sonradan İtalya dışişleri bakanı olacaktır.

Papaz Mister Frew ise İngilizler’i temsil ediyor.. Asıl görevi papazlık değil, İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi.

Frew İngilizler'i temsil etmese, onun Samsun ve İzmir'le ilgili kara haberlerine itibar etmek gerekmezdi. 

Durum buyken, Cevat Abbas'ın sadece kulaktan duymuş olduğu halde hatırladığı görüşmeyi Selanikli (kendisi yaptığı halde) sonradan unutacak, ve Falih Rıfkı'ya Frew hakkında "Bir daha da görüşmedim, benimle niçin görüştüğünü de hâlâ anlayamadım" diyecektir.  

Bile bile yalan söylemek işte böyle birşey.

Bu "casus"lu hikâyede doğruluk ne yana düşer usta, yalan ne yana?

*

Denilmiştir ki, iyi bir yalancının iyi bir hafızası olmalıdır.

Yalanının açığa çıkmaması, aynen tekrarlayabilmesi için bu gerekli.

Olayımızda ise Selanikli, bir yıl sonra yaptığı ve Nutuk adıyla kitaplaştırılan uzun konuşmasında, bir önceki açıklamasının yalan olduğunu ortaya koymuş durumda.

Sorun şurada ki, Nutuk’taki açıklaması da doğru değil.. Orada söylediği de, ikinci bir yalan.

Türkiye’de “Ata Türk” olduğunuz zaman, iyi bir yalancı olmak için iyi bir hafızaya sahip olmanız gerekmiyor.

Adamın her yalanını tasdik etmeye hazır bir kitle, ve de yalanlarını korumak için kanun çıkaran bir siyasal düzen varken, hafızasını boş yere niye yorsun ki?!


BÜYÜK İHTİRASLAR, KÜÇÜK ADAMLAR

 




KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR – 17

 

“Ben bir de tarihçilerden, Mütareke [Mondros Ateşkesi] zamanı, o bir seneye yakın kısa bir süre içinde, İstanbul'da, ilerde söz sahibi olacak kimselerin faaliyetlerini tam olarak meydana çıkartmalarını arzu ederim. Tam belgeleriyle.. Bunda görülür ki M. Kemal Paşa [Mütareke zamanı İstanbul'da] "Beni kim tutarsa, onun taraftarıyım" şeklinde çalışmıştır.”

Kâzım Karabekir'in damadı Prof. Dr. Faruk Özergin’in, Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında yayınlanan röportajında böyle dediğini görmüştük.

Selanikli Mustafa’yı iki odak tuttu..

Biri açıkça, biri gizli..

Açıkça tutan Osmanlı Sarayı’ydı.. Padişah Vahideddin’di..

Örtülü (gizli saklı) biçimde tutanlarsa İngilizler’di..

Selanikli ya Osmanlı’ya hizmet edecekti, ya İngilizler’e..

O, İslam ve hilafet değil, “çağdaş uygarlık” ve laiklik (siyasal dinsizlik) yanlısı bir adam olarak İngilizler’i seçti.

İngilizler de bu “büyük ihtiraslar” şampiyonuna, yeni bir devlet kurarak tarihe “devlet kurmuş adam” olarak geçme fırsatını verdiler.

Sağ kolu ve halefi İsmet İnönü, bu gerçeği, Cumhuriyet’in ilanının 50’nci yıldönümü münasebetiyle Milliyet gazetesine verdiği demecinde bütün açıklığıyla itiraf edecekti:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

İngilizler’in efsanevî siyasetçisi Winston Churchill “Bütün büyük şeyler basittir ve hatta çoğu tek bir kelime ile ifade edilebilir; hürriyet, adalet, şeref, vazife, merhamet ve umut” der.

Büyük olsun olmasınlar, gerek devlet ve milletlerin, gerekse bireylerin hikâyeleri de gerçekte basittir ve çoğu tek bir cümleyle özetlenebilir.

İnönü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş hikâyesini tek cümleye sığdırma başarısını göstererek siyaset kadar fesahat ve belagattan da anlıyor olduğunu ispatlamış bulunuyor:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

Bu cümle aynı zamanda, Selanikli Mustafa’nın hikâyesinin de özetidir:

Sonradan Atatürk palavrasını kendisine soyadı olarak seçmiş bulunan Selanikli Mustafa’nın başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

*

Benim parçalanmış bir gönlün samimi feryadı olma dışında bir meziyeti bulunmayan zayıf kalemim, bir insanın hikâyesini bu kadar veciz, özlü ve parlak bir şekilde özetleme gücünden mahrum.

O yüzden, Vahideddin’in hikâyesini anlatmak istediğimde ancak şöyle yorgun bir cümle kurabiliyorum:

“Devletini kurtarmak için en güvendiği adamıyla düşmanlarına oyun oynamak istedi, fakat düşmanları aynı adamla ona oyun oynadılar; tacını tahtını kaybedip sırtında haksız bir ‘vatan haini’ damgasıyla yaban ellere sığınan vatansız bir garip olarak, uğradığı ihanetin acısını içine atıp kimseye anlatamadan, 100 milyon insana pay edilse her birine yetecek büyüklükte bir elem, keder, acı ve hüznün altında ezilerek öldü.”

*

Selanikli Mustafa, İstiklal Harbi sırasında taa Hindistan ve Afganistan gibi uzak diyarlardan “İslam için” gelen yardımları bile “iç edip” zimmetine geçirirken, önce yüzüne gülüp sonra sırtından hançerlediği, vatanı terk etmesine neden olduğu Vahideddin Osmanlı Sarayı’ndaki mücevheratı vesaire yanında götürmediği için İtalya’da fakr u zaruret ve sefalet içinde can verdi.

Borçlarından dolayı tabutuna haciz geldi, gömülmesine müsaade edilmedi.

*

Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde, Selanikli’nin Aubrey Herbert ve Henry Macandrew gibi İngiliz “istihbarat” subaylarıyla (ajanlarla, casuslarla) yolunun kesişmiş olduğunu görmüştük.

Ve Macandrew tarafından trene bindirilip (tam da İngilizler ile müttefiklerinin İstanbul’u işgal ettikleri) 13 Kasım 1918 günü payitahta ulaşmasının sağlandığını okumuştuk.

Anasının evine gitmek yerine, işgalci subayların yerleştiği Pera Palas’a (sanki işgalci güçlerin subayıymış gibi) postu serdiğine muttali olmuştuk.

Bir gün sonra, 14 Kasım’da, ayağının tozuyla, Daily Mail gazetesinin muhabiri George Ward Price ile görüşmüştü.

İngilizler’den valilik istiyordu.

Evet, yanlış okumadınız.. İngilizler’e hizmet etmek istiyordu.

*

Lord Kinross şunları söylüyor:

Acaba, İtilâf Devletlerinden [İngiltere, İtalya, Fransa], hele Osmanlı İmparatorluğundan toprak isteğinde bulunmamış olan İngilizlerden bir mevki koparamaz mıydı? Onlar buradayken elde edilecek bir yetkinin, çekilip gitmelerinden sonra memlekete daha yararlı başka yollarda kullanılabilmesi pekâlâ mümkündü.

Mustafa Kemal, İngilizlerin ağzını dolaylı yoldan aratmaya karar verdi ve aracılığa, tanınmış bir gazeteci olan Daily Mail gazetesinin muhabiri G. Ward Price'ı seçti. Pera Palas otelinin müdürüyle haber göndererek gazeteciyi kahve içmeye çağırdı. Ward Price de [İngiliz] Genelkurmayın istihbarat servisindeki albaya danıştıktan sonra çağrıyı kabul etti. Mustafa Kemal onu üniformasıyla değil de, sırtında jaketatay ve başında fesle karşıladı. … Yanında arkadaşı Refet Bey [Refet Bele] vardı.

Mustafa Kemal, gazeteciye, ülkesinin savaşa yanlış safta katılmış olduğunu itiraf etti. Türklerin İngilizlerle hiç çatışmamaları gerekirdi. Bunu sırf Enver'in baskısıyla yapmışlardı. Savaşı kaybetmişlerdi, şimdi bunu çok pahalı ödeyeceklerdi. Anadolu bölünecekti. Mustafa Kemal, Fransızların ülke içine sokulmalarına karşıydı. Halk, belki bir İngiliz yönetimini daha az güçlükle [daha kolay] hazmedebilirdi.

'Eğer İngilizler Anadolu'da sorumluluğu üzerlerine almak niyetindeyseler tecrübeli valilere ihtiyaçları olacaktır,' dedi. 'Bu sıfatla yardımı arzedebileceğim bir makamla temasa geçmek isterdim.'

Ward Price, gizli servisteki albaya bu konuşmayı anlattı. Albay bunun üzerinde durmayarak, 'Yakında iş isteyen daha bir sürü Türk generali çıkacak,' dedi.

[Daha sonraki dönemde] İtalyanlar kendileri girişime geçerek Mustafa Kemal'e doğrudan doğruya öneride bulundular. İtalyan Yüksek Komiseri Kont Sforza, [İngiltere Başbakanı] Lloyd George'un Yunanlıları desteklemesine şiddetle karşıydı. …

Kont Sforza'nın aracılarından biri, milliyetçi bir hükümet kurmak konusunda Mustafa Kemal'le Fethi'nin ağzını aradı. Ayrıca iki aracı da -İtalyanları tutmakta olan iki Türk gazetecisi- İzmir gerisinde [dışında] Yunanlılara karşı Mustafa Kemal'in komutasında girişilecek bir askeri direnmeyi İtalyanların silahla destekleyeceğine söz verdiler. Gerekli ortam hazırlandıktan sonra, Mustafa Kemal, Sforza'yla tanıştırıldı. Kont ona, bütün girişeceği işlerde İtalya'nın desteğine güvenebileceğini açıkça belirtti.

'Eğer başınız sıkışacak olursa, bu elçiliğin her zaman emrinize amade olduğuna güvenebilirsiniz' dedi.

Mustafa Kemal verdiği cevaplarda fazla açılmadı. Ama tasarıları daha geliştiği takdirde, İtalyanların desteğinden yararlanabileceğini anlamıştı.

Bu arada [General] Allenby, Filistin'den gelerek İstanbul'a kısa ama fırtına gibi bir ziyarette bulunmuştu. Bazı Türk generalleri onun mütareke koşulları üzerindeki görüşüne aykırı olarak, askerlerini terhis etmekte zorluk çıkarıyorlardı [dağıtmıyor, silah altında tutuyorlardı]. Allenby, Harbiye ve Hariciye Nazırlarını [Osmanlı Milli Savunma Bakanı ve Dışişleri Bakanı’nı] çağırtarak ağızlarını açmaya bile fırsat vermeden onlara isteklerinin listesini okudu. Bunların arasında, ön planda suçlu gördüğü Musul cephesindeki Altıncı Ordu komutanının geri alınması da vardı. İstediklerini beş dakika içinde elde eden Allenby, vakit kaybetmeden Filistin'e döndü. Suçlu görülen Altıncı Ordu komutanıysa, İstanbul'a gelir gelmez İngiliz makamları tarafından tutuklandı.

(Lord Kinross, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, çev. Necdet Sancer, 12. b, İstanbul: Altın Kitaplar Yayınevi.)

*

Altıncı Ordu Komutanı (Cevat Çobanlı Paşa), İngiliz makamları tarafından tutuklanıyor.

Peki, Yedinci Ordu Komutanı (Selanikli Mustafa) niye tutuklanmadı?

Cevat Paşa, tutuklanıp Malta Adası’na gönderildi.

Peki, Selanikli niye Malta’ya değil de Samsun’a gönderildi?

İngilizler ona niye vize verdiler?

Malta’ya göndermeyip İstanbul’da dümen ve dalavere çevirmesine izin vermeleri bile torpil ve iltimas olarak yeterliyken, Samsun’a gitmesine neden izin verdiler?

Cevap basit: Kurdukları oyun öyle gerektirdiği için.

Selanikli İngilizler’in adamı olmayı kabul etmiş olduğu için.

(Bu oyunu, İslamî duyarlık sahibi subaylardan bilgi almış olmasının da etkisiyle Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi daha baştan anlamış, engel olmaya çalışmıştı. Başaramadı.. Ona, değil Vahideddin, daha sonra Selanikli tarafından idam edilen İskilipli Atıf Hoca bile inanmak istemedi.. Bediüzzaman bile işin göründüğü gibi olmadığını, ortada bir oyun döndüğünü ancak Ankara'ya gidince anlayabildi.. Uzun yıllar önce duyduğuma göre, o dönemde İstanbul'da asker olan Mehmed Zahid Kotku rh. a., Anadolu'ya geçmek için mürşidi Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi hazretlerinden izin ister.. Cevap, "Orada İngiliz'in bir oyunu var" olur. Mehmed Zahid Efendi, 1926 yılında vefat eden Mustafa Feyzi Efendi'nin Kanunî türbesinin güneyinde yer alan kabrinin 30 yıl sonra Menderes döneminde biraz geriye nakledildiğini, davet üzerine bu işleme kendisinin de nezaret ettiğini, Hadîslerle Nasihatler adlı kitabının ikinci cildinde anlatıyor.. Otuz yıl geçtiği halde cesedinde hiçbir bozulma ve değişme olmadığının görüldüğünü söylüyor. Hakiki ulemanın ve hakiki şehitlerin cesedi çürümez.. "Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez.")

*

İngilizler’in gözü Anadolu’da değildi, petrol yataklarının bulunduğu Musul ve Kerkük’teydi.

Özellikle oranın boşaltılmasını, askersizleştirilmesini istiyorlardı.

Allenby’yi Filistin’den İstanbul’a palaspandıras getiren işte buydu.

İngilizler, Selanikli ile olan örtülü anlaşmalarında (Misak-ı Millî sınırları içinde olmasına rağmen) Musul’un kendilerinde kalması sözünü almışlardı.

Sonraki dönemde Selanikli ile tapınıcısı taife, gerçekte İngilizler’le perde arkasından yapılmış bir anlaşmanın gereği olarak Musul onlara bırakılmışken, bu ihanetin üstünü Şeyh Said isyanını bahane göstererek kapattılar.

Güya Selanikli (Lozan Antlaşması da yapılmış olduğu halde) Musul için İngilizler’e savaş açacakmış da, Şeyh Said isyanı buna engel olmuşmuş.

Palavra ve masal parayla değil ki..

*

Gazeteci Price ile Selanikli’nin görüşmesini sağlayan kişi, Pera Palas’ın Fransız müdürü..

Bu adam daha sonra, Selanikli'nin İngiliz istihbaratının (gizli servisinin) İstanbul şefi Rahip Robert Frew (Fro) ile tanışıp görüşmesine de aracılık edecektir.

Selanikli’nin Price ile görüşmesine eşlik eden General İbrahim Refet Bele, sonraki yıllarda İzmir Suikasti bahanesiyle yargılanıp soğuk terler dökecek, bu yargılama ile terbiye edilecektir.  

Price’la olan görüşmenin şahidi Refet Bele, tahmin edilebileceği gibi, bu konulardan hiç bahsetmemiş bulunuyor.

Fakat, Münevver Ayaşlı‘nın şu ifadeleri, sadece bunu değil, kim bilir daha neleri bildiğini ortaya koyuyor:

Ben … kendisinden rica ederdim:

-Paşam, ne olur, hatıratınızı yazsanıza, niçin yazmıyorsunuz? Bilinmeyen bir çok meselelerin iç yüzünü biliyor, karanlık kalmış hadiseleri aydınlatıyorsunuz. Bunların kapalı kalması … yazık değil mi?

O zaman Refet Paşa susar, acı acı güler:

Bu milletin her şeyi yıkılmış, bir İstiklal Harbi ayakta, hatıralarımı yazayım da, onu da ben mi yıkayım? derdi.

(Münevver Ayaşlı, İşittiklerim… Gördüklerim… Bildiklerim…, İstanbul, 1973, s. 9.)

Öyle anlaşılıyor ki, General Refet Bele‘nin hatıralarını yazmamış olmasının tek nedeni İstiklal Harbi’nin içyüzünün anlaşılmasının millette yol açacağı hayalkırıklığı ve moral bozukluğu değil.

Bunu yapmakla aynı zamanda kendisini de yıkmış olacak, çünkü hadiselerin bir parçası..

Ayrıca, konumu önemli olduğu için (İstiklal Harbi'ni başlatan beş generalden biri) yazacaklarının bomba etkisi yapacağı, mevcut rejimden ve Atatürkçülükten nemalanarak sözde vatansever geçinen tuzu kuruların keyfini kaçırması yüzünden bedel ödemek zorunda kalacağı, lanetleneceği, ve bir sürü iftiraya maruz kalacağı, açıklarının çarşaf çarşaf ortaya döküleceği kesin.

*

Lord Kinross’un gazeteci Price ile Selanikli’nin görüşmesine dair sözleri, Price’ın 1957 yılında yayınlanan Extra-Special Correspondent adlı kitabında verdiği bilgilere dayanıyor.

Kemalistler, tahmin edilebileceği gibi, Price’a inanmak istemiyorlar.

Onlara göre, Selanikli Mustafa Price’la böyle bir konuşma yapmış olabilemez.. Belki şöyle demiş olabilir: “Lan hain İngilizler, geldiniz he, geldiğiniz gibi gidersiniz.. Hele durun, ben size n’edeceğim…”

İngiliz işbirlikçisi ilan ettiği Vahideddin’e bir sürü küfür yağdıran Selanikli’den İngilizler’e de küfretmesi beklenir..

Ama hayır, sonraki yıllarda İngilizler’in kendisine Dizbağı Nişanı vermesi gündeme geldiğinde İsmet İnönü’ye “İngilizler beni sever” diyecektir.

Sevmesinler de ne yapsınlar?!

1936 yılında İngiltere Kralı Edward’ı İstanbul’da ağırlayacak, fotoğraf çektirdikleri sırada, karşısında ayak ayak üstüne atıp burnundan kıl aldırmaz havalarda durarak kendisinin yüzüne bile bakmayan Edward’ın önünde, efendisinden küçücük bir iltifat bekleyen gariban bir yanaşma gibi duracaktır.

*

Evet, Price’a “İngiliz muhibbi” laflar söylemiş olmalıdır, çünkü sonraki günlerde İstanbul basınında benzer lafları yayınlanacaktır.

Price’la bu görüşmeyi yaptıktan üç gün sonra, 17 Kasım günü, Minber gazetesinde şu sözleri yayınlanacaktır:

“İngilizlerin Osmanlı milletinin hürrryetine ve devletimizin istiklâline riayette gösterdikleri hürmet ve insaniyet karşısında, yalnız benim değil, bütün Osmanlı milletinin, İngilizlerden daha hayırhah (hayrımızı isteyen) bir dost olamayacağı kanaatiyle mütehassis olmaları (duygulanmaları) pek tabiidir.”

(Minber, 17 Kasım 1918)

Bir gün sonraki Vakit gazetesinde ise şu teslimiyetçi sözleri yayınlanacaktır:

“Hükümetimizle mütareke akdeden (ateşkes yapan) devletlerin ve bu devletler namına mütareke şartnamesini yapan Britanya (İngiltere) hükümetinin Osmanlılara karşı olan hüsnüniyetlerinden (iyi niyetlerinden) şüphe etmek istemem. Eğer mezkur şartname ahkamının tatbikatında suitefehhümü mucip olacak (hükümlerinin uygulanmasında yanlış anlamayı gerektirecek) cihet görülüyorsa bunun sebebini derhal anlamak ve muhatablarımızla (İngilizler’le ve müttefikleriyle) anlaşmak lazımdır. Bittabi bu vazife (görev) hükümetlere terettüb eder (düşer). Benim bildiğime göre hükümetimiz bu babda icab eden teşebbüsatta (girişimlerde) bulunmuş ve bulunmaktadır.”

(Vakit, 18 Kasım 1918)

Yoruma gerek var mı?!

Adam daha ne desin, “Ben İngiliz uşağıyım” diye mi konuşsun?!

*

Evet, adam Price'a, Anadolu’yu Fransızlar’ın değil İngilizler’in işgal etmesinin daha iyi olacağını söylüyor.

Çünkü İngilizler’in sömürgelerini “yerli vali”lerle yönetme gibi bir geleneği var.

Kendisi de İngiliz işbirlikçisi vali olmaya hazır.

Fakat İngilizler ona valilikten daha fazlasını vereceklerdir, “kurtarıcı halaskârlık” unvanını..

Böylece “manda karşıtlığı”nın şampiyonluğunu yapan bir isim olarak ortaya çıkacaktır..

İngilizler “Şark meselesi”ni kökünden çözmek için Osmanlı Devleti’nin varlığına son vermek istemektedirler.

Fakat mevcut şartlarda Osmanlı ekabirine “Osmanlı Devleti’ni ilga edin, hanedanı başınızdan atın, yerine ırkçı, laik (siyasal dinsiz), Batıcı bir devlet kurun” deseler, milletin hanedana daha fazla sahip çıkmasının önünü açmış olacaklar.

Kimse onlara evet demeye, hain işbirlikçi olarak görünmeye cesaret edemeyecek.

*

O halde, Osmanlı Devleti’ni dönüştürmek mümkün olmadığına göre, çare olarak geriye, ona hayat alanı (Lebensraum) bırakmayacak yeni bir devletin tesisi kalıyor.

Fakat bu nasıl yapılacaktır?

Selanikli’ye “Anadolu’ya git, yeni bir devlet kur” deseler, o da kalkıp böyle bir niyetle gitse, yüzüne tükürülürdü.

O halde, Vahideddin’in güven duyduğu bu adamın Anadolu’ya bir kurtarıcı olarak gitmesi sağlanmalıydı.

İşte bunun için Yunan, Anadolu’ya saldırtıldı.. Milne Hattı'yla denetim altına alınan, TBMM açılana kadar devamına izin verilmeyen "kontrollü saldırı".

Ve Vahideddin, Selanikli yaverini Anadolu'ya kurtarıcı olarak (Anadolu genel valiliği anlımana gelen olağanüstü yetkilerle) göndermek zorunda bırakıldı.

Ve sonra aynı Vahideddin, Yunan’dan vatanı kurtarmaya çalışan kahraman Selanikli’ye zorluk çıkararak onu İngilizler’in isteği üzerine geri çağıran ve engellemeye çalışan bir hain gibi gösterildi.

İngiliz baskısı ve tehditleri yüzünden yaptığı açıklamalar sayesinde o konuma düşürüldü. 

*

Bu söylediklerimizin teferruatlı açıklaması Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi adlı kitabımızda var.

Fakat nasip olursa inşaallah bu yazı dizisinde söz konusu açıklamaları zenginleştirmeye çalışacağız.

Sonuç: Selanikli Mustafa, İngilizler’le anlaşarak (onlar hesabına ve kendisinin de yeni kurulan devletin banisi ve diktatör cumhurbaşkanı olması karşılığında) Osmanlı Devleti’ni yıkmış bir İngiliz aparatıdır.

Kişisel ikbali, şan şöhreti, heykellerinin dikilmesi, putlaştırılıp ilahlaştırılması imtiyazı karşılığında milletin dinini, imanını, maneviyatını satmıştır.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Selanikli’ye ve hempalarına yönelttiği soru hâlâ cevap bekliyor:

“Ev satmakla evin haremindeki namusu satmaktan hangisi daha ağır bir alçaklıktır?”

*

Yeni devletin nasıl kurulduğunu ve Selanikli’nin “misyon”unu en iyi bilen, hiç kuşkusuz, İsmet İnönü’ydü:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

İngilizler’in bu iyiliği ne karşılığında yaptığını sorgulamayan bir aklın ve sormayan bir tarihçiliğin içine tüküreyim.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...