İlyas Canikli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlyas Canikli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

SİYASALSIZ İSLAMCILIĞIN ORYANTALİST DANSININ KIVRAK VE FIRILDAK FİGÜRLERİ







Ezbere böyle çizdiklerine bakmayın, İmam Nevevî 43 yaşında vefat etti.



ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 17


Evet, konumuz Defolu Ankara Ekolü..

"Örnek olay"ımız ise Doç. İlyas Canikli'nin “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki” başlığını taşıyan doktora tezimsisi..

Bir önceki yazıda bu şahsın, (Goldziher çıfıtı ile Schacht kaltabanından feyz aldıkları için kendilerini "ilahiyat alanının keramet sahibi ermiş"leri kabul eden) hocalarının verdiği "gaz"la akılsız başını, İbn Hazm kayalığına vurup (bir daha düzelmeyecek şekilde) "mecrûh" hale getirmiş olduğunu görmüştük. 

Ancak, metin tenkidi oryantalist dansına kendisini fazla kaptırıp İbn Hazm kayalığına toslayınca aldığı darbenin etkisiyle başı dönen ve dengesini iyice yitiren bu şaşkın şahsın, topaç gibi dönerek bir başka kayaya daha kafasını vurduğunu görüyoruz: İmam Nevevî'ye..

Sözleri şöyle:

Nevevî  eserinde, aynı zamanda iki halifenin olabileceğini savunan kimseleri eleştirmekte ve  “onların ileri sürmüş oldukları bu görüşler fasittir ve aynı zamanda hadislere de aykırıdır” değerlendirmesini yapmaktadır. Ancak, Nevevî ve onun gibi düşünen kimselerin göz ardı ettiği bir gerçek var ki acaba bu anlayışı, Hz. Peygambere isnad edilen rivayetler mi oluşturdu? yoksa hadisler böyle bir anlayışın daha sonraları formüle edilmiş şekli midir? gibi sorular zihinleri meşgul etmektedir. (s. 157)

Mantığı görüyor musunuz?..

Böyle "zihnini meşgul eden" sorularla yola çıkarsa, onun elinden yakasını hangi hadîs kurtarabilir?!

Bir hadîsin sübutunun (sabit oluşunun, varlığının) ölçütü özürlü ve engelli zihnindeki sorular (daha doğrusu önyargıların) ise, seninle "bilimsel yöntem" çerçevesinde bir uzlaşmaya varmak mümkün olabilir mi?

Azgelişmiş zekâ ürünü salakça sorular ne zamandan beri "kanıt" katına yükseldi?

*

Belirli bir dönemin yaygın anlayışına dinî kılıf giydirmek için hadîs uydurulduğunu öne sürenlerin, bu uydurmaları kimlerin hangi yöntemlerle yaptıkları konusuna da açıklık getirmeleri gerekir.

Bunu yapamıyorlarsa, kendilerinin "hadîs uydurulması" uydurması ile insanları aldatmaya çalıştıklarını kabul etmek icab eder.

Çağımızda yalan söz ve haber üretimi gri ve kara propaganda gibi kavramlar çerçevesinde ele alınıyor.

Gerçeklerle uydurmaları mezceden haberler gri, tümden yalan olan sözler ise kara propaganda olarak adlandırılıyor.

Bazen, tümüyle gerçek haberlere yönelik olarak "Bunlar kara propaganda ürünü uydurmalar, algı operasyonu" denildiği de oluyor.

Ve insanlar inanabiliyorlar.

Kara propagandadan etkilenmeme adına kara propagandaya teslim olduklarını anlayamayabiliyorlar.

*

Uydurma hadîsler meselesi de böyle..

Evet, tarihte hadîs uyduran münafıklar, cahiller, sahtekârlar, İslam düşmanları olmuş.

Fakat ulema bunları inceden inceye tenkit süzgecinden geçirmiş, ravîlerinin güvenilirlik durumunu ortaya koymuş, uydurma olduğunu anladıkları rivayetleri terk edip hiç yazmamış, bazen de başka birileri duyup da aldanmasın diye yazıp, "Bu rivayet uydurmadır, aslı yoktur" notunu düşmüşler.

Sadece bütün ravîleri dürüst ve güvenilir olan hadîsler için "sahih" demişler.

Ravîlerde bir sorun varsa ya da içlerinden birinin nasıl bir kimse olduğu hakkında bilgileri yoksa bunu belirtmiş, rivayetin zayıf olduğuna dikkat çekmişler.

*

Günümüzün gri ve kara propaganda ve algı operasyonlarına gelelim..

Bunlarda haberlerin kaynağı açık olarak verilmez.

Haberlerin diline baktığınızda şu türden ifadeler görürsünüz: 

"Şöyle olduğu iddia edildi, bu olay şöyle yorumlanıyor, hâdise şu şekilde değerlendiriliyor, şöyle şöyle olacağı ileri sürülüyor, kulislerde şunlar dile getiriliyor, isminin açıklanmasını istemeyen bir yetkili şöyle dedi, vs. vs."

İmdi, mesela "Erdoğan filan şahsa şöyle demiş, o da bunu filana anlatmış, o da falana söylemiş, o falan da bize bildirdi" şeklinde bir "rivayet senedi"ne rastlayamazsınız.

Buna rağmen insanlar bu haberlere inanıyor, onlara göre kanaat oluşturuyorlar.

Bir kimse bu tür kaynağı belirsiz dedikodular için, "Bunlar uydurma olabilir, olması ihtimali çok yüksek" derse, bu şekilde şüpheci yaklaşmasından dolayı suçlanamaz. 

Çünkü haberi aktaranlar kaynak gösteremiyorlar, "Biz söylüyoruz ya işte, bize inanacaksınız, kaynağından size ne?" demiş oluyorlar.

Eğer haberi aktaran ravîler eksiksiz biçimde bildirilirse, haberi getiren isimlere göre bir değerlendirme yapmak mümkün olur. 

*

Günümüzde mahkemelerin çalışma tarzına baktığımız zaman da aynı "ravîlerin güvenilirliği" meselesi önümüze çıkıyor.

Mesela "gizli tanık" diye birşey icat etmişler.. 

Adam kimdir, nedir, hırlı mıdır, hırsız mıdır (Hır gür çıkarmadan soygun yapan mıdır), dürüst müdür, yalancı sahtekâr mıdır, bir kuyruk acısının öcünü almak için fırsat kollayan bir iftiracı mıdır, belli değil.. 

Meçhul..

Durum buyken mahkemeler böylesi adı var kendi "resmen" yok adamların şahitliğiyle hüküm veriyor.

Aynı şekilde belirli insanlar hakkında istihbarat raporlarına göre hüküm verilebiliyor. Haberin kaynağı nedir kimdir, belli değil.. MİT'teki beyefendiler "biliyor" ya, senin bilmen gerekmiyor. 

Güvenlik soruşturmalarında da aynı durum geçerli.. Hakkınızda bilgi almak için başvurdukları kişilerin size karşı bir husumeti, çekememezliği, hasedi, kıskançlığı, kini vs. varsa yandı gülüm keten helva..

Bir bunlara bakın, bir de hadîs usûlünün sahihlik kriterlerine..

Arada uçurum var..

Bin 400 yıllık bir uçurum değil.. Dünya ve ahiret arası kadar geniş bir uçurum.

*

Eğer Ankara Ekolü zihniyetsel sorunlular bimarhanesi sakinlerinde “sorularla meşgul” bir zihin bulunsaydı, bunları da düşünürlerdi.

Fakat onlar düşünmezler, onlar ancak, çıfıt Goldziher sansarı ile kaltaban Schacht tilkisi gibi "metodda mezhep imamları"nın "Kafanızda şöyle sorular bulunsun" şeklindeki talimatlarını ezberlerler.

"Kitap yüklü eşek" olmadıkları için sırtlarında kitap taşımayan, fakat çalışma masalarının arkasını ve yanlarını kitap dolu raflarla süsleyerek objektife poz verip "Benim işim gücüm kitap okumak lo" diye "kitap fonlu" mesaj veren, gerçekteyse hiçbir kitabı başından sonuna okumayan, şurasına burasına göz atmakla yetinen, jüri üyesi olarak hakkında hüküm verdikleri tezlere bile göz ucuyla bakan bu tipler, her biri birer dev olan hadîs imamlarımızın binbir emekle toplayıp kitaplarına aldıkları rivayetlere "dönemin siyasî anlayışının formülleştirilmesi" yaftasıyla çamur atarken, Çıfıtiye mezhebinin imamları Goldziher ve Schacht gibi iblislerin şeytanî iftiralarının "Yahudi ve hristiyanların İslam düşmanlığı anlayışının formülleştirilmesi" olduğunu görmezden gelirler.

Akıl hocaları durumundaki iblislere imanları ve güvenleri tamdır. 

“Beyin ölümü gerçekleşmiş olmakla birlikte bitkisel bir hayatı sürdüren akademik zombiler” oldukları için, oryantalist keferenin vesvese mikroplarını çoğaltıp yayma dışında bir performans onlardan beklenemez.

*

Nitekim bunlardan İlyas zihinseli, doktora tezinde şunu diyor:

"Nevevî’nin bu yorumları tamamen o zamanın tek adam anlayışını yansıtmakta olup, mevcut siyasî yapıda, merkezî otoriteye muhalif hareket eden siyasî rakiplerin etkisiz hâle getirilmesiyle ilgili görünmektedir. Dönemin siyasî yapılanması göz önünde bulundurulduğunda, genelde dünyanın her tarafında tek bir şahısa dayalı yönetim anlayışının hâkim olduğu görülmektedir. Bu nedenle siyasî rakiplerin ortadan kaldırılma meselesi dinî olmaktan ziyade siyasidir."

"Dönemin siyasî yapılanması"ndan sanki haberi var da!..

Evet, bu "zihni meşgul" angutların ezberlerinden biri böyle: “Bu mesele dinî değil siyasîdir, şu mesele hukukî (fıkhî) değil politiktir.”

Bunların kafasındaki (daha doğrusu derin yerlerden esen rüzgârların etkisiyle imal, inşa ve "formüle" etmeye çalıştıkları) din, böyle bir şey.. 

Siyasete karışmayan, karışmamış bir din.. Siyasalsız İslam..

Din, mevcut rejimin laikliğinin (siyasal dinsizliğinin) hatırına siyasete karışmamalıdır, dolayısıyla otantik/sahih dinin siyasete karışmamış olduğu gösterilmeli, böyle bir "sahih/gerçek" din masalı üretilmelidir.

İlahiyat fakültelerinin gerçek misyonu, rejimin onlardan beklediği bu.. 

Fakat, her ilacın yan tesirinin, her sanayileşme atılımının istenmeyen yan etkilerinin bulunması gibi, bunların da rejim açısından zararlı (Şeriatçılık, Siyasal İslamcılık gibi) bazı yan ürünleri elbette olacaktır, fakat "hayr-ı kesîr için şerr-i kalîle" tahammül etmek gerekmektedir.

Medreselerin kapatılması, Yüksek İslam Enstitülerine bile müsaade edilmemesi, yerlerine ilahiyat fakültesi adlı "körler sağırlar birbirini ağırlar" caz(gıriye) orkestralarının kurulmasının ardındaki "vizyon" bu.

Eğer birileri "Din, siyaseti de belirler" şeklindeki bir anlayışı savunuyorlarsa, o anlayışın aslında "din"den olmadığı, tarihin belirli bir döneminde "formüle" edilip dine yamandığı ilahiyatçılar tarafından anlatmalıdırlar.

Devlet onlara boşuna mı dr., doç., prof. filan türünden unvanlar veriyor, maaşa bağlıyor, besleyip semirtiyor?!

Ekmeğini laik (siyasal dinsiz) rejim verecek ve sen Şeriatçılık-İslamcılık yapacaksın, olabilir mi?!

*

Cehaletin ilacı var da, böylesi bir satılmışlığın ve ihanetin devası yok.

İlyas zihinselinin sözünü ettiği tek adamlık, İslam devletinde (ümmetin geneline ait hilafet devletinde) adına halife denilen tek bir liderin bulunmasıyla ilgili..

İmam Nevevî’nin yaşadığı devirde ise, (Dört Halife ve Emevîler dönemindeki gibi) bir siyasal birlik mevcut değildi.. 

Parçalanmışlık, bölünmüşlük ve çok başlılık vardı, ve de herkes halinden memnundu.

İmam Nevevî de, Sultan Baybars’ın hüküm sürdüğü Memlukler Devleti’nin tebaasındandı. 

Aynı dönemde Anadolu’da, İran’da, Orta Asya’da, Hindistan’da, Irak’ta ve Kuzey Afrika’nın batısında başka İslam devletleri mevcuttu..

Dolayısıyla, sözü edilen “ümmetin yönetiminde tek adamlık” zaten ortadan kalkmış bulunuyordu. Fiilen "çok adamlılık" (devlet başkanı enflasyonu) yaşanıyordu. 

Modernist/tarihselci ilahiyatçılık angutluğunun bu harika çocuğu ise, doktora diye karaladığı zırvalarda Nevevî’nin bu yorumları tamamen o zamanın tek adam anlayışını yansıtmakta olup…” diyor.

O "tek adam" anlayışı sahabe, tabiîn ve tebe-i tabiîn dönemlerinde vardı, sonrasında ise yoktu.

Abbasî hanedanının başa geçmesiyle birlikte bölünme başladı, Endülüs Emevî Devleti kuruldu.

Daha sonra iş, tümden çığırından çıktı.

*

İmam Nevevî'nin savunduğu anlayış ne, dönem ne, dönemin gerçeği ne; İlyas adlı süper cahilin hiçbirinden haberi yok.

Mehmet Sait Hatipoğlu gibi "şeyh"lerinden "ezber"lediği basmakalıp hurafelerle İmam Nevevî gibi ulemayı kesip biçmekle meşgul.. (Ki o "şeyh" konumundaki duayen angutlar da söz konusu klişe palavraları oryantalistlerin şeytanlarından öğreniyorlar) 

Sanki İmam Nevevî, Sultan Baybars’a alternatif olabilecek (veya olan) birileri aleyhine, dönemin “tek adam anlayışı”nın propagandasını yaparak Baybars’ın gözüne girmeye çalışıyor da, onun “siyasî rakiplerini etkisiz hale” getirmek için “anlayış” üretiyor.

Gerçekte ise, Baybars İmam Nevevî’yi, kendisinin arzusu doğrultusunda fetva vermediği için sürgün etmişti.

Böyle, dönemin “anlayış”ına göre hadîs uydurmak, “anlayış” üretmek; sürgünü hatta idamı göze alarak hakkı söyleyen İmam Nevevî gibi salih alimlerin değil, günümüzün (bir maaş zammı ya da bir üst makam uğruna dinini imanını satmaya dünden razı) modernist-tarihselci ilahiyat tufeylîlerinin, laik (siyasal dinsiz) rejim dalkavukluğu ruhlarına sinmiş soytarıların yoludur.

Fakat bu çağdaş soytarılar, mevcut rejime göre hadîs uydurma imkânından mahrumlar. 

Bu yüzden, İslam düşmanı azgın ve sapık oryantalist akıl hocalarının rehberliğinde, “içinde yaşadıkları laik (siyasal dinsiz) dönemin anlayışına ters düşen” hadîsleri, “O hadîsler, geçmiş dönemlerin anlayışına geçerlilik kazandırmak için uydurulmuştur” diyerek itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar.

Anlattıkları kendi hikâyeleri, fakat hikâyenin kahramanları olarak İmam Nevevî gibi doğruluk, zühd ve takva abidesi âlimleri görmemizi istiyorlar.

*

İmam Nevevî rh.a.'in İslam dünyasının birliğini ve başında tek bir liderin (halifenin) bulunması gerektiğini savunması, dönemin "yükselen trend" durumundaki anlayışına sırt çevirmesi anlamına geliyordu.

O, konjonktüre ve dönemin anlayışına aykırı olduğu halde İslam'ın doğrularını savunmuş durumda.

O dönemde Abbasî Devleti güç kaybetmiş, can çekişmeye başlamış, hükmü sadece Bağdat şehri ile yakın çevresinde geçer hale gelmişti.

Bir tür bugünkü Papalığa, Vatikan devletine dönüşmüştü.. Sureta bir saygı görüyorsa da "takan" yoktu.

Fakat olay bununla da kalmadı, 1258 yılında Moğollar Bağdat'ı işgal edip halifeyi öldürdüler.

Ortada halife ve hilafet diye birşey kalmadı. Abbasî Devleti son nefesini vermiş oldu.

İki yıl sonra Moğollar'ı Aynicâlût’ta yenen Memlukler (Kölemenler), Bağdat'ın işgali sırasında canını kurtarıp Şam'a gitmiş olan (Abbasî hanedanından) Ahmed’i Kahire’ye götürüp halife ilan ettiler (9 Haziran 1261). 

Böylece Memlukler'de görünüşte iki başlılık ortaya çıkmış oluyordu. Bir yanda Moğollar'ı yenmiş olan kahraman Sultan Baybars, diğer yanda sığıntı halife Ahmed.

*

Bu iki başlılık hutbe ve sikkelere de yansımıştı, sultan ile halifenin isimleri birlikte geçiyordu. 

Gerçekteyse iki başlılık yoktu, Baybars kanatları altına bir halife almak suretiyle İslam dünyasındaki itibarını artırmış oluyordu.

Halife, Osmanlı'nın şeyhülislamını ve Cumhuriyet'in diyanet işleri başkanını akla getiren "sınırlı yetkili ve sorumlu" bir konumdaydı. 

Abdülmecit'in Mustafa Kemal'in emri altındaki tiyatrovari halifeliği gibi bir halifelik yani..

Güç, kuvvet, makam, mevki, servet, dünyalık vs. Memluk sultanının elinde..

Böyle bir dönemin "anlayış"ı ne olur, tahmin etmek zor değil..

Eğer İmam Nevevî laik rejimin zevk ü sefa düşkünü Ankara Oryantalist Dans Ekolü hanende ve sazendeleri gibi "dönemin anlayışı"nın peşinden giden bir fırıldak olsaydı, İlyas gibi akademik fiyaskoların zırvalarının benzerlerini yazardı.

*

Kamu yönetimi, siyaset bilim, işletme, siyaset sosyolojisi ve sosyal psikoloji gibi bilim dallarına vakıf olanlar bilirler ki, hiyerarşik bir yapılanmada bir astın tek bir üste bağlı olması ve karar mercîinin tek bir kişi veya birim olması önemlidir.

Bu, örgütlü/teşkilatlı faaliyetler için olmazsa olmaz bir şarttır.

Kararları bir kurul bile alsa, o kurulda son sözü söyleyecek, o kurulu yönetecek bir tek başkanın, tek adamın mutlaka bulunması gerekir.

Dolayısıyla "düzen" demek, "tek başlılık" demektir.

Askerlikte de böyledir.. Bir orduda tek bir "başkomutan" olur. Eşit yetki ve sorumluluğa sahip iki komutanın bulunduğu bir ordu, ordu değil başıbozuklar kalabalığıdır.

Demokratik diye bilinen rejimlerde (mesela krallı-kraliçeli İngiliz demokrasisinde) birtakım yetkilerin bir başbakana vs. aktarılmış olması "çok başlılık" anlamına gelmez. 

Böylesi bir yetki devri her kurum, organizasyon ve teşkilatta olan birşeydir. 

Diktatörlüklerde bile böyledir. Diktatörler de bazı yetkilerini alt kademelere devrederler, herşeyi kendileri kararlaştırıp yapmazlar. 

Buradan anlaşılabileceği gibi, geçmiş dönemlerin geçmişte kalmış "tek adam" anlayışından söz eden ilahiyatçı dangalaklar sadece cahil değiller, aynı zamanda ahmaklığın dibini bulmuşlar.

*

Bu "kitap pozlu" akademikimsilere göre, Kur'an'da bu konulara dair birşey yok.

Ahmak ya da zihinsel özürlü olursan ve günümüz sosyal bilimlerinin terimlerini motamot Kur'an'da ararsan tabiî ki bulamazsın!

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Allah (hükmünde/hakimiyetinde hiçbir ortağı olmadığına dâir), üzerinde (hak sâhibi oldukları için) birbirleriyle çekişip duran ortaklar bulunan bir adam (bir köle) ile, sâdece bir kişiye âit olan bir adamı (bir köleyi) misâl getirdi. (Bu ikisi) misâlce bir olurlar mı? Bütün övgü, Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler." (Zümer, 39/29)

"Tek adamlığın" bulunmadığı, "çok başlılığın" yaşandığı yerde mutlaka güç çatışması ortaya çıkar. 

Bu da "düzen"sizlik (düzen yokluğu, anarşi, fesat) demektir.

"Düzen", tek başlılığı gerekli kılar, çok başlılığa izin vermez.

Nitekim Allahu Teala şöyle buyuruyor: 

"Eğer o ikisinde (yerde ve gökte) Allah'tan başka ilâhlar bulunsaydı, elbette o ikisi fesâda uğrardı (düzeni yok olmuş hale gelirdi). İşte, arşın Rabbi olan Allah, onların isnâd etmekte oldukları (ortağının bulunması gibi) vasıflardan münezzehtir." (Enbiya, 21/22)


BİR İLAHİYAT GAZİNOSU ASSOLİSTİNİN ENCAMI

 









ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 1 


Önümde Ankara İlahiyat’ta hazırlanmış bir doktora tezi var. Başlığı şöyle: “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki”.

Tetkik, inceleme demek oluyor.

Başlık yanlış konulmuş, doğrusu şu olmalıydı: “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Çarpıtılması ve İnkârı”.

Hazırlayan tipin adı İlyas Canikli.. İnternetteki malumattan anlaşıldığına göre şu anda doç. unvanıyla bir ilahiyat fakültesinde engin ve derin cehaletini öğrencilerle paylaşıyor durumda.

Tezin hazırlanması sürecinde danışmanlık yapan kişi ise Prof. Dr. M. Hayri Kırbaşoğlu..

Danışmanlığını yapıp onayladığı teze bakarak Kırbaşoğlu’nun ilmî yeterlilik ve ciddiyet notunu veriyoruz: Sıfır.

Bu vatandaşın durumuna baktığımızda, notlandırma sisteminde bir yenilik yapıp “eksi” notlar da icat etmek gerektiği kanaatine varıyoruz.

Gerçekten de Hayri’nin hak ettiği not aslında “eksi 10”.. 

İlmî kepazelikte sınırları zorlamış.

*

İlyas Canikli’nin 2004 yılında assolistlik yaptığı bu ilahiyat eğlence ve gösteri merkezinde saz ekibi olarak yer alan jüri üyeleri ise şunlar: Prof. Dr. İ. Hakkı Ünal, Prof. Dr. Mehmet Özdemir, Prof. Dr. Şamil Dağcı, Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yıldırım.

Böyle eşsiz bir şova sazende olarak katkıda bulunmuş olmaları bu beyzadelere şeref ve övünç kaynağı olarak ölene kadar yeter.

Evet, İlyas’ın şovu sıradan bir şov değil.

O yüzden önümüzdeki birkaç yazıyı (istemeyerek de olsa) ona ayıracağız nasipse.

Eşsiz şovunun tam bir “tetkik”ini yapmamız durumunda tuğla kalınlığında kitap yazmak gerekeceğinden işin kolayına kaçacak, "Arif olana bir işaret kâfidir" diyerek mümkün mertebe kısa bir tetkikle yetineceğiz.

Umarım gücenmezler.

*

Söz konusu şov (tez) bir “giriş” ve üç “bölüm”den oluşuyor.

Biz “tetkik”imizde şovdaki sıralamayı takip etmeyecek, İlyas’ın sanatçılıkta sınırları zorladığı noktaları öne alacağız.

İkinci bölümden bir örnekle başlayalım..

Bölümün başlığı şöyle: “Rivayetlerde Saltanatla Yönetim ve İki Halife Sorunu”.

“İki halife de ne demek, nerden çıktı bu?” diyebilirsiniz.. Mesele şu: Hadîslerde Müslümanların iki halifesinin olamayacağı (yani iki devlet halinde bölünemeyecekleri, bir devletleri varken bölücü bir adamın halifeyim diye ortaya çıkarak bölücülük yapamayacağı ve bunun için silahlı terör anlamına gelen bir örgütlü isyan başlatamayacağı) bildiriliyor ve Müslümanların birliğini parçalayıp düzenini bozmak isteyen ikinci “sözde” halifenin (günümüzde PKK’lıların devletin şefkatli ve sevecen bombalarıyla parça parça edilip leş diye çukurlara atılmalarını hatırlatacak şekilde) öldürülmesi emrediliyor.

İşte, İlyas’ın ve hocası Hayri’nin dertlerinden biri bu.. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem böyle birşeyi söylememeliydi.. 

Söylememiş olması gerekiyor. Söylememiş olmalıydı..

O halde, laik (siyasal dinsiz) rejimin "siyasal ilahiyatçıları" olarak milletin “Söylememiştir” diye düşünmesi için gösteri ve şov sanatlarının bütün imkânlarını ve teknik hilelerini sonuna kadar kullanmaları lâzım.

Çünkü devlet İslam devleti olunca karpuz gibi bölünebilmeli, ulusçu (milliyetçi) açgözlü iştah şampiyonlarının önüne dilim dilim servis edilebilmeli..

Bölücülükle mücadele ancak “Tanrı korusun” Türk’ünün “ırk” esaslı devletine ait bir ayrıcalık olabilir..

Hatta İslam’ın (bölünmesi bir tarafa) devleti hiç olmamalıdır bile.. (İlyas, açıkça diyemese de bunu demeye getiriyor, sonraki yazılarda inşaallah eşsiz şovundaki bu türden ancak starlardan beklenebilecek performans şahikalarına da değineceğiz.)

*

Evet, assolist İlyas, şovunun ikinci bölümünü şu şirin laflarla bitiriyor:

“Sonuçta iki halife rivayetleri için şunları söylemek mümkündür: İki halife rivayetinin yer aldığı Muslim, Ebû Avane, Neysâbûrî, Beyhakî’nin ortak ravisi olan Ebû Nadra’nın cerh edildiği görülmektedir. Taberâni’nin ve Heysemî’nin ravilerinden olan Ebû Hilâl de hadiste zayıf kabul edilmektedir. Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin subûtunda şüpheler vardır. Ayrıca iki halifeden birinin ne şekilde siyaset sahnesinden kaldırılacağı konusu ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir.

“Bu rivayeti de hilâfet ve saltanat ile ilgili rivayetlerin bir uzantısı olarak düşünmekteyiz. İlk dönemlerde tek devlet, tek yönetici fikrini benimsemiş olan kimseler tabiî parçalanma ve fikir ayrılıkları sonucunda merkezî yönetime muhalif olan veya olabilecek kimseleri bu yolla susturma yoluna gitmişlerdir. Muaviye’den sonraki dönemlerde çeşitli bölgelerde başlayan iktidar mücadeleleri bunu doğrular niteliktedir. Abdullah b. Zubeyr olayının iki halife rivayetinin ortaya çıkmasında etkili olduğu düşüncesindeyiz. Tarih sahnesinde meydana gelen herhangi bir olaya haklı gerekçe aramak başka bir şey, bu olayların Hz. Peygamber kanalıyla dile getirilmesi bambaşka bir şeydir. Birtakım siyasî rivayetlerde olduğu gibi, bu tür siyasî rivayetlerin de Hz. Peygamber ile ilgisinin olduğunu düşünmemekteyiz.” (s. 163)

Görüldüğü gibi ilahiyat assolisti İlyas, çok düşünceli bir sanatçımız..

Onu düşünüyor, bunu düşünüyor, biraz ara verip kaşınıyor, sonra tekrar düşünüyor..

Düşünüyor da düşünüyor.

*

Sorun şurada ki, Nasrettin Hoca’nın hindisi gibi düşünüyor.

Kafası çalışmadan..

Bununla birlikte, hindide bulunmayan bir meziyeti var: Konuşabiliyor.

Fakat papağan gibi.. Ne söylediğinden, ne dediğinden haberi yok..

Ezbere şarkı söylüyor.. Sırf melodisi için.. Manasına aşinalığı yok..

Aşina olmadığını, ruhsuz ve akılsız bir “dijital ayna” olmaktan öteye gitmeyen “yapay zekâ” gibi hazırlamış olduğu “İki Halife Hadisinin Geliş Yollarının Şematik Olarak Gösterilmesi (Şema:3)” başlıklı şema da gösteriyor. (s. 151)

*

Şemadan şunu anlıyoruz:

İlgili hadîsi tam dokuz (rakamla 9) âlim, senediyle (rivayet zinciriyle, hadisin kendilerine hangi aktarıcılar vasıtasıyla geldiğini söyleyerek) eserlerine almışlar: Müslim, Ebu Davud, Beyhakî, Heysemî, Taberanî, Ebu Yusuf, Kudâî, Neysaburî ve Ebu Avane.

Ancak, ravîleri (rivayetçileri, aktaranları) ortak değil.

Hadisi Peygamber Efendimiz s.a.s.’den dört ayrı sahabî rivayet etmiş: Ebu Said el-Hudrî, Abdullah bin Amr, Ebu Hureyre ve Abdullah ibni Ömer.

İmdi, “yapay zekâ” İlyas’ın hadis hakkında şüphe uyandırmak için diline doladığı Ebu Nadra’nın adı, sadece Ebu Said el-Hudrî r. a.’e ulaşan senette geçiyor.

Üstelik hadisi Ebu Said el-Hudrî’den sadece Ebu Nadra değil, Muttalib bin Abdullah bin Handab da rivayet etmiş.

*

Gelelim “yapay zekâ” İlyas’ın diline doladığı ikinci isme, Ebu Hilal’e..

Ebu Hilal’in ismi de sadece Ebu Hureyre kanalıyla gelen senette (rivayet silsilesinde) yer alıyor.

Şemaya bakıldığında ortaya çıkan sonuç şu: Bu hadis kesinlikle sahih.. İmam Müslim’in “Sahih”ine almış olması sebepsiz değil.

*

İlyas gibi “yapay zekâ”ların bu kadarına aklı yetmeyebilir (sonuçta yapay); bir de bunlar “güncellik” ve “çağdaşlık” meraklısı oldukları için çağımızdan örnek getirerek anlatılmadığında zihinleri patinaj yapabiliyor.

Dolayısıyla bunların biraz özel ilgiye, sabırlı bir hoşgörüye ve merhamete ihtiyacı var.

Mesela bir ilkokul çocuğuna birşeyi öğretirken biraz sabırlı olmanız, meseleyi onun anlayacağı şekilde basitleştirerek anlatmanız gerekir.

Assolist İlyas’a da (ilkokul birinci sınıf değilse de ikinci sınıf çocuğuna anlatır gibi) şunları söylemekte fayda var:

Bak İlyas, kulağını iyi aç, şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın dört tane önde gelen adamına (Bakan Ali Yerlikaya, Bakan Fahrettin Koca, Bakan Hakan Fidan, MİT Başkanı İbrahim Kalın) bir talimat verdiğini düşünelim..

Bunlar, talimatı birer yardımcılarına söylemiş olsunlar.

Bu yardımcılar da birer genel müdüre söylemiş olsunlar.

Genel müdürler de birer daire başkanına “Böyle bir talimat var” demiş olsunlar.

O daire başkanları da kendilerine bağlı birer şube müdürünü haberdar etmiş bulunsunlar.

Diyelim ki Ali Yerlikaya’nın meseleyi söylediği bakan yardımcısının adı (veya lakabı) Ebu Nadra.. Fakat, meseleyi diğer yardımcısı Mehmet Aktaş’a da söylemiş.

Sağlık Bakanlığı’nda mesele kendisine iletilen şube müdürünün adı ise Ebu Hilal..

İlk ödevin bu, İlyas.. Kafana iyice yaz..

*

Anladıysan devam edelim..

İmdi, bir gazetecinin Erdoğan’ın talimatından haberdar olduğunu, sonra da bunu haber yaptığını varsayalım..

Diyor ki: “Haberi önce Ali Yerlikaya’nın yardımcısı Mehmet Aktaş’tan duydum, sonra da başka pekçok kanaldan teyit ettim.” 

Buna karşı bir şaklaban çıkıp şöyle diyor: 

“Tamam Mehmet Aktaş böyle söylemiş olabilir, ama diğer Bakan Yardımcısı Ebu Nadra’nın sözüne itibar edenler de, etmeyenler de var. Biz etmeyenleri dikkate alıyoruz. Ayrıca, Sağlık Bakanlığı’ndaki şube müdürü için de kimileri 'Sözüne itibar edilir' kimileri de 'Edilmez' diyor. Bizce de edilmez. Dolayısıyla bu haber inandırıcı değil."

Buna karşı söz konusu gazeteci haberini şöyle savunuyor: 

"Benim meselem Ebu Nadra ile Ebu Hilal'in güvenilirliği değil, bu haberin doğruluğu.. Haber bana sadece bu iki isim kanalıyla ulaşmış değil.. Hakan Fidan ile İbrahim Kalın'ın ekibi bu haberi doğruluyor. Ayrıca Ali Yerlikaya'nın bildirimi bana Mehmet Aktaş vasıtasıyla da ulaştı. Ebu Nadra ile Ebu Hilal'in teyitini yok saymanıza razıyım, benim diğer haber kaynaklarıma güvenim tam."

Buna karşı söz konusu şaklaban şöyle bir çıkıntılık yapıyor: 

"Bana ne, bana ne, ben kabul etmiyorum, bana ne!.. Ben 'metin tenkidi' yapacağım.. Benim cumhurbaşkanım böyle bir talimat vermiş olamaz, vermemiş olmalıdır, bir 'metin tenkidi' yapacağım ve ona göre bu haberin doğruluğu konusunda hüküm vereceğim."

*

Şu rezil ve laubali, çivisi çıkmış Türk medyasında bile böyle bir dangalak şaklabanla karşılaşmanız mümkün değildir. 

Çünkü, medyanın (hayatın soğuk ve acımasız kurallarının hüküm sürdüğü) işleyişi içinde hiç kimse, böyle bir angutu karşısına alıp gazetecilik dersi vermeye, onu eğitmeye çalışmaz..

Ona doğrudan kapıyı gösterir, hiç konuşmadan kovarlar. 

Çünkü böyle bir akılsız dangalağa bir şey anlatmaya çalışmanın zaman kaybı olduğunu bilirler.

Çünkü böylesi dangalaklara laf anlatmak isteseniz de başaramazsınız. 

Cehaletin ilacı var da, ahmaklığın yok.

*

Ne yazık ki böylesi dangalaklar ilahiyat fakültelerinde sözde tez hazırlıyor, dinî konularda ahkâm kesiyor.

İlahiyat fakülteleri laçkalık ve seviyesizlikte Türk medyasına nal toplatır hale gelmiş olduğu için "ilahiyatçı dangalaklar"ın tekerine taş değmiyor.

İşleri tıkırında.. Atış serbest.. Andavallar cennetinde yaşıyor olmanın keyfini çıkarıyorlar.

Doç., prof. vs. oluyor, İslam'ın Paul'ü (Pavlos'u), Augustinus'u, Martin Luther'i, Calvin'i olmak için canlarını dişlerine takıyorlar. 

Luther filan olamasalar da rezil ve kepaze olmayı hakkıyla başarıyorlar.

İlahiyat gazinosu assolisti İlyas ile hocası Hayri'nin durumu da böyle.. 


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."